Halîmî mahlasıyla tanınan Lutfullah b. Ebû Yûsuf, Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid devirlerinde yaşamış bir dil âlimi, fakih, hekim ve şairdir. Adını yaşatan eser, Farsça kelimeleri Türkçe karşılıklarıyla veren manzum sözlüğü Bahrü'l-garâib'dir; halk arasında Lugat-ı Halîmî diye anılır. Ailesi Sivaslıdır, kendisi Amasya'da doğup büyümüştür. Amasya tarihindeki asıl yerini ise bir kasideye borçludur: Şehzade Bayezid Amasya valisiyken, şehzadenin çevresindekilerin iftirasıyla Sivas kadılığından azledilip Tokat'ta hapse atılmış, kurtulunca başına geleni Arapça bir kaside ve onun şerhiyle Fatih'e anlatmış, bu kaside Bayezid'in Amasya sarayında idamlara ve kaçışlara yol açan bir soruşturmayı başlatmıştır. Adı, ölüm tarihi ve hayatının son yılları ise kaynaklarda birbirini tutmaz.

Kaynakların Durumu ve Tartışma

Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar Amasya Tarihi'nin dokuzuncu cildinde şairi "Halîmî Mehmed Efendi-Ebû Yûsufoğlu" başlığıyla verir ve bir dipnotta imzasını "Mehmed bin Lütfullah bin Ebî Yusuf eş-şehîr bi'l-Halîmî el-Amasî" diye gördüğünü yazar. Bu okumaya göre şairin adı Mehmed, babasının adı Lutfullah olur. Oysa Hüsameddin'in kendisi, üçüncü ciltte aynı olayları anlatırken onu "Sivas kadısı Mevlânâ Halîmî Lütfullâh Çelebi" diye anar. Mustafa Erkan'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi de eserlerdeki kayıtlara dayanarak adını Lutfullah, babasının adını Ebû Yûsuf, dedesininkini Abdülhalîm olarak verir. Burada ansiklopedinin ve üçüncü cildin okuması esas alınmış, dokuzuncu cildin başlığı ana listedeki kaydın adı olarak korunmuştur.

Ölüm tarihi üç ayrı biçimde geçer. Hüsameddin'e göre Halîmî 896'da (1490-91) II. Bayezid'in oğlu Şehzade Mehmed'e hoca olarak Kefe'ye gitmiş, şehzadenin 910'daki ölümünden sonra İstanbul'a dönmüş ve 912'de (1506-07) İstanbul'da ölmüştür. Kâtib Çelebi'nin Keşfü'z-zunûn'u 900 (1495) yılında öldürüldüğünü kaydeder. Mehmed Süreyya'nın Sicill-i Osmânî'si ve onu izleyen kaynaklar ise 922 (1516) tarihini verir. Hüsameddin bu son kaydı, özellikle Halîmî'yi "Acem diyarından gelmiş" gösteren cümlesi yüzünden yanlış bulur. Erkan da 922 tarihini veren kaynakların onu, Yavuz Sultan Selim'e hocalık eden ve 1516 Mısır seferinde ölen Halîmî Çelebi ile karıştırdığını söyler. Bu ikinci Halîmî, Hüsameddin'in üçüncü cildinde de ayrı biri olarak görünür: 920'de (1514) Selim'in ordusuyla Amasya'ya gelen "Sultân Selîm'in muallimi olan Kastamonu fuzalâsından Mevlânâ Halîmî Çelebi", zindandaki Mîr Gıyâseddîn Şîrâzî'nin affına aracı olmuştur. Ana listedeki "ö. 922" kaydı bu karışıklığın izidir.

Erkan, II. Bayezid tahta çıktıktan sonra Halîmî'nin hasımları Tâcî Bey ile Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin 887'de (1482) padişahın çevresinde yeniden yer aldığını hatırlatır ve Halîmî'nin onların tahrikiyle öldürülmüş olabileceğini muhtemel görür. Hüsameddin'in anlattığı Edirne, Çirmen, Kefe ve İstanbul yılları ise bu görüşle bağdaşmaz. Kefe'deki hocalığın gerçekte Halîmî Çelebi'ye mi ait olduğu da sorulabilir, ancak elimizdeki kaynaklar bu soruyu çözmeye yetmez. Halîmî'nin Acem diyarından geldiğine dair kayıtlar konusunda iki kaynak birbirine yaklaşır: Hüsameddin onun "tahsil için gidip gelmiş olabileceğini" söyler, Erkan da Farsçaya hâkimiyetine bakarak asıl öğrenimini İran'da yaptığını düşünür.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin maddenin girişinde Halîmî'nin soyunu ve ilk yıllarını şöyle anlatır:

Amasyalıdır. Sultân Fatih Mehmed Hân'a takdîm eylediği kasîdesi şerhinden müstefâd olduğu üzere Lütfûllah Çelebi bin Ebû Yûsuf Çelebi bin Abdülhalim Çelebi bin Ahmed Çelebi bin Ahî Mehmed Yegâne bin Mevlânâ Şemseddîn Ahmed bin Yûsuf bin Ahmed mahdûmudur. Pederi ve ceddi Amasya'da medfûndur. Amasya ulemâsından ve hâssaten Mevlânâ Cemaleddîn Yûsuf bin İbrâhim Tokâdî'den tahsîl-i ulûm edib ders-i âm oldu. Tûl-i müddet tedrîs-i ulûm ile iştigâl edib fevkalâde iştihâr etdi. Lugât-ı Farisiyye ve Arabiyye'de rüsûh-ı tâmmı olduğundan Sultân Bâyezîd-i Sânî muallimlerinden oldu.

Günümüz Türkçesiyle: Amasyalıdır. Sultan Fatih Mehmed Han'a sunduğu kasidenin şerhinden anlaşıldığına göre Lutfullah Çelebi bin Ebû Yûsuf Çelebi bin Abdülhalim Çelebi bin Ahmed Çelebi bin Ahî Mehmed Yegâne bin Mevlânâ Şemseddin Ahmed bin Yûsuf bin Ahmed'in oğludur. Babası ve dedesi Amasya'da gömülüdür. Amasya âlimlerinden, özellikle Mevlânâ Cemaleddin Yûsuf bin İbrahim Tokadî'den ilim tahsil edip ders vermeye yetkili müderris oldu. Uzun süre ilim okutmakla uğraşarak çok tanındı. Farsça ve Arapça sözlük bilgisinde tam bir derinliği olduğundan Sultan II. Bayezid'in hocalarından oldu.

Maddenin sonunda Hüsameddin, kasidesinden ve öteki eserlerinden anlaşıldığına göre onun "âlim, fâzıl, elsine-i selâseye bi-hakkın vâkıf, şâir-i kâmil", yani Arapça, Farsça ve Türkçeyi hakkıyla bilen olgun bir şair olduğunu, ama rakiplerinin kini yüzünden ilmine yaraşır itibarı göremediğini yazar.

Hayatı

Doğum tarihi için elde yalnız dolaylı bir ipucu vardır. Erkan, yazmalardan birinin 850 (1446) tarihini taşıyan ilk sözlüğünün telif tarihini gösterebileceğini kaydeder; bu doğruysa Halîmî XV. yüzyılın ilk çeyreğinde doğmuş olmalıdır. Hüsameddin'e göre Amasya'da okumuş, Cemaleddin Yûsuf Tokadî'nin öğrencisi olmuş, Amasya'da sancakbeyi olan Şehzade Bayezid'in hocaları arasına girmiştir. Erkan ise onun Fatih devri sadrazamlarından Mahmud Paşa'nın himayesini gördüğünü belirtir. Eserlerinin tarihleri, 1450'lerden 1470'lere kadar hem Fatih'e hem de Amasya'daki şehzadeye kitap sunan, sarayla yakın ilişkisi olan bir âlim gösterir.

Hayatının dönüm noktası Sivas kadılığıdır. Hüsameddin'e göre "ikbalini çekemeyenler" onu şehzadeye kötüledikleri için 878'de (1473) Sivas kadısı yapılarak şehzadenin dairesinden uzaklaştırılmış, sonra üzerine şer'iyye müfettişleri salınmış, 879 zilkadesinde (Mart 1475) azledilerek bir süre Tokat zindanında tutulmuştur. Erkan azil tarihini 1474 olarak verir ve sebebi Halîmî'nin, Şehzade Bayezid'i kötü yola teşvik edenlere engel olmak istemesine bağlar; hapis üç ay kadar sürmüştür. Hüsameddin'in üçüncü cildi de "üç ay kadar habs edilerek ta'zîb" edildiğini, sonra suçsuzluğu anlaşılarak salıverildiğini söyler.

Halîmî bu muameleye çok içerlemiş, düşmanlarından çekindiği için olanları üstü kapalı, remizli bir dille anlatan Arapça bir kaside yazmıştır. Kasidenin her beyti "t" harfiyle bittiği için ona Kasîde-i Tâiyye denir; Erkan'a göre elli bir beyittir. Halîmî İstanbul'a gidince kasideyi beyit beyit şerh etmiş ve şerhte, Şehzade Bayezid'i içkiye, kumara ve uyuşturucuya alıştıranların ve kendisine kötülük edenlerin adlarını açıkça yazmıştır. Kaside ve şerh Fatih'e sunulunca padişah vezir Hamza Beyzâde Mustafa Paşa'yı Amasya'ya göndermiş, onun raporu üzerine şehzadenin lalası Hızır Paşazâde Mahmud Paşa idam edilmiş, Tâcî Bey Bağdat'a, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi İran'a kaçarak kurtulmuştur. Olayın Tâcî Bey ailesi açısından anlatımı sitedeki Tâcî Bey ve Tâcîzâde Sâdî Çelebi yazılarında da yer alır.

Hüsameddin, kasidenin etkisini gören Halîmî'nin Edirne'de dârülhadis müderrisi olduğunu, 886'da (1481) II. Bayezid'in tahta çıkışında Çirmen kadılığına getirildiğini, 891'de (1486) İstanbul'a gelip bir süre müderrislik yaptığını, 896'da Şehzade Mehmed'in hocası olarak Kefe'ye gittiğini ve 912'de İstanbul'da öldüğünü anlatır. Bu bölümün Halîmî Çelebi'nin hayatıyla karışmış olabileceği yukarıda belirtilmiştir.

Eserleri

Halîmî'nin bilinen eserleri dil, edebiyat, tıp ve fıkıh alanlarına dağılır. Erkan'ın maddesi on bir eser sayar:

  • Bahrü'l-garâib (Lugat-ı Halîmî): Farsça-Türkçe sözlük. Önce örneksiz bir sözlük olarak hazırlanmış, sonra manzum hâle getirilmiş, 872'de (1467-68) şerh edilerek iki defter hâlinde Şehzade Bayezid'e sunulmuştur. Erkan'ın Bahrü'l-garâib maddesine göre manzum tertip aruzun çeşitli kalıplarında yirmi bir şiir ve sekiz rubaiden oluşur ve 1350 beyit kadar tutar; şerhte 5540 civarında Farsça kelimeye anlam verilir.
  • Kitâbü Tâʾiyyeti'l-Ḥalîmî maʿa şerḥihâ: Fatih'e sunulan elli bir beyitlik Arapça kaside ve şerhi; müellif hattı tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir (Ayasofya, nr. 4088).
  • Gülşen-i Zîbâ: 862'de (1457-58) Fatih'e sunulan Farsça manzum tıp kitabı.
  • Satır arası Farsça Kur'an tercümesi (882-883 / 1477-78), Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde.
  • Muḫtaṣarü'l-eşkâl ve şerḥuhû (Ferâiż-i Halîmî): miras hukukuna dair.
  • Ḥâşiyetü Ḥalîmî ʿale'l-Ḫayâlî: akaide dair bir haşiye.
  • Musarrihatü'l-esmâ: Arapça isimlere Türkçe ve Farsça karşılıklar veren sözlük (872 / 1467-68).
  • Tuhfe-i Mukaddimetü'l-luga: dört parçadan oluşan Farsça-Türkçe manzum sözlükçe.
  • Mirʾâtü'ṭ-ṭayyibîn: tövbeye dair Farsça risale (865 / 1460-61).
  • Risâle fî beyâni kavâidi'l-muammâ: Farsça muamma kaidelerini Türkçe açıklayan risale.
  • Risâle fî tecnîsât ve't-teşbîhât ve'l-mecâzât: cinas, teşbih ve mecaz kaidelerini Türkçe açıklayan risale.

Hüsameddin de Lugat-ı Halîmî'nin yalnız Farsça öğretmek için yazılmış bir kitap olmadığını, Türkçe sözlükler için de bir kaynak olduğunu söyler. Kaside ve şerhi hakkında ise kişisel bir not düşer: kütüphaneleri teftişle görevliyken eseri Fatih Kütüphanesi'nde görmüş, üzerine "hayli şeyler" yazmış, numarasını da kaydetmiş, ama notları yanmış ve eseri, edebiyat fihristinde kayıtlı olmadığı için bir daha bulamamıştır.

Amasya ile Bağı

Hüsameddin'e göre Halîmî "mevliden ve mevtınen", yani doğum ve yurt bakımından Amasyalıdır; dedeleri aslen Sivaslıdır ve babası ile dedesi Amasya'da gömülüdür. Hüsameddin bu bilgileri Halîmî'nin kendi imzasıyla kasidesinin şerhinden ve Farsça sözlüğünden aldığını söyler. Üçüncü ciltteki bir dipnotta da Halîmî'nin soyunu Amasya'ya yerleşmiş Horasan muhacirlerinden bir aileye bağlar. Erkan da onun "muhtemelen Amasya'da doğup büyüdüğünü" yazar.

Eserlerinin bir kısmı doğrudan Amasya'ya bağlanır. Bahrü'l-garâib Amasya valisi Şehzade Bayezid'e sunulmuştur; sözlüğün bir nüshasında geçen "şehzâde-i civânbaht" tabiri bunu doğrular. Gülşen-i Zîbâ'nın bugün Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan nüshası 866'da (1462) Amasya Darüşşifası için, Amasyalı hekim Sabuncuoğlu Şerefeddin'in kalemiyle istinsah edilmiştir; bu bağ sitedeki Sabuncuoğlu Şerefeddin yazısında da anılır. Hayatını değiştiren olaylar da Amasya'daki şehzade sarayının iç çekişmeleri içinde geçmiştir. II. Bayezid'in şehzadelik yılları sitedeki II. Bayezid yazısında ayrıntılı olarak anlatılır.

Şiiri

Halîmî'yi bir şair olarak öven en eski hükümlerden biri Gelibolulu Mustafa Âlî'ye aittir. Erkan'ın aktardığına göre Necâtî ve Bâkî gibi şairleri bile hafife alan Âlî, onu duygulu ve zevk sahibi bir kalem ehli diye niteler, kasidelerindeki buluş ve hayallerin, benzeri güç yazılan bir Selmân-ı Sâvecî kasidesine yaklaştığını söyler ve otuz kadar risale ve kasidesini gördüğünü belirtir. Hüsameddin de onu "şâir-i kâmil" diye anar.

Halîmî'nin şiir mirası büyük ölçüde öğretici niteliktedir: manzum sözlükler, manzum tıp kitabı ve Arapça kaside. Bunların hiçbirinin yayımlanmış tam metnine ulaşamadık. Erkan, 1991'de yazdığı maddede Bahrü'l-garâib üzerine ciddi bir çalışma yapılmadığını belirtir. Bugün erişilebilen tek manzum metin, Muhittin Eliaçık'ın 2013'te yayımladığı tecnis, teşbih ve mecaz risalesidir. Risalede kaideler Farsça manzum mısralarla verilmiş, her birinin ardından Türkçe nesir şerh gelmiştir. Halîmî risalenin sonunda bu kaidelerin "naẓm olınup beyân olındığını", yani manzum olarak anlatıldığını söyler. Eliaçık'ın neşrinde bu mısraların bir kısmı tam, bir kısmı "ilh" kısaltmasıyla yarım bırakılmış olarak yer alır. Tam aktarılan Farsça beyitler ayrı bir şiir sayfasında, günümüz Türkçesi ve yorumuyla verilmiştir (Halîmî'nin şiirleri). Risalede örnek olarak geçen Türkçe beyitlerin, örneğin "Yüzüñ güldür ṣaçuñ sünbül dişüñ dür" mısraıyla başlayan beytin, kime ait olduğu belirtilmemiştir; bu yüzden Halîmî'nin şiirleri arasına alınmamıştır. TDV maddesi risaleyi "manzum", Eliaçık ise "mensur" diye niteler. Bu ayrılık metnin yapısından kaynaklanır: kaide mısraları manzum, açıklamalar nesirdir.

Kronoloji

850 (1446): Halîmî'nin ilk Farsça-Türkçe sözlüğünün bir nüshasında görülen tarih; Erkan'a göre telif tarihi olabilir.

862 (1457-58): Gülşen-i Zîbâ tamamlanır ve Fatih'e sunulur.

866 (1462): Sabuncuoğlu Şerefeddin, Gülşen-i Zîbâ'yı Amasya Darüşşifası için istinsah eder.

872 (1467-68): Bahrü'l-garâib şerh edilerek Şehzade Bayezid'e sunulur; Musarrihatü'l-esmâ tamamlanır.

878-879 (1473-75): Hüsameddin'e göre Sivas kadılığı, azil ve Tokat'ta hapis; Erkan azli 1474'e koyar.

880-881 (1475-77): İstanbul'a gider, Kasîde-i Tâiyye'yi şerhiyle Fatih'e sunar; Amasya'da soruşturma.

882-883 (1477-78): Satır arası Farsça Kur'an tercümesi yazılır ve tamamlanır.

900 (1495): Keşfü'z-zunûn'a göre öldürülerek ölür.

912 (1506-07): Hüsameddin'e göre İstanbul'da ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar