Hicâbî Abdülbâki Efendi, Amasya ve Ziyaret çevresinde "Gül Baba" diye anılan, XVIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış Kırım asıllı bir Nakşibendî şeyhi, müderris ve tekke şairidir. Hayatının büyük kısmını Amasya'ya bağlı Ziyâre'de, bugünkü Ziyaret beldesinde, Keçioğlu Camii'nin yanındaki tekkesinde geçirmiş, Türkçe ve Arapça risaleler yazmıştır. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu "şâir" ve "natûk", yani sözü etkili bir konuşmacı diye tanıtır ve ondan yedi beyitlik bir tarih kıt'ası nakleder. Hicâbî'nin bugüne ulaşan tek manzumesi budur.

Hicâbî'nin hayatı, tekkesi, türbesi ve hakkındaki menkıbeler sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümünde Hicâbî Baba ve Halkalı Evliya: Amasya'nın İki Ziyaret Yeri yazısında ayrıntısıyla anlatılmıştır. Bu sayfa onun yazar ve şair yönüne, eserlerine ve Hüsameddin'in o yazıda kullanılmamış kaydına ayrılmıştır. Bulunabilen tek şiiri bu kategoride ayrı bir sayfada özgün metin, günümüz Türkçesi ve yorumla verilmiştir.

Hayatı

Hicâbî Kırım'ın Bahçesaray şehrinde doğdu. Soyu, Amasya'nın Sonusa köyünde doğup Kefe müftülüğü yapan ve Bursa'da ölen XVI. yüzyıl âlimi Dede Cöngî'ye çıkar; ataları kuşaklar boyunca Kefe müftülüğünde bulunmuştur. Genç yaşta Amasya'ya geldi, Ürgüplü Hacı Ahmed Efendi'den ilim tahsil etti, ardından Turhallı Şeyh Mustafa Efendi'ye bağlanarak Nakşibendiyye'nin Müceddidiyye kolundan hilafet aldı. Bir süre Amasya'da ders verip irşatla uğraştıktan sonra Ziyâre halkının daveti üzerine oraya yerleşti; Keçioğlu Camii'nin bitişiğinde tekkesini kurdu, camide vaaz verdi. 1238 (1823) yılında Ziyâre'de öldü ve caminin yanındaki türbeye gömüldü. Türbesi bugün de ziyaret edilir.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin sekizinci cildinde, adı "he" harfiyle başlayan Amasyalıları verdiği bölümde Hicâbî'ye uzun bir madde ayırır. Maddenin şeyhin doğumunu, tahsilini ve edebî yönünü anlatan kısımları şöyledir:

Sâhib-i terceme, kendi kaydı üzere 1165 senesi recebinde Bahçesarây'da doğdu. 1181'de Amasya'ya gelip Ürgüblü Hacı Ahmed Efendi'nin halka-i tedrîsinde bir müddet tahsîl-i ulûm etdi. Ba'dehû Fenercîzâde el-Hâc Evliyâ Halîl Efendi'den ikmâl-i tahsîl ederek icâzet-nâme aldı. (…) Âlim, fâzıl, hadîs ve tefsîre vâkıf, vâ'iz, mütekellim, natûk, şâir, ma'ârif-i sûfiyyede mâhir, zâhid, müttakî, kerîm, sofrası küşâde, fukarâsı bol, güler yüzlü, uzunca boylu, tenû-mend, mehîb bir şeyh-i Nakşibendî idi. Ta'assub u tesallüfden hoşlanmazdı. Müskit cevâbları çoktu. (…) Şeyh-i müşârün-ileyh emsileyi lisân-ı tasavvufla şerh edib insan, ihtilâf-ı e'imme, tasavvuf, tevhîd, Sivas, fakr, kevser, hediyye ve hilâl hakkında risâleler te'lîf ederek ulûm-ı şer'iyye ve sûfiyyede rüsûhunu gösterdi. Bunlardan bir haylisi de görüldü.

Günümüz Türkçesiyle kayıt şunu söyler: Hakkında yazılan kişi, kendi notuna göre 1165 yılının Receb ayında Bahçesaray'da doğdu. 1181'de Amasya'ya gelip bir süre Ürgüplü Hacı Ahmed Efendi'nin ders halkasında ilim tahsil etti. Sonra Fenercîzâde Hacı Evliyâ Halîl Efendi'nin yanında tahsilini tamamlayarak icazetname aldı. (…) Âlim, erdemli, hadis ve tefsir bilen, vaiz, kelamcı, sözü etkili, şair, tasavvuf bilgilerinde usta, dünyaya gönül bağlamayan, Allah'tan korkan, cömert, sofrası açık, çevresinde yoksulları çok, güler yüzlü, uzunca boylu, iri yapılı, heybetli bir Nakşibendî şeyhiydi. Bağnazlıktan ve kendini büyük görmekten hoşlanmazdı. Karşısındakini susturan cevapları çoktu. (…) Adı geçen şeyh, Emsile'yi tasavvuf diliyle şerh etmiş; insan, mezhep imamları arasındaki görüş ayrılıkları, tasavvuf, tevhit, Sivas, fakr, kevser, hediye ve hilal hakkında risaleler yazarak şer'î ve tasavvufî ilimlerdeki derinliğini göstermiştir. Bunların epeycesi de görülmüştür.

Hüsameddin'in maddesi, başka kaynaklarda bulunmayan birkaç bilgi verir. Hicâbî'nin doğum tarihini şeyhin kendi kaydına dayanarak Receb 1165 (Mayıs-Haziran 1752) olarak bildirir. Ürgüplü Hacı Ahmed Efendi'nin vaaz ve derslerinde şeyhin bazı tasavvufî sözlerine itiraz etmesinin, onun Ziyâre'ye gitmesinin sebeplerinden biri olduğunu yazar. Ürgüplü'nün "Amasya'da bu kadar âlim ve şeyh varken Turhal'a niçin gidiyorsun" diye takılmasına Hicâbî'nin "Senden öğrendiğimi unutmaya gidiyorum" diye cevap verdiğini nakleder; Hüsameddin'in "müskit cevâbları çoktu" sözü bu türden hazırcevaplıkları anlatır. Hicâbî'nin 1224 (1809-10) yılında birkaç bin öğrencisi ve müridiyle Rus savaşına katıldığını, bu yüzden devlet adamları arasında "Gâzi Şeyh" diye tanındığını da yine Hüsameddin bildirir. Maddenin tamamı ve sitedeki aktarımı Hüsameddin ansiklopedisinde okunabilir.

Eserleri

Hicâbî'nin eserleri risale türünde, mensur dinî ve tasavvufî metinlerdir. Mehmet Uyar'ın tespitine göre bugün elde dört eseri vardır ve dördü de Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi'ndedir:

  • Risâle-i Zübdeti'l-İslâm (Türkçe): İmanın şartlarını, çeşitlerini ve korunmasını; kâinatın yaratılışını, melekût, ceberût ve mülk âlemlerini anlatır.
  • Risâle-i Hicâbî (Türkçe): Allah'ın fâil-i mutlak, yani her işin gerçek faili olduğunu daha ağır ve terkipli bir dille işler.
  • Risâle fi't-Takvâ (Arapça): Takvayı haramlardan, şüpheli şeylerden ve mübahlardan sakınma diye üç dereceye ayırır ve bir duayla biter.
  • el-Ebkiretü'l-Mü'telife fî Şerhi Emsileti'l-Muhtelife (Arapça): Medreselerde okutulan sarf kitabı Emsile-i Muhtelife'nin edebî üslupla yazılmış şerhidir.

Bursalı Mehmed Tahir ise Hicâbî'ye ait sekiz eser sayar: el-Ebkiretü'l-Mü'telife, Bâde-i Kevser, Hediyye-i Hilâl, Înâs ve'l-İstînâs, Nükât-ı Tevhîdiyye, Bâde-i Fakr ve Fenâ, Îkâzü'n-Nâim ve Ta'rîfü'l-İnsân. Bunlardan yalnız ilki bugün bilinmektedir. Hüsameddin'in saydığı konular bu listeyle dikkat çekici biçimde örtüşür: Emsile şerhi, insan (Ta'rîfü'l-İnsân), tevhit (Nükât-ı Tevhîdiyye), fakr (Bâde-i Fakr ve Fenâ), kevser (Bâde-i Kevser), hediye ve hilal (Hediyye-i Hilâl). Bu örtüşme, Hüsameddin'in "bir haylisini gördüğü" risalelerin Bursalı'nın andığı eserler olduğunu düşündürür; bu bir çıkarımdır. Hüsameddin'in ayrıca andığı mezhep imamlarının görüş ayrılıkları, tasavvuf ve Sivas konulu risaleler ise başka hiçbir listede yer almaz ve bugün bilinmemektedir.

Edebî Kişiliği

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Hicâbî'yi "tekke şairi" diye sınıflandırır, ama maddede örnek olarak yalnız risalelerinden alınmış nesir parçaları verilir. Uyar, eserlerinde edebî bir tat ve anlatım gücünün hemen göze çarptığını, fikirlerin düzenli bir örgüyle işlendiğini söyler. Risâle-i Zübdeti'l-İslâm'ın dili akıcı ve öğreticidir; Risâle-i Hicâbî'de ise dil ağırlaşır, terkipler çoğalır. Hicâbî halka hitap ederken gündelik hayattan benzetmelere başvurur: hekimin acı ilacı, Karagöz perdesi ve içinde üç sakinin oturduğu "ulu şehir" olarak insan bunların başlıcalarıdır.

Hicâbî'nin metinleri, Amasya'nın eski şairleriyle kurduğu bağ bakımından da ilgi çekicidir. Risâle-i Zübdeti'l-İslâm'da kişinin kendini tanıyarak Rabbini tanıyabileceğini anlatırken şöyle der: "nefsini … heykel-i mahsus bilip halk olduğu tertibini Âşık Paşa buyurduğu marifet üzerine bilsin yahut Ahmedî'nin teşbih ettiği ulu şehir gibi Rabbisin dahi ona münasip kemal ile bilsin, ikisi dahi mezheptir." Burada adı geçen Âşık Paşa ve Ahmedî, Amasya ile bağı olan iki büyük XIV. yüzyıl şairidir. XVIII. yüzyılın sonunda Ziyâre'de ders veren bir Nakşibendî şeyhinin, insanın yaratılışını anlatırken bu iki şairin görüşlerini eşit derecede geçerli iki yol olarak anması, onların eserlerinin Amasya'nın tekke ve medrese çevresinde hâlâ okunduğunu gösterir.

Hüsameddin'in "natûk" ve "müskit cevâbları çoktu" sözleri, Hicâbî'nin edebî yeteneğinin yazıdan çok sözde, vaaz kürsüsünde ve sohbet meclisinde kendini gösterdiğini düşündürür. Şiir yazdığını ise hem Hüsameddin'in "şâir" nitelemesi hem de naklettiği tarih kıt'ası belgeler. Bu kıt'a, tekke şiirinin tasavvufî imgelerini, Kur'an'a telmihleri, Arap dilbilgisi terimleriyle yapılan söz oyunlarını ve ebced hesabını bir arada kullanan, dikkatle işlenmiş bir manzumedir. Hicâbî'nin bir divan ya da şiir mecmuası bıraktığına dair bir kayıt ise yoktur.

Şiiri

Hicâbî'nin bugüne ulaşan tek şiiri, Hüsameddin'in maddesinde aktarılan yedi beyitlik tarih kıt'asıdır. Hüsameddin'e göre 1230 (1814-15) yılında es-Seyyid Gâlib Mehmed Paşa Sivas valisi olarak Amasya'ya gelip tekkeyi ziyaret edince Hicâbî bu kıt'ayı ona sunmuş ve paşadan çok iltifat görmüştür. "Müsemmâ perdesin çün sâlib oldu" mısraıyla başlayan kıt'a, isim ile adlandırılan arasındaki tasavvufî ayrımı, Hallâc-ı Mansûr'un ve Hz. Îsâ'nın göğe yükselişini ve "ref' ü nasb" sözündeki yükselme ve atanma anlamlarını paşanın valiliğe atanmasına bağlar. Son mısraındaki "es-Seyyid Muhammed Gâlib" sözü ebced hesabıyla 1230 eder. Kıt'a bu kategoride ayrı bir sayfada verilmiştir.

Hicâbî hakkında yazılmış bir şiir de vardır. Amasyalı şair ve hattat Türâbî mahlaslı Mustafa Sabri Efendi'nin Gül Baba için yazdığı uzun bir gazel, Osman Fevzi Olcay'ın Amasya Ünlüleri'nde yayımlanmış ve Uyar tarafından aktarılmıştır. Bu gazel Türâbî'nin eseridir; Hicâbî'nin yörede nasıl anıldığını gösteren bir belge olarak burada anılmıştır.

Ailesi ve Çevresi

Hüsameddin'e göre Hicâbî'nin babası Kırım âlimlerinden Seyyid Abdullah Efendi, dedesi ise Kefe müftüsü iken Hediyyetü'z-Zemân fî İbâhati'd-Duhân adlı bir tütün risalesi yazan Şeyh Ebussuûd Mehmed Efendi'dir. Soyun en üstündeki Kemâleddîn İbrâhim Efendi, yani Dede Cöngî, Amasyalıdır. Ahmet Akgündüz'ün TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre Dede Cöngî XVI. yüzyılın başında Amasya'nın Sonusa (Uluköy) köyünde doğmuş, Rebîülâhir 965'te (Şubat 1558) Kefe müftüsü olmuş, 972 (1565) yılında görevinden ayrılarak Bursa'ya çekilmiş ve orada ölmüştür. Hüsameddin'e göre Dede Cöngî'den Hicâbî'nin babasına kadar ailenin erkekleri sırayla Kefe müftülüğü yapmıştır. Bu Amasya kökeni, Hicâbî'nin Kırım'dan ayrılırken yönünü neden Amasya'ya çevirdiğini açıklayan en güçlü ihtimal olarak görülür. Hüsameddin'in ulemadan saydığı kardeşi Seyyid Kemâleddîn İbrâhim Efendi, Tatar Hoca diye de bilinir; Hüsameddin onun maddesinde okuru Kemâlî adı altındaki hal tercümesine gönderir (İbrâhim Kemâleddîn Efendi).

Hüsameddin, Hicâbî'nin üç halifesinin Amasya'da çok tanındığını yazar: tekkenin şeyhliğine geçen damadı Ziyâreli Şeyh İbrâhim Efendi, Amasya esnafının şeyhi Hacı İsmâil Efendi ve Şehir Kethüdâsızâde Şeyh Mehmed Ârif Efendi. Damadı İbrâhim Efendi, şeyhin ölümünden sonra tekkenin şeyhi ve Keçioğlu Camii'nin vaizi olmuş, 1253 (1837) yılının başlarında ölmüştür (İbrâhim Efendi, Hicâbî Damadı). Hüsameddin şeyhin oğlunu mevâliden, yani yüksek rütbeli kadılardan Seyyid Mehmed Kâmil Efendi olarak anar ve onun 1248 (1832-33) yılında öldüğünü söyler; kızından olan torunu Seyyid Abdülbâki Efendi de 1303 (1885-86) yılında ölmüştür. Hüsameddin'in bir başka maddesine göre şeyhin oğlu Hâfız Seyyid Mehmed Efendi'nin oğlu İbrâhim Efendi, Lâdik'teki Hızır Paşa Medresesi'nde müderrislik yapmış ve 1270 (1853-54) dolaylarında ölmüştür (Hicâbîzâde İbrâhim Efendi).

Kaynakların Durumu

Hicâbî'nin doğum tarihi konusunda kaynaklar birbirini tutmaz. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddenin metni onun 17. yüzyılın ortalarında doğduğunu söyler, oysa aynı maddenin başlığında "1700'lerin ortası?" tahmini verilir. Uyar, Sinop Üniversitesi'nde yayımlanan makalesinde Osman Fevzi Olcay'a dayanarak 18. yüzyılın ikinci yarısını gösterir. Hüsameddin ise şeyhin kendi kaydına dayanarak kesin bir tarih verir: Receb 1165, yani Mayıs-Haziran 1752. Bu tarih Uyar'ın tahminiyle uyuşur ve kaynağı belirtilmiş tek kesin tarihtir.

Amasya'ya geliş tarihi de farklı verilir. Bursalı Mehmed Tahir'e dayanan kaynaklar, Hicâbî'nin Kırım'ın Ruslar tarafından işgali üzerine 1774'te Amasya'ya göçtüğünü yazar; sitedeki biyografide aktarılan yerel bir metin ise 1198 (1783-84) yılını verir. Hüsameddin'e göre ise Hicâbî 1181 (1767-68) yılında, yani on beş yaşlarındayken, tahsil için Amasya'ya gelmiştir. Bu tarih Rusların Kırım'a girmesinden (1771) öncedir ve Hüsameddin gelişi ilim tahsiliyle ilişkilendirir, bir göçten söz etmez. İki bilgi birbirini dışlamaz: genç Abdülbâki tahsil için gelmiş, ailesinin geri kalanı Kırım'ın işgalinden sonra Amasya'ya göçmüş olabilir. Bu bir çıkarımdır ve belgeyle doğrulanmamıştır.

Ölüm tarihinde ise Hüsameddin, Bursalı ile birleşir: şeyh Receb 1238'in başlarında, yani Mart 1823'te ölmüştür. Sitedeki biyografide aktarıldığı gibi Olcay'ın verdiği 1231 (1815-16) tarihi bu iki kaynakla çelişir; araştırmacıların çoğu 1238'i kabul eder. Halifeler konusunda da kaynaklar ayrılır: Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü İbrâhim Zühdî Efendi ile Dağıstânî Yâsin Efendi'yi anar, Hüsameddin ise damadı İbrâhim Efendi'nin yanında Hacı İsmâil Efendi ile Mehmed Ârif Efendi'yi sayar. Damat İbrâhim Efendi'nin İbrâhim Zühdî ile aynı kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Kronoloji

Rebîülâhir 965 (Şubat 1558): Ailenin Amasyalı atası Dede Cöngî Kefe müftüsü olur.

Receb 1165 (Mayıs-Haziran 1752): Hicâbî, kendi kaydına göre Bahçesaray'da doğar.

1181 (1767-68): Hüsameddin'e göre tahsil için Amasya'ya gelir.

1774: Bursalı Mehmed Tahir'e dayanan kaynaklara göre Kırım'ın işgali üzerine Amasya'ya göçer.

1797: Ziyâre'de Keçioğlu Camii'nin bitişiğindeki tekkesi kurulur.

1224 (1809-10): Birkaç bin öğrencisi ve müridiyle Rus savaşına katılır, "Gâzi Şeyh" unvanını alır.

1230 (1814-15): Tekkesini ziyaret eden Sivas valisi es-Seyyid Gâlib Mehmed Paşa'ya tarih kıt'asını sunar.

Receb 1238 (Mart 1823): Ziyâre'de ölür ve caminin yanındaki türbeye gömülür.

1253 (1837): Tekkenin şeyhliğine geçen damadı İbrâhim Efendi ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar