Tâcîzâde Sâdî Çelebi, Osmanlı ilim ve kalem dünyasında daha çok ağabeyi Câfer Çelebi'nin gölgesinde anılan bir Amasyalıdır. Câfer Çelebi şiirleri, nişancılığı ve 1515'teki idamıyla tarihe geçmiş, Sâdî Çelebi ise müderrisliği, Arapça inşâsı ve mektuplarıyla daha sessiz bir iz bırakmıştır. Hayatına dair bilgiler sınırlıdır; doğum tarihi bile bilinmez. Yine de elde kalan kayıtlar, Amasya'da şehzade sarayının çevresinde kalem tutan bir ailede yetişen, Bursa'dan İstanbul'a uzanan bir medrese kariyeri izleyen ve Arapçadaki ustalığıyla çağdaşlarının saygısını kazanan bir âlimin portresini çizmeye yetiyor. Adının aynı yüzyılda yaşamış başka Sâdî Çelebilerle, özellikle Kanûnî devrinin şeyhülislâmı Sâdî Çelebi ile karışması, onu tanımayı ayrıca güçleştirir; bu karışıklığa yazının sonunda ayrıca değinilecektir.
Tâcîzâdeler: Amasya'da Bir Kalem Ailesi
Sâdî Çelebi Amasya'da doğdu. Kesin doğum yılı kaynaklarda yer almaz; yalnızca 922'de (1516) vefat ettiği bilinir. Mensup olduğu aile, Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde şehrin köklü sülâleleri arasında "Şirvânî Sülâlesi" adıyla anılır. Hüsâmeddin'e göre bu sülâle 800 yılları ricâlinden Şeyh Alâeddin Ali Şirvânî'nin soyundan gelir ve zamanla iki kola ayrılmıştır: Köprü'de, yani bugünkü Vezirköprü'de tanınan "Gâzi Beyzâdeler" ile Amasya'da ve İstanbul'da şöhret bulan "Tâcî Beyzâdeler". İkinci koldan daha sonra "Tezkirecizâde" adıyla bir şube daha ayrılmıştır. Hüsâmeddin, bu soydan yetişenler arasında Tâceddin Paşa'yı, Mahmud Paşa'yı, kazasker Câfer Çelebi'yi ve reîsülküttâb Mehmed Bey'i sayar. Sâdî Çelebi'nin adı bu listede geçmez, fakat aynı eserin başka yerlerinde onu "Tâcî Beyzâde" ve "Tâcîbeyzâde" diye, yani ailenin adıyla anar.
Ailenin tarihî bakımdan sağlam biçimde bilinen tek ferdi, Sâdî Çelebi'nin babası Tâcî Bey'dir. Kaynaklarda Tâcî Bey, Mîr Tâcî ve Tâc Bey adlarıyla anılır. Latîfî ile Âşık Çelebi'nin aktardığına göre Amasya'da Şehzade Bayezid'in defterdarı olarak görev yapmış ve Amasya seraskerliğinde bulunmuştur. Daha önce Amasya'da şehremini olduğu, Sicill-i Osmânî'ye göre ise Bayezid'in tahta çıkışından sonra defterdar ve hâssa emîri olduğu da kaydedilir. Âşık Çelebi, oğlu Câfer Çelebi'yi anlatırken Tâcî Bey'in şehzadeliği sırasında Bayezid'e lalalık ettiğini de yazar. Bu, Amasya'nın Osmanlı şehzade sancaklarından biri olarak işlediği, vâris şehzadelerin kendi küçük divanlarını kurup defterdar, nişancı ve kâtiplerle çalıştığı dönemin tam ortasına denk gelir. Şehzadenin divanında defter ve kalem işlerini yürütmek, yetenekli bir münşînin yükselebileceği en uygun yollardan biriydi.
Tâcî Bey'in manzum mirası çok azdır. Tezkirelerde nakledilen birkaç beyit ile nazire mecmualarına alınmış birkaç şiir dışında günümüze bir eseri ulaşmamıştır. Ömer b. Mezîd'in Mecmûatü'n-nezâir'inde bir gazeli, Eğridirli Hacı Kemâl'in Câmiu'n-nezâir'inde üç, Edirneli Nazmî'nin Mecmau'n-nezâir'inde bir şiiri yer alır. Oğlu Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ında Tâcî Bey'in bazı mektuplarının da bulunduğu belirtilir; babanın kalemi böylece oğlun derlediği metinler arasında yaşamış olur. Ölüm tarihi, aynı Münşeât'ın sonunda yer alan dört ayrı tarih mısraında 890 (1485) olarak belirlenmiştir. Kâtib Çelebi ise ölümün bu yılın muharrem ayında, elli dört yaşın üzerinde gerçekleştiğini yazar; buradan doğum yılı 836 (1432-33) olarak hesaplanır. Başka bir edebiyat sözlüğü ise doğumu 826 (1422-23) olarak verir; iki tarih arasındaki on yıllık farkın hangi kayda dayandığı açık değildir.
881 Soruşturması ve Tâcî Bey'in Kaçışı
Hüsâmeddin, Tâcî Bey'in Amasya'daki parlak yıllarının ağır bir kesintiye uğradığını anlatır. Onun aktarımına göre Fatih Sultan Mehmed 878'de (1473) Amasya'da bulunduğu sırada Şehzade Bayezid'in lalası Çandarlızâde İbrâhim Paşa'yı görevden almış, yerine Hızır Paşazâde Mahmud Paşa'yı getirmiş, şehzadenin meclisinde itibar kazanmış olan Mevlânâ Halîmî Çelebi'yi de Sivas kadılığına göndermiştir. Halîmî Çelebi bir süre sonra azledilip Tokat zindanına kapatılmış, beraatinden sonra İstanbul'a giderek başına gelenleri bir Arapça kasidede anlatmış ve bunu şerhiyle birlikte padişaha sunmuştur. Bunun üzerine Fatih, kubbe vezirlerinden Hamza Beyzâde Mustafa Paşa'yı şikâyetleri incelemek üzere Amasya'ya göndermiştir. Hüsâmeddin'e göre 881'de (1476) paşanın verdiği rapor üzerine, şehzadenin lalası Mahmud Paşa ile Tâcî Bey'in ve genç âlim Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin idamına ferman çıkmıştır. Mahmud Paşa ile bazı erkân idam edilmiş, Bayezid ise ferman gelmeden Müeyyedzâde'ye on bin akçe, birkaç at ve yol levazımı verip onu geceleyin kaçırmıştır. Müeyyedzâde İran'a, Tâcî Bey ise Bağdat'a kaçarak cezadan kurtulmuştur.
Bu olay yalnız Hüsâmeddin'in eserinde yer alır; Tâcî Bey ve oğulları hakkındaki ansiklopedi maddeleri böyle bir kaçıştan söz etmez ve olayın ayrıntıları başka bir kaynakla doğrulanamamıştır. Tâcî Bey'in 890'da öldüğünü oğlunun düşürdüğü tarihlerden öğrendiğimize göre bir süre sonra Osmanlı topraklarına döndüğü düşünülebilir; ancak bu bir çıkarımdır. Sâdî Çelebi'nin o yıllarda kaç yaşında olduğu bilinmediği için babanın sürgününün onun çocukluğunu ve eğitimini nasıl etkilediğini söylemek de mümkün değildir. Yine de ailenin, şehzade divanına yakınlığın getirdiği itibarı da tehlikeyi de yaşadığı açıktır; aynı tablo kırk yıl sonra Câfer Çelebi'nin hayatında çok daha ağır biçimde tekrarlanacaktır.
Kardeşler ve Akrabalar
Sâdî Çelebi'nin ağabeyi Tâcîzâde Câfer Çelebi, Hüsâmeddin'in Nişancılar Durağı'na göre Ağustos 1452'de Amasya'da doğmuştur. Aile hakkında ayrıntılı bilgi veren yegâne kaynak bu eserdir. Orada Câfer Çelebi, "Tâci Beğ demekle meşhur olan Kefe Beğlerbeğisi Hacı Beğzâde Tâceddin İbrâhim Paşa" oğlu olarak tanıtılır ve babanın soyu Şeyh Alâeddin Ali'ye kadar götürülür. Bugünkü araştırmacılar, bu şecerede anılan kişiler arasında hakkında başka kaynaklarda bilgi bulunan tek kişinin Tâcî Bey olduğunu belirtir; dolayısıyla Tâcî Bey'in Tâceddin İbrâhim Paşa ile özdeşleştirilmesi de Hüsâmeddin'in rivayeti olarak kalır.
Hüsâmeddin, Amasya Tarihi'nin biyografi ciltlerinde ailenin başka fertlerini de kaydeder. Bunlardan Ahmed Bey, aynı soy kütüğüyle "Tâceddin Paşazâde" diye anılır. Babasının Kedağra'da, yani Köprü'de yaptırdığı caminin vakıf mütevellisi ve nâzırı olmuş, sonra Kedağra emîri olarak yıllarca orada kalmış ve 930 (1523-24) yılına doğru ölmüştür. Oğlu Ekmel Bey de beyler arasındadır. Bu kayda göre Ahmed Bey, Sâdî ve Câfer çelebilerin kardeşidir. Hüsâmeddin ayrıca Tâceddin İbrâhim Paşa'nın kardeşi Hacı Süleyman Bey'in oğlu İbrâhim Bey'i "Kazasker Tâcî Beyzâde Ca'fer Çelebi'nin amcazâdesi" olarak tanıtır. Ahmed Bey'e ve bu amcazâdeye dair Hüsâmeddin dışında bir kayda rastlanmamıştır. Bir edebiyat sözlüğü ise Tâcî Bey'i, Ca'ferî mahlaslı başka bir şairin dedesi olarak gösterir; bu torunun hangi oğuldan geldiği belirtilmez.
Câfer Çelebi ilk derslerini Amasya'da Şeyhîzâde Abdi, Muîdzâde Muhyiddin Mehmed ve Horasânîzâde Seyyid Abdullah Çelebi'den aldıktan sonra Bursa'ya giderek Hacıhasanzâde, Hatibzâde Muhyiddin Efendi ve Hocazâde'nin derslerine katılmıştır. Sâdî Çelebi'nin ders aldığı hocalardan Hacıhasanzâde de bu çevrenin içindedir. İki kardeşin aynı hocaya gitmesi, ailenin oğullarını Amasya'dan Bursa'ya uzanan aynı ilim yoluna yönelttiğini gösterir.
Eğitimi ve Bursa Yılları
Sâdî Çelebi muhtemelen Bursa'da Kadızâde Kâsım ve Hacıhasanzâde gibi hocalardan ders gördü. Hüsâmeddin, 911 (1505-1506) başlarında Rumeli kazaskeriyken ölen bir Hacı Hasanzâde Muhyiddin Mehmed Efendi'den söz eder; Sâdî Çelebi'nin hocasının bu âlim olması düşünülebilir, ancak özdeşlik kaynaklarda açıkça kurulmamıştır. Sâdî Çelebi, eğitimini tamamladıktan sonra Bursa'daki Gazi Murad Medresesi'ne müderris oldu. Kendi mecmuasındaki bazı kayıtlar, 897-906 (1492-1501) yılları arasında Bursa'da bulunduğunu gösterir. Bu kayıtlar Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde Veliyyüddin Efendi koleksiyonunda 3258 numarada duran Sâdî Çelebi Mecmuası'nın çeşitli varaklarında yer alır.
Bursa'dan ağabeyi Câfer Çelebi'ye yazdığı özel mektuplar da aynı mecmuada saklıdır. Bu mektuplarda genellikle ayrılıktan yakınılır; üslup samimi ve hislidir. Resmî yazışmalarda sanatlı bir inşâ ustası olarak tanınan Sâdî Çelebi, kardeşine yazarken sade ve içten bir dile geçer. O sıralarda Câfer Çelebi sırasıyla Simav'da medrese müderrisi ve kadı, Edirne'de Bayezid İmareti vakfının mütevellisi olarak görev yapıyor, 899'da (1493-94) İstanbul'a Mahmud Çelebi Medresesi'ne tayin ediliyordu. Câfer Çelebi 903'te (1497) Dîvân-ı Hümâyun nişancısı olduğunda iki kardeşten biri devletin kalem işlerinin başında, öteki Bursa'da bir medrese kürsüsündeydi. Mektupların ayrılıktan yakınan tonu, bu mesafenin ardından okunduğunda daha iyi anlaşılır.
Bursa yıllarına ait bir başka iz, Modon seferinin haberidir. Ramazan 905 ile Muharrem 906 arasında (Nisan-Ağustos 1500) Modon ve Koron seferine katılan Câfer Çelebi, Modon'dan Bursa'ya gönderilen fetihnâmeyi kaleme almıştır. Bu metin Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ında yer alır. Fetihnâmenin kardeşin bulunduğu şehre gönderilmiş olması ve onun derlemesine girmesi, Sâdî Çelebi'nin ağabeyinin kalemini de topladığını, mecmuasının bir aile defteri işlevi gördüğünü düşündürür.
İstanbul'da Müderris ve Münşî
Sâdî Çelebi 909 (1503-1504) yılından önce İstanbul'a gitmiş olmalıdır. II. Bayezid dönemine ait İn'âmât Defteri'nde Cemâziyelevvel 909 (Kasım 1503) tarihli bir kayıtta Ali Paşa Medresesi müderrisi olarak anılır. Bir süre sonra Sahn-ı Semân (Semâniye) medreselerinden birine tayin edilmiştir. Aynı defter, Sultan II. Bayezid'e çeşitli vesilelerle kasideler sunduğunu da gösterir. İn'âmât defteri, padişahın çeşitli kişilere verdiği armağanları ve gerekçelerini kaydeden bir kayıt dizisidir. Ağabeyi Câfer Çelebi'nin de aynı defterde sık sık göründüğü düşünülürse, iki kardeşin saray çevresinde birlikte anıldığı bir dönem ortaya çıkar. Nitekim Câfer Çelebi 13 Aralık 1503'te Mısır sultanına gönderilecek bir name yazdığı için ödüllendirilmiş, aynı yıl bir kaside sunmuştu.
Sâdî Çelebi'nin Vezir Ali Paşa için kaleme aldığı vakfiye, onun inşâdaki ustalığının en çok anılan örneğidir. Kâtib Çelebi bu vakfiyeyi dünyada az görülen metinlerden sayar ve Sâdî Çelebi'nin Arapça inşâda mahir kabul edildiğini bildirir. Kınalızâde Hasan Çelebi de Ali Paşa'ya yazılan vakfiyenin emsalsiz olduğunu söyler. Sâdî Çelebi'nin müderris olduğu Ali Paşa Medresesi ile vakfiyesini yazdığı Vezir Ali Paşa'nın aynı kişiye işaret etmesi, yani âlimin hem medresesinde ders verdiği hem de vakfını kaleme aldığı bir hâmiye bağlanmış olması düşünülebilir; ancak kaynaklar bu bağı açıkça kurmaz ve bu bir çıkarımdır.
Sâdî Çelebi için kullanılan "münşî" sıfatı, onun bir divan kâtibi ya da nişancı olduğu anlamına gelmez. Kaynaklarda ona ait resmî bir kalem görevi kaydedilmemiştir; kariyeri baştan sona medrese kariyeridir. Münşîliği, sanatlı nesirdeki, özellikle Arapça inşâdaki ustalığından ve devlet adına yazılmasına çağrıldığı tek tük metinlerden gelir. Kazaskerlik ise ağabeyi Câfer Çelebi'nin görevidir ve Sâdî Çelebi'nin böyle bir makamı yoktur; iki kardeşin unvanları zaman zaman birbirine karıştırıldığı için bu ayrımı belirtmek gerekir.
Ağabeyi Câfer Çelebi'nin Kalemi ve Sonu
Sâdî Çelebi'nin çevresini anlamak için ağabeyinin kalem hayatına bakmak gerekir, çünkü iki kardeşin yazıları kaynaklarda sık sık iç içe geçer. Câfer Çelebi 903'te (1497) Dîvân-ı Hümâyun nişancısı olmuş, bu görevde selefleri gibi defterdarların altında kalmamış, derece bakımından defterdarın üstünde bir mevki almıştır. İn'âmât kayıtlarına göre divan kitâbetinde çığır açmış, tuğra ve divanî yazılarını ıslah etmiş, siyâkat yazısı onun kaleminde gelişmiştir. Hüsâmeddin bir adım daha ileri giderek siyâkat yazısını Câfer Çelebi'nin icat ettiğini ve onu Yâkut ile Hamdullah'ın yanına, Amasya'nın yetiştirdiği çığır açıcı hattatlar arasına koyduğunu yazar; bugünkü değerlendirme ise onun payını bir icattan çok önemli bir ıslah olarak görür. Divanındaki bir kasidede Modon'un fethini ayrıntılı biçimde anlatmıştır.
Câfer Çelebi'nin en tanınan nesir eseri, İstanbul'un fethini anlatan Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi'dir. Âyet, hadis ve Arapça, Farsça, Türkçe beyitlerle süslenmiş bu eser XVI. yüzyıl Osmanlı nesrinin en mükemmel örneklerinden biri sayılır; dilinin girift olması ise tarihî kaynak olarak değerlendirilmesini zorlaştırmıştır. Sadettin Nüzhet Ergun onu bir tarih çalışmasından çok edebiyat eseri olarak niteler. Yine de Fetih'e dair bilgilerin bir kısmı Tursun Bey, Neşrî, Âşıkpaşazâde gibi tarihçilerin kayıtlarından daha sağlam görünür. Câfer Çelebi'nin divanında yirmi sekiz kaside, 255 gazel ve başka nazım biçimlerinden örnekler bulunur. Bir aşk hikâyesini anlatan Hevesnâme adlı mesnevisi ise özellikle İstanbul'u ve dönemin yapılarını anlatan girişi nedeniyle dikkat çekmiştir. Mevlânâ Şükrullah'ın Enîsü'l-ʿârifîn adlı ahlâk eserini de Farsçadan Türkçeye çevirmiştir. Hayatı ve eserleri üzerine ilk kapsamlı çalışma, İsmail E. Erünsal'ın 1977'de Edinburgh Üniversitesi'nde hazırladığı ve divanının tenkitli metnini de içeren doktora tezidir.
Câfer Çelebi, II. Bayezid'in son yıllarında şehzadeler arasındaki taht mücadelesinde Şehzade Ahmed'i desteklemiş, onun için yazdığı bir kasidede Ahmed'i "vâris-i mülk" diye anmıştı. 1511'de Şehzade Selim'i destekleyen yeniçeriler Şehzade Ahmed taraftarlarının evlerine saldırdığında canını güçlükle kurtardığı söylenir. Hüsâmeddin bu olayı Amasya'dan bakarak anlatır: Amasya valisi Şehzade Ahmed taht ümidiyle İstanbul'a yönelirken yeniçeriler onun taraftarlarının konaklarını basmış, Rumeli kazaskeri Amasyalı Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile nişancı Amasyalı Tâcî Beyzâde Ca'fer Efendi'nin konaklarını yağmalamıştı. Otuz beş yıl önce babası Tâcî Bey ile aynı fermanda adı geçen Müeyyedzâde'nin bu kez Câfer Çelebi ile aynı yağmada anılması, iki Amasyalı ailenin şehzade siyasetine ne kadar bağlı kaldığını gösterir. Câfer Çelebi bu isyanın ardından nişancılıktan alındı, muhtemelen yaklaşık iki yıl resmî görevsiz kaldı ve ancak Aralık 1513'te yeniden nişancı olarak anıldı. Yavuz Sultan Selim'e hitaben yazdığı kasidelerden birinde durumundan yakındığı, sultandan görev istediği anlaşılır.
Câfer Çelebi bundan sonra Çaldıran Seferi'ne katıldı. Ordu İzmit'teyken Nisan 1514'te Şah İsmâil'e gönderilecek Farsça bir mektup hazırlamış, sefer boyunca biri Erzincan'da, öteki bir ay sonra Çermük'te olmak üzere Türkçe iki mektup daha yazmıştır. Şah İsmâil Ağustos 1514'te bozguna uğrayıp hazinesini ve eşi Taclu Hanım'ı bırakarak kaçtığında Selim, Taclu Hanım'ı Câfer Çelebi'ye vermiştir. Dönüşte Anadolu kazaskerliğine getirildi. Aralık 1514'te padişah, ertesi yıl seferi sürdürmek üzere kışı Amasya'da geçirmek istedi. Şubat 1515'te İstanbul'a dönülmesini isteyen yeniçeriler, bazı vezirlerin tahrikiyle ayaklanıp Pîrî Mehmed Paşa'nın, Halîmî Çelebi'nin ve Câfer Çelebi'nin evlerine saldırdı ve evleri yaktılar. Selim temmuzda İstanbul'a döndüğünde yeniçerileri kışkırtanları araştırdı. Sorumlular arasında Vezir İskender Paşa, Kazasker Câfer Çelebi ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa görüldü. İskender Paşa ile Osman Ağa hemen öldürüldü. Câfer Çelebi huzura çağrılıp sorgulandı ve 18 Ağustos 1515'te (8 Receb 921) idam edildi.
Sâdî Çelebi, ağabeyinin naaşını Fener sırtlarında, Balat yakasında onun yaptırdığı mescidin hazîresine defnetti. Câfer Çelebi'ye ait olduğu sanılan bir mezar taşı bugün Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi'nin bahçesindedir. Selim'in Câfer Çelebi'yi haksız yere idam ettirdiği için büyük pişmanlık duyduğunu aktaran tezkireler, "Vah gitti bu cihandan Ca'fer" mısraını ölüm tarihi olarak verir. Ne var ki kaynakların tamamı idamı 921'e koyduğu için bu mısraın hesabı tutmaz ve tarih mısraının yanlış olduğu anlaşılır. Câfer Çelebi İstanbul'daki mescidinden başka Simav'da cami ve hamam, Bergama'da kervansaray, Edirne'de sıbyan mektebi yaptırmıştı.
Kansu Gavri'ye Yazılan Mektup ve Son Yılları
Ağabeyinin ölümünden kısa süre sonra Mısır Sultanı Kansu Gavri'ye bir mektup gönderilmesi gerektiğinde Sâdî Çelebi saraya çağrıldı. Âşık Çelebi'ye dayanan anlatıya göre yazdığı mektup çok beğenildi; Yavuz Sultan Selim ona 30.000 akçe ihsanda bulundu ve günlük ücretini 30 akçe artırdı. Devletin en ağır yazışmalarından birinin, idam edilen nişancının kardeşine yazdırılması dikkat çekicidir. Câfer Çelebi'nin boşalttığı kalemin yerini doldurabilecek bir Arapça ustası arandığı ve bunun aile içinde bulunduğu düşünülebilir; bu da kaynakların açıkça söylemediği bir çıkarımdır. Sâdî Çelebi'nin bu davete ve ödüle ağabeyinin ölümü karşısında nasıl karşılık verdiğine dair kaynaklarda bir bilgi bulunmaz.
Kaynaklar Sâdî Çelebi'nin hayatının sonuna kadar İstanbul'da kaldığını, bir ara hacca gittiğini ve dönüşünde 80 akçeyle emekli olduğunu belirtir. Ağabeyinin idamından yaklaşık bir yıl sonra, 922'de (1516) vefat etti ve Balat'ta inşa ettirdiği sıbyan mektebinin bahçesine gömüldü. İki kardeşin de İstanbul'un aynı semtinde hayır eseri bırakıp oraya gömülmesi, Amasya'dan gelen ailenin başkentte Fener ile Balat arasındaki sırtlarda kendine bir yer edindiğini gösterir.
Şiiri ve Arapça Kalemi
Sâdî Çelebi'nin Arapça şiirleri, Arapça, Farsça ve Türkçe tarihleri ile resmî ve özel mektupları Sâdî Çelebi Mecmuası adıyla anılan derlemede bir araya gelmiştir. Mecmuadaki Arapça şiirler divan tertibinde olsa da bu divan tam değildir. Tezkirelerde Türkçe şiirlerinden de bazı örnekler yer alır; yine de daha çok Arapça yazdığı görülür. Tezkire müellifleri onun Arapça şiirlerini ağabeyinin Arapça şiirlerinden daha üstün bulur. Kınalızâde Hasan Çelebi ise inşâda da Câfer Çelebi'yi geçtiğini söyler.
Karşılaştırma ilgi çekicidir, çünkü Câfer Çelebi kendi kuşağında süslü nesrin başlatıcılarından sayılır. Dönemin Türkçesinde sade anlatım baskınken o, daha yüksek bir söyleyişi tercih etmiş, şiirinde Türkçe sözcükleri Arapça ve Farsça sözcük ve terkiplerle yan yana kullanmıştı. Hakkında 146 nazîre yazıldığı bilinir. Kardeşinin ise ağırlıklı olarak Arapçada öne çıkması, aynı ailede iki ayrı edebî yönelimin geliştiğini düşündürür. Câfer Çelebi'nin dili Türkçeyle Arapça-Farsça arasında gidip gelirken, Sâdî Çelebi'yi çağdaşları daha çok Arapça kaleminin ustası olarak hatırlar.
Hüsâmeddin, Amasya'nın edebiyat tarihini anlatırken iki kardeşe ayrı bir yer verir. Ona göre II. Bayezid'in Amasya'da yirmi altı, ardından oğlu Şehzade Ahmed'in otuz iki yıl kadar valilik ettiği dönemde şehirde Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Ca'ferî ve Sâdî gibi şairler yetişmiş, bunlardan Tâcî Beyzâde Ca'ferî ile Sâdî çelebiler İstanbul'da emsalsiz kişiler olarak şöhret kazanmıştır. Aynı eserde Sâdî Çelebi, tefsir, hadis, usul, fıkıh, kelâm, hikmet ve mantık gibi ilimlerin hepsinde ihtisas sahibi sayılan Amasyalı "allâmeler" arasında, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile Kemalpaşazâde'nin torunu Ahmed Şemseddin Efendi'nin yanında anılır. Bu yargı bir yerel tarihçinin hemşehrilerine duyduğu hayranlığı taşır, fakat Sâdî Çelebi'nin hem şiirde hem medrese ilimlerinde iz bıraktığı yolundaki eski kanaati de yansıtır.
Eserleri
Sâdî Çelebi'nin günümüze ulaşan ve kaynaklarda anılan eserleri, onun hem edebî hem ilmî alanda çalıştığını gösterir.
- Münşeât: Mektuplarının bir kısmı Necati Lugal ve Adnan Erzi tarafından Tâcizâde Sa'dî Çelebi Münşeâtı adıyla 1956'da İstanbul'da, İstanbul Fethi Derneği'nin İstanbul Enstitüsü yayınları arasında yayımlanmıştır. Aynı iki araştırmacı aynı yıl, aynı dizide Fatih devrine ait ayrı bir münşeât mecmuasını da yayımladığı için iki eser zaman zaman birbirine karıştırılır. Modon'dan Bursa'ya gönderilen fetihnâme (Ağustos 1500) Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ında yer alır; metni Modon ve Koron seferine katılan Câfer Çelebi kaleme almıştır. Eserde babası Tâcî Bey'in bazı mektupları ve onun ölümüne düşülmüş tarih mısraları da bulunur. Sâdî Çelebi Mecmuası'ndaki Câfer Çelebi'ye ait tarihler de Lugal ve Erzi tarafından yayımlanmıştır.
- Vezir Ali Paşa Vakfiyesi: Kâtib Çelebi bu vakfiyeyi dünyada az görülen metinlerden sayar; Kınalızâde de emsalsiz bulur.
- Hâşiye ve şerhler: Taşköprizâde'ye göre Seyyid Şerîf Cürcânî'nin Şerhu'l-Miftâh hâşiyesine ve Sadrüşşerîa es-Sânî'nin Şerhu'l-Vikâye'sinin "şehid" bölümüne yazdığı hâşiyeleri vardır. Bu eserler medreselerde okutulan ders kitaplarıdır.
- Akâid Manzûmesi: Akâidü'n-Nesefî'yi Arapça nazmetmiştir. Maturidî geleneğin temel kabullerini içeren 234 beyitlik bu manzûme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde III. Ahmed koleksiyonunda 1777 numarada kayıtlıdır. Kamile Ünlüsoy ve Mohammad Shakib Asım'ın 2021 tarihli çalışmasına göre eser, Akâidü'n-Nesefî üzerine Anadolu'da yazılmış iki manzûme eserden biridir. Çalışmada Topkapı Sarayı ve Millî Kütüphane'deki iki nüsha karşılaştırılarak metin hazırlanmış, ardından Türkçeye çevrilmiştir. Aynı çalışma, Sâdî Çelebi'yi Osmanlı'nın siyasî, iktisadî ve ilmî yönden güçlü olduğu bir dönemde Arap dilindeki ustalığıyla ün kazanmış âlimlerden biri olarak tanıtır.
- Semâ'î Müennes Kasidesi: Arapçada müennes sayılan, yani kural dışı biçimde dişil kabul edilen sözcükleri ezberlemeyi kolaylaştırmak için yazılmış, 90 beyitlik bir kasidedir (Ömer İshakoğlu, 2008).
- Hayrü'l-ahlâm: Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi'nde Sâdî Çelebi'nin Amasya'nın bağlarını ve çiçeklerini, verdiği zevk ve sevinci anlatmak için bu adla Arapça bir edebî eser yazdığını kaydeder. Eserin günümüze ulaşıp ulaşmadığı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamamıştır.
Eserlerin dağılımı, Sâdî Çelebi'nin edebiyat ile medrese ilmini birlikte yürüttüğünü gösterir. Akâid metnini nazmetmek ve müennes sözcükleri bir kasidede toplamak ezbere elverişli kılma amacı taşır. Hâşiye yazmak, müderrisin ders verdiği metinlerle uğraştığına işaret eder. Resmî mektuplar ve vakfiye ise onun divan kalemine yakın bir yetenek taşıdığını gösterir.
Hayrü'l-ahlâm ve Fernak Bağları
Sâdî Çelebi'yi doğduğu şehre en doğrudan bağlayan metin, bugün yalnızca Hüsâmeddin'in aktarımıyla bilinen Hayrü'l-ahlâm'dır. Hüsâmeddin, eserin Amasya'nın bağlarını ve çiçeklerini tarif etmek için yazıldığını söyler ve ondan Arapça bir kıta nakleder. Kıtanın kendi verdiği tercümesine göre Amasya, sırmalı kılıç bağları gibi uzun ve enli bir alana yayılmış, çiçeklerle bezenmiş bir bahçedir; ortasından akan ırmaktan ayrılan arklar bağların arasından geçer ve bülbüller ötmeye başladığında gönülde gam ve kederden eser kalmaz. Şehir, kirden ve sıkıntıdan uzak, başka şehirlere has katılıktan arınmış hâliyle cennet bahçelerine, bülbülleri havanın letafetinde ve edanın inceliğinde seher yeline, ağaçları düzen ve yükseklikte cennet köşklerine, çiçekleri ise bu köşkleri aydınlatan kandillere benzetilir.
Hüsâmeddin aynı eserden, bu kez şehrin eski bir yer adını açıklamak için, kısa bir ibare daha aktarır. Ona göre Sâdî Çelebi Amasya'da bir bağı tarif ederken "vehiye'l-cennetü'n-nakiyye fi'r-riyâzi'l-Fernakiyye", yani "o, Fernak bahçelerindeki tertemiz cennettir" demiştir. Hüsâmeddin, bugün Çakallar olarak bilinen yamaçlara eskiden "Fernak Bağları" dendiğini, bu adın 691 (1291-92) tarihli bir satış hücceti başta olmak üzere pek çok belgede geçtiğini ve Sâdî Çelebi'nin ifadesinin bu eski adı yansıttığını yazar. Bu ibarenin Hayrü'l-ahlâm'dan mı, yoksa Sâdî Çelebi'nin başka bir metninden mi alındığını Hüsâmeddin belirtmez. Yine de iki aktarım birlikte okunduğunda, İstanbul'da müderrislik yapan bir Amasyalının, memleketinin bağlarını Arapça nesir ve nazımla kayda geçirdiği anlaşılır. Eserin bir nüshasına dair bilgiye rastlanmamıştır; bilinenler Hüsâmeddin'in naklettikleriyle sınırlıdır.
Öteki Sâdî Çelebiler ve Aidiyet Karışıklığı
XV ve XVI. yüzyıllarda "Sâdî Çelebi" ya da "Sâdî Efendi" diye anılan birden fazla âlim ve kâtip vardır ve bunların hayatları ile eserleri zaman zaman Tâcîzâde Sâdî Çelebi'ye mal edilir. Karışıklığın en önemli kaynağı, Kanûnî devrinin şeyhülislâmı Sâdî Çelebi'dir. Asıl adı Sadullah b. Îsâ olan bu âlim Kastamonu'nun Daday kasabasında doğmuş, küçük yaşta babasıyla İstanbul'a gelmiş, Edirne'de Taşlık, İstanbul'da Mahmud Paşa, Bursa'da Sultan medreselerinde ve Sahn-ı Semân'da müderrislik yapmış, 930'da (1524) İstanbul kadısı olmuş, 940'ta (1534) Kemalpaşazâde'nin yerine şeyhülislâmlığa getirilmiş ve 2 Şevval 945'te (21 Şubat 1539) ölmüştür. Kabri Eyüp Sultan civarındadır. Kaynaklarda "Mevlânâ Sâdî" ve Beyzâvî tefsirine yazdığı hâşiye nedeniyle "Muhaşşî-i Beyzâvî" diye de anılır.
İki âlimin hayatları birbirine şaşırtıcı ölçüde benzer. İkisi de Bursa'da ve Sahn-ı Semân'da ders vermiş, ikisi de şuarâ tezkirelerine şiirleriyle girmiş, ikisi de Hanefî fıkhının temel metinlerine hâşiye yazmış ve manzum ilmî eserler kaleme almıştır. Tâcîzâde'nin Şerhu'l-Vikâye hâşiyesi ile akâid manzûmesine karşılık şeyhülislâmın el-İnâye fî Şerhi'l-Hidâye hâşiyesi ve fıkha dair bir manzûmesi vardır. Bu yüzden şeyhülislâma ait Hâşiye ʿalâ Tefsîri'l-Beyzâvî ile Fetâvâ-yı Sa'diyye'nin Tâcîzâde'ye, Tâcîzâde'nin Kansu Gavri mektubu gibi anekdotların da şeyhülislâma yakıştırılması kolaylaşır. Şeyhülislâm Sâdî Çelebi'nin tanınmış öğrencilerinden Kızıl Molla diye bilinen Abdurrahman b. Ali'nin de Amasyalı olması, Amasya ile kurulan bağın yanlış Sâdî'ye taşınmasına zemin hazırlamış olabilir; bu bir çıkarımdır. Her iki âlime dair ansiklopedi maddelerinin Âşık Çelebi'nin tezkiresinde aynı varak civarına atıf yapması da tezkirede iki Sâdî'nin art arda anıldığını düşündürür. Kronoloji ayrımı kesindir: Tâcîzâde 922'de (1516) ölmüştür; şeyhülislâmın İstanbul kadılığı, müftülüğü ve Beyzâvî hâşiyesini 1537'de tamamlaması bu tarihten sonradır.
Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde ise Amasya'ya bağlı iki Sâdî Efendi daha geçer. Bunlardan ilki, Ahî Sadeddin Mahallesi'ne adını veren Sadeddin Çelebi'nin soyundan gelen kâtib-i dîvân-ı sultânî Sâdî Efendi'dir. Hüsâmeddin onun mahallede bir mescit ve zaviye yaptırıp vakfını düzenlediğini yazar; tarihi bir yerde 871, başka bir yerde 878 olarak verir. Hüsâmeddin'in Fatih devrinde Amasya'da şöhret bulan devlet adamları arasında saydığı "Sâdî"nin bu kişi olduğu düşünülebilir; bu da bir çıkarımdır. Her iki durumda da Tâcîzâde Sâdî Çelebi'den bir kuşak önce yaşamış ayrı bir kişidir. İkincisi, 952'de (1545) Amasya müftüsü Sinan Efendi'nin ölümü üzerine Sahn müderrisliğinden Amasya müftüsü ve Sultaniye müderrisi olarak gelen Akşehirli Sâdî Efendi'dir. Hüsâmeddin'e göre bu müftü, Şehzade Mustafa'nın Amasya valiliği sırasında her şeye itiraz ettiği için 953'te azledilmiştir. "Amasya müftüsü Sâdî" ifadesiyle karşılaşan bir okurun bu kişiyi Tâcîzâde ile özdeşleştirmesi kolaydır, fakat Tâcîzâde öldüğünde bu müftülük henüz otuz yıl uzaktaydı.
Amasya ile Bağı
Amasya'da Sâdî Çelebi'nin adını taşıyan bir yapı ya da anıt hakkında doğrulanmış bilgi bulunamamıştır. Şehirle bağı doğumu, ailesi, Hüsâmeddin'in aktardığı Hayrü'l-ahlâm parçaları ve Fernak bağlarına ilişkin ibare üzerinden kurulabilmektedir. Babasının Bayezid'in Amasya divanındaki görevi, 881 soruşturmasına dair rivayet ve ağabeyinin 1511'de Amasya valisi Şehzade Ahmed'in taraftarı olarak hedef alınması, ailenin kaderinin Amasya şehzade sarayına ne kadar sıkı bağlı olduğunu gösterir. Doğum yılı, İstanbul'daki medreselerinin sırası ve eserlerinin çoğunun yazım tarihleri ise belirsizliğini korumaktadır.
Kronoloji
826 ya da 836 (1422-23 ya da 1432-33): Babası Tâcî Bey'in kaynaklara göre değişen doğum yılı.
856 (Ağustos 1452): Ağabeyi Câfer Çelebi, Hüseyin Hüsâmeddin'e göre Amasya'da doğar.
881 (1476): Hüsâmeddin'e göre Fatih'in soruşturması sonunda Tâcî Bey hakkında idam fermanı çıkar; Tâcî Bey Bağdat'a kaçar.
890 (1485): Babası Tâcî Bey vefat eder.
897-906 (1492-1501): Bursa'da bulunduğu mecmuasındaki kayıtlardan anlaşılır.
906 (Ağustos 1500): Câfer Çelebi'nin yazdığı Modon fetihnâmesi Bursa'ya gönderilir; metin Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ına girer.
909 (Kasım 1503): İn'âmât Defteri'nde Ali Paşa Medresesi müderrisi olarak anılır.
917 (1511): Yeniçeriler nişancı Câfer Çelebi'nin konağını yağmalar.
921 (1515): Ağabeyi Câfer Çelebi idam edilir; Sâdî Çelebi onu Fener sırtlarındaki mescidin hazîresine defneder.
922 (1516): Vefat eder; Balat'taki sıbyan mektebinin bahçesine gömülür.
1956: Münşeâtı Lugal ve Erzi tarafından yayımlanır.
2021: Akâid Manzûmesi, Ünlüsoy ve Asım tarafından Türkçe çevirisiyle yayımlanır.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 356. islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Câfer Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 353-356. islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca'fer Çelebi, with a Critical Edition of his Dîvân, doktora tezi, University of Edinburgh, 1977 (özet).
- M. Fatih Köksal, "Tâcî, Tâcî Bey, Mîr Tâcî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013.
- Mehmet İpşirli - Ziya Demir, "Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, s. 404-405. islamansiklopedisi.org.tr
- Yeter Meryem Kurutaş, Sa'di Sadullah Çelebi'nin Hayatı ve Fetâvâ-yı Sa'diyye Çerçevesinde Fetvaları, yüksek lisans tezi, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çorum 2020. earsiv.hitit.edu.tr
- Faruk Sümer, "Prof. Necati Lugal", Belleten, 28/110 (1964), s. 305-309.
- Kamile Ünlüsoy - Mohammad Shakib Asım, "Osmanlı Klasik Dönemine Ait Bir Manzûm Akâidnâme Örneği", Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8/16 (2021), s. 612-646.
- Ömer İshakoğlu, "Tâcizâde Sa'dî Çelebi ve Semâ'î Müennes Kasidesi", Şarkiyat Mecmuası, 12/1 (2008), s. 59-72.
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1-4, s. 78 (Hayrü'l-ahlâm), 123 ve 152 (kâtib Sâdî Efendi), 147-148 (Amasyalı şairler ve âlimler), 181 (Şirvânî Sülâlesi), 275 (Fernak Bağları), 491 (1511 yağması), 507 (Akşehirli Sâdî Efendi), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page78.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-8, s. 36 (İbrâhim Bey Gâzibeyzâde), 130 (Ahmed Bey Tâceddin Paşazâde), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page130.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9-12, s. 75 (Hamdullah Efendi maddesi), 101-103 (Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi maddesi), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page102.html
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Nişancılar Durağı, s. 68-73 (TDV maddesi üzerinden).
Çevrimiçi kaynaklar






