Amasyalıdır. Evâ’il-i hâlinde ulemâdan tahsîl-i ulûm edib Sultân Bâyezîd medresesi mu’îdi oldu. Ba’dehû edebiyât-ı Fârisiyyede rüsûhuna binâ’en Amasya vâlîsi Şehzâde Sultân Ahmed’in sarâyında gılmân-ı hâssa mu’âllimi oldu.
Şi’r ü inşâya mâ’il bir zât olduğundan Figânî Çelebi ile sohbet-i kadîmesi ve müşâ’aresi vardı. Bu yüzden Figânî’nin şehâdetinden müte’essir olup sarâydan çıkarıldı. Ba’dehû ders-i âm olup talâkat-i lisânı sâyesinde halk arasında iştihâr etdi.
918’de Şehzâde Sultân Ahmed’in i’dâmından sonra Torumtay medresesi müderrisi olup 935 hudûdunda vefât etdi. Âlim, fâzıl, edebiyât-ı Arabiyye ve Fârisiyyede kâmil, şâir-i meşhûr idi.
Şâ’ir-i meşhûr Şeyhî’nin “Aşkdır âfet-i akl ü secîdir rahat-ı rûh” matla’lı gazeline nazîresi meşhûr olup Amasyalı Münîrî Çelebi’nin “Mecmû’a-i Münşe’âtı”nda ve “Mecma’ün-Nezâ’ir”de şöyle yazılıdır:[259]
Hamdulillâh der-i meyhâneyi gördük meftûh
İçelim câm-ı musaffâ bulalım râhat-ı rûh
Ola bizden bu gice gussalar ey mûğbeçe dûr
Gün yüzün şevki ile nûş idelim câm-ı sabûh
Der-i meyhâneyi gel bekleyelim ölünce
Bizden önden gelene bundan imiş feth-i fütûh
Ömr-i câvide irüb sâye-i zülfünde gönül
İrdi bir rûha ki ömründe anı görmedi Nûh
Hâfıza tövbeye gelsin der isen ey nâsih
Ne sen ol dînde ne tövbe ve ne nâm-ı Nasûh
Mahdûmu Ömer Çelebi Dervîş olup seyâhatle Hind’e gitdi. Meşâyih-i Hindiyye sohbetinde tefeyyüz ederek Hicâz’a gidip Medîne-i Münevvere’de mücâvir kaldı. Orada 956’da irtihâl edib Bakî’a’ya defn edildi. Bunun mahdûmu Âşık Mehmed Çelebi’dir. Bunlara “Kara Hâfızzâdeler” dendi. Âşık Çelebi, “Hulâsatü’l-Ahbâr” mü’ellifidir ki bu ma’lumâtı onda yazıyor. Bunun mahdûmu da eş-Şeyh Abdullah Sa’îd Efendi’dir. Tercemeleri aşağıda gelir. [260]