[7]Amasya ve mülhakâtının esâmî ve mevâkı'-ı kadîme ve cedîdesine, mahallât-ı ma'rûfe ve nevâhî-i meşhûresine, ma'lûm olan âsâr-ı kadîme, mü'essesât-ı dîniyye, mebânî-i âliyyesine dâ'ir tafsîlâtdan bâhisdir.
"Amasya Sancağı" şarkan ve cenûben "Tokat" ve şimâlen "Canik" ve garben "Çorum" sancaklarıyla mahdûd olup; "Amasya, Hacıköyü, Havza, Köprü, Lâdik, Mecidözü ve Merzifon" kazâlarını hâvîdir. Şimdiki hâlde "Sivas" vilâyetine merbûtdur.
Hâl-i hâzırda yedi kazâdan müteşekkil olan bu sancak, a'sâr-ı sâlifede merkez-i saltanat ve on sancağı hâvî merkez-i vilâyet, ba'dehû on sekiz kazâya hâkim bir livâ merkezi olarak taksîmât-ı siyâsiyye i'tibârıyla pek çok tahavvülâta ma'rûz olduğu hâlde şöhret-i kadîmesini muhâfaza etmişdir. El-yevm, nüfûs-ı umûmiyyesi iki yüz seksen bin râddesindedir.
"Amasya Kazâsı" şarkan "Lâdik ve Erba'a", garben "Mecidözü" ve cenûben "Tokat" ve şimâlen "Havza, Merzifon ve Hacıköyü" [8] kazâlarıyla mahdûd olup, "Ezinepazar, Akdağ, Hakala, Geldiklan" nâhiyelerini, yüz altmış kadar kurâyı hâvîdir. Nüfûs-ı mecmû'ası altmış sekiz bin râddesinde olup kazâ merkezi "Amasya Beldesi"dir.
"Amasya Beldesi" şimdiki hâlde elli üç mahallâtı, sekiz bin kadar hâneyi, otuz yedi bin kadar nüfûsu hâvîdir. Merkez-i saltanat ve makarr-ı şehzâdegân olduğu zamânlarda yetmiş kadar mahallâtı, altmış bin kadar nüfûsu olduğu defâtîr-i atîkadan istidlâl olunur. Mu'ahharan şehzâdegânın merkez-i saltanatda ikâmeti ve Amasya'nın Sivas vilâyetine rabtı tensîb buyurulduğu cihetle eski şerefi zâyi' olmuş ve mahallât ve nüfûsu tenâkus etmişdir.
"Amasya", "Küçük Asya" denilen "Anadolu"da kâ'in, Karadeniz (Samsun)'den cenûba doğru yüz otuz üç kilometre geride vâki' "Ferhâd-Fon-Pont" dağının eteğinde bir belde-i kadîmedir.
Kadîmen mevki'i, şimâl-i şarkîden cenûb-ı garbîye doğru uzun bir vâdî olup aslâ tebeddül etmemişdir. (İris) Yeşilırmak’ın iki sâhili üzerinde mebnîdir. Ortası düz, cenûb ve şimâl tarafları mâ'il, manzara-i umûmiyyesi gâyet latîfdir.
Amasya, şimâl-i şarkîde kâ'in "Zemendû - Semendû - Ziyâre" mahallesinden, cenûb-ı garbîde vâki' boğazın müntehâsında "Çalan" [9] mevki'ine kadar takrîben on üç kilometreden ibâret bir tûlun mecmû'udur. Arzı bin metreden üç kilometreye kadar mütefâvit bir vüs'atdedir. Şark ve garb tarafları vâsi' birer sahrâ ve etrâf-ı selâsesi bütün ravza-i dilârâdır.
Cenûb tarafları "Pont" silsile-i cibâli ve şimâl tarafları "Canik ve Harşene" silsile-i cibâli ve garb tarafları "Şeyh Cû'î - Kelkis" ve "Karaman" silsile-i cibâli ile mestûr ise de cenûb-ı garbî, şark-ı şimâlî, şimâlin bir kısmı tarafları açıkdır. Açık yere "Amasya Boğazı" denir.
Şark-ı şimâlî tarafı "Sonusa-Taşova"ya, şimâl tarafı "Arguma-Suluova"ya ve cenûb-ı garbî tarafı "Derbend-Çalan"a nâzır, dervâze-i cesîm şeklinde üç boğazdır. Cenûb ve şimâl boğazları dar ise de şark-ı şimâlî boğazı oldukça genişdir. Amasya, şu üç dervâzesiyle cesîm bir kasr-ı âlîye, müstahkem bir sarây-ı dilrübâya benzer.
Şimâl boğazı on, cenûb boğazı dört kilometre kadar uzundur. Şark-ı şimâlî boğazı ırmak boyunca "Taşova"ya kadar tevessu' eder. Boğazların her üçünde de ırmak akar. Bu ırmakların her iki taraflarında bâğlar, bahçeler pek kıymetdârdır. Manzara-i latîfesi, hissiyâtı pek ziyâde okşar. Temâşâ-yı latîfinde ervâh-ı beşer zevkyâb olur. [10] Amasya'nın her tarafında zâhiren görülen, bi't-tesâdüf yer altından zuhûr eden âsâr-ı kadîme harâbeleri, a'sâr-ı sâlifede pek ziyâde ma'mûriyet ve ihtişâma, pek büyük refâhiyyet ve intizâma nâ'il olduğunu isbât ve irâ'e etmekdedir. Bu âsâr-ı kadîme ileride keşf ve tedkîk olundukça Amasya'nın kıymet-i târîhiyyesi pek ziyâde kesb-i ehemmiyet edecekdir. "Takvîmü'l-Buldân"da "Sipâhîzâde Mehmed Efendi" Amasya'yı şöyle ta'rîf ediyor:
"Amasya, iklîm-i sâdisdendir ve Rûm'dan büyük bir şehirdir. Sûru ve kalesi ve bostanları ve büyük ırmağı ve dolabları vardır. Buna "Medînetü'l-Hükemâ" derler. Ve bunda gümüş ma'deni vardır. Sinop'un şark-ı cenûbîsindedir. İkisinin mâ-beyni altı günlükdür. Tûlu elli yedi derece otuz dakîkadır. Arzı kırk beş derecedir."
Şu ta'rîf "Merâsıdu'l-Ittılâ', Ikdü'l-Cümân, Tarîku'r-Reşâd, Lübâbü'l-İnsân, Lübbü'l-Lübâb ve Evzahü'l-Mesâlik" kitaplarının ta'rîfâtına muvâfık ve cümlesi yek-diğerine karîb olduğu cihetle bunların kuyûd ve ta'rîfâtını nakl ve terkîmden sarf-ı nazar edilerek "Dâ'iretü'l-Ma'ârif" nâm eserin ta'rîfi bi't-tercüme nakl edildi:
"Amâsya" (اماسيه) yâhud "Amâsyâ" (اماسيا) yâhud "Amâsya" (اماصيه) Küçük Asya'da bir medînedir. Sivas vilâyeti dâhilinde ismiyle müsemmâ, merkez-i livâ bir kasabadır. "Canik Dağları" eteğinde güzel bir vâdîde "İris" nâmıyla müsemmâ olan Yeşilırmak’ın iki sâhilindedir. [11] Samsun'dan cenûb-ı garbînin semt-i cenûbîsine doğru elli mil uzakdır. Sükkânı yirmi beş yâhud otuz beş bin nüfûsdur. Şimâlen dört derece elli dakîka arzda ve şarkan otuz üç derece dört dakîka tûldedir.
Etrâfı cânibleri kâ'im yüksek kayalar ihâta eder. Bunlardan solda kâ'in bir kayada kale âsârı ve iki burc-ı Yunânî vardır. Sultân Alâ'eddîn Selçûkî bu kaleyi ta'mîr etmişdir. Bu şehrin binâsı güzeldir. Çok bâğları vardır. Irmak ve dolab ile iskâ olunur. Pek çok âsâr-ı kadîmeyi hâvîdir. Ancak şimdiye kadar keşf olunamamışdır.¹²¹
"Küçük Asya Âsâr-ı Kadîmesi Târîh ve Coğrafyası" nâm eserinde Fransız müverrihlerinden "Charles Texier" Amasya'ya dâ'ir verdiği ma'lûmât-ı târîhiyye "Birinci Bâb"da nakl olunmakla beraber Amasya'yı şöyle tavsîf ediyor: "Amasya, iklîmi latîf ve sıhhî, mevki'i gâyet müstahkem olup kadîmen vâsıta-i münâkılât-ı ticâriyye olduğu münâsebetle refâh ve intizâm-ı kadîmini muhâfaza etmekdedir. Halbuki diğer mevâki'-i müstahkeme-i kadîme, metrûk ve mensî bir hâlde kalmışdır."
"Nüzhetü'l-Kulûb"da "Ebû Bekir el-Müstevfî" şöyle tavsîf ediyor: "Amasya, büyük şehirdir. "Sultân Alâ'eddîn Selçûkî" kalesini tecdîd etmişdir. Hâsılâtı her türlü şeydendir. Suyu, havası [12] güzeldir.122 "Hamdullâh el-Müstevfî", târîh-i güzîdesinde Amasya'yı bu me'âle karîb elfâz ile tavsîf etmekdedir.
"Şark Hâtırâtı" nâm eserinde Almanya mareşallarından meşhûr "Moltke" 1254'te Amasya'yı ziyâret ve şâyân-ı temâşâ olan yerlerini tedkîk ederek "Amasya, Anadolu şehirlerinin en güzellerindendir" demişdir.
Şâ'ir-i meşhûr "Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî", memdûhu olan Haleb hükümdârı "Seyfü'd-Devle-i Hamdânî" ile 342'de Amasya'yı ziyâret ve etrâf ve riyâzını seyr ü temâşâ etdiği zamân fethinden dolayı müşârün-ileyh Seyfü'd-Devle'yi medh ederken Amasya'yı şöyle medh ve ta'rîf ediyor.
وبلدةٍ جمعت من كل مبهجة / فما يفوت لمرتاد بها وطر
لكل مشترف من ربعها أفق / وكل مشترف من أفقها قمر
Şu iki beytin tercümesi şudur: "Amasya, insânı temâşâsıyla şâd ve mesrûr edecek her hüsn ü letâfeti nefsinde cem' etmiş bir belde-i azîmedir ki burada nâ'il-i matlab olmak için tereddüd ve tekâpû eden her tâlib, her türlü maksûduna nâ'il, hâcetine vâsıl olur. Maksadını fevt ederek me'yûs olmaz."
Amasya, önünde havâlî-i vâsi'ayı şâmil bir hâneye müşâbih olup, bu hânenin her tarafı birer cebel-i âlîdir ki her yüksek [13] tarafın bir ufku vardır. Her ufkun yüksek yeri ay parçası gibi sivridir.
Amasyalı Tâcîbeyzâde fâzıl-ı meşhûr "Sa'dî Çelebi" Amasya'nın bâğ ve ezhârını ta'rîf, zevk ve mesârını tavsîf hakkında "Hayru Ahlâm" adlı Arabî bir eser-i edebî te'lîf etmişdir ki şu kıt'a-i belîga bu kitaptan nakl edildi:
روضة نورت حمائلها / وجرتبينها جداولها
قد خال بالنا عن البلبال / إذ تغنت بنا بالبلها
شابهت نزهة لجنات / بنسيم الصبا عنادلها
كقصور الجنان أشجارها / وأزاهيرها قنادلها
Bunun tercümesi şudur: "Amasya, sırmalı kılıç bağları gibi uzun ve enli olan mevki'i çiçeklerle müzeyyen bir hadîka-i dilârâdır ki ortasında cereyân eden ırmakdan ayrılan harkları, bâğlarının ortasından akmakdadır. Bülbülleri âvâz-ı latîf ile tegannî etdiği zamân, gönlümüzde gam ve kederden eser kalmaz."
"Amasya, ekdâr ve mekârihden sâlim, şehirlere mahsûs olan kasâvetden ba'îd olarak cennât-ı âliyyâta; bülbülleri de letâfet-i hevâda, rikkat-i edâda nesîm-i sabâya; eşcâr-ı latîfesi intizâm ve irtifâ'da kusûr-ı cinâna; çiçekleri de eşkâl-i muhtelifede kusûr-ı cinânı tenvîr eden kandîllere benzemekdedir."
Daha pek çok şu'arâ, müverrihîn Amasya'yı nazmen ve nesren medh [14] ve senâ etmişlerdir. Fakat îcâz-ı maksûda muhâlif gördüğüm cihetle naklinden sarf-ı nazar ederek şu eser-i nâçîzin fihrist-i icmâli olmak üzere bir kasîde-i murabba'a tanzîm ve her murabba'ın zeylinde hâvî olduğu ma'ânî-i târîhiyyeyi şerh ve îzâh eyledim:
Etdikçe tecellî dile envâr-ı Amasya
Şevkile yakar kalbimi bir nâr-ı Amasya
Çeşmimde döner eşk-i şerer-bâr-ı Amasya
Kalbimde durur hasret-i dîdâr-ı Amasya
Şu tasvîr-i iştiyâk-âverin başlıca sebebi, "hubb-ı vatan"dır. Bu hiss-i müşterek bütün zî-rûhda mevcûd ise de hiss-i insânî umûmundan bâlâ-terdir. Vatan-yurd dâ'imâ muhabbetle te'âlî, hizmetle tecellî eder. "Hubbü'l-vatan mine'l-îmân" buyurulması bu husûsda burhân-ı celîdir. Vatana muhabbet, ona arz-ı hizmetle isbât olunur. Bu hubb-ı vatan sâ'ikasıyla fikrimi senelerce it'âb ederek vatanı i'lâya vesîle olan şu hizmeti intihâb eyledim.
Bu şehri yapan devr-i evâ'ilde Amîsdir
Derler ki Amâsîs'e dahi nâmı enîsdir
Şâ'ir dedi Elmâsiye'den hazfi selîsdir
Elmâsı çıkarmış gibi ahcâr-ı Amasya
Müverrihîn, Amasya'nın bânîsi hakkında ihtilâf eylediklerinden şu murabba' o ihtilâfâtı telhîs ediyor. Ekser-i akvâl-i [15] müverrihînden istidlâl edildiğine nazaran "Amasya" şehrini binâ eden "Amâs" nâmında bir zâtdır ki mu'ahharan "Amîs" nâmıyla da iştihâr etmişdir.
"Mufassal Kurûn-ı Cedîde"de Ahmed Midhat Efendi, "Amâsya", nâm-ı kadîmi "Amâse'â" olup eskiden "İris" ve el-yevm "Yeşilırmak" denilen dere üzerinde kâ'indir" diyor. "Charles Texier" dahi "Küçük Asya Âsâr-ı Kadîmesi Târîh ve Coğrafyası" nâm eserinde "Amasya, nâm-ı kadîmi "Amâzîs"dir diyor." Mareşal "Moltke" de "Şark Hâtırâtı" nâm kitâbında Amasya'yı "Amâzûs ve Amîzûs" olmak üzere kayd ediyor.
"Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk"da "Muhammed Bin Ca'fer et-Taberî" ve "Ikdü'l-Cümân"da "Bedreddîn Mahmûd el-Aynî", Anadolu'da fütûhât-ı İslâmiyyeyi beyân ederken Amasya'yı "Amâse ve Amîse" nâmlarıyla kayd u zabt eyledikleri gibi "Ebû Nasr İbni Mâkûla" dahi "Kitâbü'r-Rüvât"da "Mâse" nâmıyla zikr ediyor.
"Acâ'ibü'l-Mahlûkât"da "Zekeriyyâ bin Mahmûd el-Kazvînî", Amasya nehrini "Nehr-i Amâs" ve "Künhü'l-Ahbâr"da "Âlî Çelebi" "Nehr-i Amîs" ve "Nehr-i İrîs" nâmlarıyla kayd etmeleri, Amasya şehri kadîmen "Amâs", ba'dehû "Amîs" nâmlarıyla meşhûr olduğunu tashîh eder.
"Mir'âtü'l-İber"de "Diyârbekirli Sa'îd Paşa" diyor ki, "Pont [16] kıt'ası ezmine-i kadîmede "Tîbâr, Sâlîb, Müznîk" denilen Türk kabîleleriyle meskûn idi. Mu'ahharan Trabzon ve Amîs (Amasya) şehirlerine Yunânîler hicret etdiler."
Şu ibâre Amîs nâm şehrin kadîmen ism-i meşhûru "Amasya" ve Türklerle meskûn ve muhâceret-i Yunâniyyeden mukaddem mevcûd olduğunu göstermektedir. Türklerin Pont kıt'asını istîlâ ve burada gâlibâne tavattun ve icrâ-yı hükûmet etmeleri hicret-i Nebeviyyeden takrîben 2450 sene kadar mukaddemlerine tesâdüf eder. Yunânîlerin muhâcereti ise hicretden 1650 sene kadar evvellerine müsâdif olup Amasya Yunânîlerin muhâceretinden evvel binâ edildiği anlaşılmaktadır.
Şu kuyûd-ı târîhiyyede mezkûr olan "Amâseâ" (آماسه آ) ve "Amâzîs" ve "Amâzûs" ve "Âmîzûs" ve "Amâse" ve "Amîse" kelimelerinin âhirlerinde bulunan "eâ" ve "îs" ve "ûs" ve "e" edât-ı nisbetleri ref' olundukda "Amâs" ve "Amîs" nâmı kalır. Şu nisbet, Amasya şehrini binâ eden "Amâs" nâm-ı diğer "Amîs" olduğunu isbât eder.
Amasya şehrinin târîh-i binâsına dâ'ir tevârîh-i umûmiyyede bir kayd-ı sarîh yok ise de "kurûn-ı ûlâ"nın nısf-ı evvelinden i'tibâren Amasya şehri tevârîh-i umûmiyyede mazbût ve ma'lûm olduğu muhakkakdır. Binâ'en-aleyh Amasya hicret-i Nebeviyyeden takrîben 2400 [17] sene mukaddem "Amâs" tarafından binâ edildiği sâbit olur. Şu hâlde Amasya, dört bin sene kadar kadîm bir şehr-i azîmdir.
Amasya şehrini binâ eden "Amâs" kimdir? Hangi kavme mensûbdur? su'âllerine cevâb vermek müşkildir. Kurûn-ı ûlâ târîhi mazbût olmadığı cihetle bu su'âllerin cevâbında her ne denirse zünûn-ı târîhiyyeden ma'dûd olacağı şübhesizdir. Ancak "Amâs" lafzından ve kurûn-ı ûlâda Pont kıt'asında meskûn olan akvâmdan istidlâl olunduğuna göre Türk kavm-i azîmine mensûb olduğu zann olunur.
Çünkü "Amâs" lafzı "ammak"¹²³ masdarından müştak bir isim olduğu, diğer müştakâtı olan "amac"¹²⁴ ve "amarat" ve "amak" ve "aman"¹²⁵ ve "amud"¹²⁶ ve "amur"¹²⁷ [18] elfâzından istidlâl olunur. Kurûn-ı ûlâda "Hitit-Hıtay" Türklerinin Pont kıt'asında meskûn oldukları ve müddet-i medîde icrâ-yı hükûmet etdikleri mülâhaza olunursa "Amâs" nâm zâtın bu Türklerden ve bunların hânlarından biri olduğu zannını takviye eder.
Şu zünûn-ı târîhiyye hakâyık-ı kat'iyyeden ma'dûd olmadığı gibi, ta'assub-ı millîden neş'et eden evhâm ve efsâne kabîlinden de değildir. "Küçük Asya'da Mensî Bir Hükûmet" nâm eser-i Fransevî'de Hitit hükümdârlarının tesâvîr-i mahkûkesi ve ma'lûmât-ı târîhiyyesi mütâla'a ve tedkîk olunduğu sûretde şu istidlâlin derece-i sıhhati takdîr olunabilir.
Ba'zılarının iddi'âsına göre "Amasya" Mısır hükümdârlarından "Amasîs" nâmıyla meşhûr bir zât tarafından binâ ve tesmiye edilmişdir. "Dâ'iretü'l-Ma'ârif"de Amasya'nın tercemesi bu zâtın tercemesinden sonra tahrîr edilmesi bu iddi'âyı tevlîd etmişdir. Halbuki bu iddi'â tevârîh-i umûmiyyeye muvâfık değildir.
Çünkü: "Amasîs" hicret-i Nebeviyyeden 1191 sene mukaddem Mısır tahtına cülûs ederek 44 sene hükûmet etdiği hâlde Pont kıt'asını istîlâ ve işgâl etdiğine dâ'ir kayd-ı târîhî yokdur. Olsa bile kable'l-hicre 1650 senelerinde mevcûd olan Amasya şehri ve nâmı kable'l-hicre 1191 [19] senelerinde binâ ve tesmiye edilmesi, hâsılı tahsîl kabîlinden olur. "Câmiu'd-Düvel"de Dervîş Ahmed Efendi, Ermeniler'den naklen "Amasya şehri Heykâniye krallarından Amasyus bin Armayus bin Arminak bin Hâ'ik ibni Tucrem bin Cevmer bin Yâfes bin Nûh (aleyhi's-selâm) tarafından binâ ve tesmiye edildiğini" yazıyor ise de "Mir'âtü'l-İber" buna efsâne diyor.
Çünkü: "Amasyus" cebel-i Ararat civârında "Hayka Amar" beldesinde hükûmet ve kable'l-hicre 2502 senesinde vefât etdiği tahrîr edildiği gibi bu târîhlerde Pont kıt'asında "Hitit" nâm Türk hükûmeti mevcûd olduğu isbât olunur. Tûfân, hicretden 3970 sene mukaddem olduğu ve Amasyus altıncı batında Yâfes bin Nûh'a erişdiği tedkîk olunursa her batnın 241 senede bir doğduğu efsânesini dinlemek lâzım gelir.
Zâten bu kralların bu târîhlerde mevcûd olduğunu isbât edecek delâ'il-i târîhiyye olmadığı cihetle umûm Avrupa müverrihleri bu gibi kurûn-ı ûlâ akvâline "hurâfât-ı kadîme" nâmını vermekdedir. Binâ'en-aleyh Amasya'nın binâsı Mısır hükümdârı Amasîs'e yâhud Ermeni krallarından Amasyus'a nisbet edilmesi bir münâsebet-i ismiyyeden ibâretdir. İkinci mısrâ'ın kâfiyesi olan "enîsdir" ta'bîri bu münâsebet-i ismiyyeye işâretdir.
Şu münâsebet, diğer kavl-i avâmı tevlîd etmişdir. Gûyâ vaktiyle [20] Amasya'da elmâs taşları çıkdığı münâsebetle "Elmâsiye" denmiş, ba'dehû kesret-i isti'mâline binâ'en lâm'ı hazf olunarak elsine-i âmmede "Amasya" kalmışdır. Şâ'ir-i meşhûr "Firdevsî-i Rûmî", "Şehnâme-i Osmânî"de şu beyitleriyle¹²⁸ bu tesmiye ve tahfîfe îmâ etmekdedir:
بگفت اى فرستادۀ پادشا
ازين جايكاهم نباشم جدا
اماسياكه الماس باشد بسنك
مرانيست دروى مجال درنك
Diğer bir rivâyet-i âmmede "Amasya'nın ilk fâtihi Melik Dânişmend Ahmed Gâzi halîlesi "Ümm-i Âsiye" Amasya'da ikâmet eylediği münâsebetle şehre "Ümm-i Asiye", ba'dehû tahfîf olunarak "Amasya" denmişdir. Nâm-ı kadîmi Harşene'dir.” denilmekdedir.
"Târîh-i Âl-i Dânişmend"de fâtih-i müşârün-ileyhin halîlesi "Gülnûş Bânû" Amasya'da ikâmet eylediği mezkûr ise de "Ümm-i Asiye"ye dâ'ir bir sarâhat yokdur. Olsa bile bunlar vech-i tesmiye olamaz. Çünkü: Amasya nâmı kurûn-ı ûlâdan i'tibâren meşhûr ve ma'lûmdur, sonradan tesmiye edilmiş değildir. [21]
Bu gibi esâmî-i kadîmenin telaffuzu mütekellimlerin lehcesine ve tasarrufât-ı lugaviyyesine tâbi' ve mütegayyir olduğu târîhen meşhûrdur. "Hâfız Ebû Bekir el-Birzâlî", târîhinde ve "Abdulkâdir el-Kureşî", "el-Gurefü'l-Aliyye"sinde "Şemseddîn Muhammed el-Amâsî" ve "Şerîfeddîn el-‘Amâsî" tercemelerinde Amasya'yı "Amasya" ve "Amâsıyye (عماصيه)" nâmlarıyla kayd ve zabt ediyorlar.
Amasya, kütüb-i tevârîh ve sâ'ir vesâ'ik-i şer'iyye ve icâzât-ı ilmiyye ve sûfiyyede "Medînetü'l-Hükemâ, Bağdâdu'r-Rûm, Rûmiyye-i Suğrâ, Ermeniyye-i Kübrâ, Hısnu'l-Mir'ât, Kubbetü'l-Ulemâ, Türbetü'l-Evliyâ, Dârü'n-Nasr, Dârü'l-İzz, Dârü'l-Fütûh ve Kasru's-Selâtîn" gibi evsâf-ı mümtâze ile tavsîf ve tesmiye edildiği kemâl-i iştihârına delâlet eder.
"Medînetü'l-Hükemâ", erbâb-ı akl ve hikmet şehri demekdir. Buradan kurûn-ı ûlâda coğrafya gibi mühim bir fennin muhteri'-i meşhûru "Strabon" ve ba'dehû "Koman Hânedânı" gibi bir imparator sülâlesi zuhûr eylediği münâsebetle tesmiye edilmişdir. "Tarîku'r-Reşâd, Lübâbü'l-İnsân, Evzahü'l-Mesâlik ve Takvîmü'l-Buldân" nâm eserlerde bu sıfatla mezkûrdur.
"Bağdâdu'r-Rûm", bilâd-ı Rûm'un ya'nî Anadolu bilâdının Bağdâd'ı demekdir. Buna üç vechile münâsebeti vardır: 1- Hıtta-i Irâkiyye'de "Bağdâd", merkez-i ulemâ-yı İslâm olduğu gibi Anadolu kıt'asında "Amasya" dahi merkez-i ulemâ-yı benâm olmuşdur. 2- Irâk'da "Bağdâd" Dicle nehrinin iki sâhili üzerinde binâ edilmiş olduğu [22] gibi Anadolu'da Amasya dahi Yeşilırmak’ın iki sâhili üzerinde inşâ edilmişdir. 3- "Bağdâd" şehri merkez-i celîl-i hilâfet olduğu gibi Amasya şehri dahi o zamân merkez-i âlî-i hükûmet olmuşdur. "Bezm ü Rezm" ve "Acâ'ibü'l-Makdûr" nâm eserlerde bu sıfatla mezkûrdur.
"Rûmiyye-i Suğrâ", "Küçük Roma" demekdir. Avrupa'da Roma şehri Hristiyanlık âleminde hükûmet ve Îseviyyet merkezi olduğu gibi Anadolu'da "Amasya", "Pont ve Kapad ve Kaya" kıt'alarından müteşekkil bir eyâlet ve mesîhiyyet merkezi olmuşdur. "el-Hamîs, Câmiu'd-Düvel, Behcetü't-Tevârîh" kitâblarında böyle mezkûrdur.
"Ermeniyye-i Kübrâ", Büyük Armanyak şehri demekdir. Kurûn-ı ûlâda Pont hükûmeti merkezi Amasya idi. Romalılar "Kapad ve Kaya ve Pont" kıt'alarını istîlâ etdikleri zamân bu iki dâ'ireyi birleşdirip bir eyâlet i'tibâr ve Amasya'yı merkez-i eyâlet ittihâz etdiklerinden bu eyâlete umûmen "Armanyak" nâmını vermişler idi. Devr-i İslâmda feth olunduğu zamân, bu eyâlet ismi Amasya'ya nisbetle kesb-i iştihâr etmiş ve bu cihetle "Ermeniyye-i Kübrâ" denmişdir. Bâlâda mezkûr olan eserlerde bu sıfatla da mezkûrdur.
"Hısnü'l-Mir'ât", "Âyîne kal’asi, Âyîneli Hisâr" demekdir. Bu sıfat, Amasya Kalesine alem olduğu hâlde tevsi‘aten "Amasya" nâmı olmak üzere isti'mâl edilmişdir. Amasya'nın şimâlinde kâ'in kal’a-i bâlâ bedeninde düz ve yalçın mağaralar, bu tesmiyeye bâ'is olduğu [23] zann olunur. Bu mağaralardan birine el-yevm "Âyîneli Mağara" denmesi, bu zannı takviye eder. "Heşt-Behişt" ve "el-Kâmil" nâm târîhlerde böyle mezkûrdur.
"Kubbetü'l-Ulemâ", ulemânın merkezi ve "Türbetü'l-Evliyâ", evliyânın mecma' ve medfeni demekdir. Amasya, pekçok fuhûl-i ulemâya makar ve kibâr-ı evliyânın füyûzâtına mazhar olduğu bu vasıflarla tavsîf olunmasını intâc etmişdir. İcâzât-i ilmiyye ve sûfiyyede bu evsâf ile muharrerdir.
"Dâru'n-Nasr", nusret ve zaferin hânesi, merkezi demekdir. Bu nasr ve zafer, ordû-yı İslâmın en büyük kumandânı, sâlârı olan selâtîn-i izâmın himmet ve şecâ'atleriyle hâsıl olduğu münâsebetle, selâtîn-i İslâmın merkez-i saltanatlarına "Dâru'n-Nasr" denir. Amasya, Âl-i Selçûk, Âl-i Osmân selâtîn-i izâmından "Sultân Mes'ûd-ı Evvel" ve "Sultân Mehmed Hân-ı Evvel" hazerâtının merkez-i saltanatları olduğu zamânlarda vesâ'ik-i şer'iyye ve dîvâniyyede bu sıfatla mezkûr olmuşdur.
"Dârü'l-İzz", izzet ve sa'âdetin hânesi, merkezi demekdir. Bu unvân, şehzâdegân-ı kirâmın merkez-i emâretleri olan bilâda ıtlâk olunur. Amasya, Âl-i Selçûk, Âl-i Osmân şehzâdegân-ı kirâmından pek çok zevâtın makarr-ı ikâmeti, merkez-i emâreti olduğu münâsebetle tavsîf edilmişdir. [24]
"Dârü'l-Fütûh", fütûhâtın masdarı, yâhud mazharı demekdir. Amasya emâreti, saltanat-ı celîle-i Osmâniye'nin şarkî Anadolu'da fütûhât-ı azîmesine bâ'is, yâhud ulemâ ve meşâyih-i kirâmın ilm ve amelde fütûhât ve füyûzât-ı İlâhiyyeye mazhariyetlerine bâdî olduğu münâsebetle bu unvâna kesb-i istihkâk etmişdir.
"Kasru's-Selâtîn", pâdişâhların köşkü, makarrı demekdir. Amasya, 467 târîhinden 980 târîhlerine kadar beş yüz seneyi mütecâviz bir müddet zarfında selâtîn-i Selçûkiye ve havâkîn-i Osmâniye'den pek çok zevât-ı izâmın kusûr-ı âliyesiyle muhteşem olduğu münâsebetle bu unvânı kazanmışdır.
Meşâhîr-i fuzalâdan "Iydîzâde Âkif Mustafa Efendi", ekser münşe'âtında Amasya'yı "Selîmiyye" nâmı ile tesmiye ve izhâr-ı teceddüd eylediği hâlde iştihâr edememişdir. Sâhib-kırân-ı zamân "Sultân Selîm Hân-ı Evvel" hazretleri gibi cihângîr bir pâdişâhın Amasya'da şeref-bahş-ı mehd-i vücûd olduğu bu teceddüde bâ'is olmuşdur.
Cennet gibidir sûy-ı cenûbunda Çakallar
Gûyâ ki beşikdir yed-i Kudret onu sallar
Meşşâta-i eyyâm-ı bahâr vechini allar
Bir la'le döner nâzıra ruhsâr-ı Amasya
Bu murabba', Amasya'nın etrâf-ı erba'asından bir tarafını ya'nî kıble [25] tarafını irâ'e eder. Amasya'nın Yukarı Pazar tarafında cenûb (kıble) tarafı "Çakallar" demekle meşhûr bir gülşen-i letâfetdir ki sath-ı zemînden takrîben iki yüz metre kadar mürtefi', zirvesi müstevî bir cebeldir. Bu cebel, meşhûr "Fon (Pont)" silsile-i cibâlinin eteğinde vâki'dir. Hey'et-i umûmiyyesi şimâlden cenûb-ı şarkîye doğru uzun, iki tarafı yüksek, ortası düz, şeklen müstatîl olduğu münâsebetle âdetâ uzun bir beşiğe benzer. Düz yerine "Hamza Düzü" denir. Havası gâyet sağlam, her tarafı bâğ-ı latîfdir.
Çakallar, sun'-ı Hudâ gibi gayr-i müretteb, fakat nazar-rübâ; taksîmât-ı dâhiliyyesi gayr-i müsâvî, fakat manzarası dil-firîb; her bâğının içinde bir kasr-ı âlî, bir veyâ iki yerinde gâyet gür mâ-i cârî, her suyun kenârında bir çemenzâr-ı latîf, her kasrın önünde bir gülistân-ı şerîf olduğu münâsebetle "Cennâtin tecrî min tahtihe'l-enhâr" vasf-ı Celîline lâyık bir hadîka-i dilârâdır.
Çakallar, eyyâm-ı bahârın letâfet-i fevkalâdesiyle tecellî, kırmızı gülleri, siyâh benli lâleleri âdetâ ruhsâr-ı hûbânı tanzîr eder. Güllerinin manzara-i ibtisâmını, lâlelerinin mübhice-i intizâmını temâşâ eden erbâb-ı safânın nazarında Çakallar, la'l-i gül-fâma bürünmüş bir arûs-ı nevbahâra benzer. Çakallar'ın vech-i tesmiyesi karîben zikr olunacakdır. [26]
Sağında bunun Karakaya cennet-i diğer
Bir hûb ferîdin iki ruhsârına benzer
Yıldız gibi ezhâr ile mestûr serâser
Bunlardan alır hep suyu gülzâr-ı Amasya
Çakallar'ın sağ ya'nî garb tarafında kâ'in "Karakaya" demekle meşhûr bir daha ravza-i behcet vardır ki Amasya'nın "Yukarıpazarı-Simre" kısmında tamâmiyle kıble tarafını ihâta eden yekpâre dağın bir parçası ve Çakallar'ın bir tetimmesidir. Bu cebel de "Ferhâd - Fon - Pont" dağının eteğinde olup, "Gökmedrese Mahallesi" üstünde "Zencîrli Kaya" kurbunda vâki' "Söngütlü Kaya"ya kadar garbdan şark-ı cenûbîye doğru takrîben dört kilometre tûlundadır.
Bu yekpâre dağ, ikiye münkasim olduğu münâsebetle "Dârü's-Selâm Mahallesi" üstünde vâki' "Hoca Sultân" önündeki yolun hizâsından i'tibâren şark taraflarına tesâdüf eden kısmına "Çakallar" ve garb taraflarına gelen kısmına "Karakaya" nâmı verilir. "Köşk Kayası" altında vâki' "İplik Çözen" mesîre-i meşhûresi "Çakallar" kısmından ve "Kurd İni" altında vâki' "Çanaklar" ve "Küpceğiz" mahallesi üstünde vâki' "Kaşık Pınarı" mesîreleri de "Karakaya" kısmından sayılır.
"Pîr Sinan", nâm-ı diğer "Şehre Küsdü" mahallesinin [27] üstünde vâki' şehre doğru çıkmış olan siyâh kayaya "Karakaya" denir ki bu nâm, mezkûr siyâh kayanın üstünde bulunan bâğlara alem-i mahsûs olmuşdur. Şu çıkıntı kayaya "Burun" denir. Bunun iki tarafları da "Karakaya"dan ma'dûd olduğu hâlde letâfet ve tarâvetde iki vech-i tâbdâra benzer.
Günümüz Türkçesiyle
Bu bölüm, Amasya ve ona bağlı yerlerin eski ve yeni adlarından ve konumlarından, bilinen mahallelerinden ve meşhur nahiyelerinden, bilinen eski eserlerinden, din kurumlarından ve yüksek yapılarından ayrıntılı olarak söz eder.
"Amasya Sancağı" doğuda ve güneyde "Tokat", kuzeyde "Canik", batıda "Çorum" sancaklarıyla çevrilidir; "Amasya, Hacıköyü, Havza, Köprü, Lâdik, Mecidözü ve Merzifon" kazalarını içine alır. Şu anda "Sivas" vilayetine bağlıdır.
Bugün yedi kazadan oluşan bu sancak, geçmiş çağlarda bir saltanat merkezi, on sancağı içine alan bir vilayet merkezi, daha sonra da on sekiz kazaya hükmeden bir sancak merkezi olmuş; idarî bölünmeler bakımından pek çok değişikliğe uğradığı hâlde eski şöhretini korumuştur. Bugün toplam nüfusu iki yüz seksen bin civarındadır.
"Amasya Kazası" doğuda "Lâdik ve Erbaa", batıda "Mecidözü", güneyde "Tokat", kuzeyde "Havza, Merzifon ve Hacıköyü" kazalarıyla çevrilidir; "Ezinepazar, Akdağ, Hakala, Geldiklan" nahiyelerini ve yüz altmış kadar köyü içine alır. Toplam nüfusu altmış sekiz bin civarında olup kaza merkezi "Amasya Şehri"dir.
"Amasya Şehri" şu anda elli üç mahalleyi, sekiz bin kadar haneyi ve otuz yedi bin kadar nüfusu barındırır. Saltanat merkezi ve şehzadelerin oturduğu yer olduğu zamanlarda yetmiş kadar mahallesi ve altmış bin kadar nüfusu olduğu eski defterlerden anlaşılmaktadır. Sonraları şehzadelerin saltanat merkezinde oturmaları ve Amasya'nın Sivas vilayetine bağlanması uygun görüldüğü için eski şerefini kaybetmiş, mahalleleri ve nüfusu azalmıştır.
"Amasya", "Küçük Asya" denilen "Anadolu"da, Karadeniz'den (Samsun'dan) güneye doğru yüz otuz üç kilometre içeride, "Ferhad-Fon-Pont" dağının eteğinde bulunan eski bir şehirdir.
Eskiden beri yeri, kuzeydoğudan güneybatıya doğru uzanan uzun bir vadi olup hiç değişmemiştir. (İris) Yeşilırmak'ın iki yakası üzerine kurulmuştur. Ortası düz, güney ve kuzey tarafları eğimlidir; genel görünüşü son derece hoştur.
Amasya, kuzeydoğudaki "Zemendû-Semendû-Ziyâre" mahallesinden güneybatıdaki boğazın sonunda bulunan "Çalan" mevkiine kadar aşağı yukarı on üç kilometrelik bir uzunluğun bütünüdür. Genişliği bin metreden üç kilometreye kadar değişir. Doğu ve batı tarafları birer geniş ova, öteki üç yanı ise baştan başa gönül açan bir bahçedir.
Güney tarafı "Pont" dağ silsilesi, kuzey tarafı "Canik ve Harşene" dağ silsilesi, batı tarafı da "Şeyh Cû'î-Kelkis" ve "Karaman" dağ silsileleriyle örtülü ise de güneybatı, kuzeydoğu ve kuzeyin bir kısmı açıktır. Bu açık yere "Amasya Boğazı" denir.
Kuzeydoğu tarafı "Sonusa-Taşova"ya, kuzey tarafı "Arguma-Suluova"ya, güneybatı tarafı da "Derbend-Çalan"a bakan, büyük kapılar biçiminde üç boğazdır. Güney ve kuzey boğazları dar ise de kuzeydoğu boğazı oldukça geniştir. Amasya bu üç kapısıyla büyük ve yüksek bir köşke, sağlam ve gönül çelen bir saraya benzer.
Kuzey boğazı on, güney boğazı dört kilometre kadar uzundur. Kuzeydoğu boğazı ırmak boyunca "Taşova"ya kadar genişler. Üç boğazın hepsinde de ırmak akar. Bu ırmakların iki yakasındaki bağlar ve bahçeler çok değerlidir. Hoş manzarası insanın duygularını pek okşar; onu seyretmekle insan ruhu zevk alır. Amasya'nın her yanında açıkta görülen ya da tesadüfen toprak altından çıkan eski eser kalıntıları, şehrin geçmiş çağlarda büyük bir bayındırlık ve ihtişama, büyük bir refah ve düzene kavuştuğunu kanıtlamakta ve göstermektedir. Bu eski eserler ileride ortaya çıkarılıp incelendikçe Amasya'nın tarihî değeri çok daha büyük önem kazanacaktır. Takvîmü'l-Buldân'da Sipâhîzâde Mehmed Efendi Amasya'yı şöyle tarif ediyor:
"Amasya altıncı iklimdendir ve Rûm diyarının büyük bir şehridir. Suru, kalesi, bostanları, büyük ırmağı ve su dolapları vardır. Buna 'Hükemâ Şehri' (bilginler şehri) derler. Burada bir gümüş madeni vardır. Sinop'un güneydoğusundadır; ikisinin arası altı günlük yoldur. Boylamı elli yedi derece otuz dakika, enlemi kırk beş derecedir."
Bu tarif, Merâsıdü'l-Ittılâ', Ikdü'l-Cümân, Tarîku'r-Reşâd, Lübâbü'l-İnsân, Lübbü'l-Lübâb ve Evzahu'l-Mesâlik kitaplarının tariflerine uygun olduğu ve hepsi birbirine yakın bulunduğu için, bunların kayıt ve tariflerini aktarmaktan vazgeçilerek Dâ'iretü'l-Ma'ârif adlı eserin tarifi tercüme edilerek aktarıldı:
"Amâsya" (اماسيه) ya da "Amâsyâ" (اماسيا) ya da "Amâsya" (اماصيه), Küçük Asya'da bir şehirdir. Sivas vilayeti içinde, kendi adını taşıyan sancağın merkezi olan bir kasabadır. "Canik Dağları" eteğinde güzel bir vadide, "İris" adıyla anılan Yeşilırmak'ın iki yakasındadır. Samsun'un güneybatısının güney yönüne doğru elli mil uzaktadır. Halkı yirmi beş ya da otuz beş bin kişidir. Kuzeyde dört derece elli dakika enlemde, doğuda otuz üç derece dört dakika boylamdadır.
Çevresini dimdik yükselen kayalar kuşatır. Bunlardan solda bulunan bir kayada kale kalıntıları ve iki Yunan burcu vardır. Selçuklu Sultanı Alâeddin bu kaleyi onarmıştır. Bu şehrin yapıları güzeldir. Çok bağı vardır; ırmak ve su dolaplarıyla sulanır. Pek çok eski eseri içine alır, ancak bunlar şimdiye kadar ortaya çıkarılamamıştır.
Fransız tarihçilerinden Charles Texier, Küçük Asya'nın Eski Eserleri, Tarihi ve Coğrafyası adlı eserinde, Amasya'ya dair verdiği tarihî bilgiler "Birinci Bölüm"de aktarılmakla birlikte, Amasya'yı şöyle anlatıyor: "Amasya'nın iklimi hoş ve sağlıklıdır, konumu son derece sağlamdır; eskiden beri ticaret yollarının geçtiği bir yer olduğundan eski refahını ve düzenini korumaktadır. Oysa eski çağların öteki sağlam yerleri terk edilmiş ve unutulmuş bir hâlde kalmıştır."
Nüzhetü'l-Kulûb'da Ebû Bekir el-Müstevfî şöyle anlatıyor: "Amasya büyük bir şehirdir. Selçuklu Sultanı Alâeddin kalesini yenilemiştir. Her türlü ürün yetişir. Suyu ve havası güzeldir." Hamdullah el-Müstevfî de seçkin tarihinde Amasya'yı bu anlama yakın sözlerle anlatmaktadır.
Alman mareşallerinden meşhur Moltke, Doğu Hatıraları adlı eserinde, 1254 [1838] yılında Amasya'yı ziyaret edip görülmeye değer yerlerini inceledikten sonra "Amasya, Anadolu şehirlerinin en güzellerindendir" demiştir.
Meşhur şair Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, övgüler yazdığı Halep hükümdarı Hamdânî Seyfüddevle ile birlikte 342 [953-54] yılında Amasya'yı ziyaret edip çevresini ve bahçelerini seyrettiği sırada, şehri fethettiği için adı geçen Seyfüddevle'yi överken Amasya'yı şöyle över ve tarif eder:
Burada Mütenebbî'nin, Amasya'yı insanı sevindiren her güzelliği kendinde toplamış bir şehir olarak öven iki Arapça beyti yer alır. Bu iki beytin tercümesi şudur: "Amasya, seyriyle insanı sevindirip neşelendirecek her güzelliği ve inceliği kendinde toplamış büyük bir şehirdir; burada isteğine ulaşmak için gidip gelen, çabalayan her istekli, her türlü amacına erişir, ihtiyacını karşılar; amacını kaçırıp ümitsizliğe düşmez."
"Amasya, önünde geniş bir çevreyi kaplayan bir haneye benzer; bu hanenin her yanı birer yüksek dağdır ve her yüksek tarafın bir ufku vardır. Her ufkun yüksek yeri ay parçası gibi sivridir."
Amasyalı Tâcîbeyzâde, meşhur bilgin Sa'dî Çelebi, Amasya'nın bağlarını ve çiçeklerini tarif etmek, verdiği zevki ve sevinci anlatmak üzere Hayru Ahlâm adlı Arapça bir edebî eser yazmıştır; şu güzel kıta bu kitaptan aktarıldı:
Burada Amasya'yı ırmakları, bülbülleri ve çiçekleriyle cennet bahçelerine benzeten dört Arapça beyit yer alır. Bunun tercümesi şudur: "Amasya, sırmalı kılıç kayışları gibi uzun ve geniş olan yeri çiçeklerle süslenmiş, gönül açan bir bahçedir; ortasından akan ırmaktan ayrılan arklar, bağlarının ortasından akmaktadır. Bülbülleri hoş bir sesle şakıdığı zaman gönlümüzde gam ve kederden eser kalmaz."
"Amasya; bulanıklıklardan ve hoşa gitmeyen şeylerden uzak, şehirlere özgü katılıktan ırak olarak yüce cennetlere; bülbülleri havasının hoşluğunda ve sesinin inceliğinde seher yeline; güzel ağaçları düzen ve yükseklikte cennet köşklerine; çiçekleri de türlü biçimleriyle cennet köşklerini aydınlatan kandillere benzemektedir."
Daha pek çok şair ve tarihçi Amasya'yı nazımla ve nesirle övmüştür. Fakat sözü kısa tutma amacına aykırı gördüğüm için bunları aktarmaktan vazgeçerek, bu naçiz eserin özet fihristi olmak üzere dörtlüklerden oluşan bir kaside düzenledim ve her dörtlüğün altında içerdiği tarihî anlamları şerh edip açıkladım:
Etdikçe tecellî dile envâr-ı Amasya
Şevkile yakar kalbimi bir nâr-ı Amasya
Çeşmimde döner eşk-i şerer-bâr-ı Amasya
Kalbimde durur hasret-i dîdâr-ı Amasya
(Amasya'nın nurları gönlüme göründükçe, Amasya'nın bir ateşi kalbimi özlemle yakar; gözümde Amasya için akan kıvılcım saçan yaşlar döner, kalbimde Amasya'yı görme hasreti durur.)
Bu özlem uyandıran tasvirin başlıca sebebi "vatan sevgisi"dir. Bu ortak duygu bütün canlılarda bulunursa da insandaki duygu hepsinden üstündür. Vatan ve yurt her zaman sevgiyle yücelir, hizmetle kendini gösterir. "Vatan sevgisi imandandır" buyurulması bu konuda açık bir delildir. Vatana sevgi, ona hizmet etmekle ispat edilir. Bu vatan sevgisinin itmesiyle yıllarca kafa yorarak vatanı yüceltmeye vesile olacak bu hizmeti seçtim.
Bu şehri yapan devr-i evâ'ilde Amîsdir
Derler ki Amâsîs'e dahi nâmı enîsdir
Şâ'ir dedi Elmâsiye'den hazfi selîsdir
Elmâsı çıkarmış gibi ahcâr-ı Amasya
(Bu şehri ilk çağlarda kuran Amîs'tir; derler ki adı Amâsîs'e de yakındır. Şair, adın "Elmâsiye"den kısaltılmasının akıcı olduğunu söyledi; sanki Amasya'nın taşları elmas çıkarmış gibi.)
Tarihçiler Amasya'nın kurucusu hakkında farklı görüşler ileri sürdüklerinden bu dörtlük o görüşleri özetliyor. Tarihçilerin görüşlerinin çoğundan anlaşıldığına göre "Amasya" şehrini kuran, "Amâs" adında bir kişidir; bu kişi sonraları "Amîs" adıyla da tanınmıştır.
Ahmed Midhat Efendi Mufassal Kurûn-ı Cedîde'de "Amâsya'nın eski adı 'Amâse'â' olup eskiden 'İris', bugün 'Yeşilırmak' denilen ırmak üzerindedir" diyor. Charles Texier de Küçük Asya'nın Eski Eserleri, Tarihi ve Coğrafyası adlı eserinde "Amasya'nın eski adı 'Amâzîs'tir" diyor. Mareşal Moltke de Doğu Hatıraları adlı kitabında Amasya'yı "Amâzûs ve Amîzûs" olarak kaydediyor.
Muhammed bin Ca'fer et-Taberî Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk'ta, Bedreddîn Mahmûd el-Aynî de Ikdü'l-Cümân'da Anadolu'daki İslâm fetihlerini anlatırken Amasya'yı "Amâse" ve "Amîse" adlarıyla kaydettikleri gibi, Ebû Nasr İbn Mâkûlâ da Kitâbü'r-Ruvât'ta "Mâse" adıyla anıyor.
Zekeriyyâ bin Mahmûd el-Kazvînî'nin Acâ'ibü'l-Mahlûkât'ta Amasya ırmağını "Nehr-i Amâs" (Amâs Irmağı), Âlî Çelebi'nin de Künhü'l-Ahbâr'da "Nehr-i Amîs" ve "Nehr-i İrîs" adlarıyla kaydetmeleri, Amasya şehrinin eskiden "Amâs", sonra da "Amîs" adlarıyla tanındığını doğrular.
Diyarbekirli Saîd Paşa Mir'âtü'l-İber'de diyor ki: "Pont bölgesi eski zamanlarda 'Tîbâr, Sâlîb, Müznîk' denilen Türk kabileleriyle meskûndu. Sonraları Trabzon ve Amîs (Amasya) şehirlerine Yunanlılar göç ettiler."
Bu ifade, Amîs adlı şehrin eskiden beri bilinen adının "Amasya" olduğunu, Türklerle meskûn bulunduğunu ve Yunan göçünden önce var olduğunu göstermektedir. Türklerin Pont bölgesini ele geçirmeleri, burada üstün gelerek yerleşmeleri ve hükûmet kurmaları hicretten aşağı yukarı 2450 yıl öncesine rastlar. Yunanlıların göçü ise hicretten 1650 yıl kadar önceye denk gelir; böylece Amasya'nın Yunanlıların göçünden önce kurulduğu anlaşılmaktadır.
Bu tarihî kayıtlarda geçen "Amâseâ" (آماسه آ), "Amâzîs", "Amâzûs", "Âmîzûs", "Amâse" ve "Amîse" kelimelerinin sonlarındaki "eâ", "îs", "ûs" ve "e" nispet ekleri kaldırıldığında geriye "Amâs" ve "Amîs" adı kalır. Bu nispet, Amasya şehrini kuranın "Amâs", diğer adıyla "Amîs" olduğunu ispat eder.
Amasya şehrinin kuruluş tarihine dair genel tarihlerde açık bir kayıt yoksa da "ilk çağlar"ın ilk yarısından itibaren Amasya şehrinin genel tarihlerde kayıtlı ve bilinir olduğu kesindir. Buna göre Amasya'nın hicretten aşağı yukarı 2400 yıl önce "Amâs" tarafından kurulduğu sabit olur. Bu durumda Amasya, dört bin yıl kadar eski büyük bir şehirdir.
Amasya şehrini kuran "Amâs" kimdir? Hangi kavme mensuptur? Bu sorulara cevap vermek güçtür. İlk çağların tarihi kayda geçirilmemiş olduğundan bu soruların cevabında ne söylenirse söylensin tarihî tahminlerden sayılacağı şüphesizdir. Ancak "Amâs" sözcüğünden ve ilk çağlarda Pont bölgesinde yaşayan kavimlerden çıkarıldığına göre büyük Türk kavmine mensup olduğu sanılır.
Çünkü "Amâs" sözcüğünün "ammak" (bir şeyi büyük bir dikkatle görmek, gözetmek, korumak, gayret göstermek) mastarından türemiş bir isim olduğu, aynı kökten türeyen "amac" (gözlemek için işaret konulan ve gözetilen yer; bu anlamda "amak" da kullanılır), "amarat", "amak", "aman" (koruyucu, hami), "amud" (araba çeken atların boynuna geçirilen korumalı halka, "hamud") ve "amur" (Türklerin büyük atası; öncü, gayretli anlamında; Türkistan'da bir ırmak adı) sözcüklerinden anlaşılır. İlk çağlarda "Hitit-Hıtay" Türklerinin Pont bölgesinde yerleştikleri ve uzun süre hükûmet sürdükleri düşünülürse, "Amâs" adlı kişinin bu Türklerden ve onların hanlarından biri olduğu tahmini güç kazanır.
Bu tarihî tahminler kesin gerçeklerden sayılmadığı gibi, millî taassuptan doğan vehimler ve efsaneler türünden de değildir. Fransızca Küçük Asya'da Unutulmuş Bir Hükûmet adlı eserde Hitit hükümdarlarının kazınmış resimleri ve tarihî bilgileri okunup incelendiğinde bu çıkarımın ne derece doğru olduğu takdir edilebilir.
Bazılarının iddiasına göre "Amasya", Mısır hükümdarlarından "Amasîs" adıyla tanınan bir kişi tarafından kurulmuş ve adlandırılmıştır. Dâ'iretü'l-Ma'ârif'te Amasya maddesinin bu kişinin maddesinden sonra yazılmış olması bu iddiayı doğurmuştur. Oysa bu iddia genel tarihlere uygun değildir.
Çünkü Amasîs hicretten 1191 yıl önce Mısır tahtına çıkarak 44 yıl hüküm sürdüğü hâlde Pont bölgesini ele geçirip işgal ettiğine dair tarihî bir kayıt yoktur. Olsa bile, hicretten 1650 yıl önce var olan Amasya şehrinin ve adının hicretten 1191 yıl önce kurulup adlandırılması, var olanı yeniden var etmek türünden olur. Derviş Ahmed Efendi Câmiu'd-Düvel'de Ermenilerden naklederek "Amasya şehrinin Heykâniye krallarından Amasyus bin Armayus bin Arminak bin Hâyik bin Tucrem bin Cevmer bin Yâfes bin Nûh (aleyhisselâm) tarafından kurulup adlandırıldığını" yazıyorsa da Mir'âtü'l-İber buna efsane diyor.
Çünkü "Amasyus"un Ağrı Dağı civarında "Hayka Amar" şehrinde hüküm sürdüğü ve hicretten 2502 yıl önce öldüğü yazıldığı gibi, bu tarihlerde Pont bölgesinde "Hitit" adlı bir Türk hükûmetinin bulunduğu ispat edilmektedir. Tufanın hicretten 3970 yıl önce olduğu ve Amasyus'un altıncı kuşakta Yâfes bin Nûh'a ulaştığı incelenirse, her kuşağın 241 yılda bir doğduğu efsanesini dinlemek gerekir.
Zaten bu kralların bu tarihlerde var olduğunu ispat edecek tarihî deliller bulunmadığından bütün Avrupa tarihçileri ilk çağlara ait bu gibi sözlere "eski hurafeler" adını vermektedir. Bu sebeple Amasya'nın kuruluşunun Mısır hükümdarı Amasîs'e ya da Ermeni krallarından Amasyus'a bağlanması yalnızca bir ad benzerliğinden ibarettir. İkinci mısraın kafiyesi olan "enîsdir" (yakındır) ifadesi bu ad benzerliğine bir işarettir.
Bu benzerlik, halk arasındaki başka bir sözü de doğurmuştur. Güya vaktiyle Amasya'da elmas taşları çıktığı için şehre "Elmâsiye" denmiş, sonra çok kullanılmasından dolayı "lâm" harfi düşürülerek halkın dilinde "Amasya" kalmıştır. Meşhur şair Firdevsî-i Rûmî Şehnâme-i Osmânî'de şu beyitleriyle bu adlandırmaya ve kısaltmaya ima etmektedir:
"Dedi ki: Ey padişahın elçisi, ben bu yerimden ayrılmam; taşında elmas bulunan Amasya'da benim eğlenip duracak mecalim yoktur" anlamındaki Farsça beyitler.
Halk arasındaki başka bir rivayete göre "Amasya'nın ilk fatihi Melik Dânişmend Ahmed Gâzi'nin eşi 'Ümm-i Âsiye' Amasya'da oturduğu için şehre 'Ümm-i Âsiye', sonra kısaltılarak 'Amasya' denmiştir. Eski adı Harşene'dir" denilmektedir.
Târîh-i Âl-i Dânişmend'de adı geçen fatihin eşi "Gülnûş Bânû"nun Amasya'da oturduğu yazılıysa da "Ümm-i Âsiye"ye dair açık bir kayıt yoktur. Olsa bile bunlar adlandırma sebebi olamaz. Çünkü Amasya adı ilk çağlardan beri meşhur ve bilinir; sonradan konmuş değildir.
Bu gibi eski adların söylenişinin, konuşanların ağzına ve dil alışkanlıklarına bağlı olarak değiştiği tarihte bilinen bir şeydir. Hâfız Ebû Bekir el-Birzâlî tarihinde, Abdülkâdir el-Kureşî de el-Gurefü'l-Aliyye'sinde Şemseddîn Muhammed el-Amâsî ve Şerîfeddîn el-Amâsî biyografilerinde Amasya'yı "Amasya" ve "Amâsıyye (عماصيه)" adlarıyla kaydediyorlar.
Amasya'nın tarih kitaplarında, öteki şer'î belgelerde, ilim ve tasavvuf icazetnamelerinde "Medînetü'l-Hükemâ, Bağdâdü'r-Rûm, Rûmiyye-i Suğrâ, Ermeniyye-i Kübrâ, Hısnü'l-Mir'ât, Kubbetü'l-Ulemâ, Türbetü'l-Evliyâ, Dârü'n-Nasr, Dârü'l-İzz, Dârü'l-Fütûh ve Kasrü's-Selâtîn" gibi seçkin sıfatlarla anılıp adlandırılması, şöhretinin ne kadar büyük olduğunu gösterir.
"Medînetü'l-Hükemâ", akıl ve hikmet sahiplerinin şehri demektir. İlk çağlarda coğrafya gibi önemli bir bilimin meşhur kurucusu "Strabon" ve daha sonra "Koman Hanedanı" gibi bir imparator soyu buradan çıktığı için bu adla anılmıştır. Tarîku'r-Reşâd, Lübâbü'l-İnsân, Evzahu'l-Mesâlik ve Takvîmü'l-Buldân adlı eserlerde bu sıfatla geçer.
"Bağdâdü'r-Rûm", Rûm diyarının, yani Anadolu şehirlerinin Bağdat'ı demektir. Bunun üç yönden ilgisi vardır: 1- Irak bölgesinde "Bağdat" İslâm âlimlerinin merkezi olduğu gibi Anadolu'da "Amasya" da tanınmış âlimlerin merkezi olmuştur. 2- Irak'ta "Bağdat" Dicle nehrinin iki yakası üzerine kurulduğu gibi Anadolu'da Amasya da Yeşilırmak'ın iki yakası üzerine kurulmuştur. 3- "Bağdat" şehri yüce hilafet merkezi olduğu gibi Amasya şehri de o zaman yüksek bir hükûmet merkezi olmuştur. Bezm ü Rezm ve Acâ'ibü'l-Makdûr adlı eserlerde bu sıfatla geçer.
"Rûmiyye-i Suğrâ", "Küçük Roma" demektir. Avrupa'da Roma şehri Hristiyanlık dünyasında hükûmet ve İsevîlik merkezi olduğu gibi Anadolu'da "Amasya" da "Pont ve Kapadokya" bölgelerinden oluşan bir eyaletin ve Hristiyanlığın merkezi olmuştur. el-Hamîs, Câmiu'd-Düvel ve Behcetü't-Tevârîh kitaplarında böyle geçer.
"Ermeniyye-i Kübrâ", Büyük Armanyak şehri demektir. İlk çağlarda Pont hükûmetinin merkezi Amasya idi. Romalılar "Kapadokya ve Pont" bölgelerini ele geçirdikleri zaman bu iki bölgeyi birleştirip bir eyalet saydılar ve Amasya'yı eyalet merkezi yaptılar; bu eyalete genel olarak "Armanyak" adını vermişlerdi. İslâm döneminde fethedildiği zaman bu eyalet adı Amasya'ya bağlı olarak şöhret kazanmış ve bu yüzden "Ermeniyye-i Kübrâ" denmiştir. Yukarıda adı geçen eserlerde bu sıfatla da geçer.
"Hısnü'l-Mir'ât", "Ayna Kalesi, Aynalı Hisar" demektir. Bu sıfat Amasya Kalesi'nin özel adı olduğu hâlde, anlamı genişletilerek "Amasya" adı yerine de kullanılmıştır. Amasya'nın kuzeyindeki yukarı kalenin duvarı altında bulunan düz ve dik mağaraların bu adlandırmaya sebep olduğu sanılır. Bu mağaralardan birine bugün "Aynalı Mağara" denmesi bu tahmini güçlendirir. Heşt Bihişt ve el-Kâmil adlı tarihlerde böyle geçer.
"Kubbetü'l-Ulemâ", âlimlerin merkezi; "Türbetü'l-Evliyâ" da velilerin toplandığı ve gömüldüğü yer demektir. Amasya'nın pek çok büyük âlime yurt olması ve büyük velilerin feyzine mazhar olması, bu sıfatlarla anılmasını sağlamıştır. İlim ve tasavvuf icazetnamelerinde bu sıfatlarla yazılıdır.
"Dârü'n-Nasr", yardım ve zaferin evi, merkezi demektir. Bu yardım ve zafer, İslâm ordusunun en büyük kumandanı ve başbuğu olan büyük sultanların gayret ve yiğitlikleriyle elde edildiği için, İslâm sultanlarının saltanat merkezlerine "Dârü'n-Nasr" denir. Amasya, Selçuklu ve Osmanlı büyük sultanlarından "Sultan I. Mes'ûd" ile "Sultan I. Mehmed Han" hazretlerinin saltanat merkezi olduğu zamanlarda şer'î ve divanî belgelerde bu sıfatla anılmıştır.
"Dârü'l-İzz", izzet ve saadetin evi, merkezi demektir. Bu unvan, saygıdeğer şehzadelerin idare merkezi olan şehirlere verilir. Amasya, Selçuklu ve Osmanlı şehzadelerinden pek çoğunun oturduğu yer ve idare merkezi olduğu için bu sıfatla anılmıştır.
"Dârü'l-Fütûh", fetihlerin kaynağı ya da ortaya çıktığı yer demektir. Amasya sancağı, yüce Osmanlı saltanatının doğu Anadolu'daki büyük fetihlerine sebep olduğu ya da âlimlerin ve büyük şeyhlerin ilimde ve amelde İlâhî açılımlara ve feyizlere erişmelerine vesile olduğu için bu unvanı hak etmiştir.
"Kasrü's-Selâtîn", padişahların köşkü, oturduğu yer demektir. Amasya, 467 [1074-75] yılından 980 [1572-73] yılına kadar beş yüz yılı aşan bir süre içinde Selçuklu sultanlarından ve Osmanlı hükümdarlarından pek çok büyük kişinin yüksek köşkleriyle görkemli olduğu için bu unvanı kazanmıştır.
Meşhur bilginlerden Iydîzâde Âkif Mustafa Efendi mektuplarının çoğunda Amasya'yı "Selîmiyye" adıyla anmış ve bir yenilik yapmak istemişse de bu ad yaygınlaşamamıştır. Çağının sahibkıranı Sultan I. Selim Han hazretleri gibi dünyayı fetheden bir padişahın Amasya'da dünyaya gelmesi bu yeniliğe sebep olmuştur.
Cennet gibidir sûy-ı cenûbunda Çakallar
Gûyâ ki beşikdir yed-i Kudret onu sallar
Meşşâta-i eyyâm-ı bahâr vechini allar
Bir la'le döner nâzıra ruhsâr-ı Amasya
(Amasya'nın güney yanındaki Çakallar cennet gibidir; sanki bir beşiktir de onu Kudret eli sallar. Bahar günlerinin süsleyicisi onun yüzüne allık sürer; bakana Amasya'nın yanağı bir lale döner.)
Bu dörtlük, Amasya'nın dört yanından birini, yani kıble tarafını gösterir. Amasya'nın Yukarı Pazar tarafında, güneyde (kıble yönünde) "Çakallar" adıyla tanınan hoş bir gül bahçesi vardır; yer yüzeyinden aşağı yukarı iki yüz metre kadar yüksek, tepesi düz bir dağdır. Bu dağ, meşhur "Fon (Pont)" dağ silsilesinin eteğindedir. Bütünüyle kuzeyden güneydoğuya doğru uzun, iki yanı yüksek, ortası düz ve dikdörtgen biçimli olduğundan âdeta uzun bir beşiğe benzer. Düz yerine "Hamza Düzü" denir. Havası çok sağlıklıdır; her yanı hoş bağlarla doludur.
Çakallar, Allah'ın yarattığı tabiat gibi düzensiz ama göz alıcıdır; iç bölümleri eşit değildir ama manzarası gönül çelicidir. Her bağının içinde yüksek bir köşk, bir ya da iki yerinde çok gür akan su, her suyun kenarında hoş bir çimenlik, her köşkün önünde güzel bir gül bahçesi bulunduğundan, "altlarından ırmaklar akan cennetler" ayetindeki yüce vasfa layık, gönül açan bir bahçedir.
Çakallar bahar günlerinin olağanüstü güzelliğiyle kendini gösterir; kırmızı gülleri ve siyah benli laleleri âdeta güzellerin yanaklarına nazire yapar. Güllerinin gülümseyen manzarasını, lalelerinin sevindirici düzenini seyreden safa ehlinin gözünde Çakallar, gül renkli bir duvağa bürünmüş bir bahar gelinine benzer. Çakallar adının nereden geldiği az sonra anlatılacaktır.
Sağında bunun Karakaya cennet-i diğer
Bir hûb ferîdin iki ruhsârına benzer
Yıldız gibi ezhâr ile mestûr serâser
Bunlardan alır hep suyu gülzâr-ı Amasya
(Bunun sağında Karakaya başka bir cennettir; eşsiz bir güzelin iki yanağına benzer. Baştan başa yıldız gibi çiçeklerle örtülüdür; Amasya'nın gül bahçeleri suyunu hep bunlardan alır.)
Çakallar'ın sağında, yani batı tarafında "Karakaya" adıyla tanınan bir başka sevinç bahçesi daha vardır; bu, Amasya'nın "Yukarı Pazarı-Simre" kesiminde kıble tarafını tamamen kuşatan yekpare dağın bir parçası ve Çakallar'ın bir tamamlayıcısıdır. Bu dağ da "Ferhad-Fon-Pont" dağının eteğinde olup "Gökmedrese Mahallesi" üstünde, "Zincirli Kaya" yakınındaki "Söğütlü Kaya"ya kadar batıdan güneydoğuya doğru aşağı yukarı dört kilometre uzunluktadır.
Bu yekpare dağ ikiye ayrıldığı için, "Dârüsselâm Mahallesi" üstündeki "Hoca Sultan" önünden geçen yolun hizasından itibaren doğu tarafına düşen kısmına "Çakallar", batı tarafına düşen kısmına "Karakaya" adı verilir. "Köşk Kayası" altındaki meşhur "İplik Çözen" mesiresi "Çakallar" kısmından; "Kurt İni" altındaki "Çanaklar" ile "Küpceğiz" mahallesi üstündeki "Kaşık Pınarı" mesireleri de "Karakaya" kısmından sayılır.
"Pîr Sinan", diğer adıyla "Şehre Küstü" mahallesinin üstünde şehre doğru çıkıntı yapan siyah kayaya "Karakaya" denir; bu ad, söz konusu siyah kayanın üstündeki bağların özel adı olmuştur. Bu çıkıntılı kayaya "Burun" denir. Bunun iki yanı da "Karakaya"dan sayıldığı hâlde, hoşluk ve tazelikte parlak iki yüze benzer.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mülhakât: bir merkeze bağlı yerler
- mahdûd: sınırlanmış, çevrili
- kazâ: bugünkü ilçe karşılığı idarî birim
- livâ / sancak: vilayetin altında, kazaların üstünde idarî birim
- nâhiye: kazaya bağlı küçük idarî birim, bucak
- kurâ: köyler
- a'sâr-ı sâlife: geçmiş çağlar
- defâtir-i atîka: eski (tahrir) defterleri
- tenâkus: gitgide azalma
- dervâze: büyük kapı, şehir kapısı
- ravza-i dilârâ: gönül süsleyen bahçe
- iklîm-i sâdis: eski coğrafyada yedi iklim kuşağının altıncısı
- tûl / arz: boylam / enlem
- vech-i tesmiye: ad verilme sebebi
- müştak: türemiş (sözcük)
- edât-ı nisbet: aidiyet bildiren ek
- zünûn-ı târîhiyye: tarihî tahminler, sanılar
- tahsîl-i hâsıl: zaten var olanı yeniden elde etmeye çalışmak
- batn: kuşak, nesil
- icâzet: ilim ya da tarikat icazetnamesi, öğretme izni
- mesîre: gezinti ve eğlence yeri
Hüsameddin'in Amasyası ile Bugünkü Bilgiler
Mukaddimenin bu ilk kısmı, Amasya'yı yazıldığı yılların idarî düzeni içinde tarif ederek başlar. Hüsameddin'in "şimdiki hâlde" dediği tablo, birinci cildin basıldığı 1912 yıllarının tablosudur: Amasya, Sivas vilayetine bağlı bir sancaktır ve Köprü (Vezirköprü) gibi bugün başka bir ile bağlı yerler de bu sancağın içindedir. Amasya'nın kendi adını taşıyan bir il olması Cumhuriyet döneminde, 20 Nisan 1924'te gerçekleşmiştir.
Yazarın verdiği nüfus ve mahalle sayılarını Osmanlı tahrir defterleriyle karşılaştırmak öğreticidir. Hüsameddin, şehzadelerin bulunduğu dönemde Amasya'nın yetmiş kadar mahallesi ve altmış bin kadar nüfusu olduğunu "eski defterlerden" çıkardığını söyler. Oysa bugün bilinen tahrir kayıtlarına göre şehir 1525'te beşi gayrimüslim olmak üzere elli beş mahalleden oluşuyordu ve nüfusu tahminen 8000 civarındaydı. XVI. yüzyıl sonunda mahalle sayısı yine elli beş, nüfus ise 10.000 dolayındaydı. XVII. yüzyılda Evliya Çelebi toplam elli üç mahalle ve beş bin hane sayar; bu da kabaca yirmi bin kişiye karşılık gelir. XIX. yüzyılda nüfusun 25-30 bin arasında olduğu tahmin edilir. Bu rakamlar, şehzadeler devrinin Amasya'sının Hüsameddin'in düşündüğünden çok daha küçük bir şehir olduğunu, şehrin nüfusunun sonraki yüzyıllarda azalmak bir yana arttığını gösterir. Yazarın kendi zamanı için verdiği elli üç mahalle ve otuz yedi bin kişi ise XIX. yüzyıl tahminleriyle uyumludur. "Eski şerefin kaybedilmesi" duygusu siyasî önem bakımından doğrudur; nüfus bakımından ise belgelerle desteklenmez.
Yazarın şehrin coğrafyasını anlatırken kullandığı "üç boğaz" tasviri bugün de geçerliliğini korur. Amasya, deniz seviyesinden yaklaşık 400 metre yükseklikte, Yeşilırmak'ın açtığı, iki yanı yüksek kayalıklarla çevrili dar bir vadide kurulmuştur. Nehrin kuzeyinde yükselen dik kayalıklara oyulmuş kral mezarları ile bunların üstündeki kale şehrin en belirgin görüntüsüdür; nehrin güneyi daha az eğimli olduğu için yerleşme daha çok bu yakada gelişmiştir. Hüsameddin'in "Harşene silsilesi" dediği kuzeydeki dağ, kalenin üzerinde bulunduğu Harşena Dağı'dır. Kale Yeşilırmak'tan yaklaşık 300 metre yüksektedir; kimi tarihçilere göre Pontus Kralı Mithridates tarafından, kimilerine göre ise Karsan ya da Harsana adlı bir kumandan tarafından yaptırılmıştır ve "Harşena" adı da bu rivayetle açıklanır. Kalenin kimin tarafından inşa ettirildiği bugün de kesin olarak bilinmemektedir.
Mukaddimede Anılan Yazarlar Hakkında
Hüsameddin'in andığı kaynakların bir kısmında ad ve eser eşleştirmeleri karışmıştır; okurun dikkatini bunlara çekmekte yarar var. Takvîmü'l-Buldân, aslında Ebü'l-Fidâ'nın 721 [1321] yılında tamamladığı eserin adıdır. Bursalı Sipâhîzâde Mehmed Efendi (ö. 997/1589) ise Evzahu'l-mesâlik ilâ ma'rifeti'l-büldân ve'l-memâlik adlı coğrafya kitabını yazmış ve bu eserinde başlıca kaynak olarak Ebü'l-Fidâ'nın Takvîmü'l-büldân'ını ve İbn Abdülhak el-Bağdâdî'nin Merâsıdü'l-ıttılâ'ını kullanmıştır. Eser 980 [1572] yılında tamamlanıp III. Murad'a sunulmuş, Sokullu Mehmed Paşa'nın emriyle de kısaltılarak Türkçeye çevrilmiştir. Hüsameddin'in "Sipâhîzâde'nin Takvîmü'l-Buldân'ı" dediği metin, büyük ihtimalle bu Türkçe kısaltmadır; aktardığı tarifin öteki eserlerle neredeyse aynı olması da bu ortak kaynaktan gelir.
Benzer bir karışıklık Nüzhetü'l-Kulûb için söz konusudur. Bu Farsça coğrafya ve kozmografya eserinin yazarı, 680 [1281] yılında Kazvin'de doğan İlhanlı devri tarihçisi Hamdullah el-Müstevfî'dir; eseri 740 [1340] yılında tamamlamıştır. Babasının adı Ebû Bekir olduğundan kaynaklarda "Hamdullah b. Ebû Bekir el-Kazvînî" diye de geçer. Hüsameddin'in Nüzhetü'l-Kulûb'u "Ebû Bekir el-Müstevfî"ye, Târîh-i Güzîde'yi ise Hamdullah el-Müstevfî'ye vermesi, aynı müellifin iki eserini baba ile oğula paylaştırmış olmasından kaynaklanıyor görünmektedir. Her iki eser de Hamdullah'ındır; Târîh-i Güzîde 730 [1330] yılında yazılmış Farsça bir genel tarihtir.
Moltke'nin Amasya ziyareti belgelerle doğrulanır. Alman subayı Helmuth von Moltke, 1838'de Anadolu'daki Osmanlı ordusuna danışman olarak atanmış, Samsun'a çıkarak Amasya, Tokat ve Sivas'ı gezmiştir. Hüsameddin'in verdiği 1254 tarihi bu yıla denk gelir. Moltke'nin mektupları Türkçede genellikle Türkiye Mektupları adıyla bilinir; Hüsameddin'in andığı Şark Hâtırâtı bu mektupların eski bir tercüme adı olmalıdır.
Mütenebbî'nin Amasya'yı Seyfüddevle ile birlikte 342 yılında ziyaret ettiği bilgisine ise ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Mütenebbî'nin 337 [948] ile 346 [957] yılları arasında Halep'te Seyfüddevle'nin yanında bulunduğu, onun Bizans seferlerine katıldığı ve bu savaşları methiyelerinde destanî bir dille anlattığı bilinmektedir. Dolayısıyla 342 tarihi Mütenebbî'nin Seyfüddevle'nin hizmetinde olduğu yıllara düşer. Ancak Hamdânî ordularının o yıl Amasya'ya kadar ulaştığını ve aktarılan beyitlerin özellikle bu şehir için söylendiğini doğrulayan bir kayda incelediğimiz kaynaklarda rastlanmadı. Beyitlerin Amasya'ya ait olduğu, Hüsameddin'e ya da onun kullandığı bilinmeyen bir kaynağa ait bir yorum olarak kalmaktadır.
Sa'dî Çelebi'nin Hayru Ahlâm adlı eseri hakkında da bugünkü bilgi büyük ölçüde Hüsameddin'e dayanır. Tâcîzâde Sa'dî Çelebi (ö. 922/1516), Şehzade Bayezid'in Amasya'daki defterdarı Tâcî Bey'in oğlu ve Câfer Çelebi'nin kardeşidir; Amasya'da doğmuş, Bursa ve İstanbul medreselerinde müderrislik yapmış, özellikle Arapça şiir ve inşâdaki ustalığıyla tanınmıştır. Onun Amasya'nın güzelliklerini anlatan bu eseri, ansiklopedik kaynaklarda doğrudan Hüsameddin'in bu sayfasına atıfla anılmaktadır; eserin bir nüshasına dair bilgiye rastlanmadı.
Şehrin Adı ve Kuruluşu Üzerine
Mukaddimenin en uzun ve en tartışmalı kısmı, Amasya adının kökeni ile şehrin kuruluşuna ayrılmıştır. Hüsameddin önce tarihî kaynaklardaki ad biçimlerini toplar, sonra bunlardaki ekleri atarak "Amâs" ya da "Amîs" adlı bir kurucuya ulaşır ve bu adı Türkçe "ammak" kökünden türetir. Bugünkü bilgiler bu çıkarımı desteklemez. Şehrin bilinen en eski adı Amaseia'dır; Yunan ve Roma sikkelerinde ad Αμάσεια (Amaseia) başta olmak üzere Amassia ve Amasia biçimlerinde yazılır. Türkçedeki "Amasya" biçimi bu antik adın zamanla aldığı şekildir. Yaygın bir rivayet adı Amazon kraliçesi Amasis'e bağlar; kimi kaynaklar bu rivayeti, Amasya'da doğduğu kabul edilen coğrafyacı Strabon'a dayandırır. Strabon Geographika'sında şehirden Amaseia diye söz eder. Kısacası Hüsameddin'in derlediği "Amâzîs, Amîse, Amâse" biçimleri bu antik adın farklı dillerdeki yansımalarıdır; bir kurucu kişi adına işaret ettiklerine dair bir delil yoktur.
Hüsameddin'in Mısır firavunu Amasis'e dair hesabı ise şaşırtıcı ölçüde isabetlidir. Bugün II. Ahmose (Amasis) adıyla bilinen firavunun saltanatı MÖ 570-526 yıllarına tarihlenir, yani tam 44 yıl sürmüştür. Yazarın "hicretten 1191 yıl önce tahta çıktı" demesi de güneş yılıyla hesaplandığında aşağı yukarı MÖ 569'a karşılık gelir. Amasis'in Anadolu'nun kuzeyini ele geçirdiğine dair bir kayıt bulunmadığı tespiti de doğrudur; bu firavun daha çok Yunan dünyasıyla, Lidya, Samos ve Kyrene ile kurduğu ittifaklarla tanınır. Şehrin adının bu firavuna bağlanmasını yalnızca bir ad benzerliği saymakta Hüsameddin haklıdır.
Yazarın "Türklerin Pont bölgesine hicretten 2450 yıl önce yerleştiği" ve Amasya'nın "hicretten 2400 yıl önce", yani aşağı yukarı MÖ 1780'lerde kurulduğu yolundaki hesapları ise kendi döneminin bir anlayışını yansıtır. Hititlerin bir Türk kavmi ("Hitit-Hıtay") olarak görülmesi XX. yüzyılın başlarında bazı Türk tarihçilerinde yaygın bir kanaatti; bugünkü araştırmalarda ise Hititler bir Hint-Avrupa halkı olarak tanımlanır. Yine de Hüsameddin'in Amasya'nın tarihini Hititlere kadar götürmesi, sebepleri farklı olsa da bugünkü araştırmalarla bir noktada buluşur. Hitit çivi yazılı metinlerinde adı geçen Hakmiš (Hakmiş) ülkesi ve şehri, araştırmacıların önemli bir kısmınca Amasya'da ya da yakın çevresinde aranmaktadır. Leyla Murat'ın Hitit metinlerine dayanan incelemesine göre Hakmiš, Ortaköy (Šapinuwa) ve Maşat Höyük (Tapikka) hattının kuzeyinde, Amasya veya yakınlarında olmalıdır. Hakmiš, Gaşka kabilelerine karşı kuzey sınırının önemli bir merkeziydi; Kral Muwatalli, kardeşi III. Hattušili'ye bu bölgenin idaresini vermiş, Hattušili de Gaşkaları buradan uzaklaştırarak düzeni yeniden kurmuştur. Bir Hitit bayram metninde fırtına tanrısının Hakmiš'e, "onun evine" taşındığı da anlatılır. Şehrin MÖ II. binyıla uzanan bir geçmişi olduğu bu yüzden bugün güçlü bir ihtimal olarak kabul edilir; fakat kuruluş tarihi ve kurucusu kesin olarak bilinmemektedir. Ansiklopedik kaynaklar, şehrin Büyük İskender devrinden önce var olduğunu ve tarihinin Hititler dönemine kadar uzandığının sanıldığını belirtmekle yetinir.
Hüsameddin'in "Amâs" adını "ammak", "amac", "aman", "amud" gibi sözcüklere bağlaması, yazarın en çok eleştirilen yönünü gösterir. Eseri değerlendiren araştırmacılar, Hüsameddin'in bazı konularda aşırı etimolojik benzetmelere giriştiğini ve bunun yazdıklarının ilmî değeri hakkında tereddüt doğurduğunu belirtir. Yazarın kendisi de bu çıkarımların "kesin gerçeklerden" olmadığını, birer "tarihî tahmin" olduğunu açıkça söyler; bu dürüstlüğü teslim etmek gerekir. Ermeni rivayetindeki kral Amasyus'un soyunu Nuh'a bağlayan şecereyi kuşak başına 241 yıl düştüğünü hesaplayarak çürütmesi de yazarın eleştirel aklının güzel bir örneğidir.
"Elmâsiye" ve "Ümm-i Âsiye" açıklamalarını Hüsameddin'in kendisi de halk etimolojisi sayıp reddeder. Burada bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekir: Yazar, dipnotunda Firdevsî-i Rûmî'nin Farsça beyitlerini, 965 [1557-58] yılında Kütahya'dan Amasya'ya tayin edilmesine itiraz eden Şehzade Bayezid'in mazeretini anlatmak üzere yazdığını söyler. Kanunî'nin oğlu Şehzade Bayezid'in bu tayini kendisi yerine kardeşi Selim'in veliaht seçildiği şeklinde yorumlayıp isyan ettiği bilinmektedir. Ne var ki Firdevsî-i Rûmî 1453 yılında doğmuş, Fâtih ve II. Bayezid dönemlerinde yaşamış bir şairdir; Kanunî devrinde hayatta olduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu durumda ya beyitler başka bir şaire aittir ya da anlatılan olay başka bir şehzadeyle ilgilidir. Kaynakların ışığında bu noktanın açık kaldığını söylemek gerekir.
Amasya'nın Lakapları
Hüsameddin'in sıraladığı on bir lakaptan bir kısmı bugünkü kaynaklarda da Amasya için kullanılır. Yerli ve yabancı müellifler şehir için "Anadolu şehirlerinin incisi", "Bağdâdü'r-Rûm", "Medînetü'l-hükemâ" ve "medreseler şehri" gibi tabirler kullanmıştır; şehrin Anadolu Selçuklu döneminde "Dârü'l-izz" unvanıyla bilindiği de kaydedilir. 1861'de Amasya'ya gelen seyyah G. Perrot şehri "Anadolu'nun Oxford'u" diye tarif etmiş ve medreselerinde 2000'e yakın öğrencinin okuduğunu yazmıştır. XIX. yüzyıl başında Amasya hakkında bir eser yazan Mustafa Vâzıh Efendi de buranın bir talebeler şehri olduğunu belirtir. Hüsameddin'in "Kubbetü'l-Ulemâ" ve "Bağdâdü'r-Rûm" lakaplarını açıklarken öne çıkardığı ilim merkezi kimliği, bu tanıklıklarla doğrulanır.
Lakapların açıklamasında yazarın yorumu ile belgeli olgu birbirinden ayrılmalıdır. "Medînetü'l-Hükemâ" lakabının Strabon'la ilişkilendirilmesi makul bir yorumdur; Strabon ansiklopedik kaynaklarda da Amasya'nın yetiştirdiği ilk büyük isim olarak anılır. "Hısnü'l-Mir'ât" (Aynalı Hisar) lakabını kaya mezarlarına, özellikle "Aynalı Mağara"ya bağlaması da ilgi çekicidir. Bugün şehir merkezine 3,3 kilometre uzaklıktaki bu kaya mezarı, cephesi perdahlanarak parlatıldığı ve güneş vurduğunda parladığı için bu adı almıştır. Mezarın girişindeki yazıda geçen "Büyük Rahip Tes" ifadesinden hareketle, Helenistik dönemde Amasya'da yaşamış bir rahibe ait olduğu düşünülür. Kalenin adının bu parlak cepheden geldiği görüşü ise Hüsameddin'in kendi tahminidir.
"Ermeniyye-i Kübrâ" açıklamasındaki Roma eyalet düzenine dair ayrıntıları incelediğimiz kaynaklarda doğrulayamadık. Bilinen şudur: Amasya, MÖ 281'de kurulan Pontus Krallığı'na bir süre başkentlik etmiş, MÖ 70 yılında Roma generali Lucullus tarafından Roma topraklarına katılmış, MS III. yüzyıldan itibaren de önemli bir piskoposluk merkezi olmuştur. "Rûmiyye-i Suğrâ" lakabının Hristiyanlık merkezi olmasıyla açıklanması bu son bilgiyle uyumludur. "Kasrü's-Selâtîn" için verilen 467-980 aralığı ise Dânişmendli fethinden şehzade sancağı döneminin bitişine kadar uzanan süreyi kapsar. Gerçekten Amasya, Çelebi Mehmed'den başlayarak II. Murad, Fâtih ve II. Bayezid'in sancakbeyliği yaptığı bir şehir olmuş; Kanunî'nin oğlu Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinden sonra İstanbul'a yakın sancakların öne çıkmasıyla bu özelliğini XVI. yüzyıl ortalarında yitirmiştir. Hüsameddin'in sınır olarak aldığı 980 [1572-73] yılı, bu kırılmanın biraz sonrasına düşer.
Çakallar ve Karakaya
Bölümün sonunda Hüsameddin, kendi yazdığı kasidenin dörtlükleriyle şehrin güney yamaçlarını, Çakallar ve Karakaya bağlarını anlatmaya başlar. Bu tasvir yazarın kendi yaşadığı Amasya'nın bir görüntüsüdür ve sonraki bölümde su kaynaklarıyla devam eder. Gökmedrese, Dârüsselâm, Pîr Sinan (Şehre Küstü) ve Küpceğiz gibi mahalle adları bu sayfada geçer. Gökmedrese Mahallesi'ne adını veren Gökmedrese Camii'nin 1266-67 yılına ait bir Selçuklu yapısı olarak ayakta durduğu bilinmektedir. Çakallar ve Karakaya bağlarının bugünkü durumuna dair güvenilir bir kaynağa ulaşılamadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 75–81. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- İlhan Şahin – Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- Turgut Akpınar, "Hüseyin Hüsâmeddin Yasar", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, İstanbul 1998, s. 551-552. https://islamansiklopedisi.org.tr/huseyin-husameddin-yasar
- Mahmut Kaya, "Sipâhîzâde Mehmed", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 37, İstanbul 2009, s. 258-259. https://islamansiklopedisi.org.tr/sipahizade-mehmed
- Casim Avcı, "Takvîmü'l-büldân", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/takvimul-buldan
- Abdülkerim Özaydın, "Hamdullah el-Müstevfî", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdullah-el-mustevfi
- İsmail Durmuş, "Mütenebbî", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/mutenebbi
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tacizade-sadi-celebi
- Leyla Murat, "Hitit Tarihi-Coğrafyasında Hakmiš ve İštahara Ülkelerinin Konumu", DergiPark. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/782149
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar