Amasya'nın mağrib tarafı "Karaman Dağı" demekle meşhûr, hafîf orman olan bir dağ ile muhât olup, şimâlden cenûba doğru uzanmışdır. Bu dağ da "Kelkis" nâmıyla meşhûr olan cebelin bir kısmı iken 727'de "Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi"nin Mısır Türkmenleri tarafından ahz ve i'zâmına me'mûr olan "Karamânzâde Yahşî Bey" Amasya'ya bu dağdan aşıp girdiği ve "Mahmûd Çelebi"yi tutup Mısır'a i'zâm eylediği münâsebetle bu dağa "Karaman Dağı" dendiği zann olunur.
Bu "Karaman Dağı", cenûb boğazının müntehâsında kâ'in "Çalan Köprü" başına kadar imtidâd eder. Garb tarafları "Geldiklan" sahrâsına nâzır olduğu gibi şark tarafları da umûmen Amasya şehrine nâzırdır. Bu dağın şark eteklerinden [85] "Şeyh Cû'î" mevki'inin cenûb taraflarına tesâdüf eden yerlere "Akbilek" denir. Sâdât-ı ulemâ-yı Hanefiyye'den ve kibâr-ı müfessirînden "Akbilek" demekle meşhûr "Molla Bahşî Halîfe" hazretleri bâğların cenûbunda medfûn olduğu münâsebetle 931 târîhinden i'tibâren buralar "Akbilek" nâmıyla iştihâr etmişdir.
Akbilek Bâğları, Şeyh Cû'î Bâğları’nın cenûben aşağı taraflarında olup şimâlden cenûba doğru uzanmış bir mustatîl şeklindedir. Etrâfı duvâr-ı muhât olup cesîm bir bâğ iken muahharan taksîmâta uğradığı zann olunur. Bu "Akbilek" semtinin üst tarafında "Karaman Dağı"nın şark eteğinde kâ'in bâğlara ve bayırlara umûmen "İltekin" denir.
"İltekin Gâzi", ümerâ-yı Dânişmendiye'den ve "Harezm" Türkmenlerinden olduğu "Târîh-i Âl-i Dânişmend"de mestûrdur. Emîr-i müşârün-ileyh, ibtidâ-yı fetihde Amasya'ya bu tarafdan cebren duhûl ederek Kelkis Kalesi’ni tahrîb eylediği ve mu'ahharan buraya defn edildiği münâsebetle buralara "İltekin" denmişdir. 567 târîhinden şimdiye kadar kuyûd-ı resmiye ve hâkâniyede "İltekin" nâmıyla mukayyed ve yanında "Kadem Paşa" demekle meşhûr "Cihân Hâtun" medfûn olduğu meşhûr iken Vâzıh Efendi’nin buraya dâ'ir verdiği ma'lûmât bir hurâfe-i sırfa olur. [86]
El-yevm "İltekin Türbesi" nâmıyla meşhûr olan mevki'in gerisinde taş yığınları ve duvâr-ı kadîm harâbeleri "Kelkis Kalesi"nin harâbesi olmak üzere gösterilir. Bu kale, karşılıklı olup "Ferhâd Kayası"nın şimâlinde kâ'in derenin yukarısında cesîm bir taş oyuğu müşâhede olunmakdadır. Bu taş oyuğunun iç tarafı yekpâre taşdan oyulmuş bir yol şeklindedir. Takrîben on metre kutrunda olan bu delik taş içinde aşağıya doğru inmekdedir.
Deverân eden rivâyete nazaran bu taş yol, Ferhâd Arası’nda bulunan ırmağın altından geçerek Kelkis Kalesi’ne müntehîdir. Fi'l-hakîka bu taş oyukdan içeri giden bir adam sol tarafında aşağıya doğru giden bir yol müşâhede eder. Vaktiyle mum yakıp bir çok zevât ile bu yol ta'kîb edildiyse de takrîben otuz metre kadar ilerisinde güherçilenin te'sîri tezâyüd eylediğinden avdet edilmişdir.
Bu "İltekin Gâzi" türbesi dört taş sütûn üzerinde bir kubbe-i atîkadan ibâret olup nezdinde "Kadem Paşa Hâtun" medfûndur. Orada bir daha mezâr-ı kadîm var ise de kim olduğu anlaşılamadı. Bu hâtunun orada defni kuyûd-ı kadîme ile müsbetdir. Gerek gâzî-i müşârün-ileyhin ve gerek bu Kadem Paşa’nın vakıfları vardır. Yazı Bâğları ve Karasenir Mahallesi umûmen Gâzi-i müşârün-ileyhin [87] vakfı olup, 1160 târîhine kadar evlâdı tevliyet tarîkiyle tasarruf etmekdeler idi.
Bu türbenin etrâfı vaktiyle boydan boya bir mahalle olup "Simre" nâmıyla meşhûr olan kasaba-i cedîdenin merkezi olduğu 1052'de muharrer kuyûd-ı hâkâniye ile müsbetdir. El-yevm bu mahalle yokdur. Câmii, iki mescidi, bir mektebi münderis olduğundan evkâfı da mazbût-ı hazîne olmuşdur. Önünde bulunan bâğları meşhûr olup eskiden beri bâğcıların bu "İltekin Gâzi"ye büyük hürmet-i mahsûsaları vardır. Kadîmen Amasyalılar Gâzi-i müşârün-ileyhin kabrini her sene Şa'bân evâ'ilinde¹⁴⁶ cemm-i gafîr ile ziyâret etmeyi i'tiyâd etmişler iken 1242'den sonra pek çok âdât-ı hasene-i milliye bîhûde terk edildiği gibi bu da mu'ahharan terk edilmişdir.
Boydan boya bir manzara-i hûr-likâdır
Müstağrak-ı envâr-ı füyûzât-ı Hudâ'dır
Her bir tarafı bâğ-ı İrem zevk-fezâdır
Hep bunları sîrâb eder enhâr-ı Amasya
[88]Amasya'nın toprağında Cenâb-ı Hâlık-ı Feyyâz'ın ihsân buyurduğu kuvve-i inbâtiyye fevkalâdedir. Her bâğında insânı iğnâ edecek birer defîne-i ticâret, her tarlasında memleketi ihyâ edecek birer hazîne-i servet meknûzdur.
Bâğlar Yeşilırmak’ın her iki tarafını ihâta ederek tûlânî, gâyet müzeyyen bir kâmet-i insân şeklindedir. Yüksekden temâşâ eden bir nâzır, yeşil ridâya bürünmüş bir hûra yâhud eşi''a-i hadrâdan müteşekkil bir nûra teşbîh eder.
Amasya'nın bâğları, ırmağın tûlu i'tibâriyle bir tarafdan diğer tarafa on sekiz sâatlik bir mesâfeyi işgâl eder. Bu mesâfe-i tavîlenin orta yeri "Amasya Şehri"dir. Bu bâğların adları, mevki'lerine ve sâhiblerine nisbetle yâd olunmakdadır. Irmağın sâhil-i cenûbîsinde "Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî Câmi-i Şerîfi"nden i'tibâren garba doğru mahalle "Hacı İlyas Mahallesi" önünde "İnehân", ba'dehû "Yörgüç Paşa", ba'dehû "Hacılar Meydânı", ba'dehû "Ferhâd Arası", ba'dehû "Çalan Köprü" bâğları bu nâmlar ile meşhûrdur.
"Bâyezîd Paşa Câmi-i Şerîfi"nden i'tibâren şarka doğru "Âhûr Önü", ba'dehû "Ayavasıl Bâğları", "Ziyâre Mahallesi" hizâsına kadar mümtedd olup "Ayavasıl"ın cenûb tarafları umûmen "Kirazlıdere Bâğları" demekle meşhûr olduğu gibi "Kuş [89] Köprü" başından i'tibâren ırmağın sâhil-i şimâlîsine "Bahçeler İçi" ve ba'dehû "Filingir - Firingir - Firenkler" ve ba'dehû "Ziyâre Bâğları" daha ziyâde meşhûrdur. "Bahçeler İçi" mukaddemen sarâyın tetimmâtından iken 1000 hudûdunda a'yân ve efrâda fürûht edilmişdir.
"Meydân Köprü"nün sâhil-i şimâlîsinden i'tibâren "Ok Meydânı", ba'dehû "İltekin Bâğları" meşhûr olup "Çalan Köprü" başına kadar mümtedd olur. Bu tarafda ırmağın iki tarafında bulunan bâğların arkalarında iki meydân-ı cesîm olup, şimâl tarafında kâ'in meydâna "Ok Meydânı" ve cenûb tarafında kâ'in meydâna "Hacılar Meydânı" denir. "Ok Meydânı"nda kadîmen ok atmak ta'lîm ve "Hacılar Meydânı"nda Hicâz'a azîmet ve avdet eden huccâca du'â edildiği münâsebetle bu nâmlarla meşhûr olmuşlardır.
Amasya'nın şu cesîm ve latîf bâğlarını, Amasya'dan cereyân eden ırmaklar iskâ etmekdedir. Amasya'nın ırmakları, biri büyük, diğerleri ufak olarak üçdür. Her iki ırmak da büyük ırmağa karışdığından "Amasya Irmağı" nâmıyla iştihâr eden asıl büyük ırmak kesb-i cesâmet eder.
I- "Yeşilırmak"dır ki ezmine-i kadîmede "İris" ve "Nehr-i Amas" demekle meşhûrdur. Amasya'nın garb-ı cenûbîsinde "Toros - Boğa" dağlarından nebe'ân ederek "Sivas ve Tokat" sancaklarını dolaşıp cenûb tarafından Karadeniz'e dökülür. [90]
Bu ırmak, Amasya'nın ortasından akar. Mart evâ'ilinden i'tibâren çoğalır. Ba'zen tavayı ya'nî kenârını aşar, etrâfına taşar, şehri ve bâğları basar. Lâkin kabarsa letâfetdir, taşarsa bereketdir, akması bir feyz-i rahmetdir. Amasya'yı ezmine-i kadîmeden beri Küçük Asya’da hâkim-i bilâd eden bu ırmakdır. Amasya'nın bu ırmağa ihtiyâcı, her ferdin yemeğe, içmeğe ihtiyâcı kadar mühimdir. Hülâsa Amasya'nın hayâtı bu ırmakdır.
Bu ırmağın ism-i kadîmi olan "İris" kelimesi tahlîl olunursa Türk lügati olduğu tezâhür eder. Uygur dilinde cismen büyük olan şey'e "iri" denip, eski Türkler bu ma'nâya "iris" ve "irik" lafızlarını kullanırlar. Kabîle büyüğü, asîl ve necîb ma'nâsında dahi isti'mâli şâyi' olup mu'ahharan lisân-ı Arab'a intikâl eylediğinden asîl ve necîb ma'nâsı muhâfaza ve ta'rîb edilerek “sadîk” veznide "erîs" denmişdir.
Bu ırmağın üzerinde yüzlerce dolablar mevcûd olup bunların vâsıtasıyla umûm bâğlar iskâ olunur.
Amasya vâdîsinde altı aded köprü olup dördü kârgîr, ikisi ahşâbdır. Bunların hiçbiri de ezmine-i kadîmeden kalma olmayıp cümlesi de feth-i celîl-i İslâmdan sonra binâ edilmişdir.
1- "Çalan Köprü" olup, cenûb boğazının ya'nî Ferhâd Arası’nın müntehâsında kâ'indir. Temeli ve üzeri ve yanları taşdan ve kemerleri ve ayakları kırmızı tuğladan yapılmışdır. Cenûb tarafının [91] ortasında ufak ve murabba' bir oda şeklinde çıkıntı olduğundan "çalık" ma'nâsına olan "Çalak" (Çalan) denmişdir. Bu köprü, vesâ'ik-i atîkada "İltekin Köprüsü" nâmıyla mukayyeddir.
Şu kayda binâ'en bu köprünün, aşağı tarafında medfûn olan ümerâ-yı Dânişmendiye'den "İltekin Gâzi" tarafından inşâ edildiği anlaşılır. Lâkin temel taşına bakılırsa mukaddemen orada bir köprü olup harâb oldukdan sonra hükûmet-i Dânişmendiye zamânında binâ edildiği tahmîn olunabilir. Kırmızı tuğla ile inşâ edilen âsâr-ı kadîmenin ekserîsi bu devre âid olduğu emsâlinden istidlâl olunmakdadır.
2- "Meydân Köprüsü" olup, Sultân Bâyezîd Câmi-i Şerîfi’nin garb tarafında kâ'in Hacı İlyas Mahallesi’nin müntehâsındadır. Meydân Kapısı demekle meşhûr kale kapısının önünde bulunan Ahî Sâbıkeddîn Mahallesi hizâsındadır. Her tarafı rengi sarıya mâ'il taşdan yapılmış gâyet metîn ve mücedded olup diğer köprülere nisbetle kavsi biraz dar olduğundan ortası dikçedir.
Bu köprünün yüz metre kadar aşağısında el-yevm İçeri Şehir’de kemerinin cüz'î bir kısmı müşâhede ve 540 hudûdunda "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" tarafından inşâ edilen "Sultân Köprüsü" 718 zelzele-i müdhişesinde münhedim olduğundan derhâl bu köprü ibtidâ ahşâb olarak binâ ve 776 hudûdunda Amasya emîri [92] "Şadgeldi Paşa" tarafından kârgîr olarak inşâ edilmiş ve ba'dehû bu da zelâzil-i mütevâliyeden defe'ât ile musâb olduğu hâlde 1241'de ırmağın cûş u hurûşuna tahammül edemediğinden 1244'de Amasya a'yânı "Özlü el-Hâc Yûsuf Ağa" ma'rifetiyle tecdîd olunmuşdur.
3- "Mağdinus Köprüsü" olup Sultân Bâyezîd Medresesi önündedir. Bu köprü kadîmen ahşâb olup elsine-i âmmede "Mâdenüs Köprüsü" denir. Bu ahşâb köprünün evâ'il-i binâsına dâ'ir ma'lûmât elde edilemedi. Ancak Sultân Bâyezîd Câmi-i Şerîfi binâ olundukda 890'da i'mâr edilmiş ve mu'ahharan 1031'de mevâlîden "Sa’dî Çelebi" ve 1063'de "Helvâcı Mehmed Ağa" ve 1130'da "Emîr Hacı Abdullatîf Çelebi" ve 1241'de "Rahtuvan Paşazâde el-Hâc Ali Bey" ve 1281'de Amasya mutasarrıfı "Ziyâ Paşa" ve bundan sonra mükerreren belediye taraflarından ta'mîr edilmişdir.
4- "Alçak Köprü" olup, Kızlar Sarâyı’nın hizâsındadır. Bu köprünün el-yevm temeli olan diğer köprü ufak gözlü olarak granitden yapılmış olduğu şeklinden anlaşılmakdadır. Pek kadîm bir zamânda binâ edilerek aslâ muhtâc-ı ta'mîr olmadığı hâlde ırmağın dolmasıyla yatağında gözleri gâ'ib olup kemerleri üzerine kalın, murabba'u'ş-şekl, kârgîr ayaklar vaz' edilmişdir. [93]
Bu köprü "Pon" hükûmeti âsârından olarak zamân geçdikçe alçaldığından elsine-i âmmede "Alçak Köprü" denip 1281 târîhine kadar üzerinden mürûr u ubûr edildiği hâlde ırmağın zamân-ı tuğyânında muhâtara nazar-ı dikkate alınarak esbak Amasya mutasarrıfı meşhûr "Ziyâ Paşa" "Alçak Köprü"yü temel ittihâz ederek üzerine ahşâbdan diğer köprü kurdurmuş ve 1298 tuğyânında cereyâna tahammül edemeyerek kendisini kapdırmış olduğundan erbâb-ı hayr u yesârın i'ânâtıyla 1299'da ayakları kârgîr ve üstü ahşâb olarak yapdırılmışdır.
5- "Helkis Köprüsü" olup dâ'ire-i hükûmet civârında Sâathâne önündedir. Elsine-i âmmede "Hükûmet Köprüsü" denir. Esâsen "Helkis Mahallesi" sekenesi umûmen bu köprüden geçdiği münâsebetle "Helkis Köprüsü" denmişdir. Kadîmen ta'mîr ve tecdîd olunarak idâme edilip 690 hudûdunda "Hoca Muhibbeddîn Mevdûdü'z-Ziyârî" ve 800'de "Gümüşlüzâde Şemseddîn Ahmed Çelebi" ve 880'de "Ahmed Bey" ve 1014'de çâvûşân-ı dergâh-ı âlîden "Mustafa Ağa" ve 1054'de "Hacı Efendizâde Sarı Mehmed Ağa" ve ba'dehû pek çok a'yân taraflarından müceddeden i'mâr edilmişdir.
Bu köprünün yirmi beş metre kadar aşağısında tam hükûmet dâ'iresi kapısının önünde gâyet zarîf bir sûretde ahşâbdan ve "Ziyâ Paşa" tarafından 1281'de diğer bir köprü inşâ edilmiş [94] ise de 1294 tuğyânında münhedim olarak Anadolu müfettiş-i umûmîsi "Cabbârzâde Müşîr Ahmed Şâkir Paşa" kârgîr olmak üzere 1318'de tecdîdine kıyâm ve tahsîl-i i'ânâta ikdâm etmiş ve üç ayakları da yapılmış olduğu hâlde bir münâsebetsizlik ikmâline mâni' olup i'ânât-ı azîme heder ve ayaklar da ırmağın mükerreren tuğyânıyla münhedim olmuşdur.
6- "Kuş Köprü" olup Şamlılar Mahallesi’nin önünde ve Kumacık Hamâmı’nın karşısındadır. Türk âsârından olup kavsi gâyet vâsi' olduğundan üzeri düz gibidir. Kadîmen taşdan inşâ edilmiş olup gâyet metîndir. Selâtîn-i Selçûkiyye'nin sonu olan "Sultân Mes'ûd"un vâlide-i muhteremesi "Hundî Hâtun" tarafından binâ edildiği kuyûd-ı atîkada muharrerdir.
Fakat "Ikdü'l-Cümân" târîhinde zabt edildiği üzere "Sultân Mes'ûd"un vâlidesi "Orbay Hâtun binti Berke Hân" olduğuna nazaran "Hundî Hâtun" sultân-ı müşârün-ileyhin vâlidesi değil kerîmesi olduğu anlaşılır. Elsine-i âmmede kızı olmak üzere iştihâr eylediği bu kavli te'yîd etmekdedir.
768 târîhinde muharrer kuyûd-ı atîkada "Hundî Köprüsü" ve ba'dehû "Kondı Köprüsü" demekle meşhûr ve mazbût olan bu köprünün ismi mu'ahharan tahrîf edilerek "Kuş Köprü" denmişdir. "Yörgüç Paşa" tarafından binâ edilerek "Yörgüç Köprüsü" [95] ve ba'dehû tahrîfen "Kuş Köprü" dendiği "Vâzıh Efendi" tarafından yazılıyor ise de târîhe müstenid değildir.
II- "Çekerek Irmağı"dır ki ezmine-i kadîmede "Askilakis" demekle mazbût ve meşhûr olup Avrupa seyyâhları bu nehri tedkîk ederken "Çekerek" ismini yanlış ahz ederek "Çöterlik" sûretinde kayd etmişlerdir. Zile tarafından gelip Amasya'nın garb-ı cenûbîsinde kâ'in "Kayabaşı" nâm mahallenin garb tarafını ihâta ederek "Serçoban Tepesi" önünde Yeşilırmağa karışır. Bu ırmak çay gibi ufakdır. Bahâr mevsimlerinde coşar. Ba'zen de tamâmiyle kesilir. Fakat, akarsa menfa'ati çokdur, coşarsa mazarratı yokdur. Bu ırmağın hıffet-i cereyânına, ba'zen inkıtâ'ına bakılırsa "Askilakis" nâm-ı kadîmi "Sengilik" Türkçesinin muharrefi olduğu zann olunur.
III- "Tersakan Irmağı"dır. Şimâlden cenûba doğru akdığı için "Tersakan" denmişdir. "Ahbâru'l-İbâd"da bu ırmağın "En-Nehrü'l-Maklûb" nâmıyla mukayyed olduğuna nazaran bu nâm Türkler arasında ibtidâ-yı fethden beri iştihâr eylediği anlaşılır. Daha kadîm ismi vesâ'ik-i atîkada "Astifonos" ve "İstiyotos" olmak üzere mukayyeddir. Son isim, "Setit" Türkçesinin sûret-i muharrefesi zann olunur.
Bu ırmak, Lâdik kazâsının şimâlinden cereyân ederek "Havza"nın [96] şarkından ve "Suluova"nın ortasından mürûr ve burada Amasya'nın şimâl boğazına duhûl edib "Bahçeler İçi" üstünde Yeşilırmağa insıbâb eder. Cereyânı dâ'im olup yaz günlerinde azalırsa da bahâr mevsimlerinde çoğalır. Coşduğu vakit etrâfa taşıp îrâs-ı hasâr etdiği cihetle "Deliçay" dahi denir. İki sâhilinde bulunan pek çok fabrikalar, değirmenler, bâğlar ve bahçeler bu çaydan müstefîd olur. Üzerinde meşhûr ve kadîm iki köprü vardır:
1- "Ziyâre Köprüsü" olup çayın ırmağa karışdığı yere karîb bir mevki'de Ziyâre yolu üzerinde kâ'indir. Bu köprü "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" tarafından binâ edildiği "Mes’ûd Köprüsü" nâm-ı atîkinden ve tarz-ı mi'mârîsinden istidlâl olunmakdadır. Gâyet metîn olup âsâr-ı Selçûkiyye'den olduğunu her tarafı isbât eder. Tarzı, vüs'at-i kavsi "Kuş Köprü"ye müşâbih ise de şekli daha latîf, daha musanna'dır.
2- "Çeltek Köprüsü" olup "Suluova"nın müntehâsında Amasya yolu ile Merzifon yolunun ayrıldığı noktada vâki'dir. Bu köprü bir göz olup kavsi dar olduğu münâsebetle kemeri gâyet yüksek, üstü son derece dik idi. 1300 târîhinden beri mükerreren tecdîd ve ta'mîr edilen şose yolu iki tarafını da tamâmiyle doldurup tesviye edildiğinden kemer aşağıya inmiş [97] ve üstü düzlenmişdir. 812'de mevcûd olduğu anlaşılan bu köprünün bânîsi kim olduğu anlaşılamadı. Köprünün tavr-ı irtifâ'ına, tarz-ı mi'mârîsine bakılırsa sekizinci asr-ı hicrî âsârından olduğu tahmîn olunur.
Her vakte göre meyveleri kâmil ü mebzûl
Her meyvesinin ta'mı bütün dehrde makbûl
Elması hedâyâ olarak her yere mersûl
Her beldede meşhûrdur esmâr-ı Amasya
Şu üç ırmağın iki sâhili üzerinde bulunan ve her biri ni'am-ı muhsûsa-i Rabbâniye'nin bir mahzen-i dâ'imîsi olan bâğların toprakları, ilkbahârın evâ'il-i hulûlunda neş'e-yâb-ı tarâvet olduğu zamân, Amasya hâkinin kâbiliyyet-i fıtriyyesine binâ'en ihsân buyurulan füyûzât-ı Sübhâniyye enzâr-ı kâ'inâta arz-ı ibtisâm eder.
Kudret-i fâtıranın in'âmât-ı hâssası tezâyüd etdikçe derûnunda a'mâli münderic bir defter-i ma'rifet gibi erbâb-ı fikreti hayrân eden gâyet latîf yapraklar, son derece zarîf bir sûretde yeşil renk ile arz-ı endâm eder.
Yeşilırmak’ın iki sâhili boydan boya yeşillere gark olarak rüzgâr esdikçe yeşil deryâda husûle gelen temevvücât-ı [98] latîfe gibi yeşil yaprakların her iki tarafa iltifâtından hâsıl olan harekât-ı hafîfe erbâb-ı sa'yin kulûbunu tehzîz, servet ve sa'âdet râyihasını tebşîr eder. Enzâr-ı dikkat, tecelliyât-ı Kudret'in Amasya toprağına ihsân buyurduğu bedâyi'-i tabî'atı temâşâ etdikçe hayrân olur.
Şu bedâyi'-i fıtratdır ki Amasya'nın her bâğını cennet, her ağacını pür-behcet, her yerini bir menba'-ı letâfet, her meyvesini mebzûl, her nev'ini makbûl etmişdir. Amasya'nın menâbi'-i ticâreti, hazâ'in-i sa'âdeti bu bâğlardır ki her türlü mahsûlâtın birincilerini yetişdirmekle meşhûr olmuşdur.
Amasya'nın elması, bamyası, ayvası, cevizi, karpuzu, kavunu, eriği, kirazı ve buğdayı cihânın her tarafında birinci mevki'i ihrâz ve her türlü meyvesi aktâr-ı âlemde kesb-i imtiyâz ederek Amasya'yı elsine-i enâmda benâm etmişdir. Amasya'nın ihrâcâtı mahsûlât-ı arziyyeden pek mühim olup böcekhâneleri, tutları, kozası pek meşhûrdur. Sinîn-i ahîrede senevî kozası bir milyon kiloya bâliğ olmakdadır. Bunlardan mâ-adâ buğday, arpa, mısır, yulaf, kendir ve pirinç gibi mahsûlâtı mebzûl, ticâreti vâsi', ma'âdini meşhûrdur. Altın, gümüş, bakır, gaz, kömür, tuz gibi ma'denleri mevcûd ise de bunlardan henüz istifâde ciheti mefkûddur. Sanâyi' ve ticâret Amasya'da terakkî etdikçe ma'âdini, [99] mahsûlâtı me'mûlün fevkinde te'mîn-i sa'âdet edeceği muhakkakdır.
Her mevsiminin bir şeref ü izzeti vardır
Her bahçesinin bir tarab u behceti vardır
Her goncasının hande-i ulviyyeti vardır
Bülbülleri giryân eder ezhâr-ı Amasya
Her yerde olduğu gibi Amasya'da dahi mevâsim-i erba'a hükmünü icrâ ve her mevsim bir âlem-i zevk ü safâyı ihtivâ eder. İbtidâ kiraz mevsiminde görülen cereyân-ı umûmî mevâsim-i diğerin ezvâkını istikbâl ve her mevsimin hulûlü gûyâ bütün halka te'mîn-i âmâl eyler.
Kirazı, koza mevsimi ta'kîb ederek birçok eğlencelere zemîn-i semâhat olur. Ba'dehû meyve mevsimi hulûl eyledikde halk bütün bahçelere koşar. Irmağın letâfeti, meyvelerin mebzûliyyeti umûmu zevkyâb-ı huzûr eder. Ba'dehû bostan, daha sonra üzüm mevsimleri zevk ve ticâreti ibzâl ve zahîre mu'âmelâtı bütün halkı işgâl eder.
Şu ahvâl-i mahsûsa hâdde-i tedkîkden imrâr edilirse Amasyalılar tenbel, mahkûm-ı atâlet olmayıp bi'l-aks ticâret âleminde sa'y u gayreti tab'an zevk ü meserret ittihâz etmiş ve esbâb-ı ticâreti kendilerine bir zevk-i mahsûs bilmiş oldukları anlaşılır. [100] İlmen efkâr-ı ictimâ'iyyeleri tenevvür etdikçe Amasya'nın şöhret-i kadîmesini ihyâ, vüs'ât-ı hâzırasını i'lâ edecekleri kâbiliyyet-i fıtriyyelerinden intizâr olunabilir.
Yüzlerce mülûk u ümerâ himmeti görmüş
Pek çok eser-i lutf u refâhiyyeti görmüş
Şâyân olacak kadrine bir hürmeti görmüş
Takdîr kılınmış yine mikdâr-ı Amasya
Amasya, mevki'inin letâfeti, kalesinin resâneti, etrâf-ı erba'asında kudret-i fâtıranın çekdiği sûr-ı tabî'atı hasebiyle edvâr-ı kadîmeden beri pek çok ehemmiyet, mülûk-ı sâlife taraflarından pek âlî himmet görmüş ve binlerce seneden beri eski nâmını, eski şerefini muhâfaza ederek pek büyük âsâr-ı umrân ve refâhiyyete nâ'il olmuşdur.
Edvâr-ı kadîmede Amasya'nın gördüğü zînet ve ihtişâmı, târîh sahîfelerinden ziyâde el-yevm Amasya mevki'inde yer altında bulunan tabakalarda aramak lüzûmunu, bi't-tesâdüf yer altında zuhûr eden mermer sütûnlar, musanna' kubbeler ihtâr etmekdedir. Yer altında görülen şu âsâr-ı atîka isbât ediyor ki şimdiki Amasya'nın zemîn-i hâzırı eski Amasya'nın zemîn-i gâ'ibine nisbetle pek yüksek olup mürûr-ı [101] sinîn ü a'sâr, eski zemîni taşlar ve topraklar ile doldurmuş ve gûyâ eski şeref ve ihtişâm âsârını hüsn-i muhâfaza için çekip derûnuna almışdır.
Pont hükûmeti devrinde Amasya'nın zemîni şimdiki zemîne nisbetle lâ-ekall altı metre kadar aşağı indiği, çıkan âsâr-ı kadîmeden anlaşılmakdadır. Kuyu hafriyâtında zuhûr eden âsâra nazaran İçeri Şehir, kâmilen mermer döşeme ile müzeyyen ve ırmak tarafı bir sûr-ı muhkem ile muhât olduğu ve ekser ebniyesi kırmızı tuğladan ve kısmen mermerden masnû' bulunduğu müşâhede olunmakdadır.
Irmağın cenûb tarafları ya'nî Yukarı ve Aşağı Pazar boydan boya İçeri Şehir’e muhâzî olarak döşemesi mükemmel, ebniyesi gâyet güzel olduğunu Receb, Şamlıca, Sofîzâde Mahalleleri altında bulunan âsâr-ı kadîme isbât ediyor. Alçak Köprü’nün tarz-ı mi'mârîsi ve ırmağın altına kadar inmesi ve yer altında zuhûr eden ebniyeye muhâzî bulunması mukâyese edilirse bu köprü, o devrin masnû'ât-ı acîbesinden olduğu anlaşılır.
Âhûr Önü gâyesinde Kirazlıdere Bâğları’nın yolu üzerinde bulunan tarlanın içinde zuhûr eden mustatil bir kubbe ve sâ'ir âsâr-ı kadîme an'anât-ı mahalliyeyi isbât edecek vesâ'ik-i târîhiyyeden ma'dûd olabilir. Bu civârda kadîmen "Kral Sarâyı" olduğu ve ba'zı vesâ'ik-i şer'iyyede buralara umûmen "Foka" nâmı [102] verildiği meşhûr ve mukayyeddir. "Câmiu'd-Düvel"den naklen "Bâb-ı Evvel"de mezkûr olduğu üzere Amasya'da evlâd-ı mülûkdan olan "Evlâd-ı Foka"nın meşhûr olduğuna bakılırsa buralar Bizans imparatoru "Foka"nın sarâyı ve evlâdının mahallesi olduğu zann olunur. "Bizans Hükûmeti" devrinde Amasya'nın zemîni bir derece yükselip eski esâmî tebeddül ederek Amasya'da "Vengiyus, Andronik, Kertus, Mağdinus, Komnus, Agritus, Vasilus" gibi kilise isimleri ve "Atakyus, Fokas, Kirağus, Eleksiyus, Komnus, Yanus, Tekfûr ve Helkis" gibi mahalle isimleri bulunarak "Fokas, Helkis, Komnus, Vengiyus ve Mağdinus" mahallâtı ma'lûm olabilmiş ise de diğerlerinin Amasya'da mevâki'i ta'yîn olunamamışdır.
"Selçûk Hükûmeti" devrinde Amasya'nın zemîni bir derece daha yükseldiği cihetle âsâr-ı Rûmiyye'den olan kilise gibi birtakım mebânî-i dîniyye yarıya kadar yer altında kalmış ve Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî Amasya'da Simre’yi inşâ ve Amasya'yı müceddeden ta'mîr eylediği zamân âsâr-ı kadîme bütün gâ'ib olup üzerlerine hâneler, hânlar, câmiler inşâ edilmiş ve ba'zı yerlerde eski zemîni muhâfaza edebilmişdir. Dağ etekleri umûmen mevki'lerini muhâfaza edib Amasya'nın ortası pek ziyâde dolmuş ve şu kadar tebeddülâta binâ'en esâmî-i Rûmiyye dahi tebeddül ederek Türk isimleri, Türk teşkîlâtı kâ'im olmuşdur. [103]
Devr-i İslâmda Amasya iki kısım i'tibâr edilip "Aşağı Kale" ya'nî umûmen "İçeri Şehir"e "Bâtın Amasya" ya'nî "İç Amasya" ve "Aşağı Kale"nin hârici olan ırmağın umûmen cenûb ve kalenin şark ve garb taraflarına "Zâhir Amasya" ya'nî "Dış Amasya" denmişdir. Devr-i Selçûkî'de "Bâtın Amasya", "Meydân Kapısı"nın iç tarafından i'tibâren "Subaşı", ba'dehû "Mes'ûdiye" ve ba'dehû "Yağbasaniye" ve ba'dehû "Mirâhur" ve ba'dehû "Karatay" mahallelerinden ibâret idi.
"Zâhir Amasya" dahi şimdiki "Gökmedrese"den i'tibâren "Güdül" ve ba'dehû "Hânkâh" ve bunların şimâl tarafları "Tekür Sinan" ve ba'dehû "Alişîr" ve bunun cenûb tarafları "Fetih Hân" ve ba'dehû "Mülk-i Şehinşâh" ve ba'dehû "Mülk-i Gıyâseddîn Şâh" yâhud "Gıyâsiye" ve ba'dehû "Dânişmendiye" yâhud "İsmâ'îl Gâzi Mülkü" nâmıyla ma'rûf mahallâtın bulunduğu vesâ'ik-i atîkada mezkûrdur. Bu mahallât arasında görülen hamâmât-ı atîka ve cevâmi' ile cesîm ve sengîn türbeler bu devrin âsâr-ı bâkiyyesindendir.
Şu mahallât, evâsıt-ı devr-i Selçûkî'ye doğru ve tekrâr tebeddülâta uğrayıp yeni isimler tahaddüs ederek devr-i celîl-i Osmânî'de diğer teşekkülât husûle gelmiş ve esâmî-i kadîme-i Selçûkiyye'den ba'zıları hâli üzere kalıp ba'zıları da tamâmiyle unutulmuş ve yerlerine esâmî-i ricâl-i Osmâniye kâ'im olmuşdur. Bu mahallât arasında el-yevm meşhûd olan âsâr-ı dîniyye, mebânî-i ilmiyye ekseriyetle şu devrin âsâr-ı mühimmesindendir. [104]
Birinci devreden i'tibâren Amasya, cenûb-ı garbîde vâki' "Çalan" mevki'inden şark-ı şimâlîde vâki' "Ziyâre"ye ve taraf-ı şimâlîde "Arguma"ya kadar etrâf-ı selâseden üç sâatlik bir tûl üzerinde olduğu hâlde mu'ahharan zuhûr eden muhârebât-ı dâhiliyye ve salîbiyyede son derece hasârâta ma'rûz ve mükerreren boydan boya ihrâk edilmiş olduğundan devr-i İslâm evâ'ilinde Amasya'nın binâsı tecdîd edilerek eski medeniyyet yerine medeniyyet-i İslâmiyye kâ'im olmuş ve Amasya, medeniyyet-i İslâmiyye esâsı üzerine inşâ edilmişdir.
Binâ'en-aleyh esâmî-i kadîme-i Rûmiyye siyâset-i İslâmiyye cümlesinden olmak üzere kaldırılmış olmayıp, Amasya'nın yeniden binâsı esâmî-i cedîdenin iştihârını ve esâmî-i kadîmenin nisyânını mûcib olmuşdur. Bununla beraber Helkis, Veng, Mağdinus ve Ayavasıl gibi esâmî-i Rûmiyye kalmışdır. Dokuz yüz senelik bir İslâm memleketinde bin senelik esâmî-i Rûmiyyye'nin kaldığı düşünülürse diğerlerinin ref'i siyâset-i istikbâl değil, tabî'at-ı hâl muktezâsı olduğu tebeyyün eder.
Her zerresi âlûde-i eltâf-ı ekâbir
İzhâr ediyor âleme bin türlü mefâhir
Olmuşdu mahallâtı bütün hayra mezâhir
Hep şâhid-i âdil buna âsâr-ı Amasya
[105] Şimdiye kadar selâtîn, vüzerâ, ümerâ gibi ekâbir-i İslâmiyyenin bezl-i nukûd ve ibrâz-ı semâhat ederek Amasya'da inşâ etdirdikleri âsâr-ı celîle Amasya için birer mefharet ve bânîleri için de birer menkabet teşkîl etmekdedir. Amasya'nın hâvî olduğu mahallâtı, bu âsâr-ı fâhirenin mazâhir-i hasenâtı olduğu cihetle ibtidâ esâmî-i mahallât hurûf-ı hecâ tertîbi üzere tafsîl ve ba'dehû bu mahallât içinde bulunan cevâmi' ve mesâcid-i şerîfe ve hamâmât ve sâ'ire îzâh ve medâris, mekâtib, zevâyâ, imârât ve türbeler hâsseten mevki'lerinde zikr olunur:
1- "İslâm Mahallesi": Amasya'nın şark tarafında Gedikli Kaya eteğinde vâki' olup, şarkan Gedikli Kaya eteğindeki bâğlar ve garben dere ve cenûben Temennâ Mahallesi ve şimâlen Yassı Kaya ile mahdûddur. 813'de Amasya kadısı olup "Sarı Kâdı" demekle meşhûr olan "Bedreddîn Mahmûd Buhârî" kerîmesi ve hattât-ı meşhûr "Hamdullah Efendi"nin ammesi "Eslem Hâtun" nâmına mensûbdur. Kuyûd-ı atîkada "Eslem Mahallesi" mukayyed olduğu hâlde elsine-i âmmede "İslâm Mahallesi" diye meşhûr olmuşdur.
Bu mahallede fâzıla-i mûmâ-ileyhâ "Eslem Hâtun" bir mescid-i şerîf ve yanında bir mekteb ve çeşme binâ ederek 848'de evkâfını tanzîm etmişdir. Zevci "Cemâlî Mehmed Çelebi" evlâdı olan "Kemâl Çelebi" ve bunun evlâdından "Şeyhülislâm Cemâlîzâde Ali Çelebi" ve [106] diğer evlâdı mütevellî olup ba'dehû münkarız oldukları zann olunur. Bu mahalleden müşârün-ileyh "Zenbilli Ali Efendi" gibi şeyhülislâm ve "Pîrî Mehmed Paşa" gibi sadr-ı a'zam zuhûr etmişdir.
Günümüz Türkçesiyle
Amasya'nın batı yanı, "Karaman Dağı" diye bilinen, seyrek ormanlı bir dağla çevrilidir; bu dağ kuzeyden güneye doğru uzanır. Dağ aslında "Kelkis" adıyla bilinen sıradağın bir parçasıyken, 727 [1326-27] yılında "Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi"yi yakalayıp göndermekle Mısır Türkmenleri tarafından görevlendirilen "Karamanzâde Yahşî Bey"in Amasya'ya bu dağı aşarak girdiği, Mahmûd Çelebi'yi yakalayıp Mısır'a gönderdiği için bu dağa "Karaman Dağı" dendiği sanılır.
Bu Karaman Dağı, güney boğazının sonunda bulunan "Çalan Köprü" başına kadar uzanır. Batı yamaçları "Geldiklan" ovasına, doğu yamaçları ise baştan başa Amasya şehrine bakar. Bu dağın doğu eteklerinde "Şeyh Cû'î" mevkiinin güneyine düşen yerlere "Akbilek" denir. Hanefî âlimlerinin ileri gelenlerinden ve büyük müfessirlerden "Akbilek" diye tanınan "Molla Bahşî Halîfe" hazretleri bağların güneyinde gömülü olduğu için, 931 [1524-25] yılından beri buralar "Akbilek" adıyla anılmıştır.
Akbilek Bağları, Şeyh Cû'î Bağları'nın güneyinde, daha aşağıdadır ve kuzeyden güneye uzanan dikdörtgen biçimindedir. Çevresi duvarla kuşatılmıştır; büyük tek bir bağ iken sonradan bölündüğü sanılır. Bu Akbilek semtinin üst tarafında, Karaman Dağı'nın doğu eteğindeki bağlara ve yamaçlara genel olarak "İltekin" denir.
"İltekin Gâzi"nin Dânişmendli emirlerinden ve Harezm Türkmenlerinden olduğu Târîh-i Âl-i Dânişmend'de yazılıdır. Bu emir, fethin başında Amasya'ya bu taraftan zorla girerek Kelkis Kalesi'ni yıktığı ve sonradan buraya gömüldüğü için bu yerlere "İltekin" denmiştir. Burası 567 [1171-72] yılından bugüne kadar resmî kayıtlarda ve devlet defterlerinde "İltekin" adıyla kayıtlıdır; yanında "Kadem Paşa" diye bilinen "Cihan Hatun"un gömülü olduğu da herkesçe bilinir. Bu durumda Vâzıh Efendi'nin buraya dair verdiği bilgi tamamen bir hurafeden ibarettir.
Bugün "İltekin Türbesi" adıyla bilinen yerin gerisindeki taş yığınları ve eski duvar yıkıntıları, "Kelkis Kalesi"nin kalıntısı olarak gösterilir. Bu kalenin karşısında, "Ferhad Kayası"nın kuzeyindeki derenin yukarısında büyük bir taş oyuğu görülür. Bu oyuğun içi, yekpare taştan oyulmuş bir yol biçimindedir. Çapı on metre kadar olan bu delik, taşın içinde aşağıya doğru iner.
Dilden dile dolaşan rivayete göre bu taş yol, Ferhad Arası'ndaki ırmağın altından geçerek Kelkis Kalesi'ne çıkar. Gerçekten de bu taş oyuğundan içeri giren biri, sol tarafında aşağıya doğru inen bir yol görür. Vaktiyle mum yakılarak birçok kişiyle bu yol izlenmiş, fakat otuz metre kadar ileride güherçilenin etkisi artınca geri dönülmüştür.
Bu İltekin Gâzi türbesi, dört taş sütun üzerine oturan eski bir kubbeden ibarettir; yanında "Kadem Paşa Hatun" gömülüdür. Orada bir eski mezar daha varsa da kime ait olduğu anlaşılamamıştır. Bu hatunun oraya gömüldüğü eski kayıtlarla sabittir. Gerek İltekin Gâzi'nin gerek bu Kadem Paşa'nın vakıfları vardır. Yazı Bağları ile Karasenir Mahallesi baştan başa İltekin Gâzi'nin vakfıdır; 1160 [1747] yılına kadar onun soyundan gelenler bu vakfı mütevelli olarak yönetiyorlardı.
Bu türbenin çevresi vaktiyle baştan başa bir mahalle idi ve "Simre" adıyla bilinen yeni kasabanın merkeziydi; bu, 1052 [1642-43] yılında yazılmış devlet kayıtlarıyla sabittir. Bugün bu mahalle yoktur. Camisi, iki mescidi ve bir mektebi yok olduğu için vakıfları da hazineye geçmiştir. Önündeki bağlar ünlüdür; bağcıların eskiden beri İltekin Gâzi'ye özel bir saygıları vardır. Eskiden Amasyalılar her yıl Şaban ayının başlarında İltekin Gâzi'nin kabrini büyük kalabalıklarla ziyaret etmeyi âdet edinmişlerdi. Ne var ki 1242 [1826-27] yılından sonra pek çok güzel millî âdet boş yere terk edildiği gibi bu ziyaret de sonradan bırakılmıştır.
Boydan boya bir manzara-i hûr-likâdır
Müstağrak-ı envâr-ı füyûzât-ı Hudâ'dır
Her bir tarafı bâğ-ı İrem zevk-fezâdır
Hep bunları sîrâb eder enhâr-ı Amasya
(Boydan boya huri yüzlü bir manzaradır; Allah'ın feyizlerinin nurlarına gark olmuştur. Her yanı İrem bağı gibi gönle zevk veren bir bahçedir; bunların hepsini Amasya'nın ırmakları sular.)
Bol feyiz veren Yaratıcı'nın Amasya toprağına bağışladığı bitki yetiştirme gücü olağanüstüdür. Her bağında insanı zengin edecek birer ticaret hazinesi, her tarlasında memleketi diriltecek birer servet hazinesi saklıdır.
Bağlar Yeşilırmak'ın iki yakasını kuşatarak uzun ve son derece süslü bir insan boyu biçimini alır. Yüksekten seyreden biri onu yeşil bir örtüye bürünmüş bir huriye ya da yeşil ışıklardan oluşmuş bir nura benzetir.
Amasya'nın bağları, ırmak boyunca bir uçtan öbür uca on sekiz saatlik bir mesafeyi kaplar. Bu uzun mesafenin orta yeri Amasya şehridir. Bağların adları, bulundukları yere ve sahiplerine göre anılır. Irmağın güney kıyısında "Sultan II. Bayezid Han Camii"nden başlayarak batıya doğru, "Hacı İlyas Mahallesi" önünde "İnehan", sonra "Yörgüç Paşa", sonra "Hacılar Meydanı", sonra "Ferhad Arası", sonra "Çalan Köprü" bağları bu adlarla bilinir.
"Bayezid Paşa Camii"nden başlayarak doğuya doğru "Ahur Önü", sonra "Ayavasıl Bağları" "Ziyare Mahallesi" hizasına kadar uzanır; Ayavasıl'ın güney tarafları genel olarak "Kirazlıdere Bağları" diye bilinir. "Kuş Köprü" başından başlayarak ırmağın kuzey kıyısında ise "Bahçeler İçi", sonra "Filingir-Firingir-Firenkler", sonra "Ziyare Bağları" daha çok tanınır. "Bahçeler İçi" önceleri sarayın eklentilerinden iken 1000 [1591-92] yılları dolayında ileri gelenlere ve halka satılmıştır.
"Meydan Köprü"nün kuzey kıyısından başlayarak "Ok Meydanı", sonra "İltekin Bağları" ünlüdür ve "Çalan Köprü" başına kadar uzanır. Bu kesimde ırmağın iki yanındaki bağların arkasında iki büyük meydan vardır; kuzeydekine "Ok Meydanı", güneydekine "Hacılar Meydanı" denir. Eskiden Ok Meydanı'nda ok atma talimi yapıldığı, Hacılar Meydanı'nda da Hicaz'a gidip dönen hacılara dua edildiği için bu adlarla anılmışlardır.
Amasya'nın bu geniş ve güzel bağlarını Amasya'dan akan ırmaklar sular. Amasya'nın ırmakları biri büyük, ikisi küçük olmak üzere üçtür. Küçük ırmakların ikisi de büyük ırmağa karıştığından, "Amasya Irmağı" adıyla bilinen asıl büyük ırmak hacim kazanır.
I. "Yeşilırmak": Eski çağlarda "İris" ve "Nehr-i Amas" (Amas Irmağı) adlarıyla bilinir. Amasya'nın güneybatısında "Toros-Boğa" dağlarından doğar, "Sivas ve Tokat" sancaklarını dolaşır ve güney tarafından gelerek Karadeniz'e dökülür.
Bu ırmak Amasya'nın ortasından akar. Mart başından itibaren kabarır. Bazen yatağını, yani kıyısını aşar, çevresine taşar, şehri ve bağları basar. Ama kabarırsa güzellik, taşarsa bereket, akarsa bir rahmet feyzidir. Eski çağlardan beri Amasya'yı Küçük Asya'da şehirlerin hâkimi yapan bu ırmaktır. Amasya'nın bu ırmağa ihtiyacı, her insanın yemeye içmeye olan ihtiyacı kadar önemlidir. Kısacası Amasya'nın hayatı bu ırmaktır.
Bu ırmağın eski adı olan "İris" kelimesi çözümlenirse Türkçe bir kelime olduğu ortaya çıkar. Uygurcada cüssesi büyük olan şeye "iri" denir; eski Türkler bu anlamda "iris" ve "irik" sözcüklerini kullanırlar. Kabile büyüğü, soylu ve asil anlamında da yaygın olarak kullanılmış, sonradan Arapçaya geçtiğinde asil ve soylu anlamı korunarak Araplaştırılmış ve "sadîk" kalıbında "erîs" denmiştir.
Bu ırmağın üzerinde yüzlerce su dolabı vardır; bütün bağlar bunlar aracılığıyla sulanır.
Amasya vadisinde altı köprü vardır; dördü kâgir (taş), ikisi ahşaptır. Bunların hiçbiri eski çağlardan kalma olmayıp hepsi de yüce İslâm fethinden sonra yapılmıştır.
1. "Çalan Köprü": Güney boğazının, yani Ferhad Arası'nın sonundadır. Temeli, üstü ve yanları taştan; kemerleri ve ayakları kırmızı tuğladan yapılmıştır. Güney tarafının ortasında küçük ve kare bir oda biçiminde bir çıkıntı bulunduğundan, "çalık" (çıkıntılı) anlamına gelen "Çalak" (Çalan) adı verilmiştir. Bu köprü eski belgelerde "İltekin Köprüsü" adıyla kayıtlıdır.
Bu kayda dayanarak köprünün, aşağısında gömülü bulunan Dânişmendli emirlerinden İltekin Gâzi tarafından yapıldığı anlaşılır. Ancak temel taşlarına bakılırsa, daha önce orada bir köprü bulunduğu, bu köprü yıkıldıktan sonra Dânişmendliler zamanında yeniden yapıldığı tahmin edilebilir. Kırmızı tuğlayla yapılmış eski eserlerin çoğunun bu döneme ait olduğu, benzerlerinden çıkarılmaktadır.
2. "Meydan Köprüsü": Sultan Bayezid Camii'nin batısındaki Hacı İlyas Mahallesi'nin sonundadır. "Meydan Kapısı" diye bilinen kale kapısının önündeki Ahî Sâbıkeddîn Mahallesi hizasındadır. Her yanı sarıya çalan taştan yapılmış, son derece sağlam ve yenilenmiş bir köprüdür; kemeri öteki köprülere göre biraz dar olduğundan ortası diktir.
Bu köprünün yüz metre kadar aşağısında, bugün İçeri Şehir'de kemerinin küçük bir kısmı görülen ve 540 [1145-46] yılları dolayında Selçuklu Sultanı Mes'ûd tarafından yapılan "Sultan Köprüsü", 718 [1318-19] yılındaki korkunç depremde yıkılınca hemen bu köprü önce ahşap olarak yapılmış, 776 [1374-75] yılları dolayında Amasya emîri "Şadgeldi Paşa" tarafından kâgir olarak yeniden inşa edilmiştir. Daha sonra art arda gelen depremlerden birçok kez zarar görmüş, 1241 [1825-26] yılında ırmağın coşkun akışına dayanamamış ve 1244 [1828-29] yılında Amasya âyanından "Özlü el-Hâc Yûsuf Ağa" eliyle yenilenmiştir.
3. "Mağdinus Köprüsü": Sultan Bayezid Medresesi'nin önündedir. Bu köprü eskiden beri ahşaptır; halk arasında "Madenüs Köprüsü" denir. Bu ahşap köprünün ilk yapılışına dair bilgi elde edilemedi. Ancak Sultan Bayezid Camii yapıldığında, 890 [1485] yılında onarılmış; sonra 1031 [1621-22] yılında mevâlîden (yüksek rütbeli kadılardan) "Sa'dî Çelebi", 1063 [1652-53] yılında "Helvacı Mehmed Ağa", 1130 [1717-18] yılında "Emîr Hacı Abdüllatif Çelebi", 1241 [1825-26] yılında "Rahtuvan Paşazâde el-Hâc Ali Bey", 1281 [1864-65] yılında Amasya mutasarrıfı "Ziya Paşa", daha sonra da defalarca belediye tarafından onarılmıştır.
4. "Alçak Köprü": Kızlar Sarayı'nın hizasındadır. Bu köprünün bugün temelini oluşturan öteki köprünün küçük gözlü olarak granitten yapıldığı biçiminden anlaşılmaktadır. Çok eski bir zamanda yapılmış ve hiç onarıma ihtiyaç duymamışken, ırmak yatağı dolduğu için gözleri yatağın içinde kaybolmuş, kemerlerinin üzerine kalın, kare biçimli kâgir ayaklar oturtulmuştur.
Bu köprü "Pont" hükûmetinden kalma bir eserdir; zaman geçtikçe alçaldığı için halk arasında "Alçak Köprü" denmiştir. 1281 [1864-65] yılına kadar üzerinden gelinip geçilirken, ırmağın taşkın zamanlarındaki tehlike göz önüne alınarak eski Amasya mutasarrıfı ünlü "Ziya Paşa" Alçak Köprü'yü temel yapıp üzerine ahşap bir köprü daha kurdurmuştur. Bu köprü 1298 [1880-81] taşkınında akıntıya dayanamayıp sele kapılınca, hayır sahiplerinin ve varlıklı kişilerin yardımıyla 1299 [1881-82] yılında ayakları kâgir, üstü ahşap olarak yeniden yaptırılmıştır.
5. "Helkis Köprüsü": Hükûmet konağının yakınında, Saathane'nin önündedir. Halk arasında "Hükûmet Köprüsü" denir. Aslında "Helkis Mahallesi" halkının hepsi bu köprüden geçtiği için "Helkis Köprüsü" denmiştir. Eskiden beri onarılıp yenilenerek ayakta tutulmuş; 690 [1291] yılları dolayında "Hoca Muhibbeddîn Mevdûdü'z-Ziyârî", 800 [1397-98] yılında "Gümüşlüzâde Şemseddîn Ahmed Çelebi", 880 [1475-76] yılında "Ahmed Bey", 1014 [1605-06] yılında Divan-ı Hümayun çavuşlarından "Mustafa Ağa", 1054 [1644-45] yılında "Hacı Efendizâde Sarı Mehmed Ağa", daha sonra da pek çok ileri gelen tarafından yeniden yaptırılmıştır.
Bu köprünün yirmi beş metre kadar aşağısında, tam hükûmet konağının kapısı önünde, 1281 [1864-65] yılında "Ziya Paşa" tarafından son derece zarif biçimde ahşaptan bir köprü daha yapılmıştı. Bu köprü 1294 [1877] taşkınında yıkılınca Anadolu genel müfettişi "Cabbârzâde Müşir Ahmed Şâkir Paşa", 1318 [1900-01] yılında kâgir olarak yenilenmesi işine girişmiş ve yardım toplamaya çalışmıştır. Üç ayağı da yapılmışken uygunsuz bir durum köprünün tamamlanmasına engel olmuş; toplanan büyük yardımlar boşa gitmiş, ayaklar da ırmağın tekrar tekrar taşmasıyla yıkılmıştır.
6. "Kuş Köprü": Şamlılar Mahallesi'nin önünde, Kumacık Hamamı'nın karşısındadır. Türklerden kalma bir eserdir; kemeri çok geniş olduğundan üstü düz gibidir. Eskiden taştan yapılmıştır ve son derece sağlamdır. Selçuklu sultanlarının sonuncusu olan "Sultan Mes'ûd"un annesi "Hundî Hatun" tarafından yapıldığı eski kayıtlarda yazılıdır.
Fakat Ikdü'l-Cümân tarihinde kaydedildiğine göre Sultan Mes'ûd'un annesi "Berke Han'ın kızı Orbay Hatun" olduğundan, Hundî Hatun'un bu sultanın annesi değil kızı olduğu anlaşılır. Halk arasında kızı olarak tanınması da bu görüşü destekler.
768 [1366-67] yılında yazılmış eski kayıtlarda "Hundî Köprüsü" ve daha sonra "Kondı Köprüsü" diye bilinen ve kaydedilen bu köprünün adı, sonradan bozularak "Kuş Köprü" olmuştur. Vâzıh Efendi köprünün "Yörgüç Paşa" tarafından yapılıp "Yörgüç Köprüsü" dendiğini, sonra bunun bozularak "Kuş Köprü"ye dönüştüğünü yazıyorsa da bu görüş tarihe dayanmaz.
II. "Çekerek Irmağı": Eski çağlarda "Askilakis" adıyla kayıtlı ve bilinir. Avrupalı gezginler bu ırmağı incelerken "Çekerek" adını yanlış duyarak "Çöterlik" biçiminde kaydetmişlerdir. Zile tarafından gelir, Amasya'nın güneybatısındaki "Kayabaşı" mahallesinin batı yanını dolanarak "Serçoban Tepesi" önünde Yeşilırmak'a karışır. Bu ırmak bir çay kadar küçüktür. Bahar aylarında coşar, bazen de tamamen kesilir. Fakat akarsa faydası çok, coşarsa zararı yoktur. Bu ırmağın akışının hafifliğine, bazen kesilmesine bakılırsa "Askilakis" eski adının Türkçe "Sengilik" sözcüğünün bozulmuş biçimi olduğu sanılır.
III. "Tersakan Irmağı": Kuzeyden güneye doğru aktığı için "Tersakan" denmiştir. Ahbâru'l-İbâd'da bu ırmağın "en-Nehrü'l-Maklûb" (ters akan ırmak) adıyla kayıtlı olmasından, bu adın Türkler arasında fethin başından beri yaygın olduğu anlaşılır. Daha eski adı eski belgelerde "Astifonos" ve "İstiyotos" olarak kayıtlıdır. Son adın Türkçe "Setit" sözcüğünün bozulmuş biçimi olduğu sanılır.
Bu ırmak Lâdik kazasının kuzeyinden akar, "Havza"nın doğusundan ve "Suluova"nın ortasından geçer, burada Amasya'nın kuzey boğazına girer ve "Bahçeler İçi"nin üstünde Yeşilırmak'a dökülür. Akışı süreklidir; yaz günlerinde azalırsa da bahar aylarında çoğalır. Coştuğu zaman çevresine taşıp zarar verdiği için ona "Deliçay" da denir. İki kıyısındaki pek çok fabrika, değirmen, bağ ve bahçe bu çaydan yararlanır. Üzerinde ünlü ve eski iki köprü vardır:
1. "Ziyare Köprüsü": Çayın ırmağa karıştığı yere yakın bir yerde, Ziyare yolu üzerindedir. Bu köprünün Selçuklu Sultanı Mes'ûd tarafından yapıldığı, eski adı olan "Mes'ûd Köprüsü"nden ve mimarî tarzından anlaşılmaktadır. Son derece sağlamdır; her yanı Selçuklu eseri olduğunu kanıtlar. Biçimi ve kemer genişliği Kuş Köprü'ye benzerse de görünüşü daha zarif, işçiliği daha ustacadır.
2. "Çeltek Köprüsü": Suluova'nın sonunda, Amasya yolu ile Merzifon yolunun ayrıldığı noktadadır. Bu köprü tek gözlüdür; kemeri dar olduğundan çok yüksek, üstü son derece dikti. 1300 [1882-83] yılından beri defalarca yenilenip onarılan şose yolu iki yanını tamamen doldurup düzleyince kemer aşağıda kalmış ve üstü düzleşmiştir. 812 [1409-10] yılında var olduğu anlaşılan bu köprünün yapanının kim olduğu anlaşılamadı. Köprünün yüksekliğine ve mimarî tarzına bakılırsa hicrî sekizinci yüzyılın [miladî XIV. yüzyıl] eserlerinden olduğu tahmin edilir.
Her vakte göre meyveleri kâmil ü mebzûl
Her meyvesinin ta'mı bütün dehrde makbûl
Elması hedâyâ olarak her yere mersûl
Her beldede meşhûrdur esmâr-ı Amasya
(Her mevsime göre meyveleri olgun ve boldur; her meyvesinin tadı bütün dünyada beğenilir. Elması armağan olarak her yere gönderilir; Amasya'nın meyveleri her şehirde ünlüdür.)
Bu üç ırmağın iki kıyısında bulunan ve her biri Rabbin özel nimetlerinin tükenmez birer deposu olan bağların toprakları, ilkbaharın ilk günlerinde tazelik ve canlılık kazandığı zaman, Amasya toprağının yaratılıştan gelen yeteneğine bağışlanmış İlâhî feyizler bütün evrenin gözlerine gülümser.
Yaratıcı kudretin özel nimetleri arttıkça, içinde amellerin yazılı olduğu bir bilgi defterinin sayfaları gibi düşünce sahiplerini hayran bırakan son derece güzel yapraklar, son derece zarif bir biçimde yeşil renkle görünür.
Yeşilırmak'ın iki kıyısı boydan boya yeşile gömülür; rüzgâr estikçe yeşil bir denizde oluşan hafif dalgalanmalar gibi yeşil yaprakların iki yana eğilmesinden doğan hafif hareketler, çalışkan insanların gönüllerini titretir, onlara servet ve mutluluk kokusunu müjdeler. Dikkatli bakışlar, Kudret'in Amasya toprağına bağışladığı tabiat güzelliklerini seyrettikçe hayran kalır.
İşte bu yaratılış güzellikleridir ki Amasya'nın her bağını cennet, her ağacını neşe dolu, her yerini bir güzellik kaynağı, her meyvesini bol, her türünü beğenilir kılmıştır. Amasya'nın ticaret kaynakları ve mutluluk hazineleri bu bağlardır; her türlü ürünün en iyisini yetiştirmekle ün kazanmıştır.
Amasya'nın elması, bamyası, ayvası, cevizi, karpuzu, kavunu, eriği, kirazı ve buğdayı dünyanın her yerinde birinci sırayı almış; her türlü meyvesi dünyanın dört bir yanında seçkinlik kazanarak Amasya'yı insanların dilinde ünlü kılmıştır. Amasya'nın dışarıya sattığı toprak ürünleri çok önemlidir; böcekhaneleri, dutları ve kozası pek ünlüdür. Son yıllarda yıllık koza üretimi bir milyon kiloya ulaşmaktadır. Bunlardan başka buğday, arpa, mısır, yulaf, kenevir ve pirinç gibi ürünleri bol, ticareti geniş, madenleri ünlüdür. Altın, gümüş, bakır, gaz, kömür ve tuz gibi madenleri bulunduğu hâlde bunlardan henüz yararlanılmamaktadır. Amasya'da sanayi ve ticaret ilerledikçe madenlerinin ve ürünlerinin beklenenin çok üstünde bir refah sağlayacağı kesindir.
Her mevsiminin bir şeref ü izzeti vardır
Her bahçesinin bir tarab u behceti vardır
Her goncasının hande-i ulviyyeti vardır
Bülbülleri giryân eder ezhâr-ı Amasya
(Her mevsiminin bir şerefi ve itibarı vardır; her bahçesinin bir neşesi ve sevinci vardır. Her goncanın yüce bir gülüşü vardır; Amasya'nın çiçekleri bülbülleri ağlatır.)
Her yerde olduğu gibi Amasya'da da dört mevsim hükmünü yürütür ve her mevsim bir zevk ve safa âlemini içine alır. İlk önce kiraz mevsiminde görülen genel hareketlilik, öteki mevsimlerin zevklerini karşılamaya hazırlık gibidir; her mevsimin gelişi sanki bütün halkın umutlarını gerçekleştirir.
Kirazın ardından koza mevsimi gelir ve birçok eğlenceye zemin hazırlar. Sonra meyve mevsimi gelince halk bütün bahçelere koşar. Irmağın güzelliği ve meyvelerin bolluğu herkese huzur verir. Ardından bostan, daha sonra üzüm mevsimleri zevki ve ticareti bollaştırır; zahire alışverişi de bütün halkı meşgul eder.
Bu özel durumlar inceleme süzgecinden geçirilirse Amasyalıların tembel ve işsizliğe mahkûm insanlar olmadığı; tersine, ticaret dünyasında çalışıp çabalamayı yaradılışları gereği bir zevk ve sevinç edindikleri, ticaretin araçlarını kendileri için özel bir zevk saydıkları anlaşılır. Toplumsal düşünceleri bilgiyle aydınlandıkça Amasya'nın eski şöhretini dirilteceklerini, bugünkü genişliğini de yükselteceklerini, yaratılıştan gelen yeteneklerinden beklemek mümkündür.
Yüzlerce mülûk u ümerâ himmeti görmüş
Pek çok eser-i lutf u refâhiyyeti görmüş
Şâyân olacak kadrine bir hürmeti görmüş
Takdîr kılınmış yine mikdâr-ı Amasya
(Yüzlerce hükümdarın ve emîrin ilgisini görmüş; pek çok iyilik ve refah eseri görmüş; değerine yaraşır bir saygı görmüş; Amasya'nın değeri yine takdir edilmiştir.)
Amasya, konumunun güzelliği, kalesinin sağlamlığı ve dört yanında yaratıcı kudretin çektiği tabiî sur sayesinde eski çağlardan beri çok önem ve geçmiş hükümdarlardan pek yüksek ilgi görmüş; binlerce yıldan beri eski adını ve eski şerefini koruyarak pek büyük bayındırlık ve refah eserlerine kavuşmuştur.
Eski çağlarda Amasya'nın gördüğü süs ve ihtişamı tarih sayfalarından çok, bugün Amasya'nın bulunduğu yerde toprak altındaki katmanlarda aramak gerektiğini, tesadüfen toprak altından çıkan mermer sütunlar ve ustaca yapılmış kubbeler hatırlatmaktadır. Toprak altında görülen bu eski eserler, bugünkü Amasya'nın zemininin, kaybolmuş eski Amasya'nın zeminine göre çok yüksek olduğunu kanıtlıyor. Yılların ve yüzyılların geçişi eski zemini taşlarla ve topraklarla doldurmuş; sanki eski şeref ve ihtişam eserlerini iyice korumak için çekip bağrına almıştır.
Pont hükûmeti döneminde Amasya'nın zemininin bugünkü zeminden en az altı metre kadar aşağıda olduğu, çıkan eski eserlerden anlaşılmaktadır. Kuyu kazılarında ortaya çıkan eserlere bakılırsa İçeri Şehir baştan başa mermer döşemeyle süslüydü; ırmak tarafı sağlam bir surla çevriliydi; yapılarının çoğu kırmızı tuğladan, bir kısmı da mermerden yapılmıştı.
Irmağın güney tarafının, yani Yukarı ve Aşağı Pazar'ın, boydan boya İçeri Şehir'in karşısında yer alarak döşemesinin mükemmel, yapılarının son derece güzel olduğunu Receb, Şamlıca ve Sofuzâde mahallelerinin altındaki eski eserler kanıtlıyor. Alçak Köprü'nün mimarî tarzı, ırmağın dibine kadar inmesi ve toprak altında ortaya çıkan yapılarla aynı hizada bulunması karşılaştırılırsa, bu köprünün o devrin şaşırtıcı yapılarından biri olduğu anlaşılır.
Ahur Önü'nün sonunda, Kirazlıdere Bağları yolu üzerindeki tarlada ortaya çıkan dikdörtgen bir kubbe ve öteki eski eserler, yerel geleneklerin doğruluğunu kanıtlayacak tarihî belgelerden sayılabilir. Bu civarda eskiden bir "Kral Sarayı" bulunduğu ve bazı şer'î belgelerde buralara genel olarak "Foka" adı verildiği bilinmekte ve kayıtlı bulunmaktadır. Câmiu'd-Düvel'den aktarılarak "Birinci Bölüm"de anlatıldığı gibi Amasya'da hükümdar çocuklarından olan "Foka Oğulları"nın ünlü olduğu düşünülürse, buraların Bizans imparatoru "Foka"nın sarayı ve çocuklarının mahallesi olduğu sanılır. Bizans hükûmeti döneminde Amasya'nın zemini bir derece yükselmiş ve eski adlar değişmiştir. Amasya'da "Vengiyus, Andronik, Kertus, Mağdinus, Komnus, Agritus, Vasilus" gibi kilise adları ile "Atakyus, Fokas, Kirağus, Eleksiyus, Komnus, Yanus, Tekfur ve Helkis" gibi mahalle adları bulunmuştur. Bunlardan "Fokas, Helkis, Komnus, Vengiyus ve Mağdinus" mahallelerinin yeri bilinebilmişse de ötekilerin Amasya'daki yerleri belirlenememiştir.
Selçuklu hükûmeti döneminde Amasya'nın zemini bir derece daha yükseldiğinden, Rum eserlerinden olan kilise gibi bazı dinî yapılar yarıya kadar toprak altında kalmıştır. Selçuklu Sultanı Mes'ûd Amasya'da Simre'yi kurup Amasya'yı yeniden onardığı zaman eski eserler tamamen kaybolmuş, üzerlerine evler, hanlar ve camiler yapılmış; yalnızca bazı yerlerde eski zemin korunabilmiştir. Dağ etekleri genel olarak yerlerini korumuş, Amasya'nın ortası ise çok fazla dolmuştur. Bu kadar değişiklik sonucunda Rumca adlar da değişmiş, yerlerine Türkçe adlar ve Türk düzeni gelmiştir.
İslâm döneminde Amasya iki kısım sayılmış; "Aşağı Kale", yani genel olarak "İçeri Şehir"e "Bâtın Amasya", yani "İç Amasya"; Aşağı Kale'nin dışında kalan, ırmağın genel olarak güney yanına ve kalenin doğu ve batı taraflarına ise "Zâhir Amasya", yani "Dış Amasya" denmiştir. Selçuklu döneminde Bâtın Amasya, Meydan Kapısı'nın iç tarafından başlayarak "Subaşı", sonra "Mes'ûdiye", sonra "Yağbasaniye", sonra "Mirahur", sonra "Karatay" mahallelerinden oluşuyordu.
Zâhir Amasya'da da bugünkü "Gökmedrese"den başlayarak "Güdül", sonra "Hankâh"; bunların kuzey taraflarında "Tekür Sinan", sonra "Alişir"; bunun güney taraflarında "Fetih Han", sonra "Mülk-i Şehinşah", sonra "Mülk-i Gıyaseddin Şah" ya da "Gıyasiye", sonra "Dânişmendiye" ya da "İsmail Gâzi Mülkü" adlarıyla bilinen mahallelerin bulunduğu eski belgelerde anılır. Bu mahalleler arasında görülen eski hamamlar, camiler ve büyük, taştan türbeler bu dönemden kalan eserlerdir.
Bu mahalleler Selçuklu döneminin ortalarına doğru yeniden değişikliğe uğramış, yeni adlar ortaya çıkmış ve yüce Osmanlı döneminde başka bir düzen oluşmuştur. Eski Selçuklu adlarının bir kısmı olduğu gibi kalmış, bir kısmı tamamen unutularak yerlerine Osmanlı devlet adamlarının adları geçmiştir. Bu mahallelerde bugün görülen dinî eserlerin ve ilim yapılarının çoğu bu dönemin önemli eserlerindendir.
Birinci dönemden itibaren Amasya, güneybatıdaki "Çalan" mevkiinden kuzeydoğudaki "Ziyare"ye ve kuzeyde "Arguma"ya kadar, üç yönde üç saatlik bir uzunluk üzerinde yayılmış iken, sonradan çıkan iç savaşlarda ve Haçlı savaşlarında son derece büyük zarara uğramış ve defalarca baştan başa yakılmıştır. Bu yüzden İslâm döneminin başlarında Amasya'nın yapıları yenilenmiş, eski medeniyetin yerine İslâm medeniyeti gelmiş ve Amasya İslâm medeniyeti esasları üzerine yeniden kurulmuştur.
Bu yüzden eski Rumca adlar bir İslâm siyaseti gereği kaldırılmış değildir; Amasya'nın yeniden kurulması yeni adların yayılmasına ve eski adların unutulmasına yol açmıştır. Bununla birlikte Helkis, Veng, Mağdinus ve Ayavasıl gibi Rumca adlar kalmıştır. Dokuz yüz yıllık bir İslâm memleketinde bin yıllık Rumca adların kaldığı düşünülürse, ötekilerin ortadan kalkmasının bilinçli bir siyasetin sonucu olmayıp durumun doğal gereği olduğu açıkça ortaya çıkar.
Her zerresi âlûde-i eltâf-ı ekâbir
İzhâr ediyor âleme bin türlü mefâhir
Olmuşdu mahallâtı bütün hayra mezâhir
Hep şâhid-i âdil buna âsâr-ı Amasya
(Her zerresine büyüklerin iyilikleri bulaşmıştır; dünyaya bin türlü övünç kaynağı gösteriyor. Mahallelerinin hepsi hayır işlerine mazhar olmuştu; Amasya'nın eserleri buna hep doğru birer tanıktır.)
Şimdiye kadar sultanlar, vezirler ve emîrler gibi İslâm büyüklerinin para harcayıp cömertlik göstererek Amasya'da yaptırdıkları yüce eserler, Amasya için birer övünç, yaptıranları için de birer erdem nişanesidir. Amasya'nın mahalleleri bu övünülecek eserlerin hayırlarına mazhar olduğu için önce mahallelerin adları alfabe sırasıyla ayrıntılı olarak anlatılacak, sonra bu mahallelerdeki camiler, mescitler, hamamlar ve öteki yapılar açıklanacak; medreseler, mektepler, zaviyeler, imaretler ve türbeler de özellikle bulundukları yerlerde anılacaktır:
1. "İslâm Mahallesi": Amasya'nın doğusunda, Gedikli Kaya eteğindedir; doğuda Gedikli Kaya eteğindeki bağlar, batıda dere, güneyde Temenna Mahallesi, kuzeyde Yassı Kaya ile çevrilidir. 813 [1410-11] yılında Amasya kadısı olan ve "Sarı Kadı" diye bilinen "Bedreddîn Mahmûd Buhârî"nin kızı ve ünlü hattat "Hamdullah Efendi"nin halası "Eslem Hatun"un adını taşır. Eski kayıtlarda "Eslem Mahallesi" diye kayıtlı olduğu hâlde halk arasında "İslâm Mahallesi" diye tanınmıştır.
Bu mahallede adı geçen faziletli hanım Eslem Hatun bir mescit, yanında bir mektep ve bir çeşme yaptırarak 848 [1444-45] yılında vakıflarını düzenlemiştir. Kocası "Cemâlî Mehmed Çelebi"nin soyundan gelen "Kemâl Çelebi" ile onun soyundan "Şeyhülislâm Cemâlîzâde Ali Çelebi" ve öteki torunları mütevelli olmuş, daha sonra soylarının tükendiği sanılır. Bu mahalleden, adı geçen "Zenbilli Ali Efendi" gibi bir şeyhülislâm ile "Pîrî Mehmed Paşa" gibi bir sadrazam çıkmıştır.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mağrib / maşrık: batı / doğu
- muhât: çevrili, kuşatılmış
- ahz ve i'zâm: yakalayıp gönderme
- imtidâd: uzanma
- nâzır: bakan, karşısında olan
- medfûn: gömülü
- iştihâr: ün kazanma, o adla bilinme
- mustatîl: dikdörtgen
- kuyûd-ı hâkâniye: devletin resmî kayıtları, tahrir defterleri
- hurâfe-i sırfa: tamamen uydurma söz
- güherçile: nemli mağara ve duvarlarda oluşan potasyum nitrat (barutun hammaddesi)
- tevliyet: vakıf yöneticiliği, mütevellilik
- mazbût-ı hazîne: devlet hazinesine geçmiş
- kuvve-i inbâtiyye: toprağın bitki yetiştirme gücü
- fürûht: satış
- huccâc: hacılar
- nebe'ân: kaynamak, doğmak (ırmak için)
- tuğyân: taşkın, sel
- kârgîr: taş ya da tuğladan yapılmış
- zelzele-i müdhişe: korkunç deprem
- münhedim: yıkılmış
- tecdîd: yenileme
- a'yân: bir şehrin ileri gelenleri
- mevâlî: büyük şehir kadılığı yapmış yüksek rütbeli ilmiye mensupları
- insıbâb: (ırmağın) dökülmesi
- mebzûl: bol
- hafriyât: kazı
- esâmî: adlar
- Bâtın / Zâhir: iç / dış
- amme: hala
Karaman Dağı'nın Adı ve Gümüşlüzâdeler
Hüsameddin, şehrin batısındaki dağın adını 727 [1326-27] yılında yaşandığını söylediği bir olaya bağlar: Mısır'a bağlı Türkmenler adına hareket eden Karamanzâde Yahşî Bey bu dağı aşarak Amasya'ya girmiş ve Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi'yi yakalayıp Mısır'a göndermiştir. Olayın kendisini bugünkü kaynaklarda doğrulayamadık; yazarın da ifadesi "sanılır" kaydıyla kurulmuştur. Buna karşılık adı geçen Tâceddîn Mahmûd Çelebi'nin gerçekten o yıllarda Amasya'da etkili bir kişi olduğu belgelenir. Şehrin merkezinde, Hükûmet Köprüsü karşısındaki Gümüşlü Camii'nin ilk yapım tarihi 1326, yaptıranı da Tâceddîn Mahmûd Çelebi'dir. Ahşap çatılı ilk cami 1419 depreminde yıkılmış, 1491'de Defterdar Mahmud Bey tarafından yeniden yapılmış, 1612 yangınından sonra Şemseddin Paşa'nın onarımını görmüş, 1688'de Gümüşlüzâde İbrahim Bey'in yaptırdığı onarımdan sonra da Gümüşlü Camii adıyla anılmaya başlamıştır. Yani Hüsameddin'in verdiği 727 tarihi, bu kişinin şehirdeki varlığına dair bilinen en sağlam tarihle aynı yıla düşer.
Olayın öteki kahramanı olan "Karamanzâde Yahşî Bey" konusunda ise bir güçlük vardır. Karamanoğulları tarihinde Yahşi adıyla bilinen bey, Mahmud Bey'in oğlu Yahşi Han'dır; 1314'te Konya'yı ele geçirmiş, aynı yıl İlhanlı emîri Çoban tarafından yakalanmış ama öldürülmemiştir. Memlûk kaynaklarına göre 1318'de kardeşi I. İbrahim, Memlûk sultanı adına hutbe okutmuş ve Yahşi Han'dan sonra beyliğin başına geçmiştir. Karamanlıların bu yıllarda Mısır'la yakın ilişki içinde olması, Hüsameddin'in anlattığı "Mısır adına tutuklama" olayının siyasî zeminine uygundur. Ancak beyliği 1318'de kardeşine bırakmış görünen Yahşi Han'ın 1326-27'de Amasya'da böyle bir iş görmesi kronolojik olarak zordur. Ya olay daha erken bir tarihte yaşanmıştır ya da Hüsameddin'in andığı Yahşî Bey aynı aileden başka bir kişidir. Kaynakların ışığında bu nokta açık kalmaktadır.
Hüsameddin'in Helkis Köprüsü'nü 800 [1397-98] yılında onaran kişi olarak andığı "Gümüşlüzâde Şemseddîn Ahmed Çelebi" de aynı aileye mensuptur. Böylece metin, Gümüşlüzâdelerin XIV. yüzyıl başından itibaren şehrin hem siyasetinde hem bayındırlığında yer alan bir yerli aile olduğunu gösterir.
Akbilek, İltekin ve Kayıp Simre Mahallesi
Akbilek adını veren Molla Bahşî Halîfe, Amasya'nın XVI. yüzyıl başındaki büyük hocalarındandır. Merzifonlu hekim ve âlim Hayreddin Atûfî'nin (ö. 948/1541) hocaları üzerine yapılan bir araştırmada Atûfî'nin tefsir ve hadisi Mevlânâ Bahşî Halîfe'den okuduğu, bu âlimin kimi kaynaklarda "Bahtî" diye de geçtiği ve "Akbilek ve Bahşî Halife" diye meşhur olduğu belirtilir. Hüsameddin'in verdiği 931 [1524-25] tarihi, metnin akışına bakılırsa Bahşî Halîfe'nin bağların güneyine gömüldüğü yıl olmalıdır; semtin adı da onun lakabından gelir.
İltekin Gâzi hakkında Hüsameddin'in dayandığı Târîh-i Âl-i Dânişmend dışında bilgi pek azdır. Bugün onun adını taşıyan en somut yapı, şehrin girişindeki köprüdür (aşağıda). Hüsameddin'in burada sözünü ettiği Kadem Paşa'nın kim olduğu ise kitabın türbeler bölümünde açıklanır: Yazar orada "Kadem Paşa" diye tanınan Cihan Hatun'un Amasya emîri Şadgeldi Paşa'nın kızı olduğunu, türbesinin İltekin Gâzi Türbesi yakınında, İltekin Bağları üzerinde bulunduğunu ve bu hanımın vakıfları olduğunu yazar. Şadgeldi Paşa, Eretnalılar adına şehri yöneten ve 1352'de bağımsızlığını ilan eden, sonra Kadı Burhâneddin'le uzun bir mücadeleye girişen XIV. yüzyıl emîridir. Bu bilgi, türbenin yanındaki mezarın XIV. yüzyıla ait olduğunu düşündürür; İltekin'in mezarıyla arasında iki yüzyılı aşkın bir zaman farkı vardır.
Metnin bu kısmında okurun dikkatini çekecek iki ayrıntı vardır. İlki, Amasyalıların her yıl Şaban ayının başında İltekin Gâzi'nin kabrini topluca ziyaret etmeleridir. Yazar dipnotunda bu âdetin sebebini, İltekin Gâzi'nin Amasya'ya Şaban'ın ikinci günü fatih olarak girdiğinin dilden dile aktarılmasına bağlar ve bilgiyi Şeyhzâde Hacı Ali Efendi'nin hem babasından duyduğu hem de kendi gözüyle gördüğü bir âdet olarak nakleder. Hüsameddin bu ziyaretin 1242 [1826-27] yılından sonra bırakıldığını söyler ve sebebini açıklamaz; ancak "pek çok güzel millî âdetin boş yere terk edildiği" yolundaki sitemi, o yıllarda birçok halk geleneğinin birlikte dağıldığını düşündüğünü gösterir.
İkinci ayrıntı Simre'dir. Yazar, türbe çevresinin vaktiyle "Simre" adlı yeni bir kasabanın merkezi olduğunu, camisi, iki mescidi ve mektebiyle bir mahalle iken kendi zamanında tamamen ortadan kalktığını söyler. Simre adı XVI. yüzyıl Osmanlı idarî kayıtlarında da geçer: 1576-1577'de Amasya sancağının kazaları arasında "Simre-i Lâdik" de sayılmaktadır. Ancak bu adın Hüsameddin'in andığı şehir dışındaki mahalleyle aynı yer olup olmadığını gösteren bir bilgiye rastlanmadı.
Ferhad Kayası'ndaki Taş Yol
Hüsameddin'in Ferhad Kayası'nın kuzeyinde gördüğünü anlattığı, çapı on metreyi bulan ve kayanın içinde aşağı doğru inen oyuk, bugün Ferhat Su Kanalı diye bilinen yapıyla karıştırılmamalıdır. Su kanalı Geç Hellenistik ya da Erken Roma dönemine tarihlenir; antik Amasya'nın suyunu sağlamak için kayalar oyularak, tüneller açılarak ve yer yer duvar örülerek, arazinin eğimine göre yapılmıştır. Kayıtlara göre kanalın bilinen uzunluğu 6 kilometredir ve Ferhatarası'nda karayoluna paralel uzanan 2 kilometrelik kısmı dışarıdan izlenebilir. Yerel halk onu Ferhat ile Şirin hikâyesine bağlar: Efsaneye göre nakkaş Ferhat, Şirin'e kavuşmak için dağı delip şehre su getirmeye çalışmış, Şirin'in öldüğü yalanını duyunca kendi külüngüyle can vermiştir.
Hüsameddin'in tarif ettiği yapı ise aşağı inen bir merdivenli yol ya da galeriye benzemektedir. Yazar rivayetin bu yolun ırmağın altından geçerek karşı yakadaki Kelkis Kalesi'ne ulaştığını söylediğini, kendisinin de birkaç kişiyle mum yakarak otuz metre kadar ilerledikten sonra güherçile yüzünden geri döndüğünü anlatır. Bu, kitabın gözleme dayanan nadir sayfalarından biridir. Yapının bugünkü durumuna ve ırmağın altından geçtiği iddiasına dair başka bir kaynakta bilgiye rastlanmadı; iddianın bir rivayet olarak okunması gerekir.
Amasya'nın Köprüleri, Dün ve Bugün
Hüsameddin'in köprüleri tek tek anlatan sayfaları, bugün bu yapılar hakkında yazılanların önemli bir kısmının da kaynağıdır. Bu yüzden bugünkü bilgilerle karşılaştırıldığında hem büyük uyumlar hem de ilginç kaymalar görülür. Karşılaştırmaya bir de dışarıdan tanıklık eklemek mümkündür: 1555'te Avusturya elçilik heyetiyle Amasya'ya gelen Hans Dernschwam, şehrin ortasından geçen Yeşilırmak üzerinde bir tahta, üç de taş köprü bulunduğunu yazar. Bu sayı, Hüsameddin'in şehir içinde saydığı köprülerin XVI. yüzyıl ortasındaki durumuyla kabaca örtüşür.
Çalan Köprü (bugün Çağlayan Köprüsü). Şehir merkezine 5-6 kilometre uzaklıkta, Tokat yolu üzerinde, Helvacı Mahallesi yakınındadır. Yaklaşık 70 metre uzunluğunda, altı yuvarlak kemerli bir köprüdür; ayakları kesme taştan, kemerleri tuğladandır ve ayakların batı yönünde akıntı kırıcılar vardır. Yaygın kanıya göre 1075 ya da 1076 yılında Dânişmendli emîri İltekin Gâzi tarafından yaptırılmış ve uzun yıllar halk arasında "İltekin Köprüsü" diye anılmıştır. Kimi kaynaklar ise köprüyü XII. yüzyılın ilk yarısında İltekin'in oğlu Hüsâmüddevle Hasan'a bağlar. Hüsameddin'in eski belgelerdeki "İltekin Köprüsü" kaydından hareketle yaptığı tespit bugün kabul görmüştür; temel taşlarından daha eski bir köprünün varlığını sezmesi ve kırmızı tuğla kullanımını Dânişmendli dönemine bağlaması da dikkate değer bir gözlemdir. Adın kökeni konusunda ise iki açıklama vardır: Hüsameddin "Çalak" adını köprünün ortasındaki oda biçimli çıkıntıya, yani "çalık" sözcüğüne bağlar; bugün yaygın olan görüş ise adın "çağlayan" anlamındaki "çağlak" ya da "çahlak" sözcüklerinden geldiği yönündedir. Bugünkü tariflerde köprünün tam ortasındaki ayağın batı yanında köşeli bir çıkıntı bulunduğunun kaydedilmesi, Hüsameddin'in sözünü ettiği "oda biçimli çıkıntı" ile aynı unsur olabilir; bu durumda yazarın açıklaması en azından bir gözleme dayanmaktadır.
Meydan Köprüsü (bugün İstasyon Köprüsü). Ziya Paşa Bulvarı'nın sonunda, Meydan Kapısı'nın önündedir. Bugünkü kaynaklarda köprünün 1145'te Selçuklu Sultanı I. Mesud tarafından yapıldığı, 1374 depreminde yıkıldıktan sonra Şadgeldi Paşa tarafından yeniden inşa edildiği, 1824 taşkınında zarar görüp 1828'de Amasya âyanı Özlü Yusuf Ağa tarafından onarıldığı yazılır. Bu bilgilerin Hüsameddin'den geldiği açıktır, ancak aktarılırken bir kayma olmuştur. Hüsameddin'e göre Sultan Mes'ûd'un 540 [1145-46] yılında yaptırdığı köprü bu köprü olmayıp yüz metre kadar aşağıdaki "Sultan Köprüsü"dür; bu köprü 718 [1318-19] depreminde yıkılmış, onun yerine bugünkü yerde önce ahşap bir köprü kurulmuş, Şadgeldi Paşa da 776 [1374-75] yılında bunu taştan yaptırmıştır. Yani 1374 bir deprem yılı olmayıp Şadgeldi Paşa'nın inşa tarihidir. 1828 onarımı ise Hüsameddin'in verdiği 1244 tarihiyle örtüşür. Köprü 1940'ta genişletilmiş, üstü betonla kaplanmış ve kenarlarına demir korkuluk takılmıştır.
Mağdinus Köprüsü (bugün Madenüs ya da Mağdenüs Köprüsü). Sultan Bayezid Camii'nin önündedir ve halk arasında "Maydanoz Köprüsü" diye de anılır. Bugün yaygın olarak tekrarlanan bilgiye göre köprü 1485'te Tâcîbeyzâde Sa'dî Çelebi'nin kızı Fatma Hatun tarafından yaptırılmıştır; bu bilginin kanıtlanmadığı da ayrıca belirtilir. Hüsameddin'in metni bu rivayetin nasıl doğmuş olabileceğine ışık tutar. Yazar, köprünün 890 [1485] yılında Bayezid Camii yapılırken onarıldığını, 1031 [1621-22] yılında da mevâlîden bir "Sa'dî Çelebi"nin onarım yaptırdığını söyler. Ünlü Tâcîzâde Sa'dî Çelebi 922 [1516] yılında öldüğüne göre, 1621'deki onarımı yaptıran bu kişi başka bir Sa'dî Çelebi olmalıdır. Bugünkü "1485, Sa'dî Çelebi'nin kızı" bilgisinin, Hüsameddin'in birbirinden yüz otuz yıl uzaktaki iki kaydının birleştirilmesinden doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir; ama bu bizim çıkarımımızdır. Fatma Hatun'un "maydanoz parasıyla" köprü yaptırdığı hikâyesi de bu yapıya bağlanan halk anlatılarındandır. Ahşap köprü 1968 selinde yıkılmış, beton ayaklı ve demir gövdeli olarak yeniden yapılmış, 2011'de son kez elden geçirilmiştir; bugün yalnızca yayalara açıktır.
Alçak Köprü. Hüsameddin'in "Pont hükûmetinden kalma" dediği bu köprü, bugün de Amasya'daki Roma döneminden kalma tek köprü olarak tanıtılır. Kesme taştan dört yüksek kemerle yapılmış, ayakları zamanla Yeşilırmak'ın yükselen yatağına gömülmüş, kemerlerin yalnız üst kısımları görünür kalmış, tabliyesi suya yaklaştığı için de "Alçak Köprü" adını almıştır. Hüsameddin'in ırmak yatağının dolmasına ve şehrin zemininin yükselmesine dair gözlemleri bu açıklamayla tam olarak örtüşür. Sonraki tarihçe de yazarın verdiği tarihlerle uyumludur: Mutasarrıf Ziya Paşa 1865'te eski kemerler üzerine ahşap bir köprü kurdurmuş, bu köprü 1881 taşkınında sulara kapılmış, ardından eski kemerlerin üzerine daha sağlam yeni bir köprü yapılmıştır. Bugünkü kaynaklarda bu ikinci köprünün kullanılmayan bir kilisenin taşlarıyla yapıldığı da kaydedilir. Köprü XX. yüzyılın ortalarında yeniden güçlendirilmiş (bu tarih kimi kaynaklarda 1950, kimilerinde 1965 olarak geçer), 2009'da restore edilmiştir.
Helkis Köprüsü (bugün Hükümet Köprüsü). Kalenin Helkis Kapısı civarında, şehrin tam ortasındadır ve uzun süre ahşap olarak kullanılmıştır. Hüsameddin, Ziya Paşa'nın 1281 [1864-65] yılında yaptırdığı ikinci ahşap köprünün 1294 [1877] taşkınında yıkıldığını, Ahmed Şâkir Paşa'nın 1318 [1900-01] yılında başlattığı kâgir köprünün ise ayakları yapıldıktan sonra yarım kaldığını anlatır. Köprünün asıl dönüşümü Cumhuriyet döneminde gelmiştir: Vali Talat Öncel 1938'de ahşap köprüyü yıktırmış, 1940'ta yerine betonarme bir köprü yaptırmıştır. Ziya Paşa'nın 1865'te yaptırdığı saat kulesi de bu köprünün kuzey ucundaydı; 1938 depreminde ağır hasar gören kule Şubat 1940'ta yeni köprü yapılırken yıktırılmış, 2002'de aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir.
Kuş Köprü (bugün Kunç Köprü). Bayezid Paşa ile Şamlar mahallelerini birbirine bağlar; üç büyük ayak üzerindeki geniş kemer açıklığı en dikkat çekici özelliğidir. Bugünkü kaynaklar köprüyü "Selçuklu Sultanı Mesud'un kızı Hundi Hatun"a bağlar. Bu, Hüsameddin'in burada eski kayıtlara karşı çıkarak ileri sürdüğü düzeltmenin ta kendisidir: Eski kayıtlar Hundî Hatun'u sultanın annesi diye anarken yazar, Ikdü'l-Cümân'a dayanarak onun sultanın kızı olduğunu savunur. Adın "Hundî", "Kondı" ve en sonunda "Kunç" biçimine dönüşmesi de bugün kabul edilen açıklamadır; Hüsameddin'in kullandığı "Kuş Köprü" biçimi, bu dönüşümün halk ağzındaki bir başka durağı olarak görülebilir. Hangi Mesud'un kastedildiği konusunda ise bugünkü kaynaklar açık bir şey söylemez; Hüsameddin'in "Selçuklu sultanlarının sonuncusu" ifadesi, son Selçuklu sultanı II. Gıyâseddin Mesud'u işaret eder.
Köprülerin anlatımında okurun gözünden kaçmaması gereken bir nokta, Hüsameddin'in "Amasya vadisindeki köprülerin hiçbiri eski çağlardan kalma değildir" hükmüyle Alçak Köprü'yü "Pont hükûmeti eseri" sayması arasındaki çelişkidir. Yazarın kastettiği, büyük ihtimalle köprülerin bugünkü üst yapısının İslâm döneminde yenilendiğidir; nitekim Alçak Köprü'nün eski kemerlerini "temel" olarak niteler.
Yeşilırmak, Çekerek ve Tersakan
Hüsameddin'in Yeşilırmak'ın kaynağı hakkında verdiği bilgi düzeltilmelidir. Yazar ırmağın Amasya'nın güneybatısında "Toros-Boğa" dağlarından doğduğunu söyler. Oysa Yeşilırmak'ın ana kolu, Sivas'ın kuzeydoğusunda Suşehri sınırları içindeki Köse Dağı eteklerinden doğar; Tozanlı Suyu adıyla akışa geçer, Tokat'tan sonra "Tokat Nehri" diye de anılır, Turhal'dan sonra Amasya'ya ulaşır ve Samsun'un Çarşamba ilçesinden Karadeniz'e dökülür. Toplam uzunluğu 519 kilometredir. En büyük kolu Kelkit Çayı'dır; öteki büyük kolu Çekerek'tir.
Irmağın eski adı Grekçe "Iris"tir; Amasyalı coğrafyacı Strabon da şehrini "içinden Iris'in aktığı geniş ve derin bir vadide kurulmuş" diye tarif eder. Hitit metinlerinde ise ırmağın "Kumeşmaha" diye anıldığı kabul edilir. Hüsameddin'in "Iris" adını Uygurca "iri" sözcüğüne bağlaması, mukaddimenin başında şehrin adını "ammak" kökünden türetmesi gibi, yazarın kendi döneminin dilbilimsel yorum anlayışını yansıtır ve bugünkü bilgilerle desteklenmez.
Çekerek Irmağı'nın eski adı için yazarın verdiği "Askilakis" biçimi, antik "Skylaks" (Latince Scylax) adının başına ünlü eklenmiş bir okunuşudur. Antik çağda Iris'in Amasya'ya gelmeden önce Skylaks'ı, Amasya'yı geçtikten sonra da Lykos'u (Kelkit) aldığı bilinir. Dolayısıyla Hüsameddin'in kaydettiği ad doğrudur; bu adı Türkçe "Sengilik" sözcüğünden türetmesi ise yalnızca bir tahmindir.
Tersakan Çayı bugün Lâdik Gölü'nden doğan, 91 kilometreyi aşkın uzunlukta bir akarsu olarak tanımlanır. Gölden çıktıktan sonra önce batıya, sonra güneye, sonra doğuya doğru akar ve adını bu ters akışından alır; Suluova civarında Gümüşsuyu Deresi ile birleşerek Amasya'nın kuzeyinde Yeşilırmak'a dökülür. Hüsameddin'in "kuzeyden güneye aktığı için" açıklaması ile Ahbâru'l-İbâd'dan aktardığı "en-Nehrü'l-Maklûb" (ters çevrilmiş ırmak) adı, bu genel görüntüyle uyumludur. Antik çağda Tersakan vadisinin Khiliokomon (Suluova), Phazemon (Havza) ve Laodikeia (Lâdik) ovalarını birbirine bağladığı bilinir. Yazarın andığı "Astifonos" ve "İstiyotos" adlarını başka bir kaynakta doğrulayamadık. Üzerindeki Ziyare (Mes'ûd) ve Çeltek köprüleri hakkında da Hüsameddin'in verdiği bilgilerin ötesinde güvenilir bir kayda ulaşılamadı.
Bağlar, Elma ve Koza
Hüsameddin'in Amasya bağlarını ve ürünlerini anlatan coşkulu sayfaları, şehrin ekonomik hayatına dair belgelerle büyük ölçüde doğrulanır. Amasya elması bugün de şehrin simgesidir; "Amasya Misket Elması" coğrafi işaretle tescillenmiştir ve ince kabuğu, hoş kokusu, bir yanı kırmızı öbür yanı yeşil rengiyle tanınır.
Yazarın "son yıllarda yıllık koza üretimi bir milyon kiloya ulaşmaktadır" sözü ise dikkatle okunmalıdır. Amasya'nın ipekçilik tarihi üzerine arşiv belgelerine dayanan bir araştırma, şehrin Bursa'dan sonra Osmanlı ipekçiliğinin belki de en önemli merkezi olduğunu ortaya koyar. Bu araştırmaya göre XVIII. yüzyılda Amasya daha çok İran ipeğinin pazarı iken, 1800-1840 yılları arasında dut bağları ve böcekhaneler büyük bir hızla çoğalmıştır. 1840'larda Amasya'ya gelen gezgin Hamilton yıllık ipek üretimini 50 bin okkanın üzerinde, yani 64 tondan fazla olarak verir. 1864'ten sonra pebrin ve muskardin hastalıkları ipekböceklerini kırmış, üretim dramatik biçimde düşmüş, dut bağları sökülmüştür. Devlet bu felakete karşı Bursa örneğinde Harir Dârü't-ta'limleri açarak sağlıklı tohum üretimini öğretmeye çalışmış, 1885'ten itibaren de Amasya ipekçiliği adeta ikinci bir bahar yaşamıştır. 1867-1873 yıllarına ait bir İngiliz konsolosluk raporu, iki büyük tüccara bağlı üreticilerin yılda 300.000 okka koza sattığını kaydeder. Hüsameddin'in yazdığı yıllar bu ikinci baharın içine düşer; verdiği bir milyon kilo rakamını doğrulayan bir belgeye rastlanmamakla birlikte, yazarın koza mevsimini kiraz ile meyve mevsimleri arasında şehrin en canlı dönemlerinden biri olarak anlatması bu yeniden canlanmanın bir yansımasıdır.
Toprak Altındaki Amasya
Hüsameddin'in şehrin zemininin yüzyıllar içinde yükseldiğine, Pontus devrindeki seviyenin bugünkünden en az altı metre aşağıda olduğuna dair gözlemleri, kuyu kazılarında ortaya çıkan mermer döşemelere ve sütunlara dayanır. Bu gözlemin en açık tanığı Alçak Köprü'dür: Kemerlerinin ırmak yatağına gömülmesi bugün de görülen bir durumdur. Yazarın İçeri Şehir'in ırmak tarafının bir surla çevrili olduğu yolundaki kanaati de Strabon'un tarifiyle uyuşur. Strabon, şehrin kurulduğu yerde ırmak tarafında, kıyıda bir duvar ve her iki tarafta sivri tepelere doğru uzanan duvarlar bulunduğunu yazar. Bizans dönemine ait kilise ve mahalle adlarının listesi ise kitabın en değerli kayıtlarındandır; Helkis, Mağdinus ve Ayavasıl adlarının bugün de köprü ve semt adı olarak yaşaması, yazarın "eski adların bir kısmı kalmıştır" tespitini doğrular.
Yazarın İslâm döneminde eski Rumca adların bilinçli bir siyasetle kaldırılmadığını, şehrin yeniden kurulmasıyla kendiliğinden unutulduğunu savunması, kendi yazdığı yıllar düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Birinci cilt 1912 yıllarında basılmıştır; yazar bu tartışmaya bir tarihçi tarafsızlığıyla yaklaşmaya çalışmış ve dokuz yüz yıllık bir İslâm şehrinde bin yıllık adların yaşamasını delil olarak göstermiştir.
Eslem Hatun Mahallesi ve Ünlü Çocukları
Mahalleler bölümünün ilk maddesi olan İslâm Mahallesi, aslında Eslem Hatun'un adını taşır ve bugün Dere Mahallesi adıyla anılmaktadır. Hüsameddin'in burada verdiği aile bağı bugünkü kaynaklarla uyumludur. Osmanlı hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın Amasya'nın Eslem Hatun (halk arasında İslâm, bugün Dere) mahallesinde doğduğu, Amasyalı Sarıkadızâdeler ailesinden ve Buhara'dan Amasya'ya göç etmiş Sühreverdiyye şeyhi Mustafa Dede'nin oğlu olduğu kabul edilir. Doğum tarihi Müstakimzâde'ye göre 840 [1436], kimi araştırmacılara göre 830-833 [1426-1430] arasıdır; 926 [1520] yılında vefat etmiştir. Eslem Hatun'un Sarı Kadı'nın kızı ve Hamdullah'ın halası olması, mahallenin bu ailenin yaşadığı semt olduğunu, Hamdullah'ın da halasının vakfettiği mescidin bulunduğu mahallede büyüdüğünü gösterir.
Hüsameddin'in bu mahalleden çıktığını söylediği iki büyük isim için ise bugünkü araştırmalar ihtiyatlıdır. Sekizinci Osmanlı şeyhülislâmı Zenbilli Ali Cemâlî Efendi (ö. 932/1526) hakkında yapılan güncel bir araştırma, Hüseyin Hüsameddin'e göre onun Amasya'da Eslem Hatun mahallesinde dünyaya geldiğini kaydettikten sonra, yazarın "birçok kişiyi Amasyalı gösterme gayreti göz önüne alınarak buna şüpheyle bakılması" gerektiğini açıkça belirtir. Bazı kaynaklar onu Karamanlı diye anar; Cemâlî ailesinin Aksaray'da yaşadığı bilindiğinden Aksaray'da doğduğu da ileri sürülmüştür. Zenbilli Ali Efendi'nin soyu da Hüsameddin'in verdiği şekilde değildir: Kendisi, Fahreddin er-Râzî'nin soyundan gelen Cemâleddin Aksarâyî'nin torunu Ahmed Çelebi'nin oğludur ve "Cemâlî" nisbesini bu soydan alır. Bununla birlikte Amasya ile bağı güçlüdür; II. Bayezid onu Amasya müftülüğüne göndermiş, 1486'da Amasya Bayezid Medresesi tamamlanınca da oraya müderris ve müftü olarak dönmüştür. Lakabı, fetva almak isteyenlerin sorularını pencereden sarkıttığı bir zembille alıp cevapları yine zembille geri vermesinden gelir.
Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa (ö. 939/1532) için de durum benzerdir. Paşa muhtemelen 867 [1463] yılında Konya'da doğmuştur; doğum yeri kesin olmamakla birlikte Karamanlı diye tanındığından çoğu yazar onun Aksaray'da doğmuş olabileceğini belirtir. Babası, II. Bayezid devri Halvetiyye şeyhlerinden ve Cemâliyye kolunun kurucusu Çelebi Halife (Cemâl-i Halvetî) idi. Pîrî Mehmed Paşa medrese öğrenimine babasının şeyh olarak bulunduğu Amasya'da başlamış, 896 [1491] yılında bir süre Amasya mahkemesinde kâtiplik yapmıştır. Onu Amasyalı gösteren kayıtların, çocukluk ve gençlik yıllarını bu şehirde geçirmesinden doğduğu kabul edilir. Hüsameddin'in "bu mahalleden çıktı" ifadesi, bu bakımdan doğum yeri anlamında okunmamalı; Cemâlî ailesinin Amasya'daki yuvasına işaret eden bir kayıt olarak değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 101–107. amasya.bel.tr
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1-4. Cilt e-kitap, türbeler bölümü ("Kadem Paşa Türbesi"). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page144.html
Akademik çalışmalar
- İlhan Şahin – Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- Yusuf Küçükdağ, "Zenbilli Ali Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44. https://islamansiklopedisi.org.tr/zenbilli-ali-efendi
- "Pîrî Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/piri-mehmed-pasa
- "Hamdullah Efendi, Şeyh", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdullah-efendi-seyh
- "Dânişmend Gazi", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/danismend-gazi
- Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu bildirisi (Hayreddin Atûfî ve hocaları), 2017. https://isamveri.org/pdfdrg/G00226/2017/2017_CANLIM.pdf
- Kamil Doğancı – Recep Altın, "Strabon'a Göre Antikçağda Amaseia ve Çevresi", Karadeniz Araştırmaları, XV/58 (2018), s. 1-25. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2246301
- Hüsnü Yücekaya, "Amasya İpekçiliği Üzerine (1750-1900)", Akademik Bakış, 7/13 (2013), s. 269-290. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/73860
Resmî kaynaklar
Kitaplar
Diğer kaynaklar