"Acâ'ibü'l-Makdûr fî Nevâ'ib-i Timûr"da Şihâbeddîn Ahmed bin Arabşâh-ı Rûmî diyor ki: "Sultân Bâyezîd Hân-ı Evvel" şehzâdegânından "Sultân Mehmed ve Mûsâ" çelebiler "Harşene" nâmıyla mevsûm olan Amasya kalesinde idiler ki o kale gâyet-i irtifâ' ile meşhûr ve metânetle mezkûrdur."
"Tercüme-i Kâmûs"da Âsım Efendi diyor ki, Harşene, şın-ı mu'ceme ile hardele vezninde Rûm diyârında bir beldedir. Tırâzu'l-Müzehheb nâm kitâb-ı ta'rîbde hâlâ Anadolu'da belde-i Amasya olmak üzere mersûmdur. Bânîsi olan "Harşene bin Rûm bin Sâm bin Nûh (aleyhi's-selâm)" ile müsemmâdır. Ve ona selefde "Seyfü'd-Devle-i Hamdânî" gazâ etmekle, "Mütenebbî" bir kasîde ile vasf eylemişdir. Bu beyit ondandır:
حتى أقامعلى أرباض خرشنة
تشقى بها الروم والصلبان والبيع
"El-Aylemü'z-Zâhir"de "Mustafa Cenâbî Efendi" ve "Câmiü'd-Düvel"de Dervîş Ahmed Efendi ve "Tehyîcü'l-Gusûn" dîbâcesinde el-Hâc Hızır Efendi, "Harşene", Amasya ve kalesinin nâm-ı kadîmi" olduğunu [64] tasrîh ediyorlar. "Târîh-i Âl-i Dânişmend"de "Harşene" yerinde "Harcene" mezkûr olup Amasya'nın nâm-ı kadîmi olduğu mestûrdur.
Şu delâ'il-i târîhiyyeden hâsıl olan netîceye göre "Harşene", Amasya Kalesi’ni binâ eden zâtın ismi olup kaleye alem-i mahsûs olmuşdur. Bu kalenin bender-i ticâreti, medâr-ı sa'âdeti olan şehre dahi "Amasya" denip bu şehrin merkezi, muhâfızı da "Harşene" olduğundan yek-diğeriyle tesmiye edilmişdir. Bu şehir ve kale yek-diğerinin mütemmimi, lâzım-ı gayr-i müfârıkıdır. "Târîhü'l-Ümem, Ikdü'l-Cümân" kitâblarında "Amasya" ve "Harşene" nâmları mestûr olup kaleye "Harşene", şehre dahi "Amasya" dendiği vukû'âtın ta'kîbinden anlaşılır.
Bu kalenin bânîsi olmak üzere gösterilen "Harşene", ta'bîr-i diğer "Harcene", "Amas" gibi bilâ-nisbet olmayıp âbâ vü ecdâdı zikr edilmekdedir. Fakat bunların zabtında erbâb-ı târîh arasında tehâlüf vardır. Bu "Harşene", "Mu'cemü'l-Buldân"da "Rûm bin İlikan bin Sâm bin Nûh (aleyhi's-selâm)" ve "el-Kâmil"de "Rûm ibni Esved bin Sâm" ve "el-Kâmûs"da "Rûm bin Sâmoğlu" olmak üzere zabt olunmuşdur. Harşene'nin pederinde ittifâk ve ceddinde ihtilâf olunmakla beraber bu sülâle erbâb-ı neseb nezdinde ma'lûldür.
Çünkü erbâb-ı târîhin zabtına nazaran evlâd-ı Nûh'un yeryüzünde intişârı Tûfân'dan takrîben 670 sene sonradır. Akîb-i intişârda "Harşene"nin gelip bu kaleyi binâ etdiği farz edilse bile [65] yedi asır zarfında batnen üç, yâhud iki vâsıta ile Hazret-i Nûh'a ittisâli mümkün olamaz. Sâm bin Nûh’un İlikan, Esved, Rûm adlı oğulları olmadığını bütün nessâbelerin zikr eylediklerine binâ'en "Harşene"nin esâmî-i âbâ ve ecdâdında ta'rîb, tahrîf ve hazf olduğu şübhesizdir.
Harşene, Rûm, İlikan, Esved isimleri mu'arreb, muharref olmakla beraber hangi kavme mensûb oldukları pek de ma'lûm değildir. Fakat tedkîk ve tahlîl olunduğu takdîrde "Amas" gibi Türkler'den oldukları zannı pek ziyâde kuvvet bulur.
Çünkü: Lugat-ı Arabiyye'de cereyân eden usûl-i ta'rîb, kelimât-ı mu'arrebenin esâslarını tebdîl etmeksizin hurûfunu ve suver-i telaffuzunu tahvîl ederek kelimât-ı Arabiyye eşkâline vaz' ve lehce-i Arabiyye'ye tatbîk etmekden ibâretdir. Bu esmâ şu usûl üzere tahlîl ve esâsları tedkîk olunursa Türk isimlerinden ibâret oldukları münfehim olur. Usûl-i ta'rîbde "sağır kâf'lar, kaf; ve cîm ve sîn'ler şın; ve şın'lar sîn; ve kaf'lar hâ; ve pâ'lar fâ" harflerine tebdîl edildiği meşhûrdur. "Hocend, Cürcân, Cûcân, Kâşân, Kûmes, Hartenc, Fergana" isimlerinin asılları olan "Kûgend, Gürgân, Kûçân, Kâsân, Kûmeş, Karteng ve Parkanc" isimleri târîhen mazbûtdur. Bu asla binâ'en "Harşene"nin aslı dahi "Karasanc ve Karasan" olduğu anlaşılır. [66]
"Texier"nin Harşene yerinde "Karisini" zabt etmesi bu aslı te'yîd eder.
Âsâr-ı atîka ulemâsından "Teodor Reinach", Pon Hükûmeti nâm eserinde müverrihîn-i kadîmeden "Herodot" ve "Kisenofon" taraflarından yazılan âsârdan nakl ederek diyor ki: "Pon kıt'asında "Mihridad-Mitrad" hükûmeti teşekkül etmezden mukaddem "Hâlîb-Sâlîb" ve "Tîbâr" ve "Mosnik-Bozok" ve "Makron" ve "Sân-Çân" akvâmı meskûn idi."¹³⁵
Şu akvâmın Türk oldukları bâlâda "Mir'âtü'l-İber"den naklen tahrîr edilmiş idi. "Sânlar", târîhen "Zânlar-Çânlar" demekle meşhûr olan Türkler olup "Zanit¹³⁶-Canik" şehri bunların âsârından olduğu ma'lûm ve "Amasya Kalesi"ni binâ eden "Karasan" bunların ceddi olması ağleb-i ihtimâldir. "Harcene" rivâyeti "Karaçan" olmasını daha ziyâde takviye eder.
Şu esâs üzerine bu "Harşene"nin pederi gösterilen "Rûm" ismi, bunun pederi gösterilen "İlikan" ismine bakılırsa esâmî-i Rûmiyye'den olmayıp Türk ismi olduğu zann edilir. Şu hâlde [67] "Rûm", bir ism-i menhût olup "Barûm"¹³⁷ isminden evveli naht edilmiş ve "İlikan", mu'arreb olarak "İli Hân"¹³⁸ ve "Esved", "Usvet"¹³⁹ olduğu tahmîn olunur. Türkler'in ceddi "Yâfes bin Nûh" olduğuna göre "Sâm" ismi muharref olup "Süli"¹⁴⁰ yâhud "Sülim"¹⁴¹ olduğu muhtemeldir. Şu ihtimâle binâ'en, "Sâm" add edilen "Sülim" ile Hazret-i Nûh arasında hayli butûn hazf edilmiş olur.
Tevârîh-i Arabiyye'de zabt ve tertîb edilen şu nesebin tamâmiyle yalan olmayıp yanlış olduğu ve Pon kıt'asında "Kurûn-ı Ûlâ"da meskûn olan akvâmın mâhiyet-i milliyyesini bir derece ta'yîn edeceği teslîm olunursa şu ensâbın kıymet-i târîhiyyesi takdîr edilmiş olur.
Bu kalenin bânîsi hakkında şark ve garb arasında tebâyüne karîb bir tehâlüf vardır. Müverrihîn-i Arab, bu kalenin bânîsi "Harşene" [68] olduğunu beyân etmekde müttahidü'l-lisân oldukları bâlâda nakl edilen kuyûd-ı târîhiyyeden anlaşılmışdır. Avrupa müverrihleri "Kurûn-ı Ûlâ"nın nısf-ı evvelini edvâr-ı mechûleden i'tibâr ve bu devre âid her türlü ma'lûmât-ı târîhiyyeyi esâtîr-i evvelîn olmak üzere telakkî ederek, ba'zıları bu kıt'ada bulunan âsâr-ı kadîmeyi Pon krallarına atf ve isnâd ve bir kısım müdekkiki tereddüd edib daha evvele doğru ircâ'-ı nazar etdikleri görülmekdedir.
Erbâb-ı tedkîkden "Texier", Küçük Asya’ya âid eserinde diyor ki: "Bu kaleyi burada icrâ-yı hükûmet eden "Mihridad", mîlâd-ı Îsâ'dan iki buçuk asır evvel binâ etmişdir." "Vital Könye" dahi "Asya'da Türkiye" adlı eserinde bu kavli nakl ve te'yîd etmekde olup, şark ve garbın bu husûsda nokta-i nazarı tehâlüf ediyor. Bu tehâlüfü el-yevm Küçük Asya'da "Hitit-Hıtay" hükûmet-i kadîmesi hakkında bezl edilen mesâ'î-i cedîde netîcesinde keşf edilecek âsâr-ı kadîmenin hall edeceği şübhesizdir.
Bu kale şarkdan garba uzun, şimâl tarafları düz, cenûb tarafları engin ve etrâfı takrîben on beş metre kadar mürtefi' taş duvâr ile muhâtdır. Şark tarafı garba nisbetle aşağı, garb tarafı daha yüksek, üstü umûmen düz ve murabba'dır. Garb taraflarının irtifâ'ı şarka nisbetle yirmi metre kadar ziyâdedir.
Kale, bir mahalle i'tibârında olup iki burcu, iki kapısı, [69] bir sarâyı, bir câmii, bir medresesi, bir zâviyesi, bir imâreti, bir kuyusu ve iki hamâmı vardır. Burcun biri şarka diğeri şimâle nâzır olup mevki'leri yüksekdir. Kapılardan biri Şamlılar Mahallesi’ne ya'nî şimâl-i şarkîye, diğeri de Hızır Paşa Mahallesi’ne ya’nî garba nâzır olup bunlar el-yevm mevcûddur. Şimâle nâzır olan kapısı gâyet büyük, taşdan ma'mûl ve musanna' olup yüksek tâkında ibârât-ı mahkûka var ise de Latin hurûfu olduğundan anlayacak bir kimse bulunamadı.
Kalenin şark tarafında kapı civârında düz bir mevki'de câmi-i şerîf harâbesi olup nısf-ı mihrâbı, minâresinin bir metre kadar temeli müşâhede olunmakdadır. Bu câmi-i şerîfin yeri kable'l-feth "Endere Kilisesi" olduğu kuyûd-ı atîkada görülmüşdür. Bu kilise, "Pont" vâlîsi "Andronik Koman" tarafından binâ edilip zamân-ı fetihde kalede sâkin olan Hristiyanlar Amasya'da iskân edildiği münâsebetle câmi-i şerîfe tahvîl edilmiş ve mükerreren zelzeleden musâb olarak emîrü'l-hâc "Şemseddîn Şâdgeldi Paşa" tarafından 774 hudûdunda müceddeden kârgîr bir câmi-i şerîf ve civâr-ı garbîsinde bir hamâm inşâ edilmişdir.
Bu hamâmın civârında "eş-Şeyh Bahâeddîn Muhammed Halvetî" 847'de bir zâviye-i Halvetiyye ve "Sultân Eretna Beyzâde Alâeddîn Ali Paşa" bir dârü'z-ziyâfe ve kale dizdârı "Kara Ahmed Ağa" 890'da câmi-i [70] şerîf civarında "Dizdâriye" nâmıyla bir medrese binâ ve mahdûmu "Mustafa Paşa" 917'de bir mekteb ilâve ederek evkâfını tanzîm eyledikleri sicillât-ı atîkadan anlaşılmışdır.
Garba nâzır olan kapının hizâsından i'tibâren garb tarafı bir sarây-ı âlî olup, "Sultân Kılıç Arslan-ı Râbi" burada ikâmet etmişdir. Teşkîlâtı muntazam olduğu harâbesinden anlaşılmakdadır. Cesîm bir mahzeni, latîf bir hamâmı olup kubbesi hizâsına kadar toprağa gömülmüşdür. Kalenin zindânları umûmen şark tarafında olup en muhavvifi orta yerinde aşağı sarâya inecek derenin hizâsında çukur yerdedir.
Bu kalenin şimâl tarafı daha yüksek bir dağa istinâd etmekde olup bu dağa "Kırklar Dağı" denir. 682 târîhlerinde yazılmış olup ele geçen vesâ'ik-i atîkada bu dağ "Cebel-i Erba'în" nâmıyla mukayyed olduğu görülmüşdür. Şu kayda nazaran "Kırklar Dağı" nâmı pek kadîm olup elsine-i âmmede mütevâtir olan bir rivâyet, bu tesmiyeyi intâc eylediği zann olunur. Rivâyet-i mütevâtire şudur: Dânişmend Gâzi, Amasya kalesini muhâsara eylediği esnâda müdâfi'ler pek ziyâde ısrâr ve mukâvemet eylediklerinden bahâdırân-ı İslâmdan kırk kişi bu dağda topladıkları birkaç sürü koyunun boynuzlarına mûmlar dikip gece sabâha karşı dağdan aşağı kaleye doğru asker nizâmı üzere sürdüklerini gören müdâfi'ler [71] azîm bir kuvve-i imdâdiye geldiğine zâhib olarak kale kapısını açmışlar ve kırk bahâdır bilâ-ifâte-i zamân kaleye girip müdâfi'leri teslîm-i nefse icbâr ederek kaleyi bu sûretle feth etmişlerdir.
Vustâda Cilanbolu dahi hayreti câlib
Her bir tarafında görülür türlü garâ'ib
Mecrâ vü mesâbî de ne ma'lûm u ne gâ'ib
Âbı sayılır efdal-i âbâr-ı Amasya
Bu kalenin orta yerinde büyük kapının hizâsında kâ'in yüksek mevki'de el-yevm "Cilanbolu" nâmıyla meşhûr bir su kuyusu vardır. Cenûbdan şimâle doğru gider. Yüz elli kadar basamakla aşağı iner. Derin, gâyet korkunç bir kuyudur. Kapısı sekiz metre kadar kutrunda vâsi' ve üstü müdevver bir delik olup aynı vüs'at suyun bulunduğu yere kadar devâm eder.
Kapı tarafı toprakdan olup kârgîr ile örülmüş ise de indikçe yekpâre kayadan oyulmuş olduğu müşâhede olunmakdadır. Olduğu yer taşdan oyulmuş bir hücre-i müdevvere şeklinde olup, suyun yatağı toprak ve muhîti taşdır. Suyu gâyet parlak ve mebzûl olup hafîf ve ta'amı latîfdir. Görünüşde râkid, gâyet durgun bir hâlde ise de tedkîk-i nazar edildikçe hareket-i devriyyesi gâyet batî olarak hiss olunur. [72]
Cenûb tarafı nihâyet bir arşın derinliğinde ise de şimâl tarafı ya'nî kayanın dibi gâyet derindir. Ne tarafdan çıkar, nereye akar pek de ma'lûm değilse de garb tarafından nebe'ân ve şark tarafına doğru cereyân eylediğini ihsâs eder. Derinliğini anlamak husûsunda erbâb-ı merâkı pek çok tecrübe-i mühlikeye sevk etmişdir.
"Mustafa Vâzıh Efendi" Amasya Târîhi'nde¹⁴² diyor ki: "Bu suyun derinliğini anlamak için Amasya mutasarrıfı Caniklizâde "Mikdâd Ahmed Paşa"¹⁴³ bir adamı istîcâr ve ayrıca diyet-i şer'iyyesini i'tâ ederek oraya indirir. Gavvâs-ı mezkûr suya girer. Kayanın dibinde gâ'ib olur. Hâlâ gider."
"Charles Texier", "Küçük Asya" eserinde diyor ki: "İngiliz müdekkiklerinden seyyâh-ı meşhûr "Hamilton" Amasya'ya gelip şâyân-ı tedkîk olan yerleri ziyâret ve icrâ-yı tedkîkât eylediği esnâda bu kuyuyu anlamak için adamlar tutup meş'aleler ile aşağıya inmiş ve kale yolu olup ba'dehû su menba'ına tesâdüfle kuyu olduğunu anlamışdır." [73]
Fakat şu rivâyetlere bakılırsa elsine-i âmmede deverân eden rivâyet-i kadîmeyi kabûl etmek îcâb eder. Deniyor ki: "Burası kadîmen kaleye mahsûs su kuyusu olmak üzere inşâ edilmiş ve "Karaman Dağı" tarafından akan su, buraya icrâ ve mecrâsı dahi şark tarafından ırmağa kadar indirilmiş olduğu hâlde san'atla gâ'ib edilmişdir. Kuş Köprü’nün üstünde bulunan "Leğen Kaya" bu mecrânın müntehâsı olduğu söylenmekdedir.
Çünkü: "Vâzıh Efendi"nin rivâyetine nazaran gavvâsın boğuldukdan sonra cesedi mutlakâ suyun yüzüne çıkması lâzım iken çıkmamış ve şimdiye kadar oraya atılan cesîm kayalar, taşlar suyun içinde gâ'ib olup gitmişdir. Eğer bunlar cem' edilse kuyuyu ağzına kadar doldururdu. Bu kadar taşlar nere gitdi? Ne tarafdan çıkdı? Ma'lûm değildir. Fakat su, kadîmen olduğu gibi duruyor.
Amasya mutasarrıfı "Mehmed Kemâl Bey", bu suyu diğerlerine tercîh ederek isti'mâl etdiğinden o zamân umûm me'mûrîn ve Amasya eşrâfı bu sudan içmeğe devâm etmişlerdir. Bu suya "Cilanbolu Suyu" ve kuyuya da "Cilanbolu" denir.
Bu "Cilanbolu" nâmına ve kuyunun bu nâm ile nasıl müsemmâ olduğuna dâ'ir ma'lûmât-ı sahîha bulunamadı. Fakat "Cilanbolu" isminden istidlâl edildiğine göre mukaddemen "Cilan" nâm bir [74] kimse kaleyi ta'mîr ederek "Cilanbolis - Cilan Şehri" tesmiye etmiş ise de iştihâr edemeyip ancak kuyuya alem-i mahsûs olarak kalmış olduğu zann olunur.
Bu "Cilanbolu"nun cenûben hizâsında Aşağı Sarây’ın üstünde kâ'in derenin yukarısında sol tarafında derin bir kuyu daha vardır. Bu kuyu, şarkdan garba doğru yekpâre taşdan oyulmuş olup doksan merdiven ile aşağı inilir. Dibi cenûbdan şimâle doğru sekiz kadem arzında, on beş kadem derinliğinde su yolu şeklinde oyulmuş bir yol olup Cilanbolu’ya doğru gitmekdedir. Cenûb tarafı, yekdiğerine muttasıl iki büyük mağara tarafına gitmekde olup her iki tarafı da taşlar ile dolmuş olduğundan ne olduğu tamâmiyle anlaşılamamışdır. Fakat şimâl tarafında görülen tereşşuhâta bakılırsa Cilanbolu kuyusundan Aşağı Sarây’a cârî olan su yolu olması muhtemeldir. Yukarı kuyunun taş basamakları toprak ile dolup gâ'ib olmuş ise de bu kuyunun basamakları bir sene evvel yapılmış gibi durmakdadır. Bunun vaz'ı, vüs'ati de Cilanbolu’ya müşâbihdir.
Bir merkez-i mahfûz kralı idi evvel
Pon şâhları kâ'id-i taht oldu müselsel
Romalılara etdi yedi harb-i mükemmel
Bunlar ile ma'lûm olur etvâr-ı Amasya
[75] Kapadokya ve Pont kıt'alarının merkez-i hâkimi olan bu kıt'anın ezmine-i atîkada gördüğü devr-i ikbâli ve ezmine-i ahîrede uğradığı mesâ'ib-i edbârı, enzâra hayret veren âsâr-ı kadîmesi kemâl-i belâgatla ihtâr ediyor. Pont krallarının merkez-i hükûmeti olan bu kalede icrâ-yı saltanat etdikleri meşhûr olup, ekser âsâr-ı bâkiyesi bu hükûmetin bırakdığı me'ser-i umrândır.
Pont hükümdârlarının menşe'i, Amasya'da hükûmetleri ve Romalılar'la münâsebeti, Yedinci Mihridad’ın Romalı'lar ile yedi def'a harbi, bunların inkırâzı "Bâb-ı Evvel"de zikr edilecekdir. Amasya'nın târîh-i umûmîde şöhreti bunların zamân-ı hükûmetinden i'tibâr edildiği münâsebetle ahvâl-i târîhiyyesi zabt olunmuşdur.
Bu şâhların dahmesi olmuşdu mağârât
Ecsâdını hep sonra duhûr eyledi târât
Bir vakt rehâbîne olup cây-ı riyâzât
Şimdi ise boş mahzen-i ekdâr-ı Amasya
Bu kalenin bedeninde ya'nî cenûb tarafında görülen mağaralar, bu hükümdârânın mezârları olmak üzere gösteriliyor. Amasya vâdîsinde bu mağaralar on iki aded olup, beşi "Kızlar Sarâyı" üstünde, ikisi Sarây Mahallesi üstünde ve birisi "Meydân Köprü" hizâsında ve ikisi [76] "Yassı Kaya"nın cebhe-i şimâlîsinde ve birisi "Âhûr Önü"nde ve birisi de "Ziyâre" yolunda "Aynalı Mağara" demekle meşhûrdur.
"Mufassal Kurûn-ı Cedîde"de "Ahmed Midhat Efendi" diyor ki: "Hâlâ şehir civârında kayalar derûnuna oyulmuş sun'î mağaralar Pon krallarının mezârları olmak üzere yapıldıkları tevârîhde mündericdir."
"Şark Hâtırâtı" nâm eserinde Amasya'yı ziyâret ve buraları temâşâ ve tedkîk eden Mareşal "Moltke" diyor ki: "Fakat en câlib-i hayret manzara taş odalardır. Kırkar kadem tûl ve arzında, altmış kadem derinliğinde bir oda tasavvur ediniz. Bu odanın içinde bir ev teşkîl ediyor. Bu taşın içinde on beş kadem murabba'ında bir boşluk, bir de pencere veyâ kapı tahayyül ediniz. İşte bu granitden ev mutlakâ bir mezâr olmak üzere inşâ edilmiş olacak. Bu odalardan beş tânesi yekdiğerine muttasıl bulunur. Aralarında dehlîzler ve merdivenler mevcûd olup parmaklıklarına varıncaya kadar hepsi yekpâre taş üzerine oyulmuşdur. Hiç şübhesiz bunlar "Karadeniz (Pont)" krallarının makbereleri idi.
İki bin seneden fazla bir zamân evvel inşâ edildikleri muhtemel olan bu kabirlerin zînetleri, daha dün hakk edilmiş gibi ayân bulunuyor. Resimlerle beraber hey'et-i mecmû'asının tarzı Mısırkârîdir. [77]
Bu taş odalar zannedersem vaktiyle örtü altında bulunuyorlardı. Fakat bi'l-âhire yıkılmış ve mezârların da kaldırılmış olduğu maznûndur. Taş odalara gelince onlar dühûr ve a'sâra daha çok zamân meydân okuyacak bir hâldedir."
"Küçük Asya Âsâr-ı Kadîmesi Târîh ve Coğrafyası" nâm eserinde "Texier", diyor ki: "Amasya mevki'inin târîhlerinden en mükemmeli Strabon’un târîhidir. El-yevm mazbût ve mevcûd harâbeler hakkında tafsîlât, bu târîh ile elde edilebilir. Fakat bu harâbeler âsâr-ı atîka ulemâsı için sâmitdir. Bu mağaraların hangi devirlere âid olduğu mechûldür. "Strabon" ile beraber biz de "Krallar Mezârı" deriz. Fakat hangi kralların mezârlarıdır?
Kable'l-mîlâd 306 - 64 târîhine kadar devâm eden Pon krallarının mezârları mıdır? En kadîmi hangisidir? Hangi zâta mahsûsdur? Birinin kapısı üzerinde bulunan bir kitâbe, büyük bir kâhinin, krallar kadar iktidâra mâlik büyük kâhinlerden birinin türbesi olduğunu gösteriyor.¹⁴⁴ Bu kimdir? Bu âsâr-ı [78] kadîme "İskender" devrinden evvel midir? Sonra mıdır? Bunlara târîhen cevâb vermek mümkün değildir."¹⁴⁵
Bu on iki mağaralardan mâ-adâ Amasya vâdîsi hâricinde iri, ufak mağaralar mevcûd olup, Amasya derûnunda bulunan mağaralar, Pon kralları adedinden fazla olduğu münâsebetle bu mağaraların bir kısmı Pon krallarından mukaddem oyulmuş olduğu zannolunur. Feth-i celîl-i İslâmdan evvel bunların cesedleri mağaralardan kaldırılıp Hristiyan papazlarının riyâzetgâhı olduğu mütevâtirdir.
Devr-i celîl-i İslâmda bu mağaralar boş olarak bulunup kalmış ve 833'de Amasya ve Anadolu vilâyetlerinde icrâ-yı şekâvet eden "Kızıl Koca Oğulları" Amasya vâlîsi "Yörgüç Paşa" tarafından ahz ve girift olundukda bu mağaralarda habs ve saman buğuyla itlâf etdiği gibi 1008'de hurûc ve isyân eden "Urfalı Karayazıcı Abdu'l-Halîm" etbâ'ı 1011'de Amasya'yı ihrâk etdikleri zamân pek çok eşrâf ve a'yân bu mağaralarda tahassun ve servetlerini muhâfaza etmişlerdir.
Etdi ümerâ kal'ayı kerrât ile tecdîd
Selçûk-neseb Şâh Kubâd eyledi teşyîd
Lâkin bunu da kerr-i zamân eyledi tebdîd
Etmişdi vatan burcunu dizdâr-ı Amasya
[79] Roma generali meşhûr Pompei’nin tahrîbinden sonra Roma hükûmeti tarafından tecdîden ta'mîr edildiği gibi Bizans imparatorluğu devrinde "Mardus Fokas" vekâyi'i esnâsında tahrîb ve ba'dehû i'mâr edilmişdir. Devr-i celîl-i İslâmda ibtidâ "Melik Dânişmend Ahmed Gâzi" ve 540 hudûdunda "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" ve 618 hudûdunda "Sultân Alâeddîn Keykubâd" taraflarından mükerreren ta'mîr olunmuşdur.
718 zelzelesinde fenâ hâlde musâb olduğundan "Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi" ve 768 hudûdunda "Şemseddîn Şâdgeldi Paşa" ve 818 zelzelesinden sonra "Sultân Murâd Hân-ı Sânî" ve 918'de "Şehzâde Sultân Ahmed" ümerâsından "Mustafa Bey" taraflarından ta'mîr edilmiş ve 1079 'da tekrâr zelzeleden musâb olduğundan "Hoca Ahmed Paşazâde Ali Bey" ve Hakalalı "Silahdârzâde Yûsuf Ağa" ma'rifetleriyle i'mâr olunmuşdur.
Bu kalenin şehre nâzır olan aşağı burcu "dizdâr-kale muhâfızı" beylerin, ağaların ikâmetine mahsûs olarak bunların idâresi, ze'âmeti 1255 târîhine kadar devâm etmişdir. İbtidâ-yı fethinde Dânişmendiye ümerâsından "Mübârek Gâzi" bu kalenin dizdârı ve merkez-i vilâyetin muhâfızı olup "Emîr Celâleddîn Karatay" gibi pek çok ümerâ dizdâr olmuşdur.
İbtidâ-yı devr-i Osmânî'de "Hasan Bey" kale dizdârı olup [80] ze'âmetleri Moramul ve Yağmur Köyleri’nin a'şârından almak üzere 13000 - 33000 akçeye tereffu' ederek içlerinden Ahmed Paşa, Osmân Paşa, Receb Paşa, Memi Bey gibi emîr-i mîrân ve ümerâ zuhûr etmişdir. Dizdâr ağalarının ma'iyyetinde kale kethüdâsı ve kale yamağı ve kale kapıcıları ve neferât-ı müstahfeze olup bunlar, zamân-ı seferde şehir muhâfızı idiler. Kalede müte'addid toplar mevcûd olup 1248'de biri bırakılarak diğerleri kaldırılmış ve 1281'de Amasya mutasarrıfı meşhûr "Ziyâ Paşa" eski topu kaldırıp yerine önden dolma bir top ikâme etmişdir. Bu top, dizdâr ağalarının odasında bırakılmış olup önü açılmış ve yalnız eyyâm-ı resmiye ve şer'iyyede atılmakda bulunmuşdur. Yeri yüksek olduğu münâsebetle topun sadâsı iki sâ'atlik köylere kadar gitmekdedir. Ramazân tetavvu'undan bayrâm nihâyetine kadar toplar atılır, davullar çalınır. Topçuları, davulcuları Amasya belediyesinden muvazzaf olup tahsîsât-ı seneviyyeleri vardır.
Sağında bunun türbe-i Şirvânî-i Kâmil
Kandîl-i hüdâ feyz-i Hudâ nûr-ı fezâ'il
Yanında yatar Hazret-i Îsâ gibi fâzıl
Etrâfı bütün kümmel ü ahyâr-ı Amasya
Bu kalenin sağ tarafında ya'nî şark-ı şimâlîsinde bulunan türbeye [81] "Şirvânlı Türbesi" denir. Şirvânî İsmâ'îl Sirâceddîn Efendi’nin oraya defninden evvel Şamlılar Üstü denmekde idi. 1284'de mahdûmu sadr-ı esbak "Mehmed Rüşdi Paşa" türbeyi inşâ etdikde bu nâm ile iştihâr etmişdir. Türbenin ittisâlinde bir câmi-i şerîf olup avlusu vâsi', dâ'iresi latîfdir. Türbenin avlusunda mükemmel bir konak ve önünde bir şadırvan olup bahçesi, manzarası pek güzeldir.
Şamlılar Mahallesi çeşmesine cârî olan suyundan bir mikdâr alındığı hâlde mu'ahharan tamâmı bu türbeye icrâ ve çeşmeden kat' edilmişdir. Türbe derûnunda şeyh-i müşârün-ileyhin mahdûmu sudûrdan "Ahmed Hulûsî Efendi" ve meşâhîr-i fuzalâdan dâmâdı "el-Hâc Îsâ Efendi" defn edilmişdir. Bu türbenin cenûb ve şark tarafları umûmen kabristân olup pek çok ulemâ-yı ahyâr, fuzalâ-yı ebrâr burada medfûnlardır.
Fakat kabristânın şimâl tarafları "Tatar Mahallesi" olup bu mahallenin ve kabristânın üstü ve türbenin garb ve şimâl tarafları bâğlardır. Bu bağlar 1300 târîhinden sonra tahaddüs edib, havası sağlam, mevki'i latîf ise de suyu olmadığından "Ahmak Bâğları" denmişdir. Ba'zı zürefâ "ahmak" lafzına üç nokta ilâvesiyle "Uçmak Bâğları" diyerek "Cennet Bâğları" demek istemişdir. [82]
Solunda dahi makbere-i Hazret-i Cû'î
Feyzin buradır mebde'-i pür-zevk-i tulû'ı
Bulmuş buralar nâm-ı kerîmiyle şuyu'ı
Hakkâ buradır mecma'-ı esmâr-ı Amasya
Kal’a-i Bâlâ'nın sol tarafı ya'nî garbı "Şeyh Cû'î" demekle meşhûr bâğlardır. Elsine-i âmmede "Cığcığı" denir. Bu bâğların üst tarafında tarîkat-ı Mevleviyye meşâyih-i benâmından "Cemâleddîn Mehmed Cû'î Çelebi"nin türbesi ve 817'de binâ eylediği Mevlevîhânesi ve nâmıyla meşhûr karyesi vardır. Şeyh-i müşârün-ileyhin karyesine icrâ eylediği suyundan aşağı tarafında bulunan bâğlar iskâ olunmakdadır. Suyu, karyesi, mezra'ası vakıfdır.
Eyyâm-ı bahârın ilk devre-i mes'ûdesinde bu bâğların letâfeti pek meşhûr olduğu cihetle Amasya a'yânı ve erbâb-ı yesârı Nîsanın yirmisinden i'tibâren buraya göçerler. Havası latîf, kirazı meşhûr, köşkleri gâyet zarîfdir. Orası ezvâk-ı rûhâniyye menba'ı, musâhebât-ı zevkiyyenin mecma'ıdır.
Amasya'da erbâb-ı tenezzüh içün müte'addid mesîreler, mütenezzihler mevcûd olup ilkbahârdan i'tibâren başlar, Mayıs nihâyetine kadar devâm eder. Bu mesîrelerden birincisi ve ibtidâsı bu "Şeyh Cû'î [83] Bâğları"dır. Ba'dehû "Ziyâre" ve "Kirazlıdere" ve "Derbend" bâğları da mütenezzihât-ı meşhûreden olup cum'a günlerine ve kadınlara mahsûs olan mesîreler dahi "Şirvânlı", ba'dehû "Sarâydüzü", ba'dehû "Çanaklar", ba'dehû "Kaşık Pınarı" nâm mevki'lerdir.
Kelkis" idi evvel buranın nâm-ı kadîmi
Tezyîn ediyor bahçesini bâd-ı nesîmi
Erbâb-ı tenezzüh alıyor feyz-i amîmi
Ezvâkı burada bulur efkâr-ı Amasya
Bu bâğlar "Şeyh Cû'î" merhûmun devrine kadar kadîmen "Kelkis" demekle meşhûr olduğu Şeyh Cû'î Vakfiyesi’nde mestûrdur. Tevârîh-i Arabiyye'de "Kalis" nâmıyla mezkûr olan bu mevki'de şeyh-i müşârün-ileyh tûl-i müddet ikâmet ve câmi, mevlevîhâne, mekteb ve türbe gibi hayrâtı inşâ ve imâret eylediği münâsebetle buralar umûmen "Şeyh Cû'î" nâmıyla iştihâr etmiş ve eski nâmı unutulmuşdur.
Amasya'nın şimâl ve garb dağlarının telâkî etdiği mevki', kavse müşâbih bir dâ'ire teşkîl eylediğinden bu kavsin mecmû'-ı devresi "Kelkis" nâm-ı kadîmiyle meşhûr iken ortası "Şeyh Cû'î" nâmıyla kesb-i şöhret eylemişdir. Mülûk-i Emeviyye'den "Velîd bin Abdü'l-Melik" ve "Hişâm bin Abdü'l-Melik" zamânlarında [84] ve "Seyfü'd-Devle-i Hamdânî" devrinde dilâverân-ı İslâm bu tarafdan hücûm eylediği münâsebetle tevârîh-i Arabiyye'de nâmı "Kalis" ve bâğlar "Batn-ı Kalis" nâmıyla kayd edilmişdir. Bu bâğların içinde zuhûr eden ecsâd, zamân-ı harbin yâdigârı olduğunu ihtâr etmekdedir.
Mağrib tarafı kûh-ı refî'-i Karamânî
Olmuş eteği Akbilek'e cây-ı emânî
Tefsîr ile takvâda alem pîr-i zamânî
Kudsî-şiyem ü mefhar-i ethâr-ı Amasya
Günümüz Türkçesiyle
Şihâbeddin Ahmed bin Arabşâh-ı Rûmî, Acâ'ibü'l-Makdûr fî Nevâ'ib-i Timûr (Timur'un Felaketlerinde Kaderin Tuhaflıkları) adlı eserinde şöyle der: "Sultan I. Bayezid Han'ın şehzadelerinden Sultan Mehmed ve Musa çelebiler, 'Harşene' adıyla anılan Amasya kalesinde bulunuyorlardı; bu kale çok yüksek oluşuyla meşhur, sağlamlığıyla da anılır."
Âsım Efendi Tercüme-i Kâmûs'ta şöyle der: Harşene, noktalı şın harfiyle ve "hardele" kalıbında okunur; Rum diyarında bir beldedir. Arapça'ya geçmiş kelimeler üzerine yazılmış Tırâzu'l-Müzehheb adlı kitapta bugün Anadolu'daki Amasya beldesi olarak kaydedilmiştir. Adını, kurucusu olan "Harşene bin Rûm bin Sâm bin Nûh (aleyhisselâm)"dan almıştır. Eskiden "Seyfüddevle-i Hamdânî" buraya gaza ettiği için "Mütenebbî" onu bir kasideyle övmüştür. Şu beyit o kasidedendir:
(Arapça beyitte şu anlam vardır: "Sonunda Harşene'nin dış mahallelerine konakladı; Rumlar, haçlar ve kiliseler onun yüzünden perişan oldu.")
El-Aylemü'z-Zâhir'de Mustafa Cenâbî Efendi, Câmiü'd-Düvel'de Derviş Ahmed Efendi ve Tehyîcü'l-Gusûn'un önsözünde el-Hâc Hızır Efendi, "Harşene"nin Amasya ve kalesinin eski adı olduğunu açıkça söylerler. Târîh-i Âl-i Dânişmend'de ise "Harşene" yerine "Harcene" denmiş ve bunun Amasya'nın eski adı olduğu yazılmıştır.
Bu tarihî delillerden çıkan sonuca göre "Harşene", Amasya Kalesi'ni yaptıran kişinin adı olup kaleye özel ad olmuştur. Bu kalenin ticaret limanı ve mutluluk kaynağı olan şehre de "Amasya" denmiş; şehrin merkezi ve koruyucusu "Harşene" olduğundan ikisi birbirinin adıyla anılmıştır. Bu şehir ile kale birbirini tamamlar, birbirinden ayrılmaz. Târîhü'l-Ümem ve Ikdü'l-Cümân kitaplarında hem "Amasya" hem "Harşene" adları geçer; olayların izlenmesinden kaleye "Harşene", şehre ise "Amasya" dendiği anlaşılır.
Bu kalenin kurucusu olarak gösterilen "Harşene"nin, başka bir söyleyişle "Harcene"nin, "Amas"ta olduğu gibi soyu belirsiz bırakılmamış, babası ve dedeleri de anılmıştır. Ancak bunların kaydında tarihçiler arasında ayrılık vardır. Bu "Harşene", Mu'cemü'l-Buldân'da "Rûm bin İlikan bin Sâm bin Nûh (aleyhisselâm)", el-Kâmil'de "Rûm ibni Esved bin Sâm", el-Kâmûs'ta ise "Rûm bin Sâmoğlu" olarak kaydedilmiştir. Harşene'nin babasında birleşilip dedesinde ayrılığa düşülmekle birlikte, bu soy kütüğü soy bilginlerine göre kusurludur.
Çünkü tarihçilerin kayıtlarına göre Nûh'un çocuklarının yeryüzüne yayılması Tufan'dan yaklaşık 670 yıl sonradır. Yayılmanın hemen ardından "Harşene"nin gelip bu kaleyi yaptığı varsayılsa bile, yedi yüzyıl içinde yalnızca üç ya da iki kuşak aracılığıyla Hazreti Nûh'a bağlanması mümkün olamaz. Bütün soy bilginleri Sâm bin Nûh'un İlikan, Esved, Rûm adlı oğulları olmadığını söylediklerine göre, "Harşene"nin babalarının ve dedelerinin adlarında Arapçalaştırma, bozulma ve kuşak düşürme olduğu şüphesizdir.
Harşene, Rûm, İlikan ve Esved adları Arapçalaşmış ve bozulmuş olmakla birlikte hangi kavme mensup oldukları pek bilinmemektedir. Fakat incelenip çözümlendiğinde "Amas" gibi Türklerden oldukları sanısı çok kuvvetlenir.
Çünkü Arap dilinde uygulanan Arapçalaştırma yöntemi, Arapçaya geçen kelimelerin esasını değiştirmeden harflerini ve söyleniş biçimlerini dönüştürerek onları Arapça kelime kalıplarına sokmak ve Arap ağzına uydurmaktan ibarettir. Bu adlar bu yönteme göre çözümlenip kökleri incelenirse, Türk adlarından ibaret oldukları anlaşılır. Arapçalaştırmada "sağır kef"lerin kaf'a, cim ve sin'lerin şın'a, şın'ların sin'e, kaf'ların ha'ya, pe'lerin fe'ye çevrildiği bilinen bir şeydir. "Hocend, Cürcân, Cûcân, Kâşân, Kûmes, Hartenc, Fergana" adlarının asılları olan "Kûgend, Gürgân, Kûçân, Kâsân, Kûmeş, Karteng ve Parkanc" adları tarihte kayıtlıdır. Bu kurala dayanarak "Harşene"nin aslının da "Karasanc" ve "Karasan" olduğu anlaşılır.
Texier'nin "Harşene" yerine "Karisini" yazması bu aslı doğrular.
Eski eserler bilginlerinden Théodore Reinach, Pontus Hükûmeti adlı eserinde eski tarihçilerden Herodotos ve Ksenophon'un yazdıklarından aktararak şöyle der: "Pontus ülkesinde Mithridates hükûmeti kurulmadan önce 'Halib-Salib', 'Tibar', 'Mosnik-Bozok', 'Makron' ve 'San-Çan' kavimleri oturuyordu."
Bu kavimlerin Türk olduklarını yukarıda Mir'âtü'l-İber'den aktararak yazmıştık. "Sanlar", tarihte "Zanlar-Çanlar" diye tanınan Türkler olup "Zanit-Canik" şehrinin onların eseri olduğu bilinmektedir; "Amasya Kalesi"ni yapan "Karasan"ın da onların atası olması çok kuvvetli bir ihtimaldir. "Harcene" rivayeti adın "Karaçan" olduğunu daha da kuvvetlendirir.
Bu esasa göre, "Harşene"nin babası gösterilen "Rûm" adı, onun babası gösterilen "İlikan" adına bakılırsa, Rumca adlardan olmayıp Türk adı olduğu sanılır. Bu durumda "Rûm", baş tarafı kesilerek kısaltılmış bir ad olup "Barûm" adından, "İlikan" Arapçalaşmış biçimiyle "İli Han"dan, "Esved" de "Usvet"ten gelmiş olmalıdır. Türklerin atası "Yâfes bin Nûh" olduğuna göre "Sâm" adı bozulmuş olup aslının "Süli" ya da "Sülim" olması muhtemeldir. Bu ihtimale göre, "Sâm" sayılan "Sülim" ile Hazreti Nûh arasında epeyce kuşak düşürülmüş olur.
Arap tarihlerinde kaydedilip düzenlenen bu soy kütüğünün tamamen yalan olmayıp yanlış olduğu ve Pontus ülkesinde İlkçağ'da yaşamış kavimlerin millî kimliğini bir ölçüde belirleyeceği kabul edilirse, bu soy kayıtlarının tarihî değeri anlaşılmış olur.
Bu kalenin kurucusu konusunda Doğu ile Batı arasında neredeyse zıtlığa varan bir ayrılık vardır. Arap tarihçilerinin bu kalenin kurucusunun "Harşene" olduğunu söylemekte tek dil oldukları yukarıda aktarılan tarihî kayıtlardan anlaşılmıştır. Avrupa tarihçileri ise İlkçağ'ın ilk yarısını bilinmeyen devirlerden sayıp bu devre ait her türlü tarihî bilgiyi eskilerin masalları olarak gördüklerinden, bir kısmı bu ülkedeki eski eserleri Pontus krallarına bağlamış, bir kısım araştırmacı ise tereddüt ederek daha eski zamanlara bakmıştır.
Araştırmacılardan Texier, Küçük Asya'ya dair eserinde şöyle der: "Bu kaleyi, burada hüküm süren Mithridates, İsa'nın doğumundan iki buçuk yüzyıl önce yaptırmıştır." Vital Cuinet (Könye) de Asya'da Türkiye adlı eserinde bu görüşü aktarıp doğrulamaktadır. Böylece Doğu ile Batının bu konudaki bakışı birbirinden ayrılır. Bu ayrılığı, bugün Küçük Asya'da eski "Hitit-Hıtay" devleti hakkında yürütülen yeni çalışmalar sonucunda bulunacak eski eserlerin çözeceği şüphesizdir.
Bu kale doğudan batıya doğru uzun; kuzey tarafları düz, güney tarafları alçaktır ve çevresi yaklaşık on beş metre yüksekliğinde taş duvarla kuşatılmıştır. Doğu tarafı batıya göre aşağıda, batı tarafı daha yüksektir; üstü genellikle düz ve dörtgendir. Batı taraflarının yüksekliği doğuya göre yirmi metre kadar fazladır.
Kale bir mahalle sayılır; iki burcu, iki kapısı, bir sarayı, bir camii, bir medresesi, bir zaviyesi, bir imareti, bir kuyusu ve iki hamamı vardır. Burçlardan biri doğuya, öteki kuzeye bakar ve yüksek yerdedir. Kapılardan biri Şamlılar Mahallesi'ne, yani kuzeydoğuya, öteki Hızır Paşa Mahallesi'ne, yani batıya bakar; bunlar bugün ayaktadır. Kuzeye bakan kapı çok büyük, taştan yapılmış ve işlemelidir; yüksek kemerinde kazınmış yazılar varsa da Latin harfleriyle olduğundan okuyabilecek kimse bulunamadı.
Kalenin doğu tarafında, kapının yakınında düz bir yerde bir cami yıkıntısı vardır; mihrabının yarısı ve minaresinin bir metre kadar temeli görülmektedir. Bu caminin yerinin fetihten önce "Endere Kilisesi" olduğu eski kayıtlarda görülmüştür. Bu kilise Pontus valisi "Andronikos Komnenos" tarafından yaptırılmış; fetih zamanında kalede oturan Hristiyanlar Amasya şehrine yerleştirildiği için camiye çevrilmiş, birkaç kez depremden zarar gördüğünden de hacılar emiri "Şemseddin Şâdgeldi Paşa" tarafından 774 [1372-73] dolaylarında yeniden kâgir bir cami ve bunun batısında bir hamam yaptırılmıştır.
Bu hamamın yakınında "Şeyh Bahâeddin Muhammed Halvetî"nin 847 [1443-44] yılında bir Halvetî zaviyesi, "Sultan Eretna Beyzâde Alâeddin Ali Paşa"nın bir misafirhane, kale dizdarı "Kara Ahmed Ağa"nın 890 [1485] yılında caminin yakınında "Dizdâriye" adıyla bir medrese yaptırdığı, oğlu "Mustafa Paşa"nın da 917 [1511-12] yılında bir mektep ekleyerek vakıflarını düzenledikleri eski sicillerden anlaşılmıştır.
Batıya bakan kapının hizasından itibaren batı tarafı yüksek bir saraydır; "Sultan IV. Kılıç Arslan" burada oturmuştur. Düzeninin muntazam olduğu yıkıntısından anlaşılmaktadır. Büyük bir mahzeni ve zarif bir hamamı vardır; hamam kubbesinin hizasına kadar toprağa gömülmüştür. Kalenin zindanları genellikle doğu tarafındadır; en korkuncu ortada, Aşağı Saray'a inen derenin hizasında çukur bir yerdedir.
Bu kalenin kuzey tarafı daha yüksek bir dağa dayanır; bu dağa "Kırklar Dağı" denir. 682 [1283-84] yılında yazılmış olup elde edilen eski belgelerde bu dağın "Cebel-i Erba'în" (Kırklar Dağı) adıyla kaydedildiği görülmüştür. Bu kayda göre "Kırklar Dağı" adı çok eskidir ve halk arasında yaygın bir rivayetin bu adı doğurduğu sanılır. Yaygın rivayet şudur: Dânişmend Gazi Amasya kalesini kuşattığı sırada savunanlar çok direndiklerinden, İslâm yiğitlerinden kırk kişi bu dağda topladıkları birkaç sürü koyunun boynuzlarına mumlar dikmiş, gece sabaha karşı onları dağdan aşağı kaleye doğru asker düzeninde sürmüşler; bunu gören savunanlar büyük bir yardım kuvveti geldiğini sanarak kale kapısını açmışlar, kırk yiğit de hiç vakit kaybetmeden kaleye girip savunanları teslim olmaya zorlamış ve kaleyi böylece fethetmişlerdir.
Vustâda Cilanbolu dahi hayreti câlib
Her bir tarafında görülür türlü garâ'ib
Mecrâ vü mesâbî de ne ma'lûm u ne gâ'ib
Âbı sayılır efdal-i âbâr-ı Amasya
(Ortada Cilanbolu da hayret uyandırır; her yanında türlü tuhaflıklar görülür. Suyunun yolu da döküldüğü yer de ne belli ne kayıp; suyu Amasya kuyularının en üstünü sayılır.)
Bu kalenin ortasında, büyük kapının hizasındaki yüksek yerde bugün "Cilanbolu" adıyla tanınan bir su kuyusu vardır. Güneyden kuzeye doğru gider. Yüz elli kadar basamakla aşağı inilir. Derin ve çok korkunç bir kuyudur. Ağzı sekiz metre kadar çapında geniş, üstü yuvarlak bir delik olup aynı genişlik suyun bulunduğu yere kadar sürer.
Ağız tarafı topraktır ve kâgir ile örülmüşse de aşağı indikçe yekpare kayadan oyulduğu görülmektedir. Suyun bulunduğu yer taştan oyulmuş yuvarlak bir oda biçimindedir; suyun yatağı toprak, çevresi taştır. Suyu çok parlak ve boldur; hafif ve tadı hoştur. Görünüşte durgun, kıpırtısız gibiyse de dikkatle bakıldıkça çok yavaş bir dönme hareketi sezilir.
Güney tarafı en fazla bir arşın derinliğindeyse de kuzey tarafı, yani kayanın dibi çok derindir. Nereden çıktığı, nereye aktığı pek bilinmiyorsa da batı tarafından kaynayıp doğu tarafına doğru aktığı sezilir. Derinliğini anlamak merakı, meraklıları birçok ölümcül denemeye sürüklemiştir.
Mustafa Vâzıh Efendi Amasya Tarihi'nde şöyle der: "Bu suyun derinliğini anlamak için Amasya mutasarrıfı Caniklizâde Mikdâd Ahmed Paşa bir adam kiralamış, ayrıca şer'î diyetini de ödeyerek onu oraya indirmiş. Dalgıç suya girmiş, kayanın dibinde kaybolmuş. Hâlâ gidiyor."
Charles Texier Küçük Asya adlı eserinde şöyle der: "İngiliz araştırmacılarından ünlü gezgin Hamilton, Amasya'ya gelip incelemeye değer yerleri gezip araştırmalar yaptığı sırada bu kuyuyu anlamak için adamlar tutmuş, meşalelerle aşağı inmiş ve önce bunun bir kale yolu olduğunu, ardından bir su kaynağına rastlayarak kuyu olduğunu anlamıştır."
Fakat bu rivayetlere bakılırsa, halk arasında dolaşan eski rivayeti kabul etmek gerekir. Deniyor ki: "Burası eskiden kaleye özgü bir su kuyusu olarak yapılmış; 'Karaman Dağı' tarafından akan su buraya getirilmiş, akış yolu da doğu tarafından ırmağa kadar indirilmiş ve ustalıkla gizlenmiştir." Kuş Köprüsü'nün üstündeki "Leğen Kaya"nın bu su yolunun bittiği yer olduğu söylenmektedir.
Çünkü Vâzıh Efendi'nin rivayetine göre, boğulan dalgıcın cesedinin mutlaka suyun yüzüne çıkması gerekirken çıkmamış; şimdiye kadar oraya atılan iri kayalar ve taşlar suyun içinde kaybolup gitmiştir. Bunlar bir araya toplansa kuyuyu ağzına kadar doldururdu. Bu kadar taş nereye gitti, nereden çıktı, bilinmiyor. Fakat su eskiden olduğu gibi duruyor.
Amasya mutasarrıfı "Mehmed Kemâl Bey" bu suyu ötekilere tercih ederek kullandığından, o zaman bütün memurlar ve Amasya'nın ileri gelenleri bu sudan içmeye devam etmişlerdir. Bu suya "Cilanbolu Suyu", kuyuya da "Cilanbolu" denir.
"Cilanbolu" adına ve kuyunun bu adı nasıl aldığına dair doğru bir bilgi bulunamadı. Fakat "Cilanbolu" adından çıkarıldığına göre, vaktiyle "Cilan" adlı bir kişi kaleyi onarıp ona "Cilanbolis", yani "Cilan Şehri" adını vermiş, ancak bu ad yaygınlaşmayıp yalnızca kuyunun özel adı olarak kalmış olabilir.
Bu "Cilanbolu"nun güney hizasında, Aşağı Saray'ın üstündeki derenin yukarısında, sol tarafta derin bir kuyu daha vardır. Bu kuyu doğudan batıya doğru yekpare taştan oyulmuş olup doksan basamakla aşağı inilir. Dibinde güneyden kuzeye doğru sekiz ayak genişliğinde, on beş ayak derinliğinde su yolu biçiminde oyulmuş bir yol vardır ve Cilanbolu'ya doğru gitmektedir. Güney tarafı birbirine bitişik iki büyük mağaraya doğru gider; her iki yanı da taşlarla dolmuş olduğundan ne olduğu tam anlaşılamamıştır. Fakat kuzey tarafında görülen sızıntılara bakılırsa Cilanbolu kuyusundan Aşağı Saray'a akan bir su yolu olması muhtemeldir. Yukarı kuyunun taş basamakları toprakla dolup kaybolmuşsa da bu kuyunun basamakları sanki bir yıl önce yapılmış gibi durmaktadır. Bunun yapılışı ve genişliği de Cilanbolu'ya benzer.
Bir merkez-i mahfûz kralı idi evvel
Pon şâhları kâ'id-i taht oldu müselsel
Romalılara etdi yedi harb-i mükemmel
Bunlar ile ma'lûm olur etvâr-ı Amasya
(Eskiden korunaklı bir kral merkeziydi; Pontus şahları ardı ardına burada tahta oturdu. Romalılarla yedi büyük savaş yaptı; Amasya'nın geçirdiği hâller bunlarla bilinir.)
Kapadokya ve Pontus ülkelerinin hâkim merkezi olan bu yöre, eski zamanlarda gördüğü yükseliş devrini ve son zamanlarda uğradığı düşüş felaketlerini, bakanları hayrete düşüren eski eserleriyle büyük bir belagatle hatırlatıyor. Pontus krallarının hükûmet merkezi olan bu kalede saltanat sürdükleri meşhurdur; kalan eserlerinin çoğu bu hükûmetin bıraktığı imar izleridir.
Pontus hükümdarlarının kökeni, Amasya'daki hükûmetleri, Romalılarla ilişkileri, Yedinci Mithridates'in Romalılarla yedi kez savaşması ve bunların sona erişi "Birinci Bâb"da anlatılacaktır. Amasya'nın genel tarihteki şöhreti bunların hüküm sürdüğü zamandan başladığı için tarihî durumları kaydedilmiştir.
Bu şâhların dahmesi olmuşdu mağârât
Ecsâdını hep sonra duhûr eyledi târât
Bir vakt rehâbîne olup cây-ı riyâzât
Şimdi ise boş mahzen-i ekdâr-ı Amasya
(Mağaralar bu şahların mezarı olmuştu; cesetlerini sonra zamanlar yağmaladı. Bir vakit rahiplerin riyazet yeri oldu; şimdi ise Amasya'nın kederlerinin boş mahzenidir.)
Bu kalenin eteğinde, yani güney tarafında görülen mağaralar bu hükümdarların mezarları olarak gösteriliyor. Amasya vadisinde bu mağaralar on iki tanedir: beşi "Kızlar Sarayı"nın üstünde, ikisi Saray Mahallesi'nin üstünde, biri "Meydan Köprüsü" hizasında, ikisi "Yassı Kaya"nın kuzey yüzünde, biri "Ahur Önü"nde, biri de "Ziyaret" yolunda olup "Aynalı Mağara" diye tanınır.
Ahmed Midhat Efendi Mufassal Kurûn-ı Cedîde'de şöyle der: "Şehrin yakınında kayaların içine oyulmuş yapma mağaraların Pontus krallarının mezarları olarak yapıldıkları bugün de tarih kitaplarında yer almaktadır."
Mareşal Moltke, Amasya'yı ziyaret edip buraları seyrettiği ve incelediği Şark Hâtırâtı adlı eserinde şöyle der: "Fakat en çok hayret uyandıran manzara taş odalardır. Kırkar ayak uzunluk ve genişlikte, altmış ayak derinlikte bir oda düşünün. Bu odanın içinde bir ev bulunuyor. Bu taşın içinde on beş ayak karelik bir boşluk, bir de pencere ya da kapı hayal edin. İşte bu granitten ev mutlaka bir mezar olarak yapılmış olmalıdır. Bu odalardan beşi birbirine bitişiktir. Aralarında dehlizler ve merdivenler vardır; korkuluklarına varıncaya kadar hepsi yekpare taşa oyulmuştur. Hiç şüphesiz bunlar Karadeniz (Pontus) krallarının mezarlarıydı.
İki bin yıldan fazla bir zaman önce yapılmış olmaları muhtemel olan bu mezarların süsleri sanki dün kazınmış gibi açıkça görünüyor. Resimleriyle birlikte bütününün tarzı Mısır işidir.
Sanırım bu taş odalar vaktiyle bir örtü altında bulunuyordu. Fakat sonradan bu örtünün yıkıldığı ve mezarların da kaldırıldığı sanılıyor. Taş odalara gelince, onlar zamana ve çağlara daha uzun süre meydan okuyacak durumdadır."
Texier Küçük Asya'nın Eski Eserleri, Tarihi ve Coğrafyası adlı eserinde şöyle der: "Amasya'nın bulunduğu yerin tarihleri arasında en mükemmeli Strabon'un tarihidir. Bugün kayıtlı ve mevcut harabeler hakkında ayrıntılı bilgi bu tarih sayesinde elde edilebilir. Fakat bu harabeler eski eser bilginleri karşısında susar. Bu mağaraların hangi devirlere ait olduğu bilinmez. Strabon ile birlikte biz de 'Krallar Mezarı' deriz. Fakat hangi kralların mezarları?
Milattan önce 306'dan 64'e kadar süren Pontus krallarının mezarları mı? En eskisi hangisidir? Hangi kişiye aittir? Birinin kapısı üzerindeki bir kitabe, bunun büyük bir kâhinin, krallar kadar güç sahibi büyük kâhinlerden birinin türbesi olduğunu gösteriyor. Bu kimdir? Bu eski eserler İskender devrinden önce midir, sonra mı? Bunlara tarihe dayanarak cevap vermek mümkün değildir."
Bu on iki mağaradan başka Amasya vadisinin dışında da irili ufaklı mağaralar vardır. Amasya içindeki mağaralar Pontus krallarının sayısından fazla olduğundan, bu mağaraların bir kısmının Pontus krallarından önce oyulmuş olduğu sanılır. Yüce İslâm fethinden önce bunların cesetlerinin mağaralardan kaldırıldığı ve mağaraların Hristiyan papazlarının riyazet (nefis terbiyesi) yeri olduğu yaygın olarak anlatılır.
Yüce İslâm devrinde bu mağaralar boş olarak kalmıştır. 833 [1429-30] yılında Amasya ve Anadolu vilayetlerinde eşkıyalık yapan "Kızıl Koca Oğulları", Amasya valisi "Yörgüç Paşa" tarafından yakalanıp tutuklandıklarında bu mağaralara hapsedilmiş ve saman dumanıyla öldürülmüşlerdir. Yine 1008 [1599-1600] yılında ayaklanıp isyan eden "Urfalı Karayazıcı Abdülhalim"in adamları 1011 [1602-03] yılında Amasya'yı yaktıkları zaman pek çok ileri gelen ve eşraf bu mağaralara sığınmış, servetlerini burada korumuşlardır.
Etdi ümerâ kal'ayı kerrât ile tecdîd
Selçûk-neseb Şâh Kubâd eyledi teşyîd
Lâkin bunu da kerr-i zamân eyledi tebdîd
Etmişdi vatan burcunu dizdâr-ı Amasya
(Emirler kaleyi defalarca yeniledi; Selçuklu soyundan Şah Keykubad onu sağlamlaştırdı. Lâkin zamanın akışı bunu da dağıttı; Amasya'nın dizdarı kalenin burcunu kendine yurt edinmişti.)
Kale, Romalı ünlü general Pompeius'un yıkımından sonra Roma hükûmeti tarafından yeniden onarıldığı gibi, Bizans İmparatorluğu devrinde "Mardus Fokas" olayları sırasında yıkılmış, ardından imar edilmiştir. Yüce İslâm devrinde önce "Melik Dânişmend Ahmed Gazi", 540 [1145-46] dolaylarında "Selçuklu Sultanı Mesud" ve 618 [1221-22] dolaylarında "Sultan Alâeddin Keykubad" tarafından defalarca onarılmıştır.
718 [1318-19] depreminde ağır zarar gördüğünden "Gümüşlüzâde Tâceddin Mahmud Çelebi", 768 [1366-67] dolaylarında "Şemseddin Şâdgeldi Paşa", 818 [1415-16] depreminden sonra "Sultan II. Murad Han", 918 [1512-13] yılında da "Şehzade Sultan Ahmed"in beylerinden "Mustafa Bey" tarafından onarılmış; 1079 [1668-69] yılında yeniden depremden zarar gördüğünden "Hoca Ahmed Paşazâde Ali Bey" ile Hakalalı "Silahdarzâde Yusuf Ağa" eliyle imar edilmiştir.
Bu kalenin şehre bakan aşağı burcu, kale muhafızı olan dizdar beylerin ve ağaların oturmasına ayrılmıştı; bunların yönetimi ve zeameti 1255 [1839-40] yılına kadar sürmüştür. Fethin başlangıcında Dânişmendli emirlerinden "Mübarek Gazi" bu kalenin dizdarı ve vilayet merkezinin muhafızıydı; "Emir Celâleddin Karatay" gibi pek çok emir de dizdarlık yapmıştır.
Osmanlı devrinin başında "Hasan Bey" kale dizdarıydı. Dizdarların zeametleri Moramul ve Yağmur köylerinin öşründen alınmak üzere 13.000 ile 33.000 akçeye kadar yükselmiş; içlerinden Ahmed Paşa, Osman Paşa, Receb Paşa ve Memi Bey gibi beylerbeyleri ve beyler çıkmıştır. Dizdar ağalarının maiyetinde kale kethüdası, kale yamağı, kale kapıcıları ve muhafız erleri bulunurdu; bunlar sefer zamanında şehrin muhafızlarıydı. Kalede birçok top vardı; 1248 [1832-33] yılında biri bırakılarak ötekiler kaldırılmış, 1281 [1864-65] yılında Amasya mutasarrıfı ünlü "Ziya Paşa" eski topu kaldırıp yerine önden dolma bir top koydurmuştur. Bu top dizdar ağalarının odasında bırakılmış, önü açılmış ve yalnızca resmî ve dinî günlerde atılır olmuştur. Yeri yüksek olduğu için topun sesi iki saatlik köylere kadar ulaşmaktadır. Ramazan'ın başından bayramın sonuna kadar toplar atılır, davullar çalınır. Topçular ve davulcular Amasya belediyesinden maaşlı olup yıllık ödenekleri vardır.
Sağında bunun türbe-i Şirvânî-i Kâmil
Kandîl-i hüdâ feyz-i Hudâ nûr-ı fezâ'il
Yanında yatar Hazret-i Îsâ gibi fâzıl
Etrâfı bütün kümmel ü ahyâr-ı Amasya
(Bunun sağında olgun Şirvânî'nin türbesi vardır; doğru yolun kandili, Allah'ın feyzi, faziletlerin nurudur. Yanında Hazreti Îsâ gibi bir fazıl yatar; çevresi baştan başa Amasya'nın olgun ve hayırlı kişileridir.)
Bu kalenin sağ tarafında, yani kuzeydoğusunda bulunan türbeye "Şirvanlı Türbesi" denir. Şirvânî İsmâil Sirâceddin Efendi oraya gömülmeden önce buraya "Şamlılar Üstü" denirdi. 1284 [1867-68] yılında oğlu, eski sadrazam "Mehmed Rüşdi Paşa" türbeyi yaptırınca bu adla tanınmıştır. Türbeye bitişik bir cami vardır; avlusu geniş, yapısı zariftir. Türbenin avlusunda mükemmel bir konak, önünde bir şadırvan bulunur; bahçesi ve manzarası çok güzeldir.
Şamlılar Mahallesi çeşmesine akan sudan bir miktar alınmış iken sonradan suyun tamamı bu türbeye verilmiş ve çeşmeden kesilmiştir. Türbenin içinde, adı geçen şeyhin oğlu, ileri gelen kadılardan "Ahmed Hulûsi Efendi" ile tanınmış âlimlerden damadı "el-Hâc Îsâ Efendi" gömülüdür. Bu türbenin güney ve doğu tarafları baştan başa mezarlıktır; burada pek çok hayırlı âlim ve iyiliksever fazıl yatmaktadır.
Mezarlığın kuzey tarafları ise "Tatar Mahallesi"dir; bu mahallenin ve mezarlığın üstü ile türbenin batı ve kuzey tarafları bağlıktır. Bu bağlar 1300 [1882-83] yılından sonra ortaya çıkmıştır; havası sağlıklı, yeri güzelse de suyu olmadığından "Ahmak Bağları" denmiştir. Bazı nükteciler "ahmak" sözüne üç nokta ekleyerek "Uçmak Bağları" demiş, böylece "Cennet Bağları" demek istemişlerdir.
Solunda dahi makbere-i Hazret-i Cû'î
Feyzin buradır mebde'-i pür-zevk-i tulû'ı
Bulmuş buralar nâm-ı kerîmiyle şuyu'ı
Hakkâ buradır mecma'-ı esmâr-ı Amasya
(Solunda da Hazreti Cû'î'nin kabri vardır; feyzin zevk dolu doğuş yeri burasıdır. Buralar onun değerli adıyla yayılıp tanınmıştır; Amasya'nın meyvelerinin toplandığı yer gerçekten burasıdır.)
Yukarı Kale'nin sol tarafı, yani batısı "Şeyh Cû'î" diye tanınan bağlardır. Halk arasında "Cığcığı" denir. Bu bağların üst tarafında Mevlevî tarikatının ünlü şeyhlerinden "Cemâleddin Mehmed Cû'î Çelebi"nin türbesi, 817 [1414-15] yılında yaptırdığı Mevlevîhanesi ve onun adıyla anılan köyü vardır. Adı geçen şeyhin köyüne getirdiği sudan, aşağıda bulunan bağlar sulanmaktadır. Suyu, köyü ve tarlası vakıftır.
Baharın ilk mutlu günlerinde bu bağların güzelliği çok meşhur olduğundan Amasya'nın ileri gelenleri ve varlıklı kişileri Nisan'ın yirmisinden itibaren buraya göçerler. Havası güzel, kirazı meşhur, köşkleri çok zariftir. Orası ruhanî zevklerin kaynağı, keyifli sohbetlerin toplanma yeridir.
Amasya'da gezip eğlenmek isteyenler için birçok mesire ve gezinti yeri vardır; mevsimleri ilkbaharda başlar, Mayıs sonuna kadar sürer. Bu mesirelerin birincisi ve ilki bu "Şeyh Cû'î Bağları"dır. Ardından "Ziyaret", "Kirazlıdere" ve "Derbend" bağları da meşhur gezinti yerlerindendir. Cuma günlerine ve kadınlara ayrılmış mesireler ise sırasıyla "Şirvanlı", "Saraydüzü", "Çanaklar" ve "Kaşık Pınarı" adlı yerlerdir.
Kelkis idi evvel buranın nâm-ı kadîmi
Tezyîn ediyor bahçesini bâd-ı nesîmi
Erbâb-ı tenezzüh alıyor feyz-i amîmi
Ezvâkı burada bulur efkâr-ı Amasya
(Buranın eski adı önceden Kelkis idi; bahçesini tatlı rüzgârı süslüyor. Gezip eğlenenler buradan bol feyiz alıyor; Amasya'nın düşünceleri zevkini burada bulur.)
Bu bağların Şeyh Cû'î merhumun devrine kadar eskiden "Kelkis" diye tanındığı Şeyh Cû'î Vakfiyesi'nde yazılıdır. Arap tarihlerinde "Kalis" adıyla anılan bu yerde adı geçen şeyh uzun süre oturmuş, cami, Mevlevîhane, mektep ve türbe gibi hayır eserleri yaptırıp imar ettiği için buralar genel olarak "Şeyh Cû'î" adıyla tanınmış, eski adı unutulmuştur.
Amasya'nın kuzey ve batı dağlarının birleştiği yer yaya benzer bir daire oluşturduğundan, bu yayın bütün çevresi eski "Kelkis" adıyla tanınırken ortası "Şeyh Cû'î" adıyla şöhret kazanmıştır. Emevî hükümdarlarından "Velîd bin Abdülmelik" ve "Hişâm bin Abdülmelik" zamanlarında ve "Seyfüddevle-i Hamdânî" devrinde İslâm yiğitleri bu taraftan saldırdıkları için Arap tarihlerinde adı "Kalis", bağları da "Batn-ı Kalis" (Kalis vadisi) olarak kaydedilmiştir. Bu bağların içinde çıkan cesetler, savaş zamanının hatırası olduğunu hatırlatmaktadır.
Mağrib tarafı kûh-ı refî'-i Karamânî
Olmuş eteği Akbilek'e cây-ı emânî
Tefsîr ile takvâda alem pîr-i zamânî
Kudsî-şiyem ü mefhar-i ethâr-ı Amasya
(Batı tarafı yüce Karaman dağıdır; eteği Akbilek'e emellerin yurdu olmuştur. Orada tefsir ve takvada tanınmış, zamanının piri olan, kutsal huylu ve Amasya'nın temiz kişilerinin övüncü olan zat yatar.)
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mevsûm: adlandırılmış, damgalı
- ta'rîb / mu'arreb: bir kelimeyi Arapçalaştırma / Arapçalaşmış
- tahrîf / muharref: bozma / bozulmuş
- hazf: düşürme, atlama
- batn / butûn: kuşak / kuşaklar
- nessâbe: soy bilgini
- ism-i menhût: başı ya da bir parçası kesilerek kısaltılmış ad
- esâtîr-i evvelîn: eskilerin masalları
- mürtefi': yüksek
- musanna': işlemeli, sanatlı
- ibârât-ı mahkûka: kazınmış yazılar
- kable'l-feth: fetihten önce
- dârü'z-ziyâfe: misafirhane, aşevi
- dizdâr: kale komutanı, muhafızı
- ze'âmet: geliri 20.000 akçeden yüksek dirlik
- a'şâr: öşür vergileri
- neferât-ı müstahfeze: kale muhafız erleri
- gavvâs: dalgıç
- diyet-i şer'iyye: şeriata göre ölüm hâlinde ödenen kan bedeli
- tereşşuhât: sızıntılar
- dahme: mezar odası, kabir
- riyâzet: nefsi terbiye için çekilen sıkıntı, perhiz
- tahassun: sığınma, korunma
- mesîre / mütenezzih: gezinti yeri
- erbâb-ı yesâr: varlıklı kimseler
Harşene Adı ve Mütenebbî'nin Beyti
Hüsameddin bu bölüme Arap kaynaklarında Amasya kalesinin adının "Harşene" olarak geçtiğini gösteren aktarmalarla başlar. İlk tanık İbn Arabşah'tır. Bu Dımaşklı tarihçinin Acâ'ibü'l-makdûr fî nevâ'ibi Tîmûr adlı Arapça eseri muhtemelen 1435'te tamamlanmış, Timur'un hayatını ve seferlerini ağır, sanatlı bir dille anlatmıştır. Eser 1698'de Nazmîzâde Murtaza tarafından Târîh-i Timurlenk adıyla Türkçeye çevrilmiş ve 1729'da İstanbul'da basılan ilk kitaplar arasında yer almıştır. İbn Arabşah'ın Çelebi Mehmed'in Amasya kalesinde bulunduğunu söylemesi bilinen tarihle uyumludur: XV. yüzyılın ilk yıllarında Timur'un ordularından kaçan Şehzade Mehmed'in Amasya kalesine sığındığı başka kaynaklarda da yer alır. Amasya kalesinin bugün "Harşena" ya da "Harşene Kalesi" diye anılması ve üzerinde durduğu dağın Harşena Dağı adını taşıması, bu eski adın yaşadığını gösterir.
Ancak Mütenebbî'nin beytindeki "Harşene"nin Amasya olup olmadığı üzerinde durmak gerekir. Bizans kaynaklarında Kharsianon (Charsianon) adıyla bilinen bir kale ve buna bağlı bir askerî-idarî bölge (theme) vardı. Bu kale Kapadokya'dadır ve bugün Yozgat'ın Akdağmadeni ilçesindeki Muşalikalesi kalıntılarıyla eşleştirilir. Kale ilk kez 638'de anılır, Araplar 730'da onu ele geçirmiş, sonraki yüzyıl boyunca Bizans-Arap savaşlarında çok çekişilen bir sınır kalesi olmuştur. Seyfüddevle'nin akınlarının hedefi de bu bölgeydi: Hamdânî emîri 950'de Lykandos ve Kharsianon bölgelerini yağmalamış, 960'ta ise Kharsianon kalesini zapt edip yağmalamıştır. Mütenebbî'nin Seyfüddevle'nin yanında bulunduğu yıllarda onun Bizans seferlerini methiyelerinde anlattığı bilinir. Arapça "Harşene" ile Bizans'ın "Kharsianon"u arasındaki ses yakınlığı ve Seyfüddevle'nin seferlerinin bu bölgeye yönelmiş olması, beyitte anılan yerin Amasya'dan çok bu Kapadokya kalesi olabileceğini düşündürür. Bu, incelediğimiz kaynaklardan çıkardığımız bir sonuçtur; beytin hangi kaleye ait olduğunu doğrudan tartışan bir çalışmaya ulaşamadık. Amasya kalesinin "Harşene" adını taşıması ile Arap coğrafyacılarının "Harşene"si arasındaki ilişki, bu yüzden Hüsameddin'in sandığı kadar açık değildir.
Hüsameddin'in Ad Çözümlemeleri
Yazarın "Harşene"yi "Karasan" ya da "Karaçan"a, "Rûm"u "Barum"a, "İlikan"ı "İli Han"a, "Sâm"ı da "Sülim"e bağlayan çözümlemeleri, XX. yüzyıl başında Osmanlı aydınları arasında güçlenen ve Anadolu'nun eski kavimlerini Türk soyuna bağlamaya çalışan anlayışın bir ürünüdür. Hüsameddin bu konuda sık sık Mir'âtü'l-İber'e dayanır. Bu eşleştirmeleri destekleyen bir dil ya da tarih araştırmasına incelediğimiz kaynaklarda rastlanmadı; bunlar yazarın kendi yorumlarıdır. Okurun bu sayfaları bir tarih bilgisi olarak değil, yazarın yaşadığı çağın tarih anlayışını yansıtan bir yorum olarak okuması doğru olur. Ses değişmeleri konusundaki gözlemleri (Gürgân'ın Cürcân, Kûgend'in Hocend olması gibi) ise Arapçanın yabancı adları kendi ses düzenine uydurduğunu bilen bir âlimin dikkatini gösterir.
Kalenin kurucusu konusundaki tartışma bugün de kesin bir sonuca bağlanmış değildir. Yerel kayıtlarda kalenin Arap tarihçilere göre "Türk hükümdarı Karsan Han", Batılı tarihçilere göre ise Pontus kralı Mithridates tarafından yaptırıldığı yazılır; bu ikili anlatım doğrudan Hüsameddin'in kitabına dayanır. İç kalenin Mithridates'le ilişkilendirilen yapımı için MÖ 250 dolayı verilir; bu da Texier'nin "milattan iki buçuk yüzyıl önce" dediği tarihe denk düşer. Amasya'nın Hitit dönemine kadar uzanan bir geçmişi olduğu sanılmakla birlikte kalenin ilk kez ne zaman ve kimin tarafından kurulduğu belgelerle bilinmemektedir. Hüsameddin'in "Hitit araştırmaları bu meseleyi çözecektir" beklentisi bu bakımdan hâlâ geçerliliğini koruyan bir dilektir.
Kale ve Onarımları
Yazarın verdiği onarım listesi bugün resmî kayıtlarda neredeyse aynen tekrarlanır: 1075'ten sonra Dânişmend Ahmed Gazi, 1146'da I. Mesud, 1222'de I. Alâeddin Keykubad, 1319'da Gümüşlüzâde Tâceddin Mahmud Çelebi, 1369'da Şâdgeldi Paşa, Osmanlı devrinde II. Murad, 1511'de Şehzade Ahmed'in emiri Mustafa Bey ve 1669'da Hoca Ahmed Paşazâde Ali Bey. Bu miladî tarihler Hüsameddin'in hicrî tarihlerinin karşılıklarıdır; yani bugünkü bilgilerin önemli bir kısmının kaynağı yine onun kitabıdır. Selçuklu Sultanı I. Mesud'un 1146'da iç kaleyi onarıp Amasya'yı merkez seçtiği, iç kalede cami, medrese, hamam ve saray yaptırdığı da kaydedilir. Hüsameddin'in "IV. Kılıç Arslan'ın oturduğu saray" diye tarif ettiği yapı bu Selçuklu sarayı olmalıdır.
XVI. yüzyıl başlarına ait Osmanlı kayıtlarına göre kalede bir dizdar, bir kethüda ve elli yedi nefer muhafız bulunuyordu; kalenin iç kısmında kerpiç evler vardı ve kale görevlileri burada otururdu. Her gün sabah ve akşam kaleden şehre doğru borazan ve davul çalınırdı. Bu bilgi, Hüsameddin'in kendi zamanında Ramazan ve bayramlarda top atılıp davul çalınması geleneğinin ne kadar eski bir kökü olduğunu gösterir. 1640'ta Amasya'ya gelen Evliya Çelebi kalenin kırk bir kulesi olduğunu, içinde saraylar, cephanelikler, erzak ambarları, su sarnıçları bulunduğunu ve kalenin altının mağaralarla dolu olduğunu yazar; Celâlî saldırılarına karşı şehir zenginlerinin kıymetli eşyalarını kalede sakladıklarını da belirtir. Kale XVIII. yüzyıldan itibaren askerî önemini yitirerek harap olmaya başlamıştır. Hüsameddin'in dizdarlığın 1255 [1839-40] yılına kadar sürdüğünü söylemesi, Tanzimat'la birlikte eski kale teşkilatının tasfiye edildiği döneme denk gelir.
Ziya Paşa'nın kaleye top koydurması için verilen 1281 [1864-65] tarihi, Yeni Osmanlıların tanınmış şairinin Amasya mutasarrıflığıyla uyuşur. Halil İnalcık, Kenan Akyüz'ün bu konudaki belge yayınını tanıtırken Ziya Paşa'nın Amasya mutasarrıflığının 1863-65 arasında iki yıl sürdüğünü, yerli eşraf ve ulemâ ile giriştiği mücadele sonunda Canik mutasarrıflığına nakledildiğini yazar.
Bugün kalenin Yeşilırmak kıyısından dağın üstüne kadar sekiz savunma kademesi olduğu, üst kademenin kesme taşla, yaklaşık iki kilometrelik surların ise moloz taşla örüldüğü bilinmektedir. Kale bugün Helkis (Belkıs), Saray, Maydonos (Midenos) ve Meydan adlı dört kapıyla anılır. Hüsameddin'in iki kapı sayması, onun yalnızca yukarı kalenin kapılarını kastettiğini düşündürür. Harşena Dağı ve Pontus kral kaya mezarları 2015'te UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştır.
Cilanbolu
Hüsameddin'in anlattığı Cilanbolu bugün kalenin en tanınmış yapılarından biridir. Kayaya oyulmuş, yaklaşık 150 basamakla inilen, sekiz metre çapında bir dehliz olduğu söylenir; bu ölçüler yazarın verdiğiyle aynıdır. Aşağı kısımlardaki basamaklar zamanla yok olmuştur. Kuyunun turizme açılması için başlatılan temizlik çalışmalarında 2009'da 170 metreye ulaşılmıştır. Kalenin Yeşilırmak'tan yüksekliği yaklaşık 300 metre olduğuna göre, bu su yapısının ırmağa kadar indiği düşünülmektedir. Bu bilgi, Hüsameddin'in aktardığı ve suyun "Leğen Kaya"da ırmağa indiğini söyleyen halk rivayetine beklenmedik bir destek verir. Dehlizin ilk yapıldığında Yeşilırmak'a ve kral mezarlarına kadar ulaştığını ileri süren görüşler de vardır; ancak bunlar henüz kesinleşmiş bilgiler değildir.
Texier'nin aktardığı Hamilton'un kuyuya inişi de belgelerle doğrulanır. İngiliz jeolog William John Hamilton 1836'da Amasya'ya gelmiş ve gözlemlerini 1842'de basılan Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia adlı eserinde yayımlamıştır. Hamilton kalede eski mimariden pek az iz bulduğunu, ayakta duran surların çoğunun Bizans ya da Türk işi olduğunu, en ilgi çekici şeyin ise Ünye, Tokat, Turhal ve Zile gibi kayalık tepeler üzerindeki başka kalelerde de gördüğü yeraltı merdivenlerine benzeyen bir dehliz olduğunu yazar. Ona göre bu dehlizler ister su almak için, ister kaleden gizlice çıkış yapmak için açılmış olsun, eski ve Helen işi oldukları şüphesizdir. Hüsameddin'in "önce bir kale yolu sandı, sonra kuyu olduğunu anladı" diye aktardığı bilgi, Hamilton'un su alma ile gizli çıkış arasındaki bu ikili yorumunun Türkçe aktarımlarda aldığı biçim olmalıdır.
"Cilanbolu" adı için yazarın önerdiği "Cilanbolis" açıklaması kendi ifadesiyle bir tahmindir. Adın kökeni hakkında güvenilir bir açıklamaya başka kaynaklarda da rastlanmadı.
Kral Mezarları ve Aynalı Mağara
Hüsameddin Amasya vadisinde on iki mağara sayar ve bunların Pontus kralları sayısından fazla olduğunu, bir kısmının daha önce oyulmuş olabileceğini düşünür. Bugünkü sayımlar daha kalabalıktır: şehir çevresinde irili ufaklı yirmi bir kaya mezarı tespit edilmiştir. Bunlardan beşi Kızlar Sarayı kesimindedir ve araştırmacılar bunları I. Mithridates (ö. MÖ 266), Ariobarzanes (ö. MÖ 250), II. Mithridates (ö. y. MÖ 210), III. Mithridates (ö. y. MÖ 190) ve I. Pharnakes'e (y. MÖ 155) bağlar. Harşena Dağı'nın yamacında, kale içinde de dokuz kaya mezarı daha vardır. Yazarın "beşi Kızlar Sarayı üstünde" demesi bu gruba karşılık gelir; Moltke'nin "beş tanesi birbirine bitişik" diye tarif ettiği odalar da bunlardır.
Mezarlar MÖ 281'de Pontus Krallığı'nı kuran ve Amaseia'yı başkent yapan I. Mithridates'ten sonra kireçtaşına oyulmuştur; yükseklikleri 8 ile 15 metre arasında değişir. En büyüğü I. Pharnakes'e ait sayılan mezardır ve üzerindeki kitabede kale komutanı Metrodoros'un kral Pharnakes için tanrılara bir sunak ve bir çiçek bahçesi adadığı yazılıdır. Texier'nin "bunlar hangi kralların mezarlarıdır?" sorusu böylece kısmen cevap bulmuştur. Bu mezarlar üzerine en kapsamlı çalışma Robert Fleischer'in 2017'de yayımlanan Die Felsgräber der Könige von Pontos in Amasya adlı eseridir.
Texier'nin sözünü ettiği, kapısı üzerinde "büyük kâhin" kitabesi bulunan mezar, Hüsameddin'in dipnotta belirttiği gibi Aynalı Mağara'dır. Şehir merkezine yaklaşık 3,3 kilometre uzaklıkta, Ziyaret yolu üzerindeki bu mezar kaya mezarlarının en iyi işlenmiş ve tamamlanmış olanıdır. Cephesi perdahlanıp parlatıldığından güneş vurduğunda parlar ve adını buradan alır. Alınlığındaki yazı "Büyük Rahip Tes" diye okunur ve mezarın MÖ II. yüzyılda yaşamış bir rahibe ait olduğu kabul edilir. Mezar odası XI. yüzyılda Bizanslılar tarafından keşişhane olarak kullanılmış, tonozuna on iki havari resmedilmiştir. Bu bilgi Hüsameddin'in "mağaralar fetihten önce Hristiyan papazlarının riyazet yeri oldu" diye aktardığı rivayeti doğrular. Yazarın dipnotta Rumlar arasında yaygın olduğunu söylediği "Astiris adlı metropolidin mezarı" rivayetinin ise esassız olduğunu kendisi de belirtmiştir.
Mağaralarda Geçen İki Olay
Hüsameddin mağaraların İslâm devrindeki kullanımına iki örnek verir. Birincisi Yörgüç Paşa'nın Kızılkocaoğullarını bu mağaralarda saman dumanıyla öldürmesidir. Yörgüç Paşa, Çelebi Mehmed'in 1414'te Amasya'ya gönderdiği on iki yaşındaki Şehzade Murad'ın lalasıydı; II. Murad tahta çıktıktan sonra 826 [1423] yılında Rum beylerbeyiliğine getirilmiştir. Beylerbeyiliğinin ilk yıllarında Amasya ve Tokat taraflarında yol kesen, zaman zaman şehirlere kadar gelen dört kardeşin emrindeki Kızılkocaoğulları çeteleriyle uğraşmış ve onları itaat altına almıştır. Kimi kayıtlarda Yörgüç Paşa'nın bazı hilelerle bu grubu ve elebaşlarını yakalatıp öldürttüğü yazılır. Hüsameddin'in verdiği 833 [1429-30] tarihi bu beylerbeyilik yıllarına düşmektedir; ancak öldürmenin mağaralarda ve saman dumanıyla yapıldığı ayrıntısına incelediğimiz başka kaynaklarda rastlanmadı.
İkinci olay Karayazıcı isyanıdır. Karayazıcı Abdülhalim, XVI. yüzyıl sonunda başlayan büyük Celâlî ayaklanmalarının ilk önderidir. Devlet bir ara onu yatıştırmak için Ayıntab'a, ardından Amasya sancağına tayin etmiş, Amasya'yı altı ay kadar yönetmiştir. Kendisi 1602 dolaylarında ölmüş, ancak adamlarının yağması sürmüştür. Yerel kayıtlara göre 1603'te Karayazıcı taraftarları Amasya'yı yakmış, talan o kadar şiddetli olmuştur ki şehrin eşraf ve âyânı servetleriyle birlikte kral mezarlarına sığınmak zorunda kalmıştır. Bu bilgi Hüsameddin'in anlatımıyla tamamen örtüşür; yazarın 1011 tarihi de 1602-03 yıllarına denk gelir. Aynı olaylarda Amasya Mevlevîhanesi'nin de yandığı ve şeyhinin öldüğü kaydedilir.
Şirvanlı Türbesi
Hüsameddin'in "Şirvanlı Türbesi" dediği yapı bugün halk arasında "Yukarı Türbe" diye de anılır ve Şamlar Mahallesi'nin yukarısında yüksek bir tepededir; yazarın "Şamlılar" dediği mahalle bugünkü Şamlar Mahallesi'dir. Türbede yatan İsmâil Sirâceddin Şirvânî (1782/83 ya da 1786 - 1848), Nakşibendîliğin Hâlidiyye kolunun Kafkasya ve Anadolu'daki önemli şeyhlerindendir. Şirvan'ın Kürdemir köyünde doğmuş, Rusların Kafkasya'da ilerlemesi üzerine önce Ahıska'ya, 1828-29 savaşından sonra da müritleriyle birlikte Amasya'ya göçmüştür. Bir süre Sivas'ta yaşadıktan sonra 1841'de Amasya'ya dönmüş ve 1848'de vebadan ölmüştür. Kafkasya'daki Rus karşıtı direnişin önderleri Gazi Muhammed ve Şeyh Şamil'in bağlandığı Hâlidî silsilesi de onun halifelerinden yürümüştür.
Türbenin yapılış tarihi kaynaklarda farklı verilir. Hüsameddin 1284 [1867-68] der; türbenin inşa kitabesinde 1283 [1867] yazdığı bildirilir; kimi kayıtlarda 1287/1870, kimilerinde 1869 tarihi geçer. Kitabedeki tarih en güvenilir olanıdır ve Hüsameddin'in verdiği yıla çok yakındır. Türbeyi yaptıran oğlu Şirvânîzâde Mehmed Rüşdi Paşa (1828-1874) Amasya'da doğmuş, 1873'te sadrazam olmuştur. Yazarın onu "sadr-ı esbak" yani eski sadrazam diye anması kitabın yazıldığı zamana göredir; türbeyi yaptırdığı yıllarda Rüşdi Paşa henüz sadrazam değildi. İlginç bir rastlantı olarak 1871'de nazırlıktan azledilen Rüşdi Paşa, sürgün olarak yine Amasya'ya gönderilmiştir.
Türbe tuğla ve taştan yapılmış, kubbeli iki kare mekândan oluşur; bitişiğinde küçük bir mescit vardır. İçinde İsmâil Sirâceddin, oğlu İstanbul kadısı Seyyid Ahmed Hulûsi Efendi ve damadı Hacı Îsâ Rûhi Efendi yatar; bu bilgi Hüsameddin'in verdiğiyle örtüşür. Türbenin dışında Şirvânîzâdelere ait bir hazire bulunur. Hüsameddin'in sözünü ettiği konak bugün de türbenin kuzeyinde ayaktadır ve yanındaki sekizgen ahşap yapıyla birlikte Kur'an kursu olarak kullanılmaktadır. Bahçenin doğu duvarı üzerine yapılan seyir sofalarından şehir geniş bir açıyla görülür.
Şeyh Cû'î ve Kelkis
Mevlevî şeyhi Cemâleddin Mehmed Cû'î hakkında bugün bilinenlerin çoğu Hüsameddin'e dayanır. Buna göre Şeyh Cû'î, Şâdgeldi Paşa zamanında ve Osmanlı idaresinin ilk yıllarında Amasya Mevlevîhanesi'nde şeyhlik yapmış, 1414'te kendi köyüne çekilerek orada bir Mevlevîhane, tekke, mektep ve çeşme yaptırmış, köyün bütün arazisini Mevlevîhaneye vakfetmiştir. Uzun süre köyünde yaşamış, Amasya'ya inmemiş ve öldüğünde köyüne gömülmüştür. Yazarın 817 tarihi bu 1414 yılına karşılık gelir. Şeyh Cû'î şehirden ayrılınca Amasya Mevlevîhanesi'nin şeyhliğine Mecdüddin Küpeli Dede geçmiştir.
Şeyh Cû'î'nin adı bugün iki yerde yaşar. Amasya merkezinde bir mahalle Şeyhcui adını taşır. Şeyh Cû'î Baba Türbesi ise kimi kayıtlarda Amasya merkeze bağlı Yuvacık köyünde, caminin yanında gösterilir; köyün resmî adı Yuvacık olsa da halkın onu hâlâ "Cıcui" ya da "Şeyhcui" diye andığı, Şeyh Cû'î'nin yaptırdığı çeşmenin de caminin yanında durduğu belirtilir. Hüsameddin'in "Cığcığı" diye aktardığı halk söyleyişi ile bu "Cıcui" biçimi aynı adın ağızdaki karşılıklarıdır.
Yazarın "Kelkis" adı hakkındaki bilgisi de dikkate değerdir. Bugün iç kalenin dört kapısından birinin Helkis (Belkıs) adını taşıması ve kalenin doğusundaki mahallenin Nerkis diye anılması, eski bir yer adının farklı biçimlerde yaşadığını düşündürür. Ancak Hüsameddin'in "Kelkis"i ile bu adlar arasında bir bağ kuran bir kaynağa rastlanmadı; bu benzerlik yalnızca bir dikkat olarak not edilebilir. Arap tarihlerindeki "Kalis" ve "Batn-ı Kalis" kayıtlarının Amasya'ya ait olduğu iddiası ise Mütenebbî beytindeki "Harşene" meselesine benzer bir ihtiyatla karşılanmalıdır.
Mesire Yerleri
Bölümün sonunda Hüsameddin, kendi zamanında Amasyalıların ilkbaharda göç ettiği bağları ve mesire yerlerini sayar: Şeyh Cû'î, Ziyaret, Kirazlıdere ve Derbend bağları; cuma günleri ve kadınlar için Şirvanlı, Saraydüzü, Çanaklar ve Kaşık Pınarı. Nisan'ın yirmisinde başlayan bu bağ göçü, XX. yüzyıl başında Amasya'nın gündelik hayatına dair değerli bir tanıklıktır. Ziyaret bugün Amasya'ya bağlı bir belde olarak bu adı korumaktadır. Son dörtlükte adı geçen Akbilek ve "tefsir ve takvada tanınmış" zat, sonraki bölümde anlatılmaya devam edilir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 94–100. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- İlhan Şahin – Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- İsmail Aka, "Acâibü'l-makdûr", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul 1988, s. 318. https://islamansiklopedisi.org.tr/acaibul-makdur
- Fahameddin Başar, "Yörgüç Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/yorguc-pasa
- Mehmet Ali Beyhan, "Şirvânîzâde Mehmed Rüşdü Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/sirvanizade-mehmed-rusdu-pasa
- İsmail Durmuş, "Mütenebbî", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/mutenebbi
- Halil İnalcık, "Akyüz, Kenan: Ziya Paşa'nın Amasya Mutasarrıflığı Sırasındaki Olaylar, Belgeler I" (kitap tanıtımı), Belleten, c. 30, sy. 117, Ocak 1966. https://belleten.gov.tr/tam-metin/3252/tur
Resmî kaynaklar
Kitaplar
- William John Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia, London 1842 (Amasya bölümünden alıntılar). https://www.romeartlover.it/Amasya1.html
- Robert Fleischer, Die Felsgräber der Könige von Pontos in Amasya, Istanbuler Forschungen 56, Tübingen 2017.
Diğer kaynaklar