"Karakaya" da "Çakallar" gibi letâfet-i hevâyı, nezâret-i dilrübâyı hâ'izdir. Benefşesi, çiğdemi, suyu mebzûl; kirazı makbûldür. Buranın manzarası Çakallar’ın düz yerlerine fâ'ik, her bâğı behcet ve nezâhet i'tibâriyle cennet demeğe lâyıkdır. "Kaya Paşa" ve "Üçler Suyu" bu bâğları ziyâret etdikden sonra Amasya hânelerini sîrâb eder.
Eyler iki menba' buranın zevkini ikmâl
Gûyâ ki biri âb-ı zülâl ü biri selsâl
Bir menba'ı yapmış Kaya Paşa gibi mifzâl
Diğer Acem Ağa gibi mi'mâr-ı Amasya
Bu cebelden cereyân eden suların meşhûru üç menba'dır ki sâhiblerinin nâmıyla meşhûr ve hıffet ve halâvetce birbirinden mütefâvitdir. Bunlara "Kaya Paşa Suyu, Üçler Suyu, Acem Ali Suyu" denir. Şu üç suyun menba'ı "Çakallar" semtindedir. Bir de "Çırçır Suyu" olup bunun menba'ı "Karakaya" semtindedir. Amasya'da en ziyâde iştihâr eden su, "Kaya Paşa ve Acem Ali Suları"dır. "Üçler Suyu", "Acem Ali Suyu"na mülhak ve "Çırçır" dahi mikdârı ve nef'i [28] azdır. Bunlardan mâ-adâ pek çok menâbi'-i mahsûsa var ise de menâfi'-i umûmiyyeyi en çok şu iki menba' te'mîn eder. Diğer menâbi'in bunlar kadar şöhreti, umûma menfa'ati yokdur.
"Kaya Paşa Suyu", "Çakallar"ın üç kilometre kadar ilerisinde vâki' "Ermiş Köyü" yaylasından nebe'ân ederek "Çakallar"a cereyân eder. Bu su kadîmen cârî olup, Amasya ümerâsından "Torumtay Paşazâde Kaya Paşa" 805'de menba'ını tathîr ve mecârîsini ta'mîr eylediği münâsebetle "Kaya Paşa Suyu" denmişdir. Bundan evvel bu suya "Torumtay Suyu" denir idi. Emîr-i müşârün-ileyh "Torumtay"dan bi-tarîki'l-verâse hafîdi "Kaya Paşa"ya intikâl ederek eski nâmını muhâfaza etmekde idi.
"Kaya Paşa", Amasya'da hamâmını, mektebini binâ edib on beş mevki'de çeşmeler i'mâr ederek suyu 805'de vakf ve bu çeşmelere ve sâ'ir pek çok hânelere isâle ve îsâr ve evkâfını ta'yîn, menâfi'-i umûmiyyeyi bu sûretle te'mîn eylediğinden "Kaya Paşa Suyu" denmişdir. Bu vakıf, suyun akdığı her hâneden senevî on beş dirhem-i Osmânî ya'nî râyic-i hâzır üzere otuz üç kuruş kadar bir meblağ ahz u cem' ve evlâdından bir mütevellî ma'rifetiyle su yolu ve menba'ı tathîr ve su yolcusu vazîfesi i'tâ olundukdan sonra fazla-i vakfı "Kazancı Mahallesi"nde vâki' mektebine sarf olunması meşrûtdur.
Bu mekteb civârında kâ'in hamâmı vâridâtı kâmilen mektebe [29] meşrût olup, "Kaya Paşa" evlâdı zamânında gerek hamâmı, gerek mektebi ma'mûr iken tevliyet, paşa-yı müşârün-ileyhin zevi'l-erhâmından "Rahtuvân Mehmed Paşa" evlâdına intikâl eyledikde hamâm ve mekteb mahv u nâbûd olmuş, yalnız vakıf suyun vâridât-ı seneviyyesi cibâyet olunmakda bulunmuşdur.
"Acem Ali Suyu", "Çakallar"ın şarkında kâ'in "Zencîrli Kaya" civârında meşhûr derenin üstünde "Söngütlü Kaya" demekle meşhûr kayanın altından nebe'ân ederek bu da "Çakallar"a cereyân eder. Bu su da kadîmen cârî olup Amasya hâcegânından ya'nî tüccârından Nîşâburlu "Hoca el-Hâc Acem Ali Ağa" 873'de mecrâsını inşâ ve Amasya'da on üç mevki'de çeşmeler ihyâ ederek vakf ve pek çok hânelere isâle etdiği münâsebetle "Acem Ali Suyu" denmişdir.
Bu su, mukaddemen "Üçler"in tasarrufunda olup, mu'ahharan "el-Hâc Mahmûd Çelebi"den "Acem Ali Ağa"ya şirâ'en intikâl etmiş ve bu da "Acem Ali Mahallesi"nde binâ eylediği mektebine ve menâfi'-i âmmeye vakf eylemişdir. Kendi mahallesiyle beraber diğer civâr mahallâta cârî olan "Üçler Suyu"na "Acem Ali Suyu" denmiş ise de "Üçler Mahallesi"ne akan su, eski nâmını muhâfaza edebilmişdir. Halbuki bu "Üçler Suyu" da "Acem Ali Ağa"nın vakfıdır. Bu mektebin târîhçesi mahallesi bahsinde ve "Üçler"in kimler olduğu da "Üçler Mahallesi" bahsinde zikr olunur inşâallâh. [30]
Bu vakıf suya "Acem Alizâde Bâlî Bey" ve ba'dehû bunun evlâdı mütevellî oldukları zamân, mûmâ-ileyhin mektebi ve sâ'ir hayrâtı hüsn-i idâre edilmiş iken ba'dehû zevi'l-erhâm olduklarını iddi'â ederek îfâ-yı tevliyet edenler, rüsûm-ı vakfiyeyi cibâyet etdikleri hâlde hayrâta bakmadıklarından erbâb-ı hayrın i'ânâtına muhtâc kalmışlardır.
"Çırçır Suyu", Ferhâd Dağı eteğinden nebe'ân ve Karakaya’ya cereyân eder. Bu da kadîmü'l-cereyân olup "Emîr Alâeddîn Alîşîr et-Türkmânî" tarafından 625 hudûdunda mecrâsı inşâ ve "Gökmedrese Mahallesi"yle civâr mahallâta icrâ edilmişdir. İbtidâlarında "Alişîr Suyu" dendiği mazbût ise de mu'ahharan "Çırçır Suyu" denmesine bâ'is ne olduğu anlaşılamadı. "Çırçır" ta'bîri "Alişîr" ta'bîrinden galat olması ağleb-i ihtimâldir. Bu su, ta'm ve halâvetce Amasya sularının umûmuna fâ'ik add olunmakdadır. Çaya gâyet elverişli olduğundan tiryâkîlerin çoğu bu suyu kullanır. Hayli zamândan beri mecrâsı tathîr edilmediği cihetle gâyet az akmakdadır.
Cennât-ı cihânın burası sanki ecelli
Şehzâdelere olmuş idi sayd mahalli
Enzâra olur Köşklü Kayadan bu da belli
Bir merkez-i sultân iken aktâr-ı Amasya
[31]Bu Karakaya letâfet-i manzara, kesret-i miyâh, safvet-i hevâ ile meşhûr bir mekân-ı âlî olduğundan cihet-i şarkiyyesi "Saltanat-ı Celîle-i Osmâniye Hânedânı"na mahsûs emlâk-i hümâyûn idâdına dâhil olmuş idi. Bu sebeble Osmanlı şehzâdegân-ı kirâmı Amasya'da ikâmet buyurdukları esnâda bu cihet-i şarkiyye şehzâdegâna "Saydgâh" olmuşdur. Ancak Karakaya cihetinde a'yân ve ümerânın emlâki bulunduğuna bakılırsa, "Saydgâh" olan cihet yalnız "Çakallar" olduğu anlaşılır. "Çelebi Sultân Mehmed Hân Hazretleri", Amasya'da icrâ-yı hükûmet buyurduğu esnâda el-yevm "Köşk Kayası" demekle meşhûr olan "Köşklü Kaya"da yüce bir köşk inşâ etdirmiş ve şehzâde "Sultân Ahmed" devrinde bu "Köşklü Kaya Eğlenceleri" şu'arâ-yı asrın vird-i zebânı, bütün avâmın dâstânı olduğu pek çok muharrerât-ı husûsiyye mütâla'asından istintâc edilmişdir. Bu köşkün bakiyye-i âsârı, harâbe-i kadîmesi el-yevm müşâhede olunmakdadır. "Şehzâde Sultân Mustafa" devrinde ma'mûriyyet-i sâbıkasını muhâfaza eylediği hâlde müşârün-ileyhin vefât-ı nâgehânîsinde taksîmâta ma'rûz olarak ismi dahi tebeddül etmişdir.
En sonra Çakalzâdelere kısmet-i evfer
Oldu buradan hîn-i teferrukda müyesser
Şimdi orası bunların adı ile eşher
Etdi bunu tahkîk perestâr-ı Amasya
[32] Bu âlî cebelin cihet-i şarkiyyesi bi't-tevârüs "Sultân Süleyman Hân-ı Evvel" hazretleri'ne intikâl eyledikde şehzâde-i hümâyûnları "Sultân Mustafa" Amasya vâlîsi olarak gelmiş ve burada "Sayfiyye" inşâ etdirip ikâmet eylediği esnâda meşâhîr-i ulemâdan "Seyrek Muhyiddîn Efendi" ve ba'dehû Merzîfonî "Hayreddîn Hızır Efendi" ve ba'dehû meşhûr "Sürûrî Efendi", hizmet-i ta'lîmde ve meşâhîr-i üdebâdan "Hamdî, Zamânî, Edâyî" gibi şu'arâ ve "Rüstem Beyzâde Gonca Keyvân" ve "Lala Beyzâde Benefşe Ahmed" ve "Gâzi Beyzâde Çiğdem Ali" Beyler ile "Çakalzâde Gül Sinan Çelebi" gibi nevresîdegân-ı nedimlik hizmetlerinde bulunmuşlar idi.
Bunlardan "Gonca, Çiğdem Beyler"e ve "Çakalzâde Lâle Ali Çelebi" ile "Gül Çelebi"ye ve lalası "Hamza Bey"e şehzâde-i müşârün-ileyh birer kıt'a bâğ ihsân ve temlîk etmişdir. El-yevm "Hamza Düzü" denilen yer lala "Hamza Bey"e, "Goncalık" nâmıyla ma'rûf olan "Hamza Düzü"nün cihet-i şarkiyyesi "Gonca Bey"e isâbet etdiği anlaşılmakdadır. "Gül ve Lâle Çelebiler"in mevki'i, "Hamza Düzü"nün cihet-i garbiyye ve cenûbiyyesi olduğu zann olunur. Bu zamânlarda şehzâde-i müşârün-ileyhe intisâb etmenin yolu benefşe, gonca, gül ve lâle redifli kasâ'id tanzîm ve takdîm olduğunu bilen şu'arâdan çokları bu yolda kasîdeler, gazeller tanzîm ve takdîm etmişlerdir. Bunların bir kısmı "Müntahabât-ı Eş'âr" mecmû'alarında mündericdir. [33]
967'de Amasya vâlîsi iken "Kara Mustafa Paşa"nın mekrine uğrayıp âzim-i dâr-ı na'îm olan şehzâde "Sultân Bâyezîd"in gaybûbet-i ebediyyesi üzerine "Saydgâh-ı Şehzâdegân" olan buranın mecmû'u ümerâ ve erkân ve a'yâna fürûht edildiği esnâda Çakal¹²⁹zâde "Gül Sinan ve Lâle Ali Çelebiler"e büyük bir kısmı isâbet ve ba'dehû "Lâle Ali Çelebi" hissesi mahdûmu "Lâlezâde Mehmed Çelebi"ye ve ba'dehû bu hisse de "Sinan Çelebi"ye intikâl etmiş idi.
Mu'ahharan müşârün-ileyh "Çakalzâde Sinan Paşa" Sivas vâlîliğinden ma'zûlen 1005 sâlinde irtihâl etmekle burası mahdûmları "Mahmûd, Yûsuf, Mehmed" paşalara ve kızlarına intikâl etmiş, "Mahmûd Paşa" bilâ-veled vefâtıyla hissesi fürûht edildiği gibi "Mehmed Paşa" dahi vefâtıyla mahdûmu "Ahmed Bey" ve Yûsuf Paşazâde "Ahmed Paşa, Mehmed Bey" hisselerine sâhib oldukları hâlde "Ahmed Paşa" 1076'da vefâtıyla kızları "Münevvere, Fâtıma" hanımlara ve "Mehmed Beyzâde Ahmed Bey" dahi 1091'de bilâ-veled vefâtıyla evlâd-ı inâsa ve sâ'irlere intikâl eylemiş olduğu Amasya târîhine hizmetkâr-ı fahrî olan muharrir-i âciz tarafından tahkîk ve mahkeme-i şer'iyye sicillâtından istihrâc edilmişdir. [34]
Mukaddemlerinde buralara tağlîben "Çakaloğulları Bâğları" deniyor idi. Ba'dehû tahfîf olunarak "Çakallar Bâğları" denmişdir. "Çakallar", Türkçemizde "Çakaloğulları" ta'bîrinden muhtasar olduğu emsâl-i adîdesiyle isbât olunur. Topaloğulları'na "Topallar", Ortakoğullarına "Ortaklar", Saloğullarına "Sallar" dendiği meşhûrdur.
Garbında bunun kûh-ı celî şöhre-i Ferhâd
Gûyâ eser-i aşk ile vermiş ana bünyâd
Rûmîler onun dâmenine Veng demiş ad
Lâkin budur u'cûbe-i ahbâr-ı Amasya
Karakaya’nın garb-ı cenûbîsine tesâdüf eden yüksek ve yalçın kayaya "Ferhâd Kayası" ve bu kayanın şarka doğru uzanan silsilesine de "Ferhâd Dağı" denir. Bu dağ, "Pont" silsile-i cibâlinin garben mebde'i add olunup, "Erzurum"a gider. Ve buradan "Îrân"a girip "Gîlân" civârında "Kûh-ı Bîsütûn"a ittisâl eder ve burada nihâyet bulur. Pont dağlarının mebde'i "Ferhâd", müntehâsı "Kûh-ı Bîsütûn" olduğu münâsebetle bu dağlara umûmen "Kûh-ı Bîsütûn" dendiği ba’zı coğrafya-yı Arabî kitâblarında görülmüşdür.
"Ferhâd Kayası", Amasya'nın cenûb-ı garbî boğazı üzerinde [35] olduğundan kayanın tesâdüf etdiği yerlere "Ferhâd Arası" denir. Kayanın sath-ı zemînden takrîben üç yüz metre kadar irtifâ'ı vardır. Cebhe-i garbiyyesi yalçın olup, üstü düz, şimâli eteği bâğ ve bostân olduğu hâlde cenûb-ı garbî eteği siyâh taşdan ibâretdir. Düz yerlerinin şark tarafları latîf yaylalara, sulak ve hevâdâr köylere gider. Tamâmiyle garba nâzır olan kayanın eteğinde zemînden takrîben üç metre kadar yüksek yerinde kavs şeklinde bir oyuk müşâhede olunmakdadır.
Bu oyuk takrîben altı kadem arzında ve iki buçuk metre kadar umkunda olup, gûyâ dünki gün oyulmuş gibi mücedded bir hâlde bulunduğu erbâb-ı temâşâyı hayrân etmekdedir. Kayanın isminden ve şu oyukdan ve mecrânın "Âhûr Önü"ne kadar imtidâdından istidlâl olunarak ba'zı hurâfât ihdâs edilmiş ve elsine-i avâmı şu rivâyet-i acîbe işgâl etmişdir:
Gûyâ ma'hûd "Şîrîn"e âşık olan "Ferhâd", ma'şûkasına vuslat uğuruna otuz dokuz günde (!) o büyük ve uzun su yolunu yaparken önüne tesâdüf eden bu kayayı aşk ile delmiş (!) olduğundan "Ferhâd Kayası" denmişdir (!)". Bu masala kuvvet vermek için "Ferhâd Kayası"nın üstünde el-yevm meşhûr olan beş metre uzunluğunda ve iki buçuk metre kadar genişliğindeki mezâr, "Âşık Ferhâd"a nisbet edilmiş ve eski zamân adamlarının boyu uzun olduğu gösterilmişdir. [36]
Amasya müverrihi "Kara Müftüzâde Mustafa Vâzıh Efendi", târîhinde bu "Ferhâd Kayası" mes'elesini tedkîk ve hall etdiği esnâda "El-cevâb: Şîrîn'e âşık olan Ferhâd delmişdir." diye iftâ ediyor ise de gâlibâ şu ictihâdında hatâ ediyor. Çünkü: Bu "Ferhâd Arası"nda vâki' "oyuk", her iki tarafdan ta'kîb ve tedkîk olunursa, Amasya'ya takrîben on beş kilometre kadar bu'd mesâfede cihet-i cenûbiyyede bulunan "Şâhîn Kayası" önünden ibtidâ ve bir metre kadar arzında ve iki metre kadar umkunda olduğu hâlde "Ferhâd Arası"ndan, "Memi Dede" önünden mürûr ederek "Gökmedrese, Şâmîce, Receb, Çeribaşı, Acem Ali, Uzun Mustafa, Gümüşlüzâde, Mehmed Paşa, Sevâdiye" Mahalleleri"ni dolaşıp "Bâyezîd Mahallesi"nde vâki' "Kibrithâne"nin cenûbunda bir kaya üzerinde dört metre kadar kutrunda murabba' bir şekilde oyulmuş olan deliğe müntehî bir su yolu olduğu anlaşılır.
Bu su yolu, vaktiyle gâyet muntazam, kârgîr olarak yapılmış olup, mecmû'-ı tûlü şu hesâb üzerine on sekiz kilometre kadar imtidâd eder. Bu su yolu, "Şâhîn Kayası" eteklerinde vâki' derelerin sularını cem' ederek Amasya şehrine yüzlerce seneler akdığı, su yollarının içinde müşâhede edilen on santimetre kadar kalın söngütlerden, kuru yosunlardan istidlâl olunmakdadır.
Bu su yolları, "Şâhîn Kayası" önünden şehre kadar bir siyâk [37] üzere yapılmış olup, şehre girdikçe cesâmet peydâ etdiği anlaşılıyor. Meselâ, "Şamlıca Mahallesi"ne tesâdüf eden kısmı cesîm olduğu gibi, "Mehmed Paşa Mahallesi"ne tesâdüf eden kısmında suların hâlâ mevcûd ve cârî bulunduğu, bahâr günlerinde tezâyüd ve eyyâm-ı hârrede tenâkus etdiği müşâhede olunur. Suların cereyânıyla beraber tezâyüd ve tenâkusu ve şehre girerken yolların harâb ve kuru olması tedkîk olunursa şehre girdikden sonra bu su yollarına diğer menâbi'den su karışdığı sâbit olur.
Şimdi, şu kadar âsâr-ı azîmenin ne kadar masrafla, kaç senede vücûda geleceği te'emmül olunursa bir Ferhâd'ın tek başına otuz dokuz günde değil otuz dokuz senede bile yapamayacağında şübhe edilemez. Üç saatlik bir bu'd üzerinde yapılan cesîm su yollarına sarf edilen kireç bile otuz dokuz günde yakılamaz. Hele dört beş yerde tünel şeklinde oyulmak şartıyla kayalarda icrâ edilen ameliyyât-ı cesîmeyi bir adama nisbet etmek kadar safvet-i derûn olamaz. Her hâlde bu cesîm su yollarını yapdıranların pek büyük iktidâr-ı mülkî ve mâlîye mâlik olduğu, olması lâzım geldiği şübhesiz görülmektedir.
"Kâmûsü'l-A'lâm"da Amasya'da icrâ-yı hükûmet eden "Pont" hükümdârlarından "Mihridad"ın "Zile"de yapdırdığı beyân olunan mecârî-i azîme, mebânî-i cesîme ile Amasya'da gerek kalede, [38] gerek şehrin derûn ve bîrûnunda görülen bu gibi âsâr-ı kadîme mukâyese olunursa bu su yollarını yapdıran dahi hükümdâr-ı mûmâ-ileyh "Mihridad" yâhud eslâfı olduğu tahmîn olunabilir. Amasya'yı ziyâret eden Alman, Fransız, İngiliz seyyâhları şu âsâr-ı kadîmeyi tedkîk ederek "Pont" hükümdârlarına nisbet etmekdedirler.
Bâlâda nakl edilen masalın ihdâsına bâ'is olan sebebin birincisi bu kayanın "Ferhâd Kayası" ve dağın da "Ferhâd Dağı" isimleriyle meşhûr olmasıdır. "Ferhâd-Şîrîn" masalı zâten hayâlî bir romandır. Bu romanın mevzû'u olan "Kisrâ-Şîrîn" mu'âşakası tahrîf edilerek "Ferhâd-Şîrîn" denilmişdir. "Nizâmî-i Gencevî" tarafından "Kisrâ-Şîrîn" mu'âşakasını musavvir olarak tanzîm edilen eser-i edebî, gâyet meşhûr ve makbûldür. "Kisrâ", Îrân şâhı "Husrev-i Pervîz" olup, "Şîrîn" de Bizans imparatoru "Moris"in kızı "Marya"dır. Bunların sûretleri Îrân'da "Kûh-ı Bîsütûn"da mahkûkdur.
"Ahbârü'l-İbâd ve Tarîku'r-Reşâd" kitâblarında muharrer olan ibâre-i Arabiyye'nin tercümesi şudur: "Bîsütûn Dağı", Irâk-ı Acem'de Gîlân bilâdında meşhûrdur. O dağın tepesine kadar çıkmak mümteni'dir. Bir yüzü yukarıdan aşağıya kadar düzdür. Arkasında bir mağara içinde su gözü ve üzerinde "Kisrâ ve Şîrîn" sûretleri vardır." [39]
"Bîsütûn" ta'bîri, "Pontus" ta'bîrinden galat-ı muharref olması ve Amasya "Pontus" silsile-i cibâlinin eteğinde bulunması gibi mülâhazât, şu rivâyet-i acîbeyi tevlîd etse gerek. Bu rivâyetin sıhhati farz edilse bile bu su yollarını ma'hûd Ferhâd’ın yapması târîhen pek uzak, pek vâhîdir. Çünkü "Kisrâ-Şîrîn" kıssası hicret-i Nebeviyyeden otuz sene mukaddem olduğu hâlde, bu su yolları, hicretden yedi yüz sene evvel mevcûd idi. Şu hâlde bu kayaya "Ferhâd Kayası" denmesinin sebebi nedir?
Mü'ellifi, târîh-i te'lîfi ma'lûm olamayan bir mecmû'a-i târîhiyyede¹³⁰ mezkûr olduğu üzere; "Îrân şâhı "Husrev-i Pervîz", "Küçük Asya"yı istîlâ ve Amasya'yı işgâl etdiği zamân ümerâsından "Ferhâd bin Efrûhte"yi Amasya ve havâlîsi vâlîliğine nasb etmiş ve mezkûr su yollarını Amasya vâlîsi "Ferhâd" i'mâr eylemiş olduğu münâsebetle "Ferhâd Kayası" dendiği rivâyet edilmekdedir."
"Mir'âtü'l-İber"de beyân olunduğu üzere "Husrev-i Pervîz bin Hürmüz-i Tâcdâr bin Nûşîrevân-ı Âdil", hicret-i Nebeviyye'den otuz bir [40] sene mukaddem taht-ı Îrân'a câlis olup, hicretin yedinci senesinde maktûl olmuş ve kayınpederi bulunan Bizans imparatoru "Moris"i Rûmlar'ın hal' ve i'dâm etmelerine hiddet ederek Îrân ordusuyla İstanbul'a kadar hücûm ve Küçük Asya'yı işgâl etmiş ve yedi sekiz sene kadar "Pont eyâleti" Îrân hükûmeti idâresinde kalmışdır.
Şu istîlânın sıhhati, iddi'â edilen ta'mîr ve tesmiyenin ma'kûl olmasını îcâb ederse de "Ferhâd bin Efrûhte"nin Amasya vâlîsi olduğu ve bunun da mezkûr su yollarını ta'mîr eylediği târîhen meşkûkdur. Sahîh olsa bile bu istîlâdan sonra Amasya, Rûmlar'ın tekrâr idâresine rücû' ederek dört yüz yetmiş sene kadar bunların idâresinde bulunduğu zamân, Rûmlar'ın hasm-ı cânı olan Îrânlı bir kumandânın ismi feth-i celîl-i İslâma kadar nasıl muhâfaza ve nakl ü îsâl eylediği şâyân-ı tedkîkdir.
"Târîh-i Âl-i Dânişmend"de mezkûr olduğu üzere "Melik Ahmed Dânişmend Gâzi", 467 hudûdunda "Harcene (Amasya)"yi muhâsara eylediği esnâda ümerâdan "Ferhâd Gâzi", "Helvâcı Pınarı" önünden hareketle "Fon (Pont)" dağını aşıp, kıble tarafından Amasya üzerine inmesi tensîb edilmiş olduğundan, emîr-i mûmâ-ileyh "Ferhâd Gâzi" dilâverân-ı İslâm ile "Fon Dağı"na çıkdıysa da bi'l-muhârebe şehîd olarak oraya defn edilmişdir.
Şu kayda nazaran bu dağın üzerinde görülen mezâr-ı acîb, [41] ümerâ-yı Dânişmendiye'den olan bu "Ferhâd Gâzi" Bey'in mezârı olduğu ve mu'ahharan emîr-i müşârün-ileyhin nâmı bu dağa alem-i mahsûs olarak kaldığı anlaşılır. Yalnız mezârı sonradan büyük yapdıkları ve Âşık Ferhâd’a nisbet etdikleri tahmîn olunabilir. Her hâlde bu su yolları, iki bin sene mukaddem inşâ edildiği ve pek çok seneler cereyân etdiği şübhesizdir. Bu "Ferhâd Kayası"nın cenûb etekleri "Helvâcı Pınarı" ve şimâl etekleri "Veng" demekle meşhûr olup, her ikisi de şose yolu üzerinde kâ'indir.
"Helvâcı Pınarı", boğazın müntehâ-yı şarkiyyesindedir. 1064'de vefât eden esbak Amasya mütesellimi "Helvâcı Mehmed Ağa" tarafından oraya bir çeşme binâ edilmiş olduğu münâsebetle "Helvâcı Pınarı" denmişdir. Ba'dehû Amasya a'yânından "el-Hâc İbrâhim Ağa" 1210'da bu pınarı ta'mîr ve mecrâsını tathîr ederek suyunu icrâ ve birkaç dükkân vakf ve ihyâ etmişdir. Bu çeşme ile Ferhâd Arası’nda "Bey Pınarı" nâmıyla diğer bir çeşme olup, 1164'de esbak mîrlivâ-yı Mısır "el-Hâc Osmân Bey" inşâ ve suyunu icrâ ve evkâfını tanzîm etmişdir. El-yevm her ikisi de harâbdır.
"Veng", "deng" vezninde ism-i alemdir. Tokat'a giden şose yolunun sol tarafında "Memi Dede Önü Mezârlığı"nın sonunda "Hacılar Meydânı" üstünde kâ'in bir sırtın ismidir. İki tarafı da Rûm ve Ermenî Hristiyanlarının kabristânıdır. Orada iki çatı ve ağdırma [42] olup, ikisinin arası açık bir yoldur. Bu yolun müntehâsında kis topraklardan müteşekkil kaya şeklinde bir kütle-i türâbiye vardır ki menfezlerden bilâ-inkitâ' sular damlar. Etrâfı çorakdır.
Damlaların cem'ine mahsûs olarak kayanın altında siyâh taşdan ma'mûl ufak bir havuz vardır. Damlayan sular bu havuzda toplanır. Suyu gâyet parlak ise de tatsız ve ağırdır. Burası bütün Hristiyanlar arasında muhterem bir mevki'dir. Her pazar günleri Hristiyanlar burada ictimâ' ve ayş u işret ederek avdet ederler iken çorağını "cevher" diye yüzlerine, alınlarına sürerler.
Burası kadîmen Hristiyan kabristânı olduğu hâlde 1300 târîhlerine kadar Rûmlar'ın, Ermenîler'in buraya ancak kabristânı ziyâret kasdıyla nâdiren gitdikleri görülmekde olup metrûk, mu'attal bir hâlde harâb iken bu târîhden sonra ibtidâ Ermenîler'in, ba'dehû Rûmlar'ın pazar günlerinde mahall-i ictimâ'ı olmuş ve bu târîhden sonra iki millet arasında ba'zı rivâyât-ı acîbe zuhûr ederek buraya devâmları, hissiyât-ı dîniyyeden neş'et eylediğini anlatmak istemişlerdir.
Rûmlar diyor ki: "Havâriyyûndan "Piyer" nâmıyla meşhûr olan "Batras" telâmizesinden "Yovannis", Amasya sükkânını dîne da'vet etmek üzere me'mûren gelip orada oturmuş ve Hristiyanlığın hak olduğuna delîl olmak üzere taşdan su akıtmış [43] olduğundan buralar "Yovannis" nâmıyla meşhûr olduğu hâlde, mu'ahharan tahfîf olunarak "Veng" denmişdir."
Ermenîler diyor ki: "Havâriyyûndan "Ohannis", "Revân" dâhilinde "Açmıyazın" şehrinde ikâmet ve Ermenîleri dîne da'vet edib hasbe'l-îcâb "Kayseriyye"ye azîmet ederken Amasya'ya geldikde a'dânın ta'kîbinden kendini tahlîs için oraya gizlenmiş ve birkaç gün sonra susamış ve arkasında dayandığı taşa emr ederek suları akıtmış olduğundan buralara "Ohannis" nâmı verilmiş, sonradan tahfîf olunup "Veng" denmişdir."
Şu iki rivâyet tedkîk olunursa ikisi de bir menba'dan zuhûr eylediği anlaşılır. "Veng" isminde ve tahfîfinde ittihâd ve menşe'-i aslîsinde ihtilâf edildiği görülür. Romalılar ve Hristiyanlık târîhleri mütâla'a olunursa şu "Veng", gerek "Yovannis", gerek "Ohannis" ile lafz ve ma'nâda bir münâsebeti olmadığı görülür. Roma imparatoru zâlim-i meşhûr "Neron"un Roma'da neşr-i Îseviyyet eden "Batras" ile telâmizesini hicretden 562 sene mukaddem ya'nî mîlâdın ikinci asrında katl ve Hristiyanları pek fenâ ta'zîb etdiği meşhûrdur.
Amasya'da Hristiyanlık, ancak mîlâdın dördüncü asrı evâ'ilinde zâhir olduğu ve Ermenîler'in arasında Hristiyanlık, mîlâdın üçüncü asrında zuhûr etdiği ve hicretden 300 sene evveline [44] kadar Hristiyanların Roma devleti ricâlinden görmedikleri azâb ve şiddet kalmadığı mülâhaza olunursa, mîlâdın birinci ve ikinci asrında "Yovannis ve Ohannis" nâm râhiblerin Amasya'da neşr-i dîn ve ihtifâ etmesine vehim denir.
Torumtay Câmii ve Türbesi ve Halifet Gâzi Medresesi ve Türbesi taşlarının ba'zıları üzerinde mahkûk olarak görülen ibârât-ı Rûmiyye'den anlaşıldığına göre "Veng" tesmiye edilen mevki'in şark tarafında kadîmen bir kilise ve patrikhâne olduğu, mevki'inde görülen harâbeler isbât etmekdedir. Feth-i celîl-i İslâmdan sonra harâb olup, enkâzından medrese ve câmi-i şerîf ve türbe binâ edilmişdir.
"Târîh-i Âl-i Dânişmend"de mezkûr olduğu üzere 467 târîhine kadar Amasya patriki olan "Kâyrılus" esnâ-yı muhâsarada vefât ettiğinden "Vengliyus" Amasya patriği olup, "Melik Ahmed Dânişmend Gâzi" fâtihâne Amasya'ya girdikde patrîk-i mûmâ-ileyh "Vengliyus" nâ'il-i müsâ'ade olarak mezkûr kilise ve patrikhânede müddet-i medîde ikâmet etmişdir.
622'de Amasya kâdı'l-kudâtı olan "Takiyyeddîn Osmân bin Alî" imzâsıyla musaddak olan "Halifet Gâzi Vakfiyesi"nde ve ba'zı hudûdnâmede oralara "Vengiyüs" nâmı verildiği görülmekdedir. Şu vesâ'ik-i atîkaya nazaran patrîk-i mûmâ-ileyh "Vengliyus"un orada bir müddet ikâmeti bâ'is-i tesmiye olup, ibtidâ lâm'ı hazf olunarak [45] "Vengiyus", ba'dehû "yus" lafzı da terk olunarak "Veng" denmiş olduğu pek sarîhdir.
"Mustafa Vâzıh Efendi", târîhinde diyor ki: "Veng'de cesîm bir kilise var idi. Rûmiyye-i suğrâ (Amasya)'da bu kilise umûm Anadolu kiliselerinin merci'i idi. Amasya patrîki "Dağatur" bu kilisede ikâmet eylediği esnâda sefîr-i Nebevî "Dıhye bin Halîfetü's-Sahâbî" (radiyallâhu anh) hazretleri, mektûb-ı âlî-i Risâlet-penâhî'yi Rûm imparatoru "Herakl"e teslîm eyledikde, mazmûn-ı şerîfini tahkîk için bu "Dağatur"a irsâl ve sahâbî-i müşârün-ileyh Amasya'ya gelip teblîğ-i keyfiyyet eyledikde "Dağatur" Rûmları bu kilisede cem' ve kırâ'at ve kendisi tasdîk ve şehâdet etmekle, Rûmlar üzerine hücûm ve "Dağatur"u şehîd etmişdir."
Günümüz Türkçesiyle
"Karakaya" da "Çakallar" gibi havasının hoşluğu ve gönül çeken manzarasıyla seçkin bir yerdir. Menekşesi, çiğdemi, suyu boldur; kirazı makbuldür. Buranın manzarası Çakallar'ın düz yerlerinden üstündür; her bağı, sevinç verişi ve temizliği bakımından cennet denmeye layıktır. "Kaya Paşa" ve "Üçler Suyu" bu bağları dolaştıktan sonra Amasya evlerini suya kandırır.
Eyler iki menba' buranın zevkini ikmâl
Gûyâ ki biri âb-ı zülâl ü biri selsâl
Bir menba'ı yapmış Kaya Paşa gibi mifzâl
Diğer Acem Ağa gibi mi'mâr-ı Amasya
(İki kaynak buranın zevkini tamamlar; sanki biri berrak, tatlı bir su, öteki boğazdan kolayca akan bir sudur. Kaynaklardan birini Kaya Paşa gibi cömert bir hayır sahibi, ötekini de Acem Ağa gibi Amasya'yı bayındır eden biri yapmıştır.)
Bu dağdan akan suların meşhuru üç kaynaktır; bunlar sahiplerinin adıyla bilinir ve hafiflik ile tatlılık bakımından birbirinden farklıdır. Bunlara "Kaya Paşa Suyu, Üçler Suyu, Acem Ali Suyu" denir. Bu üç suyun kaynağı "Çakallar" semtindedir. Bir de "Çırçır Suyu" vardır ki bunun kaynağı "Karakaya" semtindedir. Amasya'da en çok tanınan su, "Kaya Paşa ve Acem Ali Suları"dır. "Üçler Suyu", "Acem Ali Suyu"na bağlıdır; "Çırçır" ise hem miktarı hem faydası bakımından azdır. Bunlardan başka pek çok özel kaynak varsa da halkın genel ihtiyacını en çok bu iki kaynak karşılar. Öteki kaynakların bunlar kadar şöhreti ve halka faydası yoktur.
"Kaya Paşa Suyu", "Çakallar"ın üç kilometre kadar ilerisindeki "Ermiş Köyü" yaylasından kaynayarak "Çakallar"a akar. Bu su eskiden beri akmaktadır. Amasya emirlerinden "Torumtay Paşazâde Kaya Paşa" 805 [1402-03] yılında kaynağını temizletip su yollarını onardığı için ona "Kaya Paşa Suyu" denmiştir. Bundan önce bu suya "Torumtay Suyu" denirdi. Su, adı geçen emir "Torumtay"dan miras yoluyla torunu "Kaya Paşa"ya geçmiş ve eski adını korumakta idi.
"Kaya Paşa", Amasya'da hamamını ve mektebini yaptırmış, on beş yerde çeşme kurmuş, suyu 805 yılında vakfetmiş; bu çeşmelere ve başka pek çok eve suyu ulaştırıp dağıtmış, vakfının gelirlerini belirlemiş ve halkın genel ihtiyacını bu şekilde karşılamış olduğundan suya "Kaya Paşa Suyu" denmiştir. Bu vakfın şartına göre, suyun aktığı her evden yılda on beş Osmanlı dirhemi, yani bugünkü rayice göre otuz üç kuruş kadar bir para toplanır; paşanın evladından bir mütevelli eliyle su yolu ve kaynağı temizletilip su yolcusunun ücreti verildikten sonra vakfın artan geliri "Kazancı Mahallesi"ndeki mektebine harcanır.
Bu mektebin yakınındaki hamamının gelirinin tamamı da mektebe ayrılmıştır. "Kaya Paşa" evladı zamanında hem hamam hem mektep bakımlı iken, vakfın yönetimi paşanın akrabalarından "Rahtuvân Mehmed Paşa" evladına geçince hamam da mektep de yok olup gitmiş, yalnızca vakıf suyun yıllık geliri toplanır olmuştur.
"Acem Ali Suyu", "Çakallar"ın doğusunda bulunan "Zincirli Kaya" yakınında, meşhur derenin üstünde, "Söğütlü Kaya" diye bilinen kayanın altından kaynayarak o da "Çakallar"a akar. Bu su da eskiden beri akmaktadır. Amasya hâcegânından, yani tüccarından Nişaburlu "Hoca el-Hâc Acem Ali Ağa" 873 [1468-69] yılında su yolunu yaptırmış, Amasya'da on üç yerde çeşmeleri yeniden canlandırarak suyu vakfetmiş ve pek çok eve ulaştırmış olduğundan ona "Acem Ali Suyu" denmiştir.
Bu su önceleri "Üçler"in elinde idi; sonradan "el-Hâc Mahmûd Çelebi"den satın alma yoluyla "Acem Ali Ağa"ya geçmiş, o da suyu "Acem Ali Mahallesi"nde yaptırdığı mektebine ve halkın genel ihtiyacına vakfetmiştir. Kendi mahallesiyle birlikte çevredeki öteki mahallelere akan "Üçler Suyu"na "Acem Ali Suyu" denmişse de "Üçler Mahallesi"ne akan su eski adını koruyabilmiştir. Oysa bu "Üçler Suyu" da "Acem Ali Ağa"nın vakfıdır. Bu mektebin tarihçesi kendi mahallesinin bahsinde, "Üçler"in kimler olduğu da "Üçler Mahallesi" bahsinde anlatılacaktır, inşallah.
Bu vakıf suya "Acem Alizâde Bâlî Bey" ve ondan sonra onun evladı mütevelli oldukları sırada adı geçenin mektebi ve öteki hayır eserleri iyi yönetilmiş iken, daha sonra akrabadan olduklarını ileri sürerek vakfın yönetimini üstlenenler, vakfın gelirlerini topladıkları hâlde hayır eserlerine bakmadıklarından bu eserler hayır sahiplerinin yardımına muhtaç kalmıştır.
"Çırçır Suyu", Ferhad Dağı eteğinden kaynayıp Karakaya'ya akar. Bu da eskiden beri akan bir sudur; "Emîr Alâeddîn Alîşîr et-Türkmânî" tarafından 625 [1227-28] yılları civarında su yolu yaptırılmış ve "Gökmedrese Mahallesi" ile çevredeki mahallelere akıtılmıştır. Başlangıçta "Alişîr Suyu" dendiği kayıtlarda yazılıysa da sonradan "Çırçır Suyu" denmesinin sebebi anlaşılamadı. "Çırçır" sözünün "Alişîr" sözünden bozulmuş olması en kuvvetli ihtimaldir. Bu su, tat ve tatlılık bakımından Amasya sularının hepsinden üstün sayılır. Çaya son derece elverişli olduğundan çay tiryakilerinin çoğu bu suyu kullanır. Uzun zamandır su yolu temizlenmediği için çok az akmaktadır.
Cennât-ı cihânın burası sanki ecelli
Şehzâdelere olmuş idi sayd mahalli
Enzâra olur Köşklü Kayadan bu da belli
Bir merkez-i sultân iken aktâr-ı Amasya
(Burası sanki dünya cennetlerinin en yücesidir; şehzadelere av yeri olmuştu. Amasya diyarı bir sultan merkezi olduğu zamanlarda bu durum Köşklü Kaya'dan da bakanların gözüne açıkça görünür.)
Bu Karakaya, manzarasının güzelliği, sularının bolluğu ve havasının temizliğiyle tanınmış yüksek bir yer olduğundan doğu tarafı "Yüce Osmanlı Saltanatı Hanedanı"na ait padişah mülkleri arasına girmişti. Bu sebeple Osmanlı şehzadeleri Amasya'da oturdukları sırada bu doğu taraf şehzadelere av yeri ("Saydgâh") olmuştur. Ancak Karakaya tarafında ileri gelenlerin ve emirlerin mülkleri bulunduğuna bakılırsa, av yeri olan tarafın yalnızca "Çakallar" olduğu anlaşılır. "Çelebi Sultan Mehmed Han Hazretleri", Amasya'da hüküm sürdüğü sırada bugün "Köşk Kayası" diye bilinen "Köşklü Kaya"da yüksek bir köşk yaptırmıştır; Şehzade "Sultan Ahmed" devrinde bu "Köşklü Kaya Eğlenceleri"nin çağın şairlerinin dilinden düşmediği, bütün halkın dilinde destan olduğu, pek çok özel yazmanın incelenmesinden çıkarılmıştır. Bu köşkün kalıntıları, eski yıkıntıları bugün de görülmektedir. Köşk, "Şehzade Sultan Mustafa" devrinde eski bayındırlığını korumuş; adı geçenin ansızın ölümü üzerine bölüşülmeye uğramış ve adı bile değişmiştir.
En sonra Çakalzâdelere kısmet-i evfer
Oldu buradan hîn-i teferrukda müyesser
Şimdi orası bunların adı ile eşher
Etdi bunu tahkîk perestâr-ı Amasya
(En sonunda, bölünüp dağıldığı sırada buradan en büyük pay Çakalzâdelere nasip oldu; şimdi orası en çok bunların adıyla tanınır. Bunu Amasya'nın hizmetkârı araştırıp ortaya koydu.)
Bu yüksek dağın doğu tarafı miras yoluyla "Sultan I. Süleyman Han" hazretlerine geçtiğinde, padişahın şehzadesi "Sultan Mustafa" Amasya valisi olarak gelmiş, burada bir yazlık köşk ("Sayfiyye") yaptırıp oturduğu sırada, meşhur âlimlerden "Seyrek Muhyiddîn Efendi", daha sonra Merzifonlu "Hayreddîn Hızır Efendi" ve ondan sonra meşhur "Sürûrî Efendi" hocalık hizmetinde; meşhur edebiyatçılardan "Hamdî, Zamânî, Edâyî" gibi şairler ile "Rüstem Beyzâde Gonca Keyvân", "Lala Beyzâde Benefşe Ahmed" ve "Gâzi Beyzâde Çiğdem Ali" beyler ve "Çakalzâde Gül Sinan Çelebi" gibi genç delikanlılar da nedimlik hizmetinde bulunmuşlardı.
Adı geçen şehzade bunlardan "Gonca" ve "Çiğdem" beylere, "Çakalzâde Lâle Ali Çelebi" ile "Gül Çelebi"ye ve lalası "Hamza Bey"e birer parça bağ bağışlayıp mülk olarak vermiştir. Bugün "Hamza Düzü" denilen yerin lala "Hamza Bey"e, "Goncalık" adıyla bilinen ve "Hamza Düzü"nün doğusunda kalan yerin de "Gonca Bey"e düştüğü anlaşılmaktadır. "Gül ve Lâle Çelebiler"in yerlerinin ise "Hamza Düzü"nün batı ve güney tarafları olduğu sanılır. Bu zamanlarda adı geçen şehzadenin çevresine girmenin yolunun menekşe, gonca, gül ve lale redifli kasideler yazıp sunmak olduğunu bilen şairlerden pek çoğu bu yolda kasideler ve gazeller yazıp sunmuştur. Bunların bir kısmı "Müntahabât-ı Eş'âr" (seçme şiirler) mecmualarında yer almaktadır.
967 [1559-60] yılında Amasya valisi iken "Kara Mustafa Paşa"nın hilesine uğrayıp ebedî âleme göçen Şehzade "Sultan Bâyezîd"in ölümü üzerine, "Şehzadelerin Av Yeri" olan buranın tamamı emirlere, devlet büyüklerine ve ileri gelenlere satıldığı sırada büyük bir kısmı Çakalzâde "Gül Sinan ve Lâle Ali Çelebiler"e düşmüş; daha sonra "Lâle Ali Çelebi"nin payı oğlu "Lâlezâde Mehmed Çelebi"ye, sonra da bu pay "Sinan Çelebi"ye geçmişti.
Sonraları adı geçen "Çakalzâde Sinan Paşa" Sivas valiliğinden azledilmiş olarak 1005 [1596-97] yılında ölünce burası oğulları "Mahmûd, Yûsuf, Mehmed" paşalara ve kızlarına geçmiştir. "Mahmûd Paşa" çocuksuz ölünce payı satılmış; "Mehmed Paşa" da ölünce oğlu "Ahmed Bey" ile Yûsuf Paşa'nın oğulları "Ahmed Paşa" ve "Mehmed Bey" paylarına sahip olmuşlardır. "Ahmed Paşa" 1076 [1665-66] yılında ölünce payı kızları "Münevvere" ve "Fâtıma" hanımlara; "Mehmed Bey"in oğlu "Ahmed Bey" de 1091 [1680] yılında çocuksuz ölünce payı kız çocuklara ve başkalarına geçmiştir. Bunlar, Amasya tarihinin gönüllü hizmetkârı olan bu aciz yazar tarafından araştırılmış ve şer'iyye mahkemesi sicillerinden çıkarılmıştır.
Önceleri buralara, çoğunluk ona ait olduğu için "Çakaloğulları Bağları" deniyordu. Sonradan kısaltılarak "Çakallar Bağları" denmiştir. "Çakallar" adının Türkçemizde "Çakaloğulları" sözünden kısaltıldığı pek çok benzer örnekle ispat edilir: Topaloğulları'na "Topallar", Ortakoğulları'na "Ortaklar", Saloğulları'na "Sallar" dendiği bilinir.
Garbında bunun kûh-ı celî şöhre-i Ferhâd
Gûyâ eser-i aşk ile vermiş ana bünyâd
Rûmîler onun dâmenine Veng demiş ad
Lâkin budur u'cûbe-i ahbâr-ı Amasya
(Bunun batısında Ferhad'ın şöhretini taşıyan yüce dağ vardır; sanki Ferhad onu aşkın eseri olarak kurmuştur. Rumlar onun eteğine Veng adını vermişler; ama Amasya haberlerinin en tuhafı budur.)
Karakaya'nın güneybatısına düşen yüksek ve sarp kayaya "Ferhad Kayası", bu kayanın doğuya doğru uzanan sırtına da "Ferhad Dağı" denir. Bu dağ, "Pont" dağ silsilesinin batıdaki başlangıcı sayılır ve "Erzurum"a kadar gider. Oradan "İran"a girip "Gilan" yakınında "Bîsütun Dağı"na kavuşur ve orada sona erer. Pont dağlarının başlangıcı "Ferhad", sonu da "Bîsütun Dağı" olduğu için bu dağlara genel olarak "Bîsütun Dağı" dendiği bazı Arapça coğrafya kitaplarında görülmüştür.
"Ferhad Kayası" Amasya'nın güneybatı boğazı üzerinde olduğundan, kayanın denk geldiği yerlere "Ferhad Arası" denir. Kayanın yer yüzeyinden yüksekliği aşağı yukarı üç yüz metre kadardır. Batı cephesi sarp, üstü düzdür; kuzey eteği bağ ve bostan olduğu hâlde güneybatı eteği siyah taştan ibarettir. Düz yerlerinin doğu tarafları hoş yaylalara, sulak ve havadar köylere uzanır. Tamamen batıya bakan kayanın eteğinde, yerden aşağı yukarı üç metre kadar yükseklikte kemer biçiminde bir oyuk görülmektedir.
Bu oyuk aşağı yukarı altı kadem (ayak) genişliğinde ve iki buçuk metre kadar derinliğindedir; sanki dün oyulmuş gibi yeni bir hâlde durması, seyredenleri hayran bırakmaktadır. Kayanın adından, bu oyuktan ve su yolunun "Ahur Önü"ne kadar uzanmasından yola çıkılarak bazı hurafeler uydurulmuş ve halkın dilinde şu tuhaf rivayet yer tutmuştur:
Güya bilinen "Şîrin"e âşık olan "Ferhad", sevgilisine kavuşmak uğruna otuz dokuz günde (!) o büyük ve uzun su yolunu yaparken önüne çıkan bu kayayı aşk ile delmiş (!) olduğundan ona "Ferhad Kayası" denmiştir (!). Bu masala güç kazandırmak için "Ferhad Kayası"nın üstünde bugün meşhur olan beş metre uzunluğunda ve iki buçuk metre kadar genişliğindeki mezar "Âşık Ferhad"a bağlanmış ve eski zaman insanlarının boylarının uzun olduğu gösterilmiştir.
Amasya tarihçisi "Kara Müftüzâde Mustafa Vâzıh Efendi", tarihinde bu "Ferhad Kayası" meselesini inceleyip çözerken "Cevap: Şîrin'e âşık olan Ferhad delmiştir" diye fetva veriyorsa da bu görüşünde galiba yanılıyor. Çünkü bu "Ferhad Arası"ndaki "oyuk" iki taraftan izlenip incelenirse, Amasya'ya aşağı yukarı on beş kilometre uzaklıkta, güney tarafta bulunan "Şâhin Kayası" önünden başladığı; bir metre kadar genişliğinde ve iki metre kadar derinliğinde olduğu hâlde "Ferhad Arası"ndan ve "Memi Dede" önünden geçerek "Gökmedrese, Şâmîce, Receb, Çeribaşı, Acem Ali, Uzun Mustafa, Gümüşlüzâde, Mehmed Paşa ve Sevâdiye" mahallelerini dolaştığı ve "Bâyezîd Mahallesi"ndeki "Kibrithane"nin güneyinde, bir kaya üzerinde dört metre kadar çapında kare biçiminde oyulmuş bir delikte son bulduğu, yani bir su yolu olduğu anlaşılır.
Bu su yolu vaktiyle son derece düzgün ve kâgir olarak yapılmış olup bu hesaba göre toplam uzunluğu on sekiz kilometre kadardır. Bu su yolunun "Şâhin Kayası" eteklerindeki derelerin sularını toplayarak yüzlerce yıl Amasya şehrine aktığı, su yollarının içinde görülen on santimetre kadar kalın kireç tortularından ve kuru yosunlardan anlaşılmaktadır.
Bu su yolları "Şâhin Kayası" önünden şehre kadar aynı tarzda yapılmış olup şehre girdikçe büyüdüğü anlaşılıyor. Örneğin "Şamlıca Mahallesi"ne denk gelen kısmı büyük olduğu gibi, "Mehmed Paşa Mahallesi"ne denk gelen kısmında suların hâlâ var olduğu ve aktığı, bahar günlerinde çoğaldığı, sıcak günlerde azaldığı görülür. Suların akışıyla birlikte çoğalıp azalması ve şehre girerken yolların harap ve kuru olması incelenirse, şehre girdikten sonra bu su yollarına başka kaynaklardan su karıştığı ortaya çıkar.
Şimdi bu kadar büyük eserlerin ne kadar masrafla, kaç yılda meydana gelebileceği düşünülürse, bir Ferhad'ın tek başına bunu otuz dokuz günde değil, otuz dokuz yılda bile yapamayacağından şüphe edilemez. Üç saatlik bir mesafe üzerinde yapılan büyük su yollarına harcanan kireç bile otuz dokuz günde yakılamaz. Hele dört beş yerde tünel biçiminde kayalara oyularak yapılan büyük işleri tek bir adama bağlamak kadar saflık olamaz. Her hâlde bu büyük su yollarını yaptıranların çok büyük bir siyasî ve malî güce sahip olduğu, olması gerektiği şüphesiz görülmektedir.
Kâmûsü'l-A'lâm'da, Amasya'da hüküm süren "Pont" hükümdarlarından "Mithridates"in "Zile"de yaptırdığı anlatılan büyük su yolları ve büyük yapılar ile Amasya'da gerek kalede, gerek şehrin içinde ve dışında görülen bu türden eski eserler karşılaştırılırsa, bu su yollarını yaptıranın da adı geçen hükümdar "Mithridates" ya da ataları olduğu tahmin edilebilir. Amasya'yı ziyaret eden Alman, Fransız ve İngiliz seyyahları bu eski eserleri inceleyerek "Pont" hükümdarlarına bağlamaktadırlar.
Yukarıda aktarılan masalın uydurulmasına yol açan sebeplerin birincisi, bu kayanın "Ferhad Kayası", dağın da "Ferhad Dağı" adlarıyla meşhur olmasıdır. "Ferhad ile Şîrin" masalı zaten hayalî bir romandır. Bu romanın konusu olan "Kisrâ ile Şîrin" aşkı değiştirilerek "Ferhad ile Şîrin" denmiştir. "Nizâmî-i Gencevî"nin "Kisrâ ile Şîrin" aşkını anlatmak üzere yazdığı edebî eser çok meşhur ve beğenilmiştir. "Kisrâ", İran şahı "Hüsrev Pervîz"dir; "Şîrin" de Bizans imparatoru "Moris"in (Mauricius) kızı "Marya"dır. Bunların suretleri İran'da "Bîsütun Dağı"nda kazılıdır.
Ahbârü'l-İbâd ve Tarîku'r-Reşâd kitaplarında yazılı Arapça ibarenin tercümesi şudur: "Bîsütun Dağı, Irak-ı Acem'de, Gilan diyarında meşhurdur. O dağın tepesine kadar çıkmak imkânsızdır. Bir yüzü yukarıdan aşağıya kadar dümdüzdür. Arkasında bir mağara içinde bir su gözü ve üzerinde 'Kisrâ ile Şîrin' suretleri vardır."
"Bîsütun" sözünün "Pontus" sözünden bozulmuş olması ve Amasya'nın "Pontus" dağ silsilesinin eteğinde bulunması gibi düşünceler bu tuhaf rivayeti doğurmuş olsa gerek. Bu rivayetin doğru olduğu farz edilse bile bu su yollarını bilinen Ferhad'ın yapmış olması tarih bakımından çok uzak, çok zayıf bir ihtimaldir. Çünkü "Kisrâ ile Şîrin" hikâyesi hicretten otuz yıl önce olduğu hâlde, bu su yolları hicretten yedi yüz yıl önce mevcuttu. Öyleyse bu kayaya "Ferhad Kayası" denmesinin sebebi nedir?
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen bir tarih mecmuasında anlatıldığına göre, "İran şahı Hüsrev Pervîz, Küçük Asya'yı istila edip Amasya'yı işgal ettiği zaman emirlerinden Ferhâd bin Efrûhte'yi Amasya ve çevresinin valiliğine atamış ve adı geçen su yollarını Amasya valisi Ferhad onarmış olduğu için kayaya 'Ferhad Kayası' dendiği rivayet edilmektedir."
Mir'âtü'l-İber'de anlatıldığına göre "Hüsrev Pervîz bin Hürmüz-i Tâcdâr bin Nûşîrevân-ı Âdil", hicretten otuz bir yıl önce İran tahtına oturmuş, hicretin yedinci yılında öldürülmüştür. Kayınpederi olan Bizans imparatoru "Moris"i Rumların tahttan indirip idam etmelerine öfkelenerek İran ordusuyla İstanbul'a kadar saldırmış ve Küçük Asya'yı işgal etmiştir; "Pont eyaleti" yedi sekiz yıl kadar İran hükûmetinin yönetiminde kalmıştır.
Bu istilanın doğru olması, ileri sürülen onarımı ve adlandırmayı akla yakın kılarsa da "Ferhâd bin Efrûhte"nin Amasya valisi olduğu ve adı geçen su yollarını onardığı tarih bakımından şüphelidir. Doğru olsa bile, bu istiladan sonra Amasya yeniden Rumların yönetimine dönüp dört yüz yetmiş yıl kadar onların elinde kaldığı sırada, Rumların can düşmanı olan İranlı bir kumandanın adının yüce İslâm fethine kadar nasıl korunup aktarıldığı incelenmeye değer bir konudur.
Târîh-i Âl-i Dânişmend'de anlatıldığına göre "Melik Ahmed Dânişmend Gâzi" 467 [1074-75] yılları civarında "Harcene"yi (Amasya'yı) kuşattığı sırada, emirlerden "Ferhâd Gâzi"nin "Helvacı Pınarı" önünden hareketle "Fon" (Pont) dağını aşıp kıble (güney) tarafından Amasya üzerine inmesi uygun görülmüştü. Adı geçen emir "Ferhâd Gâzi" İslâm yiğitleriyle birlikte "Fon Dağı"na çıktıysa da savaşta şehit düşerek oraya gömülmüştür.
Bu kayda bakılırsa bu dağın üzerinde görülen tuhaf mezarın Dânişmendli emirlerinden olan bu "Ferhâd Gâzi" Bey'in mezarı olduğu ve sonradan adı geçen emirin adının bu dağa özel ad olarak kaldığı anlaşılır. Yalnız mezarı sonradan büyük yaptıkları ve Âşık Ferhad'a bağladıkları tahmin edilebilir. Her hâlde bu su yollarının iki bin yıl önce yapıldığı ve pek çok yıl boyunca aktığı şüphesizdir. Bu "Ferhad Kayası"nın güney eteklerine "Helvacı Pınarı", kuzey eteklerine de "Veng" denir; her ikisi de şose yolu üzerindedir.
"Helvacı Pınarı", boğazın en doğu ucundadır. 1064 [1653-54] yılında ölen eski Amasya mütesellimi "Helvacı Mehmed Ağa" oraya bir çeşme yaptırmış olduğu için "Helvacı Pınarı" denmiştir. Sonra Amasya ileri gelenlerinden "el-Hâc İbrâhim Ağa" 1210 [1795-96] yılında bu pınarı onarmış, su yolunu temizleyerek suyunu akıtmış ve birkaç dükkân yaptırıp vakfetmiştir. Bu çeşmeyle birlikte Ferhad Arası'nda "Bey Pınarı" adıyla bir çeşme daha vardır ki bunu 1164 [1750-51] yılında eski Mısır sancakbeyi "el-Hâc Osman Bey" yaptırmış, suyunu akıtmış ve vakıflarını düzenlemiştir. Bugün ikisi de harap durumdadır.
"Veng", "deng" kalıbında bir özel addır. Tokat'a giden şose yolunun sol tarafında, "Memi Dede Önü Mezarlığı"nın sonunda, "Hacılar Meydanı" üstünde bulunan bir sırtın adıdır. İki tarafı da Rum ve Ermeni Hristiyanlarının mezarlığıdır. Orada iki çatı ve sundurma vardır; ikisinin arası açık bir yoldur. Bu yolun sonunda alçı topraktan oluşmuş, kaya biçiminde bir toprak kütlesi vardır; deliklerinden aralıksız su damlar. Çevresi çoraktır.
Damlaları toplamak için kayanın altında siyah taştan yapılmış küçük bir havuz vardır. Damlayan sular bu havuzda toplanır. Suyu çok parlak ise de tatsız ve ağırdır. Burası bütün Hristiyanlar arasında saygı gören bir yerdir. Hristiyanlar her pazar günü burada toplanıp yiyip içerek eğlenir, dönerken çorağını "cevher" diye yüzlerine, alınlarına sürerler.
Burası eskiden beri Hristiyan mezarlığı olduğu hâlde, 1300 [1882-83] yıllarına kadar Rumların ve Ermenilerin buraya ancak mezarlığı ziyaret amacıyla nadiren gittikleri görülmekte; terk edilmiş, kullanılmaz ve harap bir hâlde iken bu tarihten sonra önce Ermenilerin, sonra Rumların pazar günleri toplanma yeri olmuştur. Bu tarihten sonra iki millet arasında bazı tuhaf rivayetler ortaya çıkmış ve buraya devam etmelerinin dinî duygulardan kaynaklandığını anlatmak istemişlerdir.
Rumlar diyor ki: "Havarilerden 'Piyer' adıyla meşhur olan 'Batras'ın (Petrus) öğrencilerinden 'Yovannis', Amasya halkını dine davet etmekle görevlendirilerek gelip orada oturmuş ve Hristiyanlığın hak olduğuna delil olmak üzere taştan su akıtmış olduğundan buralar 'Yovannis' adıyla meşhur olmuş, sonradan kısaltılarak 'Veng' denmiştir."
Ermeniler diyor ki: "Havarilerden 'Ohannis', 'Revan' içindeki 'Eçmiyazin' şehrinde oturmuş ve Ermenileri dine davet etmiş; gerektiği için 'Kayseri'ye giderken Amasya'ya geldiğinde düşmanların takibinden kurtulmak için oraya saklanmış; birkaç gün sonra susamış ve sırtını dayadığı taşa emrederek suları akıtmış olduğundan buralara 'Ohannis' adı verilmiş, sonradan kısaltılıp 'Veng' denmiştir."
Bu iki rivayet incelenirse ikisinin de bir kaynaktan çıktığı anlaşılır. "Veng" adında ve kısaltılmasında birleştikleri, asıl kaynağında ise ayrıldıkları görülür. Romalıların ve Hristiyanlığın tarihleri okunursa bu "Veng" adının ne "Yovannis" ne de "Ohannis" ile söyleyiş ve anlam bakımından bir ilgisi olmadığı görülür. Meşhur zalim Roma imparatoru "Neron"un, Roma'da Hristiyanlığı yayan "Batras" ile öğrencilerini hicretten 562 yıl önce, yani miladın ikinci asrında öldürttüğü ve Hristiyanlara çok kötü işkenceler ettiği bilinir.
Amasya'da Hristiyanlığın ancak miladın dördüncü asrının başlarında ortaya çıktığı, Ermeniler arasında ise miladın üçüncü asrında yayıldığı ve hicretten 300 yıl öncesine kadar Hristiyanların Roma devleti ileri gelenlerinden görmedikleri eziyet ve şiddet kalmadığı düşünülürse, miladın birinci ve ikinci asrında "Yovannis" ve "Ohannis" adlı rahiplerin Amasya'da din yaymaları ve saklanmaları bir vehimden ibarettir.
Torumtay Camii ve Türbesi ile Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi taşlarının bazılarının üzerinde kazılı görülen Rumca yazılardan anlaşıldığına göre, "Veng" denen yerin doğu tarafında eskiden bir kilise ve patrikhane bulunduğunu yerinde görülen yıkıntılar ispat etmektedir. Bunlar yüce İslâm fethinden sonra harap olmuş, enkazından medrese, cami ve türbe yapılmıştır.
Târîh-i Âl-i Dânişmend'de anlatıldığına göre 467 [1074-75] yılına kadar Amasya patriği olan "Kâyrılus" kuşatma sırasında ölünce "Vengliyus" Amasya patriği olmuş; "Melik Ahmed Dânişmend Gâzi" fatih olarak Amasya'ya girdiğinde adı geçen patrik "Vengliyus" izin alarak bu kilise ve patrikhanede uzun bir süre oturmuştur.
622 [1225] yılında Amasya başkadısı olan "Takiyyeddîn Osman bin Ali"nin imzasıyla onaylanmış olan "Halifet Gazi Vakfiyesi"nde ve bazı sınırnamelerde oralara "Vengiyüs" adının verildiği görülmektedir. Bu eski belgelere göre adı geçen patrik "Vengliyus"un orada bir süre oturması ad verilmesine sebep olmuş; önce "lâm" harfi düşürülerek "Vengiyus", sonra "yus" sözü de bırakılarak "Veng" denmiş olduğu pek açıktır.
"Mustafa Vâzıh Efendi" tarihinde şöyle diyor: "Veng'de büyük bir kilise vardı. Rûmiyye-i Suğrâ'da (Amasya'da) bu kilise bütün Anadolu kiliselerinin merkeziydi. Amasya patriği 'Dağatur' bu kilisede otururken, Peygamber elçisi sahabi 'Dıhye bin Halîfe' (Allah ondan razı olsun) hazretleri, Peygamber Efendimiz'in yüce mektubunu Rum imparatoru 'Herakl'e (Herakleios) teslim ettiğinde, imparator mektubun içeriğini araştırmak için onu bu 'Dağatur'a göndermiş; adı geçen sahabi Amasya'ya gelip durumu bildirdiğinde 'Dağatur' Rumları bu kilisede toplayıp mektubu okumuş, kendisi de onaylayıp şahitlik edince Rumlar üzerine saldırıp 'Dağatur'u şehit etmişlerdir."
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- letâfet-i hevâ: havanın hoşluğu, inceliği
- mebzûl: bol
- fâik: üstün
- sîrâb etmek: suya kandırmak
- menba' / menâbi': kaynak / kaynaklar
- hıffet ve halâvet: (suyun) hafifliği ve tatlılığı
- nebe'ân etmek: kaynamak, yerden çıkmak
- mecrâ / mecârî: su yolu / su yolları
- tathîr: temizleme
- bi-tarîki'l-verâse: miras yoluyla
- hafîd: torun
- mütevelli / tevliyet: vakıf yöneticisi / vakıf yöneticiliği
- zevi'l-erhâm: kan yoluyla akraba olanlar
- cibâyet: vergi ya da gelir toplama
- hâcegân: büyük tüccarlar
- şirâ'en: satın alma yoluyla
- saydgâh: av yeri
- emlâk-i hümâyûn: padişaha ait mülkler
- nevresîde: yeni yetişmiş genç
- redif: şiirde kafiyeden sonra her beyitte tekrarlanan söz
- mütesellim: sancakta valinin vekili olan yönetici
- mîrlivâ: sancakbeyi
- söngüt: (burada) su yolunda biriken kireç tortusu
- vesâik-i atîka: eski belgeler
Amasya'nın Vakıf Suları
Bölümün ilk yarısı, Amasya'nın güney yamaçlarından inen ve yüzyıllarca şehrin evlerine, çeşmelerine akan suların kısa bir tarihidir. Hüsameddin burada her suyu kimin akıttığını, kimin vakfettiğini ve vakfın sonradan nasıl bozulduğunu anlatır; anlatı, Osmanlı şehrinde suyun bir hayır işi ve aynı zamanda sürekli bakım isteyen bir kurum olduğunu açıkça gösterir. Kaya Paşa vakfında suyun aktığı her evden yıllık bir ücret alınması, bu paranın önce su yolu ve su yolcusu için harcanıp artanın mektebe ayrılması, vakıf suyun bugünkü belediye su idaresinin erken bir karşılığı gibi işlediğini gösterir. Amasya'nın bu bakımdan bölgesinde öne çıktığı XVIII. yüzyıl kayıtlarından da anlaşılır; o yüzyıla ait şikâyet defterlerini inceleyen bir çalışma, Sivas ve Amasya'daki güçlü vakıfların sulara sahip olma ve çeşme hizmeti sunma konusunda öteki yerlerden daha etkin davrandığını tespit etmiştir.
Metinde adı geçen kişilerin bir kısmı başka kayıtlarla da doğrulanır. Şehzadeler devri Amasya'sını inceleyen Selim Özcan'ın derlediği yapı listesinde Kaya Paşa Camii'nin 1402 tarihiyle yer aldığı görülür; bu, Hüsameddin'in suyun vakfedildiği yıl olarak verdiği 805 [1402-03] ile örtüşür. Aynı listede "Torumtay evladından" bir paşanın camisinin de anılması, Torumtay soyunun Osmanlı devrinde de Amasya'da varlığını sürdürdüğünü gösterir. Yalnız Hüsameddin'in Kaya Paşa'yı Torumtay'ın "hafîdi", yani torunu olarak tanıtmasına dikkat etmek gerekir: Seyfeddin Torumtay'ın türbesi onun ölümünden sonra 1278'de yapılmıştır; aradaki yüz yirmi yılı aşkın süre, Kaya Paşa'nın Torumtay'ın doğrudan torunu değil, soyundan gelenlerden biri olduğunu düşündürür. Torumtay'ın 1266-67'de yaptırdığı Gökmedrese ve karşısındaki türbesi bugün ayaktadır; Çırçır Suyu'nun aktığı "Gökmedrese Mahallesi" adını bu külliyeden alır.
Acem Ali Suyu için verilen bilgi de başka çalışmalarda karşılık bulur. Nişaburlu tüccar Hoca Acem Ali'nin kendi adını taşıyan mahallede, evinin önünde bir çeşme yaptırdığı bilinir; bu çeşme için 1465 tarihi verilir. Hüsameddin'in su yolunun yapımı için verdiği 873 [1468-69] tarihi bundan birkaç yıl sonraya düşer; çeşme ile su yolunun ayrı tarihler taşıması mümkündür. Burada bir karışıklığa da dikkat çekmek gerekir: Osmanlı mimarlık tarihinde "Acem Ali" adıyla tanınan bir başka kişi daha vardır. Mimar Sinan'dan önce hassa mimarbaşılığı yapan Alâeddin Ali b. Abdullah da bu lakapla anılır; onun II. Bayezid devrinde Amasya'da çalışmış, sonra İstanbul'a getirilmiş olabileceği ileri sürülür. Ancak bu mimarın meslek hayatı 1503-1539 yılları arasına düşer. XV. yüzyılın ikinci yarısında su yolu yaptırıp vakfeden tüccar Hoca Acem Ali ile bu mimarbaşı farklı kişilerdir. Kasidedeki "Acem Ağa gibi mi'mâr-ı Amasya" ifadesindeki "mi'mâr" da meslek olarak mimarlığı değil, şehri bayındır eden hayır sahibini anlatır.
Üçler Suyu'nun Acem Ali'ye satıldığı "el-Hâc Mahmûd Çelebi" ile dipnotta Çakalzâdelerin mütevellisi olduğu söylenen "Hâcı Mahmûd Çelebi Zâviyesi"nin kurucusu aynı kişi midir, Hüsameddin bunu belirtmez. Çırçır Suyu'nu 625 [1227-28] yıllarında akıtan "Emîr Alâeddîn Alîşîr et-Türkmânî" hakkında da başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı. Yazarın "Çırçır" adını "Alişîr"den bozulma sayması kendi tahminidir ve öyle sunulmuştur.
Çakallar, Şehzadeler ve Çakalzâdeler
Çakallar bugün de Amasya'nın güneyinde, şehir merkezine üç kilometre kadar uzaklıkta bir mahalle ve seyir yeri olarak bilinir; buranın Osmanlı devrinde şehzadelerin av yeri olduğu, şehzadelerin ve bazı Amasyalı paşaların yazlık köşklerinin bu çevrede bulunduğu yolundaki yaygın bilgi büyük ölçüde Hüsameddin'in bu sayfalarına dayanır. Şehzade Mustafa'nın Amasya'daki çevresine dair söyledikleri ise bağımsız kaynaklarla desteklenir. Kanunî'nin büyük oğlu Mustafa, Manisa'dan sonra 948 [1541] yılında Amasya'ya gönderilmiştir (kimi çalışmalarda bu tayin 1538 olarak geçer) ve 1553'teki ölümüne kadar bu sancakta kalmıştır. "Muhlisî" mahlasıyla şiir yazan şehzadenin özellikle Amasya'da geniş bir edebî çevresi olduğu bilinir; Şikârî, Senâyî, Sürûrî, Kara Fazlî, Zârî ve Zamânî bu çevrede anılan şairlerdendir. Hüsameddin'in listesindeki Zamânî ile Sürûrî bu kayıtlarla doğrulanır.
Sürûrî hakkında bilinenler, şehzadenin Amasya'daki meclisinin bir kültür merkezi olduğunu gösteren en sağlam delildir. Gelibolulu Muslihuddin Mustafa Sürûrî 955 [1548] yılında bir hatt-ı hümayunla Şehzade Mustafa'nın hocalığına çağrılmış, Türk edebiyatının ilk derli toplu belâgat kitabı sayılan Bahrü'l-maârif'i Amasya'da şehzadenin yanında iken 11 Safer 956 [11 Mart 1549] tarihinde tamamlamıştır. Sa'dî'nin Bostan'ına yazdığı şerhi de bu hocalık sırasında kaleme almış, Gülistan şerhini Amasya'daki talebeler için yazmıştır. Şehzadenin sırdaşı olan Sürûrî, onun 6 Ekim 1553'te öldürülmesi üzerine yeniden inzivaya çekilmiş ve bu tepkisi yüzünden resmî gelirlerden mahrum bırakılmıştır.
Gonca, Benefşe, Çiğdem, Gül ve Lâle lakaplı genç nedimler ile şehzadeye çiçek redifli kasidelerle yaklaşma âdeti ise Hüsameddin'in incelediği şiir mecmualarına dayanan bir anlatıdır; bu adlara başka kaynaklarda rastlanmadı.
Şehzade Bayezid'e dair cümlede tarihlerin düzeltilmesi gerekir. Bayezid, kardeşi Selim'den ayrılmak üzere 6 Eylül 1558'de Amasya'ya tayin edilmiş, bu tayini "cennetten cehenneme" gönderilmek saymış ve 21 Aralık 1558'de Amasya'ya varmıştır. 1559 Mayısı sonunda Konya önlerinde Selim'e yenilince Amasya'ya dönmüş, 7 Temmuz 1559'da oğullarıyla şehirden çıkıp İran'a sığınmıştır. Şah Tahmasb'ın elinde bir süre tutulduktan sonra 23 Temmuz 1562'de Kazvin'de oğullarıyla birlikte boğularak öldürülmüştür. Hüsameddin'in verdiği 967 [1559-60] yılı, Bayezid'in Amasya'dan ayrılıp İran'a geçtiği döneme denk gelir; şehzadenin ölümü ise 969 [1562] yılındadır. Çakallar'daki şehzade mülkünün satışı, Bayezid'in Amasya'dan kesin olarak ayrılışının ardından gerçekleşmiş olmalıdır. Hüsameddin'in andığı "Kara Mustafa Paşa"nın bu olaydaki rolüne dair incelediğimiz kaynaklarda bir bilgiye rastlanmadı.
Çakalzâde Sinan Paşa konusunda ise okurun dikkatini bir ad benzerliğine çekmek gerekir. Osmanlı tarihinde çok daha tanınmış bir "Cağalazâde (Cigalazâde) Yûsuf Sinan Paşa" vardır: Messinalı bir ailenin oğlu olan, 1560'taki Cerbe Savaşı'nda esir düşüp sarayda yetişen, 1596'da sadrazam olan ve 1014 Ramazanının son günlerinde (Şubat 1606) Diyarbekir'de ölen bu paşanın adı bugün İstanbul'daki Cağaloğlu semtinde yaşar. Onun da Mahmud adlı bir oğlu vezirlik yapmıştır. Hüsameddin'in anlattığı Çakalzâde Sinan Paşa ise Amasyalı "Çakal Kadı" Bedreddin Mahmud Çelebi'nin soyundan gelen, Sivas valiliğinden azledildikten sonra 1005 [1596-97] yılında ölen ve mirası şer'iyye sicillerinden izlenen yerli bir ailenin büyüğüdür. Ölüm tarihleri, kökenleri ve hayat hikâyeleri bakımından bunlar ayrı kişilerdir; ad benzerliği iki paşanın birbirine karıştırılmasına yol açmamalıdır. Hüsameddin'in burada kendi arşiv çalışmasına dayanarak verdiği miras zinciri, bugün başka bir kaynakla karşılaştırılamamaktadır.
Ferhat Su Kanalı
Bölümün en değerli kısmı, Hüsameddin'in "Ferhad Kayası"ndaki oyuğu izleyerek bunun antik bir su yolu olduğunu göstermesidir. Bugün "Ferhat Su Kanalı" adıyla tescilli bir anıt olan bu yapı hakkında yapılan çağdaş araştırmalar, yazarın gözlemlerinin büyük kısmını doğrular. Kanal, Geç Helenistik ve Erken Roma döneminde, Yeşilırmak'ın güney kıyısındaki antik yerleşmenin su ihtiyacını karşılamak üzere kayalar oyularak, tüneller açılarak, yer yer duvar örülerek yapılmıştır. Kültür envanterinde yapım tarihi olarak MÖ I. yüzyıl verilir; Hüsameddin'in "hicretten yedi yüz yıl önce" dediği tarih de aşağı yukarı bu yüzyıla düşer. 1997-1998 yıllarında kanalın açıkta kalan bölümünde koruma projesi hazırlayan Gediz Urak ve Işık Aksulu ise kanalın yapım tekniğinin MÖ II. yüzyıla tarihlenen Amasya kral kaya mezarlarıyla benzerlik gösterdiğini, bu yüzden büyük ihtimalle Helenistik dönemde yapıldığını belirtir. Yazarın su yolunu Pontus krallarına bağlaması bu bakımdan isabetlidir.
Urak ve Aksulu'nun çalışması, Hüsameddin'in tarifini doğrudan kaynak olarak kullanır ve onun güzergâhını aktarır. Yazarın on sekiz kilometre dediği uzunluk bugün 20-25 kilometre olarak verilir. Kanalın başlangıcı Meşeli Çiftliği Köyü'nün Kırkgöz mevkiindeki kaynak, sonu Mehmet Paşa Mahallesi olarak gösterilir; Hüsameddin'in "Şâhin Kayası" önünden başlattığı ve Kibrithane'de bitirdiği güzergâh bu bilgilerle kabaca örtüşür. Kanalın batıdaki Helvacı mevkiinden doğudaki eski sanayi bölgesi Kibrithane'ye uzanan altı kilometrelik bölümünün büyük kısmı bugün şehrin altında tünel olarak geçer. Ferhat Dağı'nın doğu eteğinde, Amasya-Tokat yoluna paralel uzanan yaklaşık 675 metrelik açık kısım 1975'te tescil edilmiştir ve Ferhat Arası mevkiinde bugün de görülebilir.
Kazı ve temizlik çalışmaları, Hüsameddin'in kendi gözüyle tespit ettiği ayrıntıları da destekler. Kanal kireçtaşına demir keskilerle, kol gücüyle oyulmuştur; yan yüzlerdeki iki santimetre derinliğindeki çapraz keski izleri bugün de seçilir. Kayaya oyulan bölümlerde genişlik 87-94 santimetre arasındadır; derelerin geçildiği yerlerde moloz taştan duvarlar ve tonozlar örülmüş, iç yüzler horasan sıvayla kaplanmıştır. Kayaya oyulan kısımlarda çökeltme havuzları da bulunmuştur. Yörgüç Paşa Camii'nin duvarında bulunan üç satırlık Yunanca bir kitabe, kanalların MS III. yüzyılda onarıldığını bildirir. Kazılarda ele geçen XI-XII. yüzyıllara ait pişmiş toprak kaplar, kanalın geç Bizans döneminde işlevini yitirdiğini ve çevresine yerleşildiğini düşündürür. Hüsameddin'in Mehmed Paşa Mahallesi kesiminde suyun hâlâ aktığını söylemesi ise kanalın şehir içindeki bazı bölümlerinin yazarın zamanına kadar su taşımaya devam ettiğini, belki de başka kaynaklarla beslendiğini gösterir; yazar bunu da fark etmiş ve not etmiştir.
Ferhad ile Şirin Hikâyesi ve Hüsameddin'in Açıklamaları
Hüsameddin'in "otuz dokuz gün" diye alay ettiği ayrıntı, hikâyenin halk arasındaki biçiminden gelir. Anadolu'da ve Azerbaycan'da anlatılan "Ferhad ile Şirin" halk hikâyesinde olay Horasan'da başlar, Amasya'da gelişerek devam eder. Ferhad, Şirin'in köşkünün önünden su akıtmak için Bîsütun dağını delip pınarın suyunu kırk günde getirebileceğini söyler ve işi otuz dokuz günde bitirir. Hikâyenin bir yerinde Amasya hükümdarı Hürmüz Şah ortaya çıkar; Ferhad, Şirin'e kavuşabilmek için dağın ötesindeki suyu kırk gün içinde şehre getirmeyi kabul eder, tam başaracağı sırada kocakarının "Şirin öldü" yalanıyla canına kıyar. Karagöz oyunundaki biçiminde Ferhad'ın deldiği dağın adı "Amasya'daki Elmadağı"dır; oyunun 1906'da Almancaya çevrilen bir metni Die Liebenden von Amasia (Amasya'nın Âşıkları) adını taşır. Ferhad ile Şirin rivayetleri Anadolu'da, özellikle Amasya ve Erzurum'da yer adlarına bağlanarak bugüne kadar yaşamaktadır.
Hüsameddin'in, hikâyenin kaynağını Nizâmî-i Gencevî'nin mesnevisinde araması doğrudur. Hikâye Sasani hükümdarı Hüsrev Pervîz'in hayatından alınmış, klasik biçimini Nizâmî'nin Hüsrev ü Şîrîn'inde kazanmış, Ferhad'ın ön plana çıktığı müstakil "Ferhâd ü Şîrîn" ise ilk defa 1484'te Ali Şîr Nevâî tarafından yazılmıştır. Burada Hüsameddin'in görmediği, ama onun açıklamasını güçlendiren bir ayrıntı vardır: Nizâmî'de Ferhad, "Rum diyarında su yolları yapmakla ün salmış usta bir mimar ve mühendis" olarak tanıtılır; Şirin için sarp kayalar arasından bir su yolu açması da hikâyenin ilk sınavıdır. Anadolu'da kayalara oyulmuş eski bir su kanalının bu efsanevi su yolcusuna bağlanması, edebî gelenekteki bu niteliğinden kolayca doğmuş olabilir.
Yazarın Şirin'i Bizans imparatoru Mauricius'un kızı Maria ile bir tutması ise bugünkü bilgilerle uyuşmaz. Kaynaklarda Hüsrev'in birbirinden ayrı eşleri olarak Mauricius'un kızı Maria ile Şirin anılır. Şirin'in Huzistanlı Hristiyan bir kadın olduğu, Sasani sarayında etkili olduğu kaydedilir; Maria ise Bizans kaynaklarında hiç geçmez, yalnızca Süryani, Arap ve İran kaynaklarında yer alır. İki kadını aynı kişi sayan anlatımlar, Siirt Vakayinamesi gibi pek az kaynakla sınırlıdır. Hüsameddin'in Hüsrev Pervîz için verdiği tarihler ise doğrudur: Hüsrev 590-591'de tahta çıkmış, 628 Şubatında öldürülmüştür; bu, "hicretten otuz bir yıl önce tahta çıktı, hicretin yedinci yılında öldürüldü" ifadesine karşılık gelir. Mauricius'un 602'de öldürülmesinin ardından başlayan Bizans-Sasani savaşı sırasında Persler Anadolu'nun büyük bölümünü ele geçirmiş, 608'de ve 615'te Kalkedon'a kadar ilerlemiş, 620 ya da 622'de Ankara'yı almışlardır; Herakleios'un 622'deki karşı saldırısı ise Anadolu'yu Perslerden temizlemiş ve imparator ordusunu Pontus'ta kışlatmıştır. Hüsameddin'in andığı Pers istilası bu bakımdan tarihî bir olaydır; ancak Pontus eyaletinin yedi sekiz yıl İran yönetiminde kaldığını ve "Ferhâd bin Efrûhte" adlı bir Amasya valisinin varlığını gösteren bir kayda incelediğimiz kaynaklarda rastlanmadı. Hüsameddin de bu rivayeti şüpheli bulur.
Bîsütun'a dair verilen bilgiler de düzeltilmeye muhtaçtır. Bîsütun (Behistun) dağı, Arap coğrafyacılarının "Irak-ı Acem" dediği bölgede, bugünkü İran'ın Kirmanşah şehri yakınındadır; Gilan'da değildir. Dağın sarp yüzündeki ünlü kabartma ve yazıt, Ahameniş hükümdarı I. Darius'un MÖ 520-518 yıllarında yaptırdığı üç dilli anıttır. Hüsrev Pervîz'in taç giyme ve av sahnelerini gösteren kabartmalar ise yine Kirmanşah'ın hemen kuzeydoğusundaki Tak-ı Bostan'da bulunur. Halk arasında bu kabartmaların Hüsrev, Şirin ve Ferhad'a bağlanması eski bir gelenektir; Bîsütun'u Hüsrev, Şirin ve Ferhad oymalarıyla gösteren minyatürler de vardır. Adın "Pontus"tan bozulduğu düşüncesi ise tutmaz: Bîsütun'un Eski Farsça adı Bagastana, yani "tanrının yeri"dir. Hüsameddin'in kendisi de bu açıklamayı bir varsayım olarak sunar ve rivayeti çürütmekte kullanır.
Dağın adını Dânişmendli emiri "Ferhâd Gâzi"ye bağlayan açıklama, Hüsameddin'in sık başvurduğu ve bugün elde bulunmayan Târîh-i Âl-i Dânişmend'e dayanır. Amasya'nın fethini anlatan Dânişmend destanı bilinmektedir: Dânişmendnâme'de Melik Dânişmend Gazi, Yeşilırmak havzasındaki kaleleri aldıktan sonra en son Harşana (Amasya) Kalesi'ni ele geçirir. Ancak bu kuşatmada şehit düşen bir "Ferhâd Gâzi"ye dair bilgiye incelediğimiz kaynaklarda rastlanmadı; dağın adı için ileri sürülen bu açıklama yazarın tahmini olarak kalmaktadır.
Veng, Halifet Gazi ve Dağatur Rivayeti
Hüsameddin'in "Veng" adını açıklarken dayandığı maddî delil, eski bir kilisenin taşlarının Selçuklu yapılarında yeniden kullanılmış olmasıdır ve bu tespit bugünkü araştırmalarla desteklenir. Halifet Gazi (halk ağzında Hilfet Gazi) Medresesi ve Türbesi bugün Şamice Mahallesi'nde, Torumtay Sokağı'nda yer alır. Medresenin türbeye bitişik duvarında devşirme malzeme kullanıldığı görülür; Dânişmendnâme'ye göre yapı kiliseden medreseye çevrilmiştir ve Albert Gabriel de bu kanaattedir. Metin Sözen kemerli bölümün eski bir Bizans yapısının cephesi olabileceğini öne sürer. Türbenin içindeki mermer sanduka ise Eroslar, kanatlı Medusa başları ve uyuyan bir kadın tasviriyle süslü bir Roma dönemi kadın lahdidir. Hüsameddin'in andığı 622 [1225] tarihli Halifet Gazi Vakfiyesi de bugün elde bulunan bir belgedir. Halifet Gazi, Dânişmendliler'in ardından Selçuklu hizmetine girmiş, 619 [1222] yılında Amasya valisi olmuş, 1232'de Gürcülere karşı seferde şehit düşerek bu türbeye gömülmüştür.
"Veng" adının patrik "Vengliyus"tan geldiği açıklaması ise yazarın kendi çıkarımıdır. Pazar günleri Rum ve Ermenilerin toplandığı, damlayan suyunun kutsal sayıldığı bu yere dair başka bir kaynağa rastlanmadı. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Hüsameddin, Petrus'un öğrencilerinin "hicretten 562 yıl önce, yani miladın ikinci asrında" öldürüldüğünü söyler; oysa hicretten 562 yıl önce milattan sonra 60 yılına, yani birinci yüzyıla denk gelir. Yazarın kendi hesabındaki bu tutarsızlık, rivayeti çürütme gerekçesini değiştirmez.
Mustafa Vâzıh Efendi'den aktarılan Dağatur rivayeti İslâm kaynaklarında bilinen bir olaya dayanır, ama yeri farklıdır. Dihye b. Halîfe el-Kelbî, Hz. Peygamber'in Herakleios'a yazdığı mektubu hicretin yedinci yılı Muharreminde (Mayıs 628) götürmüştür. Kaynaklara göre Herakleios, Dihye'yi yakın dostu olan Hristiyan âlimi Dagātır'a göndermiş; Dihye "Rûmiye"ye onun yanına gitmiş, Dagātır İslâm'ı kabul edip Rumları kilisede toplayarak onları da davet edince Rumlar onu döverek öldürmüştür. İslâm kaynaklarında olayın geçtiği yer "Rûmiye" diye anılır. Amasya'nın lakaplarından birinin "Rûmiyye-i Suğrâ" (Küçük Roma) olması, rivayetin Amasya'ya mal edilmesine yol açmış görünmektedir; bu, Mustafa Vâzıh Efendi'nin ya da onun dayandığı yerel geleneğin bir yorumudur. Dagātır'ın Amasya'da yaşadığını gösteren bağımsız bir kayda rastlanmadı.
Helvacı Pınarı ile Bey Pınarı çeşmelerinin bugünkü durumuna dair güvenilir bir kaynağa ulaşılamadı. Ancak "Helvacı" adı yaşamaktadır: Ferhat Su Kanalı'nın açık bölümü bugün resmî kayıtlarda Helvacı Mahallesi, Ferhat Arası mevkii olarak geçer.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 82–87. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Gediz Urak – Işık Aksulu, "Documentation for Preservation of the Ferhat Water Canal in Amasya", METU Journal of the Faculty of Architecture, 23/2, 2006, s. 93-112. https://open.metu.edu.tr/bitstream/handle/11511/50999/93_112.pdf
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 5. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/19685
- Zafer Karademir, "Osmanlı Sosyo-Ekonomik Yaşamında Su: 18. Yüzyıl Eyalet-i Rum Örneği", Tarih İncelemeleri Dergisi, XXIX/1, 2014, s. 189-211. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/58898
- "Acem Ali Kimdir? Osmanlı Dönemi Hassa Baş Mimarı Alaeddin Ali b. Abdullah'ın Kişiliği ve Mesleki Kimliği Üzerine Bir İnceleme", DergiPark. https://dergipark.org.tr/en/pub/mjss/issue/53880/542527
- Mahmut H. Şakiroğlu, "Cigalazâde Sinan Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 525-526. https://islamansiklopedisi.org.tr/cigalazade-sinan-pasa
- İsmail Güleç, "Sürûrî, Muslihuddin Mustafa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 170-172. https://islamansiklopedisi.org.tr/sururi-muslihuddin-mustafa
- "Bayezid, Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-sehzade
- Nurettin Albayrak, "Ferhad ve Şirin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, İstanbul 1995, s. 388-389. https://islamansiklopedisi.org.tr/ferhad-ve-sirin
- "Hüsrev ve Şîrin", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/husrev-ve-sirin
- "Dânişmendnâme", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/danismendname
- Aynur Durukan, "Hilfet Gazi Medresesi ve Türbesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, İstanbul 1998, s. 30-31. https://islamansiklopedisi.org.tr/hilfet-gazi-medresesi-ve-turbesi
- "Dihye b. Halîfe", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul 1994, s. 294. https://islamansiklopedisi.org.tr/dihye-b-halife
Resmî kaynaklar
Kitaplar
Diğer kaynaklar