Amasya halkı kendi şehri için çoğu zaman yarı şaka yarı ciddi bir söz söyler: Doksan dokuz evliyası olan bu şehrin bir velisi daha olsaydı, içinden peygamber çıkacaktı. Sözün abartısı ortadadır, ama arkasında gerçek bir manzara vardır. Şehrin tepelerine, mahalle aralarına, bağ yollarına ve çevre köylerine dağılmış türbe ve yatırlar, yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşamış âlimlerin, dervişlerin ve halkın veli bildiği insanların hatırasını taşır. Yirminci yüzyılın başında Amasya Tarihi'ni yazan Hüseyin Hüsameddin'in eserinde yetmiş sekiz türbe sayıldığı aktarılır. Bunların bir kısmı tarih kitaplarında adı, eseri ve vakfiyesiyle yer alan kişilere aittir; bir kısmı ise adını unutulmuş bir kitabeden ya da halkın kendi verdiği bir lakaptan alır. Hicâbî Baba ile Halkalı Evliya bu iki türün güzel birer örneğidir. Birincisi, eserleri yazma kütüphanelerinde duran, Kırım'dan gelip Amasya'nın Ziyaret kasabasında tekke kuran bir Nakşibendî şeyhidir. İkincisi, şehir merkezindeki küçük, açık bir türbede yatan ve halkın çocukları yürüsün diye kapısını çaldığı bir hanımdır.
Hicâbî Abdülbâkî Efendi'nin Soyu ve Doğumu
Hicâbî Baba'nın asıl adı Abdülbâkî'dir; Hicâbî onun mahlası, Gül Baba ise Amasya ve Ziyaret çevresinde halkın ona verdiği addır. Kırım'ın eski hanlık merkezi Bahçesaray'da doğmuştur. Doğum yılı bilinmemektedir ve kaynaklar bu konuda birbirini tutmaz. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddenin metninde 17. yüzyılın ortası yazılıdır, oysa aynı maddenin başlığında doğum için "1700'lerin ortası?" tahmini verilir. Konuyu ayrıntılı inceleyen Mehmet Uyar ise Osman Fevzi Olcay'a dayanarak 18. yüzyılın ikinci yarısını gösterir. 1774'te Amasya'ya göç edip 1822'de ölen bir kişi için 17. yüzyıl ortası akla yatkın değildir; 18. yüzyıl tahmini çok daha tutarlıdır. Uyar'ın da belirttiği gibi, Hicâbî'nin hayatına dair bilgilerin asıl kaynağı Bursalı Mehmed Tahir'in Osmanlı Müellifleri ve Kırım Müellifleri adlı eserleridir.
Ailesine dair bilinenler de sınırlıdır. Rivayete göre dedesi Ebussuûd Efendi, Kefe müftüsü iken İbâhatü'd-Duhân adlı bir eser yazmış ve bu eserin sonuna torununun Dede Cengî soyundan geldiğini kaydetmiştir. Dede Cengî ya da Kara Dede adıyla bilinen İbrahim Kemâleddin, Amasya yakınlarındaki Sonisa'da doğmuş, Bursa'da yaşamış, yedi yıl Kefe'de müftülük yapmış ve 970 (1562-63) yılında ölmüş bir Osmanlı âlimidir. Siyasetnâme, Menâkıb-ı Evliyâ ve Masârif-i Beytülmâl gibi eserlerin yanında çeşitli haşiyeleri vardır. Kırım'daki torunlarından biri olan Abdülbâkî'nin dedesinin Amasyalı olması, Kırım'dan çıkmak zorunda kaldığında yönünü neden Amasya'ya çevirdiğini açıklayan en güçlü ihtimal olarak görülür. Türbesindeki sandukalardan, girişten dördüncüsünün oğlu es-Seyyid Müderris Hâfız Mehmed Efendi'ye, ikincisinin torunu İsmail İzzeddin Efendi'ye ait olduğu anlaşılır. Halifesi İbrahim Zühdî Efendi'nin aynı zamanda damadı olmasından, bir de kızı olduğu sonucu çıkar.
Kırım'dan Amasya'ya Göç
Hicâbî'nin Kırım'dan ayrılışı, Karadeniz'in kuzeyinde Osmanlı dünyasını sarsan büyük bir kırılmanın içine düşer. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus orduları Kırım'a girmiş, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile hanlık İstanbul'a bağlılığından koparılmış, 1783'te de Rusya tarafından ilhak edilmişti. Bu yıllarda pek çok Kırımlı aile Anadolu'ya geçti. Bursalı Mehmed Tahir'e dayanan kaynaklar, Abdülbâkî'nin Kırım'ın Ruslar tarafından işgali üzerine 1774'te Amasya'ya göç ettiğini yazar. Yerel anlatılarda ise farklı tarihler dolaşır: türbeyi tanıtan bazı yazılar 1777-78 yıllarını verir, Ziyaret Belediyesi'nin yayımladığı metin de onun 1198'de (1783-84) Amasya'ya geldiğini söyler. Bu son tarih ilhak yılına denk düştüğü için dikkat çekicidir, ancak hangi bilginin doğru olduğu belgeyle tespit edilememiştir. Göç sırasında hangi yolu izlediği, nerelerde konakladığı hakkında da hiçbir bilgi yoktur.
Amasya'da Tahsil ve Turhallı Şeyh Mustafa'ya İntisap
Abdülbâkî Amasya'ya yerleştikten sonra zâhirî ilimlerdeki tahsilini burada tamamladı. Hocası, devrin tanınmış Amasya âlimlerinden Ürgüplü Hacı Ahmed Efendi'ydi. Âkifzâde Abdürrahim'in Amasya ulemasına dair eserinden öğrenildiğine göre Ürgüplü Ahmed Efendi talebelerine Sahîh-i Buhârî, Beyzâvî Tefsiri, Taşköprizâde'nin Şerh-i Fevâid-i Gıyâsiyye'si, Dürer ve Mutavvel gibi medrese müfredatının ağır kitaplarını okutur, bitirenlere tefsir, hadis, usul ve fürû ilimlerinden icazet verirdi. Hicâbî'nin de bu hocadan icazet alması, onun tarikata girmeden önce medrese usulüyle yetişmiş bir âlim olduğunu gösterir. Ziyaret kasabasında anlatılan bir rivayet, onun bir süre Büyükağa Medresesi'nde molla olarak bulunduğunu da ekler.
İcazetini aldıktan sonra Abdülbâkî, Turhal Şeyhi diye tanınan ve Nakşibendiyye'nin Müceddidiyye koluna mensup olan Turhallı Şeyh Mustafa Efendi'ye intisap etti. Uyar, Hicâbî'nin eserlerinde tarikatını açıkça söylemediğini, Müceddidî kimliğinin şeyhi üzerinden bilindiğini vurgular. Manevi terbiyesini bu şeyhin yanında tamamlayan Abdülbâkî, şeyhinin vefatından sonra postuna oturdu ve Amasya'ya bağlı Ziyaret kasabasında irşad faaliyetine başladı. Halk anlatısı bu halefliği de bir menkıbeyle süsler; aşağıda ona ayrıca değinilecektir. Hicâbî'nin halifeleri arasında Şehir Kethüdâsızâde es-Seyyid eş-Şeyh Mehmed Ârif Efendi de vardı. Hüseyin Hüsameddin'e göre Mehmed Ârif Efendi 1238'de Amasya'nın Acem Ali Mahallesi'nde, Acem Ali Pınarı'nın doğusundaki çıkmaz sokakta, evinin yanında bir tekke yaptırmış; bu tekkede ondan sonra oğulları Ahmed Kâmil, 1299'da Yûsuf Ziyâeddin ve 1312'de Mehmed Bahâeddin efendiler şeyhlik etmiştir. Böylece Hicâbî'nin açtığı Nakşibendî halkası, Ziyaret'in dışında, şehir merkezinde de bir asır boyunca sürmüş olur.
Ziyaret Kasabası ve Keçioğlu Camii
Hicâbî'nin ömrünü geçirdiği Ziyaret, Amasya'nın batısında, şehre ve Yeşilırmak vadisine bakan, bağ ve bahçeleriyle ünlü eski bir yerleşmedir. Osmanlı kayıtlarında ve halk ağzında adı uzun süre Ziyâre ya da Ziyere biçiminde geçmiştir. Hüseyin Hüsameddin, yerleşmenin eski adının "Zemendû" ya da "Semendû" olduğunu, Ziyâre adının kim tarafından verildiğinin bilinmediğini yazar. Selçuklu sultanı Mesud'un baharları burayı sık sık ziyaret ederek bir köşkte kalmasından dolayı Ziyâre denmiş olabileceğini düşünür ve Vâzıh Efendi'nin bu adı bir manastıra bağlayan açıklamasını belgesiz bulduğu için kabul etmez. Ziyaret Belediyesi'nin yayımladığı metin ise kasabanın Ziyere iken Ziyaret adını Hicâbî Efendi'nin türbesi dolayısıyla bir ziyaret yeri haline gelmesinden aldığını söyler. İki açıklama birbirini tamamen dışlamaz, fakat Ziyâre adının Hicâbî'den çok önce kullanıldığı Hüsameddin'in anlattıklarından açıkça bellidir.
Hicâbî'nin tamirine önayak olduğu cami de kasabanın uzun geçmişine bağlanır. Hüsameddin'e göre Selçuklu ümerasından Hoca Muhibbeddin Mevdûd-ı Ziyârî 680 (1281) dolaylarında burada temeli taştan, duvarları ve minaresi kırmızı tuğladan, üstü ahşap bir cami, iki hamam ve selden korunmak için kalın bir duvarla çevrilmiş bir gölet yaptırmıştı. Şehzade Bayezid, yani sonraki II. Bayezid, Amasya valisi iken 870 (1465-66) dolaylarında aşağıdaki göleti yaptırmış ve altındaki bağları hasbahçe edinmişti; bu bahçeler 1143 (1730-31) yılına kadar bostancılar kethüdasının idaresinde kalmıştır. Hoca Mevdûd Camii depremler ve başka afetlerle yıprandıktan sonra 970 (1562-63) dolaylarında Keçioğlu el-Hâc Ali Çelebi tarafından yenilenmiş, vakıfları düzenlenmiş ve o tarihten sonra hem halk arasında hem resmî kayıtlarda Keçioğlu Camii diye anılmıştır. Yanında eski bir hamam, bir zaviye ve bir mektep bulunuyordu. Ziyâre o dönemde Aşağı Mahalle ve Yukarı Mahalle olmak üzere iki mahalleden oluşuyordu ve Keçioğlu Camii ile çevresindeki yapılar Aşağı Mahalle'deydi.
Hicâbî Tekkesi ve Medresesi
Hicâbî, Ziyaret'e yerleştikten sonra ilk iş olarak bir imar faaliyetine girişti. Neredeyse harap durumdaki Keçioğlu Camii'nin onarılmasına önayak oldu; cami bu tarihten sonra Hicâbî Baba Camii adıyla anılmaya başladı. Tekkesini de 1212 (1797) yılında caminin bitişiğinde kurdu. Hüsameddin bu yapıyı tekkeler arasında "Hicâbî Tekkesi" adıyla sayar ve kurucusunu "Hulefâ-yı Nakşbendiye'den Kırımlı es-Seyyid eş-Şeyh Abdülbâkî Hicâbî Efendi" diye tanıtır. Tekkenin ilk şeyhi kurucusunun kendisiydi. Onun ölümünden sonra halifesi ve damadı es-Seyyid eş-Şeyh İbrahim Zühdî Efendi postnişin oldu; İbrahim Zühdî Efendi de vefat edince tekke mektebe çevrildi ve tekke niteliğini yitirdi. Kaynaklarda Hicâbî'nin ikinci bir halifesi olarak eş-Şeyh el-Hâc Dağıstânî Yâsin Efendi'nin adı da geçer.
Yazılı kaynaklarda anılmayan, ama kasabada hatırası yaşayan bir yapı daha vardır. Mehmet Uyar, Ziyaret'te yaptığı incelemede tekkenin yakınında Hicâbî'nin ders verdiği bir medresenin bulunduğunu, yapının bugün ardiye olarak kullanıldığını yerinde görmüş ve bu bilgiyi kasaba halkının sözlü anlatımıyla doğrulamıştır. Hicâbî ömrünün geri kalanını bu cami, tekke ve medrese üçgeninde geçirdi. Şeyhliği, Turhallı Mustafa Efendi'den aldığı yolu sürdürmekle kalmadı, kasabanın dinî hayatına bir merkez kazandırdı.
Vefatı ve Türbesi
Hicâbî Abdülbâkî Efendi, Bursalı Mehmed Tahir'e göre 1238 (1822-23) yılında Ziyaret'te vefat etti. Osman Fevzi Olcay ise 1231 (1815-16) yılını verir. Araştırmacıların genel kanaati 1822 tarihinden yanadır. Onarımına önayak olduğu Hicâbî Baba Camii'ne bitişik türbeye gömüldü. Ziyaret Belediyesi'nin metnine göre türbede onunla birlikte dört erkek mezarı vardır, sonradan bir kadın da buraya defnedilmiştir; türbeyi gezenler de içeride biri kadına ait olmak üzere beş sanduka bulunduğunu yazar. Kubbeyle örtülü, dikdörtgen planlı türbe yaklaşık 8,5 x 6,10 metre ölçülerindedir. Yapı 1974'te onarılmış, 1991'de anıt eser olarak tescil edilmiştir. Türbede Hicâbî Baba'ya ait olduğu kabul edilen iki sancak saklanır.
Amasyalı şair ve hattat Türâbî mahlaslı Mustafa Sabri Efendi'nin Gül Baba için yazdığı uzun bir gazel, ona duyulan sevginin eski bir belgesidir. Olcay'ın Amasya Ünlüleri'nde yayımlanan bu şiirin iki beyti, türbenin halk gözündeki yerini olduğu gibi anlatır: "Ziyaret eylese bir kez verir maksûdun Allah / Sakın terk-i edep etme makâm-ı evliyâdır bu" ve "Talep kıl sırr-ı subhânı hurûfu muhkemâtından / Tarîk-i Nakşbendî Hicâbî Gül Babadır bu". Şair son beyitte kendi adını da anarak şiiri Hicâbî'nin sırrını okuyup yazdığı bir menkıbe gibi bitirir.
Eserleri
Hicâbî'nin bugün elde bulunan dört eseri vardır ve dördü de Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi'ndedir. Risâle-i Zübdetü'l-İslâm Türkçe yazılmış, 35 varaklık bir risaledir; ağırlıklı olarak iman konusunu, imanın şartlarını, çeşitlerini ve korunmasını işler, kâinatın yaratılışı, âlem-i melekût, âlem-i ceberût ve âlem-i mülk hakkında açıklamalar verir. Hicâbî Abdülbâkî adının geçtiği tek yer de bu risalenin başıdır. Risâle-i Hicâbî üç varaklık kısa bir metindir; Allah'ın fâil-i mutlak oluşunu daha ağır, terkipli ve girift bir dille anlatır. Arapça Risâle fi't-Takvâ'da takvayı haramlardan, şüpheli şeylerden ve mübahlardan sakınmak şeklinde üç dereceye ayırır ve eserini bir duayla bitirir; eserin tanıtım fişinde Hicâbî'nin Mahmud Efendi adında birine yazdığı bir mektuptan söz edilir, ancak bu mektuba ulaşılamamıştır. Yine Arapça el-Ebkiretü'l-Mü'telife fî Şerhi Emsileti'l-Muhtelife, medreselerde okutulan sarf kitabı Emsile-i Muhtelife'nin edebî üslupla yazılmış bir şerhidir; Hicâbî burada yeri geldikçe ibadetlerin faziletinden, geceyi ibadetle geçirmenin öneminden ve teravih namazından da söz eder.
Bursalı Mehmed Tahir, Hicâbî'ye ait sekiz eser sayar: el-Ebkiretü'l-Mü'telife, Bâde-i Kevser, Hediyye-i Hilâl, Înâs ve'l-İstînâs, Nükât-ı Tevhîdiyye, Bâde-i Fakr ve Fenâ, Îkâzü'n-Nâim ve Ta'rîfü'l-İnsân. Bunlardan yalnızca ilki bugün mevcuttur. Bursalı'nın bu eserler için kullandığı "âsâr-ı gayr-ı matbûa" ifadesi, basılmadıkları için kaybolmuş olabileceklerini düşündürür. Elde bulunan öteki üç risale ise Bursalı'nın listesindeki adların hiçbirine uymaz. Ad değişikliği ihtimali bir yana bırakılırsa, Hicâbî'nin toplam on bir eser yazmış olduğu söylenebilir. Eserlerinde edebî bir zevk, düzenli bir fikir örgüsü ve anlatım gücü hemen göze çarpar. Buna karşılık şöhreti yerel kaldığından, yazı alanında onun etkisinde kalmış bir isimden ya da bölgeden söz etmek mümkün görünmemektedir.
Düşüncesi: İman, İbadet ve Tasavvuf
Mehmet Uyar, Hicâbî'yi "orta yol sûfîliği" diye adlandırdığı bir tavrın temsilcisi olarak görür. Bununla kastedilen, nazari tartışmalardan çok halkın gündelik hayatını ıslah etmeyi hedefleyen, şeriat ile hakikati bir arada tutan ve tasavvufu herkesin gücü ölçüsünde yaşayabileceği bir yol olarak anlatan bir irşad anlayışıdır. Hicâbî eserlerinde "tasavvuf" kelimesini neredeyse hiç kullanmaz, ama metinlerinin bütünü tasavvufî bir hayatın nasıl kurulacağını anlatır. Ehl-i sünnet çizgisindedir ve tercihe şayan mezhep olarak Hanefîliği gösterir. Ona göre iman bir yerde durmaz, ilerler. Kelime-i tevhidi anlamını bilmeden tekrarlayan "taklîd-i bâtıl" ile en azından bu sözü söyleyenlerin bir muradı olduğunu kabul eden "taklîd-i sahîh" en alt basamaktadır. Kâinatın düzenine bakıp bir yaratıcıya ulaşan istidlâlî iman bunun üstündedir. En yukarıda ise anlatılmayan, yalnızca tadılabilen zevkî iman bulunur.
İbadetleri anlatırken Hicâbî, halkın kolayca kavrayacağı benzetmelere başvurur. Hekimin verdiği ilaç acıdır, ama bu acılık hastaya eziyet için verilmez, şifa içindir; hasta bunu aklıyla bilir ve canı istemese de içer. Peygamber'in emirleri de böyledir. İnsan onun ümmetini cehennemden çekip kurtarmak istediğini anlarsa, nefsine ağır gelen ibadetlere sarılır, "tatlı uykusunu" bölüp gece namazına kalkar ve ancak o zaman "hakkan mü'min" olur. Hicâbî bu sevgiyi, kişinin anasını kardeşini sevdiği gibi kendiliğinden doğan "muhabbet-i tabiiyye"den ayırır ve aklın ölçüp tarttığı "muhabbet-i akliyye" diye adlandırır.
Allah'ın fâil-i mutlak oluşunu anlatmak için seçtiği misal ise devrinin şehir hayatından alınmıştır. Karagöz perdesinde konuşan görünenle gerçekte konuşan aynı kişi değildir; seyirci perde arkasındakini görmese de Karagöz'ün kendi kendine konuşmadığını bilir. Hicâbî'ye göre âlem de böyle bir perdedir ve görünen her işin ardında tek bir gerçek fail vardır. Risâle-i Hicâbî'de bu düşünceyi şu sözlerle dile getirir: "Doğuda Zeyd şöyle işledi, batıda Amr böyle işledi, arşta melekler şöyle zikretti, ferşte sinekler böyle fikretti" demek, işi kula nispet ettiği için gizli şirktir. İnsanı ise içinde üç sakinin oturduğu "ulu bir şehre" benzetir: Hak'tan gelen ve ilim ile marifete hizmet eden ruh, yürekte tahtı bulunan hayvani ruh ve ciğerde oturan, bedenin bakımından başka bir şey düşünmeyen şehvani ruh. Bu sonuncusuna nefs-i emmâre denir. Yine ona göre kendini bilen Rabbini bilir; kendini mahluk bilen Rabbini halık, kendini fani bilen Rabbini baki bilir.
Sâliklere verdiği öğütler de aynı pratik çizgidedir. Önce imanın zorunlu bilgilerini, kendi deyişiyle "ilm-i din"i öğrenmek gerekir, çünkü bunları bilmeyenin İslâmına hükmedilemez. Ardından akıl kullanılmalı, âlemin düzenine bakılıp imana delil aranmalıdır. Gaflete düşmek kaçınılmazdır, fakat Allah'ın rahmeti de en çok bu noktada tecelli eder. Hepsinin üzerinde zikir durur: Hicâbî'ye göre Allah'ı anmak kazası mümkün olmayan daimi bir farzdır ve zikirle geçen her nefes bin yıla denktir.
Menkıbeler ve Hicâbî Adının Hikâyesi
Hicâbî'nin adı etrafında halk arasında anlatılan menkıbeler, onun yörede nasıl hatırlandığını gösterir. En bilineni, mahlasının nereden geldiğini açıklar. Anlatıya göre Abdülbâkî, Ziyere'deki şeyhe mürit olmak için birkaç kez yola çıkar, ancak Gülbaşı denilen yere varınca utancından ilerleyemez ve geri döner. Durum şeyhe malum olur, şeyh "Gülbaşı'nda Hicâbî adında bir molla var, onu getirin" diye müritlerini gönderir. Abdülbâkî dergâha alınır ve kısa sürede şeyhin en sevdiği talebe olur. Öteki müritler bu sevgiyi kıskanınca şeyh hepsini toplar ve herkesin dağlardan, kimseye görünmeden bir demet çiçek toplayıp getirmesini ister. Müritler kollarında çiçeklerle döner, şeyhin odası bir bahçeye döner. Abdülbâkî ise çok sonra, ağlayarak ve eli boş gelir. Şeyh neden çiçek getirmediğini sorunca şu cevabı verir: "Sultanım, çiçekler hep Allah'ın adını zikrediyorlar, kıyıp koparamadım. Hem siz kimsenin görmeyeceği yerden toplayın demediniz mi? Eğildim, baktım beni Allah görüyor." Şeyh öteki müritlere döner, onu bunun için daha çok sevdiğini söyler ve sonradan "Bu talebem pek hicâbî biri" der. Hicâb, Osmanlıcada utanma, hayâ demektir ve mahlasın bu olaydan geldiği anlatılır. Uyar bu menkıbeyi Mustafa Güler'in Amasya Efsaneleri'nden aktarır.
İkinci menkıbe şeyhin ölümüyle ilgilidir. Turhallı Şeyh Mustafa Efendi hastalanınca müritler arasında yerine kimin geçeceği tartışılmaya başlar. Şeyh, "Ben ölünce kavuğumu yerden kim kaldırırsa şeyh o olsun" diye vasiyet eder. Ölümünden sonra müritler sırayla kavuğu kaldırmayı dener, ama kavuk yerinden kıpırdamaz. Cenazenin defniyle uğraşan Abdülbâkî ise "Şeyhim öldükten sonra bana hiçbir şeyhlik gerekmez" diyerek denemeye bile yanaşmaz. Dergâhta huzursuzluk çıkıp tarikatın dağılma tehlikesi baş gösterince kavuğa yaklaşır, onu tek eliyle alıp başına koyar ve şeyhin yerine geçer. Kasabada anlatılan başka rivayetlere göre türbedeki iki sancak savaş zamanlarında ortadan kaybolur, savaş bitince üzerlerinde kan ve kılıç izleriyle geri gelir. Caminin imamının her gün doldurduğu, Hicâbî Baba'ya ait bir ibriğin sabahları boş bulunduğu da anlatılır. Uzun boylu ve heybetli olarak tarif edilen Hicâbî'yi, tarlaya erken çıkan köylülerin şadırvanın başında abdest alırken gördükleri de söylenir. Bütün bu anlatılar halk inancının ürünüdür ve öyle aktarılır.
Gül Baba Adı Üzerine
Hicâbî'nin halk arasındaki Gül Baba adı, Osmanlı dünyasında aynı lakabı taşıyan başka velilerle karıştırılmaya elverişlidir. Bunların en tanınmışı, Budapeşte'deki türbesiyle bilinen Gül Baba'dır. Evliya Çelebi'nin babasından naklen verdiği bilgiye göre bu Bektaşî dervişi Merzifon'da doğmuş, Fatih'ten Kanunî'ye kadar birçok sefere katılmış ve 1541'de Budin seferinde şehit düşmüştür. İstanbul'da Tomtom Mahallesi'ndeki Gül Baba Türbesi ise Galatasaray'ın kuruluşuyla ilgili rivayetlerle anılan bir başka zata aittir. Ziyaret'teki Gül Baba bunlardan ayrı bir kişidir; on sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başında yaşamış, Kırım asıllı bir Nakşibendî şeyhidir.
Türbenin Bugünkü Ziyaretçileri
Hicâbî Baba Türbesi Ziyaret'in merkezinde, adını taşıyan caminin yanındadır ve bugün de sık sık ziyaret edilir. Kasaba halkı türbeye gelip Hicâbî'nin ruhuna Kur'an okur. Yörede onun manevi hastalıklara şifa olduğuna inanılır; türbeye her türlü dilekle gelenlerin yanında ruhsal sıkıntısı olanlar da getirilir. Kasabadan hacca gidecek olanlar yola çıkmadan önce türbeyi topluca ziyaret eder, dualar okuyup türbedeki sancağın altından geçer. Uyar, Hicâbî'nin çalışmalarının yerel kalmasına rağmen çevresini olumlu yönde etkilediğini ve bu etkinin bugün de sürdüğünü yazar. Türbenin kasabanın kimliğiyle bu kadar iç içe olması, Ziyaret adının Hicâbî'ye bağlanmasının da sebebidir.
Halkalı Evliya Türbesi
Şehir merkezine dönüldüğünde, Çeribaşı Mahallesi'nin Şehreküstü Mahallesi'ne komşu olan ucunda, ıssızca bir köşede küçük bir türbe durur. Hüseyin Hüsameddin onu "Halkalı Dede Türbesi" adıyla tanıtır; bugün daha çok Halkalı Evliya diye bilinir. Türbe kare planlıdır; dört taş direk üzerine oturan konik bir kubbeyle örtülüdür. Güney cephesi dışında yanları açık olan bu yapı, baldaken denilen türbe tipinin bir örneğidir. Üç yanı bahçe, güneyi yoldur ve çevresi bir duvarla çevrilidir. Yapının 15. yüzyıldan kaldığı kabul edilir, ancak yaptıranı bilinmemektedir. Ortasında mermer bir sanduka bulunur.
Türbede Yatan Hanım: Sâru Hatun ve Şahruz Hatun
Türbede kimin yattığı konusunda iki ayrı bilgi vardır. Hüseyin Hüsameddin, mezarın baş taşında ve kıble duvarına konmuş bir taşta yazılı olanı aktarır: Burada Amasya emiri Şadgeldi Paşa'nın torunlarından Şâdî Bey'in kızı Sâru Hatun gömülüdür. Türbeyi anlatan yerel yazıların çoğu da bu bilgiyi izler. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tanıtımı ve Amasya'daki tarihî eser envanteri ise türbede Şadgeldi Paşa'nın torunlarından Reisü'l-asker Burak Bey'in kızı Şahruz Hatun'un yattığını bildirir ve onun ölüm yılını 1475 olarak verir. İki kayıt aileyi aynı soya bağlar, fakat babanın ve kızın adında ayrılır. Hüsameddin'in kitabeyi bizzat okuduğu anlaşılmaktadır; buna karşılık Şahruz Hatun bilgisinin hangi belgeye dayandığı açıklanmamıştır. Bugün kitabenin yerinde olup olmadığı da bilinmediği için iki ad arasında kesin bir tercih yapılamamaktadır.
Sâru adı üzerine halk arasında bir yorum dolaşır. Sözcük "sarı" demektir; kimileri bunu hanımın sarı benizli olmasına, kimileri de aşağıda anlatılacak olan, cesedin sararmış görünmesine bağlar. Ancak ad kitabede yazılı olduğuna göre ikinci yorumun sonradan doğmuş bir halk açıklaması olduğu açıktır. Soyunun bağlandığı Hacı Şadgeldi ise on dördüncü yüzyılın ikinci yarısında Amasya'yı yöneten bir emirdi. Hacı Kutlu Şah'ın ikinci büyük oğlu olan Şadgeldi 1359'da Amasya emiri olmuş, önce Eretna Bey'e bağlı kalmış, onun ölümünden sonra bağımsız davranmaya başlamıştı. Sivas'ta hükümdarlığını ilan eden Kadı Burhaneddin'le giriştiği mücadelede yenildi ve 1381 sonbaharında öldürüldü. Hüsameddin, Şadgeldi'nin Halifet Gazi Mezarlığı içindeki eski bir türbede yattığını, ancak bu türbenin ondan çok önce yapılmış olduğunu belirtir. Halkalı Evliya'da yatan hanım bu emirin torunlarından birinin kızıdır ve dolayısıyla on beşinci yüzyılda yaşamış olmalıdır.
Mahzen ve Çürümeyen Ceset Rivayeti
Hüsameddin'in anlattığına göre sandukanın altında, türbenin bütün tabanı genişliğinde bir mahzen vardır. Mahzenin ortasında üstü açık bir tabut içinde, hafifçe sararmış bir kefene sarılı ceset bozulmadan durmaktadır. Hüsameddin bunu kendi döneminde görülebilen bir durum olarak kaydeder ve bu anlatım sonraki evliya derlemelerine de aynen geçmiştir. Mahzenin ağzı, sandukanın kuzeyinde birbirine karşılıklı duran, siyaha çalan iki dikdörtgen taşla kapatılmıştır. Her taşın kenarında ikişer demir halka vardır. Gerektiğinde bu halkalardan tutularak taşlar kaldırılır ve mahzene inilir. Mahallede çocukluğunu geçiren bir yazar, yıllarca türbede oturdukları halde bu taşların bir mahzenin kapağı olduğunu bilmediklerini, onları yere sabit sandıklarını anlatır. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tanıtımı ise bu taşlardan "eskiden bulunan" diye söz eder; taşların bugün yerinde olup olmadığı açık değildir.
Halkalar ve Çocukların Yürümesi İnancı
Türbeye adını veren de işte bu demir halkalardır. Hüsameddin'in yazdığına göre yürümeyen çocukların ayakları üç hafta boyunca cumartesi günleri bu halkalara takılırsa, Allah'ın izniyle yürüyecekleri inancı yerleşmişti ve kadınlar Sâru Hatun'a bu halkalardan dolayı "Halkalı Dede" adını vermişlerdi. Uygulamanın yakın zamanlara kadar sürdüğü görülmektedir. Türbenin yanında büyümüş olan yazar, yaz sıcağında mahalle çocuklarının bu açık türbede toplanıp resimli roman okuduğunu, çocukları yürümeyen anne ve ninelerin geldiği zaman ise bahçeye çıkıp onlar gidene kadar beklediklerini anlatır. Aynı yazar, sonraki yıllarda halkalara ayak geçirenlerin oraya para bırakmaya başladığını da ekler. Mahallede kadın evliya Sâru Hatun'un çocukları sevdiği söylenirdi.
Necdet Kurt'un Amasya ve Tokat çevresindeki türbe inançları üzerine yaptığı derleme, uygulamanın bugünkü biçimini ayrıntılı olarak verir. Yürüme yaşı geldiği halde yürüyemeyen çocuklar türbeye özellikle cumartesi günü getirilir ve dualar okunur. Çocuğun ayakları dualar eşliğinde üç kez halkaya sokulup çıkarılır. Anlatanlara göre buraya getirilen çocukların çoğu bir hafta içinde yürümeye başlar. Çocuk yürüyünce türbeye kurban getirilip kesilir, orada pişirilen et bazen davul zurna eşliğinde oyunlar oynanarak yenir. Amasya'daki türbelerin bir kısmının halk arasında üstlendikleri işe göre "sarılık evliyası" gibi adlarla anıldığı bilinir. Halkalı Evliya da bu gelenek içinde, adı unutulmaya yüz tutmuş bir beyzadenin kızını, çocukların ilk adımlarıyla özdeşleşmiş bir ziyaret yerine dönüştürmüştür.
İki Türbe, İki Ayrı Hatıra
Hicâbî Baba ile Halkalı Evliya'nın hatırası birbirinden çok farklı yollarla yaşamıştır. Hicâbî'nin adı, dört risalesi, Bursalı'nın listesi, Hüsameddin'in tekke kaydı ve halifelerinin kurduğu tekkeler sayesinde tarih yazımında sağlam bir yer bulmuştur; menkıbeler bu belgeli hayatın etrafında örülmüştür. Halkalı Evliya'da ise durum tersinedir. Türbede yatan hanımın hayatına dair kitabedeki birkaç kelimeden başka hiçbir bilgi yoktur, hatta adı bile tartışmalıdır; onu yaşatan, yüzyıllardır türbeye gelen annelerin inancı olmuştur. Kırım'dan gelen bir âlim derviş ile bir Amasya emirinin soyundan bir hanımın aynı şehrin manevi haritasında yan yana durması, Amasya'nın evliya geleneğinin hem medrese ve tekke kültürüne hem de halkın gündelik dertlerine dayanan iki kaynaktan beslendiğini gösterir.
Kronoloji
680 (1281) dolayları: Hoca Muhibbeddin Mevdûd-ı Ziyârî, Ziyâre'de sonradan Keçioğlu ve Hicâbî Baba Camii adını alacak camiyi yaptırır.
1359: Hacı Şadgeldi Amasya emiri olur.
1381: Şadgeldi, Kadı Burhaneddin'le mücadelesinde yenilerek öldürülür.
870 (1465-66) dolayları: Amasya valisi Şehzade Bayezid, Ziyâre'de aşağı göleti yaptırır ve bağları hasbahçe edinir.
1475: Bir kayda göre Halkalı Evliya Türbesi'nde yatan Şahruz Hatun'un ölüm yılı.
970 (1562-63) dolayları: Keçioğlu el-Hâc Ali Çelebi, Hoca Mevdûd Camii'ni yeniler; cami Keçioğlu Camii diye anılır. Aynı yıl Hicâbî'nin ceddi Dede Cengî vefat eder.
1774: Bursalı Mehmed Tahir'e göre Abdülbâkî, Kırım'ın Rus işgali üzerine Bahçesaray'dan Amasya'ya göç eder. Yerel anlatılarda 1777-78 ve 1198 (1783-84) tarihleri de geçer.
1212 (1797): Hicâbî, Ziyâre'de Keçioğlu Camii'nin bitişiğinde tekkesini kurar ve camiyi onartır.
1231 (1815-16): Osman Fevzi Olcay'ın verdiği vefat tarihi.
1238 (1822-23): Bursalı'ya göre Hicâbî Abdülbâkî Efendi Ziyaret'te vefat eder ve caminin yanındaki türbeye gömülür. Aynı yıl halifesi Şehir Kethüdâsızâde Mehmed Ârif Efendi, Acem Ali Mahallesi'nde tekke yaptırır.
1974: Hicâbî Baba Türbesi onarılır.
1991: Hicâbî Baba Türbesi anıt eser olarak tescil edilir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsameddin (Yasar). Amasya Tarihi, 1-4. Cilt. Amasya Belediyesi e-kitap yayını: "Halkalı Dede Türbesi" (s. 140), "Şâdgeldi Paşa Türbesi" (s. 141-142), Ziyâre ve Keçioğlu Camii (s. 122), "Hicâbî Tekkesi" (s. 151), "Şehir Kethüdâsıoğlu Tekkesi" (s. 152). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page140.html
- Kurt, Necdet. "Amasya ve Tokat Çevrelerinde Türbe ve Yatır İnanç Pratiği Örnekleri ile Velilere (Evliyalar) Bıçak Koyma İnancı". Kültür Evreni 47 (2022), s. 103 vd. https://isamveri.org/pdfdrg/D03503/2022_47/2022_47_KURTN.pdf
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı. "Halkalı Evliya Türbesi - Amasya". https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/gezilecekyer/halkali-evlya-turbes
- "Halkalı Evliyâ". Evliyalar Ansiklopedisi. https://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-Ansiklopedisi/Detay/Turkiye-Amasya-HALKALI-EVLIYA/36
- Çapanoğlu, A. Kadir. "Şehr-i Amasya'da Halkalı Evliya ve Çakallar Tepesi". Yozgat Gazetesi, 11.07.2020. https://www.yozgatgazetesi.com/a-kadir-capanoglu/sehr-i-amasya-da-halkali-evliya-ve-cakallar-tepesi-139110.html
- Uyar'ın yararlandığı basılı kaynaklar: Bursalı Mehmed Tahir, Kırım Müellifleri (İstanbul 1916) ve Osmanlı Müellifleri (İstanbul 1972); Âkifzâde Abdürrahim, Kitâbü'l-Mecmû' fi'l-Meşhûdi ve'l-Mesmû' (İstanbul 1998); Osman Fevzi Olcay, Amasya Ünlüleri (Ankara 2002); Mustafa Güler, Amasya Efsaneleri (Amasya 1996). amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Uyar, Mehmet. "İrşâd Bağlamında Orta Yol Sûfîliği: Hicâbî Abdülbâkî Efendi (Gül Baba)". Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 1/1 (2017), s. 85-113. https://dergipark.org.tr/tr/pub/sinopusd/article/269432
Resmî kaynaklar
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı. "Gülbaba Türbesi" (TDV İslâm Ansiklopedisi'nden). https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/gezilecekyer/gulbaba-turbesi
- Ziyaret Belediyesi. "Hicabi Baba Camii ve Türbesi" (2015). http://www.amasyaziyaret.bel.tr/index.php?modul=2_99&lang=tr&ID=25&pID=1
Kitaplar
- Uyar, Mehmet. "HİCÂBÎ, Abdülbâki Gül Baba". Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ahmet Yesevi Üniversitesi, 2014 (güncelleme 2020). https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/hicabi-abdulbaki-gul-baba
Diğer kaynaklar
- Çolaker, İsa. "Amasya'nın Manevi Sahipleri" (2014). https://www.isacolaker.com/amasyanin-manevi-sahipleri/
- Yıldız, Ergün. "Hicabi Baba Türbesi / Amasya". Türbelerimiz (2016). https://turbelerimiz.blogspot.com/2016/02/hicabi-baba-turbesi-amasya.html
- "Hacı Şadgeldi". Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Hacı_Şadgeldi
Çevrimiçi kaynaklar
- https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/hicabi-abdulbaki-gul-baba
- https://dergipark.org.tr/tr/pub/sinopusd/article/269432
- https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/gezilecekyer/halkali-evlya-turbes
- http://www.amasyaziyaret.bel.tr/index.php?modul=2_99&lang=tr&ID=25&pID=1
- https://isamveri.org/pdfdrg/D03503/2022_47/2022_47_KURTN.pdf






