Nakl ve te'yîdden ârî olan bu rivâyet, "El-Hamîs fî Ahvâli'n-Nefsi'n-Nefîs"de menkûl ve mezkûr ise de inde'l-muhaddisîn makbûl değildir.¹³¹ Hazret-i Dıhye’nin Amasya'yı teşrîfi, Hazret-i "Suheyb-i Rûmî"nin Çorum'da defni gibi garîb ve gayr-i mevsûkdur. "El-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe"de mestûr olduğu üzere müşârün-ileyh "Dıhye-i Sahâbî" hazretleri, yedinci sene-i hicriyye evâ'ilinde imparator "Herakl"ın nezdine sefâretle i'zâm buyurulmuş ve imparatora "Humus"da [46] mülâkî olarak ikmâl-i emr-i sefâretle avdet ve 43 hudûdunda dâr-ı na'îme rihlet etmişdir.
Maşrık tarafı bir cebel-i şâhık-ı mesmûr
Zencîrli Kaya nâmı ile âleme meşhûr
Zencîri onun on sene evvel idi manzûr
Hayretle bakardı ana ebsâr-ı Amasya
Amasya'nın "Yukarı Pazar" kısmına nisbetle maşrık tarafı "Zencîrli Kaya" demekle meşhûr gâyet büyük, ucu sivri bir kayadır. Bu kaya, Pont silsile-i cibâlinden ayrılmış olup cenûbdan şimâle ya'nî Amasya'nın içerisine doğru uzanmışdır. Gümüşlüzâde Mahallesi cenûbunda vâki' "Çukur Bahçe" mevki'ine kadar girmişdir. Garba nâzır olan cebhesi düz ve yalçın olup, takrîben üç yüz metre kadar mürtefi'dir. Yalçın yerinde "Meşkgâh" hizâsında zemînden takrîben altmış metre yukarısında kayaya merbût bir arşın tûlunda, otuz santimetre kadar kutrunda bir zencîr olduğu münâsebetle "Zencîrli Kaya" denmişdir.
Bu zencîrin ne zamândan beri orada merbût olarak bulunduğu ma'lûm değildir. Hurâfât-ı kadîmeden olmak üzere Amasya'da deverân eden rivâyet-i acîbeden istidlâl edilmek mümkün olursa Amasya'da [47] icrâ-yı hükûmet eden "Pont" kralları zamânından kalma bir zencîr olduğu anlaşılır. 1311 târîhine kadar bu zencîr, mevcûd olduğu hâlde bir gece düşmüş ve "Temennâ Mahallesi"nde sâkin olan Ermenîler arasında gâ'ib olmuşdur.
Bu kayanın zirvesine karîb şimâl tarafında görülen aralığa "Gedikli Kaya" denir. Burası düz, çemenzâr-ı latîf olup eyyâm-ı bahârda şâyân-ı tenezzüh bir mesîredir. Yan tarafında su gözü, önünde latîf bahçeleri ve altında "Temennâ Mahallesi" vardır. Bu mahallenin üstünde bulunan düz yere "Meşkgâh" ve el-yevm kâf'ın hazfiyle tahfifen "Meşgâh" deniyor.
Bu mevki'de şeyhu'l-hattâtîn meşhûr "Hamdullâh Efendi", şâkirdâna ta'lîm-i hat, i'tâ-yı meşk etdiği münâsebetle "Meşkgâh" denmişdir. Bu mevki'in cenûbunda su gözesi olup, derin olduğu cihetle garbdan şarka iner kuyu şeklinde yapılmış ve taş merdiven ile inilmekde bulunmuşdur. Burayı 878 'de "Hızır Paşa"nın kethüdâsı "Hüsâmeddîn Ağa" binâ etmişdir.
"Gedikli Kaya"nın aşağı yerinde, şimâl-i şarkî tarafından "Çukur Bahçe"ye nâzır diğer bir kaya vardır ki üstü düz olduğu münâsebetle "Yassı Kaya" denir. Bu kayanın "Sığır Pazarı"na nâzır olan garb-ı şimâlî cebhesinde ezmine-i kadîmede türbe olmak üzere oyulmuş iki mağara vardır. Bu mağaralara âid tafsîlât-ı târîhiyye karîben zikr olunacakdır inşâallâh. [48]
Bâlus Kayası şarka uzanmış bu kayadan
Bulmuş eteği feyz ü şeref sun'-ı Hudâ'dan
Âlîdir onun menkabesi medh u senâdan
Zîrâ burada müstetir ebrâr-ı Amasya
Bu Zencîrli Kaya’nın arkasından şark tarafına doğru ve uzanıp giden kayaya "Bâlus Kayası" denir. Vech-i tesmiyesi ma'lûm olamayan şu kaya, "Lokmân Dağı"na iltisâk ve buradan "Pont" silsile-i cibâline iltihâk ve Lokmân Dağı’nda olan nokta-i iltisâkı bir dere teşkîl eder.
Bu kayanın şimâl eteği gâyet latîf, manzarası dil-firîb bir mevki'-i âlî olup, kudret-i feyyâze-i Hudâ buraya her türlü hüsn ü letâfeti, feyz ü şerâfeti ihsân buyurmuşdur. Düz yerine "Beyler Sarayı" denir. Orada hilâfet-i mu'azzama-i Osmâniye'nin muhteşem bir sarâyı, hazret-i "Pîr İlyâs Halvetî"nin âlî bir türbesi olup, Pâdişâhân-ı Âl-i Osmân (edâmallâhu hilâfete neslihim ilâ âhiri'd-devrân) hazerâtından birkaç sâhib-kırân-ı zî-şânın mevlidi ve pek çok fuzalâ ve evliyânın medfenidir.
Bâlus Kayası mukâbilinde bulunan dağa "Lokmân Dağı" denir ki "Savakça Mahallesi" arkasından "Kibrîthâne" önüne kadar iner. Bu kayanın mühtehâsında yol üzerinde kadîmen türbe olmak üzere oyulmuş olan bir mağara vardır. Bu dağın cenûb tarafları gâyet yüksek, [49] hevâdâr bir yayla olup, Amasya'da Dârü'ş-Şifâ tabîbi "Reşîdeddîn Lokmân bin Hasan el-Harezmî"¹³² nâm hekîmin mülkü olduğu münâsebetle yaylaya, dağa, suya umûmen "Lokmân Yaylası", "Lokmân Dağı" ve "Lokmân Suyu" denmişdir.
Hekîm-i mûmâ-ileyh, yaylada düz bir mevki'de medfûn olup, mezârı gâyet büyük yapılmışdır. "Ferhâd"ın mezârına müşâbih olup nübüvvet ve velâyetinde ihtilâf olunan meşhûr "Lokmân Hekîm" olmak üzere gösterilmekdedir. Fakat bu "Lokmân", "Ferhâd" gibi bir şahs-ı mevhûm olmayıp 727 sene-i hicriyyesi ricâlinden olan "Reşîdeddîn el-Harezmî"dir. Hekîm-i mûmâ-ileyhin ismi o rivâyet-i ma'hûdeyi tevlîd etmişdir.
Bâlus Kayası ile Lokmân Dağı arasında latîf, vâsi' bir dere olup her iki tarafı bâğ ve bostân, bahçe ve gülistândır. Bu dere, "Beyler Sarayı" üzerinde iki kola münkasim olup, bir kolu Sofular Mahallesi’ne ya'nî garb tarafına, diğer kolu da Bâyezîd Paşa Mahallesi’ne ya'nî şimâl tarafına iner.
Üstünde sarây-ı şeref-âbâd kadîmdir
İşte burası mevlid-i Sultân Selîm’dir
Bir kışla vü mekteb ile umrânı azîmdir
Bunlarla teceddüd eder edvâr-ı Amasya
[50] Elsine-i âmmede "Beyler Sarâyı", "Sarây Düzü" ve "Pîr İlyâs" demekle meşhûr olan bu mevki'-i müstesnâ, feth-i celîl-i İslâma kadar kimlere makarr u mesken olduğu ma'lûm olamadı. Fakat hükûmet-i Dânişmendiye'nin fethinden i'tibâren Amasya'ya hâkim olan selâtîn ve ümerâ-yı İslâmın merkez-i ikâmeti olmakla bir mevki'-i târîhî olarak tanınmışdır. Etrâfında ve üstünde câbecâ görülen harâbeler, bu makâm-ı âlîde pek çok zevâtın istirâhat ve icrâ-yı hükûmet etdiklerini isbâta medâr olur.
Burası 614 târîhli olarak bulunan bir vesîka-i şer'iyyede "Mülk-i Gıyâseddîn Şâh" diye ma'rûf ve mukayyed bulunması, "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" devrinden i'tibâren makarr-ı şehzâdegân olduğuna delîl olabilir. Mu'ahharan 665 târîhlerinde vüzerâ-yı Selçûkiyye'den meşhûr "Mu'îneddîn Pervâne Bey"in eniştesi olan "Emîr Gümüşlü (Emîneddîn Yûnus el-Müstevfî)" tasarrufuna geçip, emîr-i müşârün-ileyhin irtihâlinde evlâdına intikâl ederek tûl-i müddet bunların tasarruflarında kalmışdır.
"Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi" Amasya'da icrâ-yı emâret etdiği zamân, buraya bir kasr-ı âlî binâ edib şark tarafı "Gümüşlüzâde Köşkü", garb tarafı "Gümüşlüzâde Bahçesi" demekle meşhûr olmuşdur. Emîr-i müşârün-ileyh bahçesi başında binâ eylediği muhteşem, sengîn fakat ufak türbesinde halîlesi [51] "Döndü Hâtun" ve kerîmesi "Ayşe Hâtun" ile medfûndur.
800 senesi evâ'ilinde Amasya'yı vâlîlikle teşrîf buyuran "Çelebi Sultân Mehmed Hân" hazretleri "Gümüşlüzâde Köşkü" yerini "Gümüşlüzâde Hoca Celâl Çelebi"den iştirâ ve ba'dehû bir sarây-ı âlî inşâ etdirmiş ve "Gümüşlüzâde Bahçesi" tamâmiyle "Gümüşlüzâde" sülâlesi yedinde kaldığından "Gümüşlüzâde Pîr İlyâs el-Halvetî" ve dâmâdı "Gümüşlüzâde Büyük Abdurrahman Çelebi" ve diğer "Gümüşlüzâde Hayreddîn Hızır el-Halvetî" kaddesallâhu esrârehüm hazerâtı "Mahmûd Çelebi Türbesi" civârında diğer bir türbeye defn edilmiş ve bu sûretle "Gümüşlüzâde Bahçesi" tedrîcen kabristân olmuşdur.
Lâkin şark tarafı olan mevki'-i âlî, "Hânedân-ı Âl-i Osmân" için Amasya'da sarây-ı âlî olmak üzere üç yüz elli sene kadar kalmış ve "Sultân Murâd Hân-ı Sânî" ile "Sultân Selîm Hân-ı Evvel" hazerâtı gibi iki pâdişâh-ı âlîşânın mevlid-i sa'âdetleri olmuşdur. "Çelebi Sultân Mehmed Hân" hazretleri burada on altı sene ve "Sultân Murâd Hân-ı Sânî" hazretleri yirmi sene ve "Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî" yirmi altı sene ikâmet buyurmuşlardır. Ba'dehû "Şehzâde Sultân Ahmed" ve "Alâeddîn" ve diğer "Şehzâde Sultân Ahmed" ve "Mustafa" ve "Bâyezîd" Çelebiler de burada icrâ-yı emâret etmişlerdir.
Bu sarây-ı âlî, harâbe-i kadîmesine nazaran vaktiyle büyük bir haremsarâyı, selâmlığı, kapı önünde ağalara mahsûs üç [52] dâ'ire-i cesîmeyi, iki hamâmı, iki matbahı, cesîm iki bahçeyi ve ortalarında mermerden masnû' birer havuzu ve garb-ı cenûbî tarafında diğer bir kasrı müştemil ve kâffe-i müştemilâtını muhît olmak üzere cesîm, kârgîr duvâr ile muhât olduğu anlaşılmaktadır.
1147 târîhine kadar bu sarây-ı âlî, mükerreren zelzele gibi hâdisât-ı kevniyyeye ma'rûz olarak mükerreren ta'mîr edilmiş olduğu hâlde bu târîhde vâki' olan zelzeleden musâb olmuş ve Îrân muhârebâtı tevâlî etdiği münâsebetle ta'mîr edilememiş olduğundan bir daha harâb olarak kalmışdır. 1241 zelzelesinde tamâmen münhedim olup, arsa-i hâliye şekline girmiş ve pek çok kıymetdâr taşlar yer altında kalmışdır.
1300 târîhinden i'tibâren etrâfdan tecâvüzâta ma'rûz olduğu görülmekle 1311 harîkında Amasya "Mekteb-i İ'dâdîsi" de muhterik olduğundan bir mekân-ı münâsib taharrî edildiği esnâda İstanbulî Ârif Beyzâde "Mahmûd Kemâl Beyefendi" Amasya mutasarrıfı olarak gelmiş ve müşârün-ileyhin tensîbi üzerine bu sarây-ı âlî bahçesinin semt-i garbîsine "Mekteb-i Âlî-i İ'dâdî" inşâ ve enzâr-ı umûmiye bu sarâyın yerini olsun hüsn-i muhâfaza etmeye celb edilmişdir.
Ermenîler'in ihtilâl-i hürriyet-perverâneleri, ihtilâcât-ı milliye şeklinde [53] cilve-nümâ olduğuna binâ'en "Amasya Sancağı" alay merkezi ittihâz ve bir tabur nizâmiye askeri ikâme edildiğinden 1316'da eski sarâyın orta yerinde muhteşem bir kışla binâsını elzem gören mutasarrıf-ı müşârün-ileyh ve redîf zâbitânı kemâl-i gayretle inşâ ve 1318'de ikmâl etmişlerdir.
Zâbitân-ı mûmâ-ileyhim taraflarından sarf edilen mesâ'î-i meşkûre sâyesinde eski hamâm ve matbah tecdîd ve bahçesi i'mâr edilmiş ve bir "Ta'lîm Meydânı" tesviye olunarak civârında bulunan "Mekteb-i İ'dâdî" ile bu kışla, Amasya'da efkâr-ı cedîde-i Osmâniye'nin tenvîrine pek büyük himmet etmiş ve bu sûretle tecâvüzât-ı nâ-revânın önü alınabilmişdir.
Yanında Soğuk Çeşme ki bir bâğ-ı İrem'dir
Hoş manzaradır lutf-ı hevâ dâfi'-i gamdır
Tesnîm gibi âbı dahi bir fazl-ı ni'amdır
Vermiş buraya behceti dâdâr-ı Amasya
Bu sarâyın cenûb-ı şarkîsinde kâ'in derenin iki tarafında bulunan bâğlara, bahçelere ve o dereye "Soğuk Pınar" denir. Bu dereden cârî olan suya dahi "Soğuk Pınar Suyu" denmekdedir. Bu derenin yukarısı pek latîf orman olup [54] fındık ağaçları ve sâ'ir eşcâr-ı müsmire mebzûlen bulunur. Ortasından cereyân eden su, gâyet gür ve soğuk olup derenin iki tarafında mevcûd olan değirmenleri idâre ve bâğları iskâ ederek altında bulunan mahallâtı ihyâ etmekdedir,
Bu Soğuk Pınar Suyu, Lokmân Dağı’nda hekîm-i mûmâ-ileyhin mezârı civârından nebe'ân ederek bu latîf dereye cereyân eder. "Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi" kendi mahallesinde binâ eylediği müte'addid çeşmelere bu sudan isâle ve îsâr etmişdir. Dâdâr-ı hakîkî olan Cenâb-ı Hakk'ın şu dereye ihsân buyurduğu letâfeti, bu su fevkalâde tezyîd ederek manzara-i tabî'iyyesine hüsn ü revnak vermiş ve havasının gâyet sağlam olması merâtib-i âliye erbâbını kendine celb etmişdir.
Bir kal'a-i müstahkemedir semt-i şimâli
Âsâr-ı girân-mâye-i eslâf ile mâlî
Şimdi ise ümrân u sükûndan içi hâlî
Gûyâ siper-i dâfi'-i peygâr-ı Amasya
Amasya'nın şimâl tarafları yüksek kayalar ile muhât olup bu kayalardan tâm Amasya'nın ortasına nâzır olan bir kayanın üstünde gâyet müstahkem ve sa'bü'l-mürûr bir kale mevcûd olup âsâr-ı kadîmesi [55] muhayyir-i ukûl olarak meşhûddur. Kurûn-ı sâlifede pek çok akvâm-ı muhtelife ve hükümdârânın mahall-i sükûn ve tahassünü olduğu münâsebetle her birinden pek çok âsâr-ı kadîme-i kıymetdâr kalmışdır.
Amasya'nın etrâf-ı muhtelifesinde isimleri mazbût ve âsâr-ı kadîmesi meşhûr olduğu üzere yedi kale olduğu istidlâl olunur. Bunlar da hurûf-ı hecâ tertîbi üzere "Arguma, Enderûn, Bâlus, Harşene, Zemendû, Fon, Kelkis" kaleleridir. Bunlardan mâ-adâ kale harâbesi olduğu zann edilen ba'zı âsâr-ı kadîmeye tesâdüf olunmakda ise de bunları isimleriyle beraber îzâh edecek bir kayd bulunamamışdır.
1- "Arguma Kalesi": Suluova'ya nâzır olan şimâl boğazının müntehâsına karîb bir mevki'inde boğazın iki tarafında karşılıklı olarak binâ edilmiş olduğu harâbe-i hafîfesinden anlaşılmakda olup, gerek boğaz ve kale gerek önünde bulunan cesîm ova "Arguma" nâmıyla meşhûr ve kuyûd-ı atîkada muharrerdir.
Fakat bu ismin sûreti "Arguma, Argumas, Argunama, Argunamas" gibi eşkâl-i muhtelifede mukayyed olduğuna bakılırsa "Argun Amas" şeklinden muhaffef olduğu zâhir olur. Şu tahfîf-i zâhirî, bu kalenin "Argun Amas" tarafından binâ edildiğini ihtâr ve eski Türkler'in âsâr-ı kadîmesinden olduğunu iş'âr etmekdedir. [56]
2- "Enderûn Kalesi" nâmıyla mukayyed olan "İç Kale", muharrerât-ı atîkada "Bâtın Amasya" nâmıyla da mestûrdur. Bu kale Amasya muhîtinin içinde olup şarkan "Helkis Mahallesi" ve garben "Sâbıkeddîn Mahallesi" ve cenûben "Yeşilırmak" ve şimâlen "Harşene Kalesi" ile mahdûd ve tûlu bin iki yüz metre kadar mümtedd olup "Aşağı Kale" dahi denir. Dört kapısı, iki burcu olup garb tarafı gâyet metîndir.
Irmak sâhilinde bir sûr-ı azîm temeli müşâhede olunup bu sûrun irtifâ'ı "Mağdinus Kapısı" sûruyla mukâyese olunduğu sûretde ırmağın yatağından i'tibâren on iki metre kadar olduğu anlaşılır. Zelâzil-i mütevâliye te'sîrâtıyla bu sûr-ı azîm harâb olduğundan tesviye olunmuşdur.
Kapıların biri "Helkis" tarafında, diğeri "Alçak Köprü" önünde olup, ikisi de bî-lüzûm olduğundan hedm edilmişdir. "Alçak Köprü" önündeki kapıya "Sarây Kapısı" denip 1281'de Amasya mutasarrıfı "Ziyâ Paşa" tarafından hedm edildiği ve oldukça mükemmel, siyâh mermerden masnû', tâkı pek zarîf olduğu beyân edilmekdedir.
"Mağdinus Kapısı" Sultân Bâyezîd Câmi-i Şerîfi önünde olup ufak olduğundan mürûr u ubûru teshîl için 1326 senelerinde tevsî' edilmişdir. Muharrerât-ı atîkada "Mağdenüs, [57] Mağdinus, Ma'denuvâz" gibi eşkâl-i muhtelifede mestûr olup el-yevm "Mâdenüs" denmekdedir. Bu kapıya "Mâdenüs Kapısı" dendiği gibi önündeki köprüye dahi "Mâdenüs Köprüsü" denir.
"Meydân Kapısı", garb tarafında meydâna giden yol üzerinde "Sâbıkeddîn Mahallesi" önünde vâki'dir. Bu kapı ve üstü ve bütün muhîti gâyet sağlam olup hedmi, binâsından müşekkel bir hâlde metîn olduğundan daha pek çok seneler hâdisât-ı kevniyyeye mukâvemet edebilmesi me'mûldür.
Bu "İç Kale"nin arkasında kâ'in mağaraların hizâsında bir sarây-ı kadîm harâbesi görülmekde olup elsine-i âmmede "Kızlar Sarâyı" denmekdedir. Bu sarâyın harâbesinden istidlâl olunduğuna göre iki kapısı, dâhiliyyesi, hâriciyyesi, bahçesi, iki hamâmı ve matbahı vardır. Bunlar umûmen toprak altında kalıp dâhiliyye kısmı yüksek, hevâdâr bir mevki'dedir. Hâriciyye duvârı ve kapısı duruyor.
Cenûb tarafında olan kapısı gâyet cesîm olup garba nâzır ve önü bayırdır. Etrâfı muhkem ise de üstü münhedim olmuşdur. Diğer kapısı şarka nâzır olup "Helkis Mahallesi" önündedir. Bu kapı ufak olup, tünel şeklinde yolu vardır.
Bu sarâyın "İsfendiyâr Sarâyı" nâmıyla mezkûr olduğunu [58] "Cihân-nümâ"da "Kâtip Çelebi" tasrîh ederek, "Kastamonu hâkimi "Kötürüm Bâyezîd oğlu İsfendiyâr", bu sarâyda ikâmet eylediğinden "İsfendiyâr Sarâyı" denmişdir." diyor ise de isâbet edemediği anlaşılıyor.
Bâb-ı evvelde görüleceği üzere hâkim-i mûmâ-ileyh "Bâyezîd Bey" tarafından mahdûmu "İsfendiyâr Bey" sefâretle Amasya hâkimi Şâdgeldi Paşazâde Devâtdâr “Ahmed Bey” nezdine gelip bir mâh kadar ikâmet eylediği "Bezm ü Rezm"de muharrer ise de bundan sonra yüz elli seneden ziyâde Osmanlı şehzâdegânına, hâtunlarına, sultânlarına makarr olan bu sarâyda bu kadarcık ikâmet eden "İsfendiyâr Bey"e nisbet edilmesi biraz müsteb'addır.
Pek çok vesâ'ik-i şer'iyye ve sicillât-ı atîkada mukayyed olduğu üzere 990 târîhlerinden i'tibâren boş kalan bu sarây-ı âlîde Amasya a'yânından Seydî Alizâde “İsfendiyâr Çelebi” bin İskender Çelebi bin Hızır Çelebi tûl müddet me'mûren ikâmet ve îfâ-yı nezâret etdiği münâsebetle "İsfendiyâr Sarâyı" denmesi ağleb-i ihtimâldir.
Bu iç kaleyi ve sarâyı binâ eden kimdir? su'âline cevâben "Charles Texier" diyor ki: "Bu iç kaleyi "Pont" hükümdârlarından üçüncü "Mihridad" târîh-i mîlâdîden iki buçuk asır evvel binâ edib Roma cenerallerinden meşhûr "Pompeyus" târîh-i mîlâdîden yarım asır evvel Amasya'yı zabt ve işgâl eylediği esnâda hedm ve tahrîb ve ba'dehû "Roma Hükûmeti" ta'mîr etdirmişdir. [59]
"Behcetü't-Tevârîh, el-Aylem ve Câmiü'd-Düvel" târîhlerinin verdiği ma'lûmâta nazaran "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" Amasya'yı merkez-i saltanat ittihâz eyledikde 540 hudûdunda bu iç kaleyi ta'mîr ve câmi ve medrese ve hamâm ve sarây binâ ve irtihâline kadar bu sarâyında ikâmet etmişdir.
Sultân-ı müşârün-ileyhin sarâyı el-yevm "Kurşunlu Mahallesi" ile "Ahî Sa'deddîn Mahallesi"nin bir kısmından ibâret olan ırmak kenârı olduğu kayden anlaşılmakdadır. Yukarı Hamâm’ın üst tarafında Yaşar Mehmed Efendi’nin hânesinden i'tibâren garba doğru ırmak kenârında bulunan rıhtım bu sarâyın temeli olduğu kadîmen mütevâtirdir. Bu sarây-ı âlî, devr-i Selçûkî'de ma'mûr iken 718 zelzelesinde musâb olmuş ve ba'dehû kudâtdan "Ziyâeddîn Mes'ûd bin Ahmed" ve ahfâdı tasarrufunda bulunmuşdur.
853'de bir kısmı "Alâ'eddîn Alî el-Mes'ûdî" tarafından mescid-i şerîf ittihâz ve vakf edilip diğer aksâmı tamâmen bir mahallenin cebhe-i cenûbiyyesini teşkîl etmişdir. El-yevm Saraczâde "Yaşar Mehmed Efendi"nin veresesi tasarrufunda bulunan hâne, bu sarâyın hâriciyyesinden ma'dûd olduğunu ve hâriciyye kapısı gâyet mükellef, tâkı musanna' bir hâlde 1271 târîhine kadar mevcûd iken hânelerinin tecdîden ta'mîrinde pederinin hedm eylediğini merhûm "Yaşar Efendi" beyân etmekde idi. [60]
3- "Bâlus Kalesi": Beyler Sarâyı’nın şark-ı cenûbîsinde el-yevm kışlanın şarkında vâki' bir mahalde olduğu harâbesinden anlaşılır. Bu kalenin yeri "Gümüşlüzâde Köşkü" demekle de meşhûr olduğundan orada görülen harâbe kalenin yâhud köşkün enkâzı olduğu pek de ma'lûm değildir. Her hâlde kayden sâbit olan "Bâlus Kalesi" bu mevki'de idi. Bu kale şimâl boğazına nâzır olduğundan boğaz muhâfızı olmak üzere telakkî edilmekdedir. Kalenin mevki'i yüksek, cürmü ufakdır.
4- "Harşene Kalesi": Karîben îzâh edilecekdir.
5- "Zemendû Kalesi": Amasya'nın cihet-i şarkiyyesinde kâ'in "Ziyâre Mahallesi"nin nâm-ı kadîmi olup, karîben mahallât bahsinde zikr olunacakdır.
6- "Fon Kalesi": "Çakallar"ın cihet-i garbiyyesinde olduğu "Târîh-i Âl-i Dânişmend"in ta'rîfinden anlaşılır. İbtidâ-yı fetihde "Abdullah Gâzi" tarafından 468'de tahrîb edilmişdir.
7- "Kelkis Kalesi": Amasya'nın cenûb boğazında vâki' olup iki geçeli olduğu harâbelerinden anlaşılır. "Kelkis" bahsinde zikr olunacakdır.
Envâ'-ı sanâyi' ile enzârda mümtâz
Ankâ gibi germiş kanadın etmede pervâz
Şâhîn gibi semt-i feleğe doğru ser-efrâz
Olmuş bu vakâr ile nigeh-dâr-ı Amasya
[61] Amasya'nın âsâr-ı kadîmesinden bir numûne-i muhteşem olan bu kalenin harâbesini tedkîk eden enzâr-ı temâşâ-gerân, her tarafından bir mahâret, her köşesinden bir san'at, her taşının vaz'ında bir dikkat görmemek kâbil değildir.
Amasya'nın kısmen şimâl tarafını muhît ve kaleyi hâvî olan bu kayanın cebhesi düz olup arkası "Kırklar Dağı"na istinâd etmişdir. Temeli, arzan enli olup zirvesine doğru daralmakdadır. Tûlu, Helkis Bahçesi’nin orta yerinden ibtidâ ederek "Kamereddîn Mahallesi" nihâyetine kadar takrîben iki buçuk kilometre imtidâd eder. İki tarafları da yükseldikçe daralır, mahrûtî bir şekil alır. Zirvesi düz olup şark tarafı engin, garb tarafı yüksekdir. Yan tarafları mahrûten açılmış kanad gibi kabarık, önü garba doğru mâ'ildir. Şu vaz'iyyeti, garba doğru havaya uçan şâhîne benzer. Bu kale, Amasya'yı a'sâr-ı kadîmeden beri ta'aarruz-ı a'dâdan muhâfaza eden bir nigehbân olduğunu târîh-i umûmî söylemekdedir.
Derler ki bunu Harşenedir eyleyen inşâ
Etmiş ona kendi adını sonradan i'tâ
Yapmış burayı kendisine mesken-i zîbâ
Bu kal'a yüzünde görülür gâr-ı Amasya
El-yevm "Kal’a-yı Bâlâ" ve "Yukarı Kale" demekle meşhûr olan [62] bu kale tevârîh-i Arabiyye'de "Harşene" nâmıyla meşhûr olup, hâkim olduğu bilâda umûmen "Harşenûn" denir. Bu kale ibtidâ "Harşene" nâm zât tarafından binâ edilip bânîsi nâmıyla mezkûr olmuşdur.
"Mu'cemü'l-Buldân"da "Yâkût-ı Hamevî" diyor ki: "Harşene, evvelinin fethi ve sânînin sükûnı ve noktalı şın ve nûn ile "Malatya" kurbunda bir beldedir. Oraya "Seyfü'd-Devle-i Hamdânî" gazâ ve "Mütenebbî" şiirinde zikr ü senâ etmişdir." "Harşene bin Rûm ibni İlikan bin Sâm bin Nûh" (aleyhi's-selâm) binâ eylediğinden bânîsi ismiyle mevsûm olduğu menkûldür. Hakkında "Ebû Nüvâs"¹³³ şunu demişdir:
إن زرتُ خرشنة أسيرا / فلكم حللت بها مغيرا¹³⁴
"Harşenûn" bir kıt'anın ismidir ki "Harşene" bu kıt'anın merkezidir."
"Ensâbü's-Sem'ânî, Merâsıdu'l-Ittılâ', Lübbü'l-Lübâb" kitâblarında aynı harekât ile zabt edilen, "Harşene bilâd-ı Rûm'dan Malatya kurbunda bir beldedir. "Harşenûn" dahi bir kıt'anın ismidir ki "Harşene" beldesi bu kıt'aya hâkimdir. Burada gümüş ma'deni vardır." diye mestûrdur.
"Bezm ü Rezm"de Azîz bin Erdeşîr el-Esterebâdî diyor ki: [63] "Amasya Kalesi, Harşene nâmıyla müsemmâ bir mevki'dir ki kubbe-i feleğe nâzır, gâyet mürtefi'dir. İnmesi çıkmasından müşkil, çıkması da âdetâ mümteni'dir.
Günümüz Türkçesiyle
Hiçbir nakille desteklenmeyen ve doğrulanmayan bu rivayet, el-Hamîs fî Ahvâli'n-Nefsi'n-Nefîs'te aktarılmış ve anılmış olsa da hadis âlimlerince kabul görmez. Hazret-i Dıhye'nin Amasya'ya gelişi, Hazret-i Suheyb-i Rûmî'nin Çorum'da gömülü olduğu söylentisi gibi tuhaf ve güvenilmez bir sözdür. el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe'de yazıldığı üzere adı geçen sahabî Dıhye hazretleri, hicretin yedinci yılının başlarında imparator Herakl'ın yanına elçi olarak gönderilmiş, imparatorla Humus'ta görüşüp elçilik görevini tamamlayarak geri dönmüş ve [hicrî] 43 [663-64] yılı dolaylarında vefat etmiştir.
Maşrık tarafı bir cebel-i şâhık-ı mesmûr
Zencîrli Kaya nâmı ile âleme meşhûr
Zencîri onun on sene evvel idi manzûr
Hayretle bakardı ana ebsâr-ı Amasya
(Doğu tarafı yüksek, ulu bir dağdır; Zincirli Kaya adıyla herkesçe bilinir. Onun zinciri on yıl öncesine kadar görülürdü; Amasya'nın gözleri ona hayretle bakardı.)
Amasya'nın Yukarı Pazar kesimine göre doğu tarafı, "Zincirli Kaya" diye bilinen çok büyük, ucu sivri bir kayadır. Bu kaya Pont dağ silsilesinden ayrılmış olup güneyden kuzeye, yani Amasya'nın içine doğru uzanır ve Gümüşlüzâde Mahallesi'nin güneyindeki "Çukur Bahçe" mevkiine kadar girer. Batıya bakan cephesi düz ve dimdik olup aşağı yukarı üç yüz metre yüksekliktedir. Bu dik yerde, Meşkgâh hizasında, yerden yaklaşık altmış metre yukarıda kayaya bağlı, bir arşın uzunluğunda ve otuz santimetre kadar çapında bir zincir bulunduğu için ona "Zincirli Kaya" denmiştir.
Bu zincirin ne zamandan beri orada bağlı durduğu bilinmez. Amasya'da dolaşan eski hurafelerden tuhaf bir rivayetten bir sonuç çıkarmak mümkünse, bunun Amasya'da hüküm sürmüş Pont kralları zamanından kalma bir zincir olduğu anlaşılır. Bu zincir 1311 [1893-94] yılına kadar yerinde dururken bir gece düşmüş ve Temenna Mahallesi'nde oturan Ermeniler arasında kaybolmuştur.
Bu kayanın zirvesine yakın, kuzey tarafında görülen aralığa "Gedikli Kaya" denir. Burası düz, hoş bir çimenlik olup bahar günlerinde gezinmeye değer bir mesiredir. Yanında bir su gözü, önünde güzel bahçeler, altında da Temenna Mahallesi vardır. Bu mahallenin üstündeki düz yere "Meşkgâh", bugün de "k" harfi düşürülerek kısaca "Meşgâh" denmektedir.
Bu mevkide hattatların şeyhi meşhur Hamdullah Efendi öğrencilerine hat öğrettiği, meşk verdiği için buraya "Meşkgâh" denmiştir. Bu yerin güneyinde bir su gözesi vardır; derin olduğundan batıdan doğuya inen kuyu biçiminde yapılmış olup taş merdivenle inilir. Burayı 878 [1473-74] yılında Hızır Paşa'nın kethüdası Hüsâmeddîn Ağa yaptırmıştır.
Gedikli Kaya'nın aşağısında, kuzeydoğu tarafından Çukur Bahçe'ye bakan başka bir kaya vardır ki üstü düz olduğu için "Yassı Kaya" denir. Bu kayanın Sığır Pazarı'na bakan kuzeybatı cephesinde, eski çağlarda mezar olarak oyulmuş iki mağara vardır. Bu mağaralara dair tarihî ayrıntılar inşallah biraz sonra anlatılacaktır.
Bâlus Kayası şarka uzanmış bu kayadan
Bulmuş eteği feyz ü şeref sun'-ı Hudâ'dan
Âlîdir onun menkabesi medh u senâdan
Zîrâ burada müstetir ebrâr-ı Amasya
(Bâlus Kayası bu kayadan doğuya doğru uzanmıştır; eteği, Allah'ın yaratışından feyiz ve şeref bulmuştur. Onun menkıbesi övgüden de yücedir; çünkü Amasya'nın iyi insanları burada toprağa gizlenmiştir.)
Zincirli Kaya'nın arkasından doğuya doğru uzanıp giden kayaya "Bâlus Kayası" denir. Adının nereden geldiği öğrenilemeyen bu kaya Lokman Dağı'na bitişir ve oradan Pont dağ silsilesine katılır; Lokman Dağı ile birleştiği noktayı bir dere oluşturur.
Bu kayanın kuzey eteği çok hoş, manzarası gönül çelen yüksek bir yerdir; Allah'ın bol feyizli kudreti buraya her türlü güzellik ve incelik, feyiz ve şeref bağışlamıştır. Düz yerine "Beyler Sarayı" denir. Orada yüce Osmanlı hilafetinin görkemli bir sarayı ile Hazret-i Pîr İlyâs Halvetî'nin yüksek bir türbesi vardır. Burası Osmanlı padişahlarından (Allah onların soyunun hilafetini zamanın sonuna kadar sürdürsün) birkaç şanlı ve büyük hükümdarın doğum yeri, pek çok bilgin ve velinin de gömüldüğü yerdir.
Bâlus Kayası'nın karşısındaki dağa "Lokman Dağı" denir; Savakça Mahallesi'nin arkasından Kibrithane önüne kadar iner. Bu kayanın ucunda, yol üzerinde, eskiden mezar olarak oyulmuş bir mağara vardır. Bu dağın güney tarafları çok yüksek ve havadar bir yayladır. Burası Amasya Dârüşşifası'nın tabibi Reşîdeddîn Lokmân bin Hasan el-Hârezmî adlı hekimin mülkü olduğu için yaylaya, dağa ve suya topluca "Lokman Yaylası", "Lokman Dağı" ve "Lokman Suyu" denmiştir.
Adı geçen hekim yaylada düz bir yerde gömülüdür ve mezarı çok büyük yapılmıştır. Bu mezar Ferhad'ın mezarına benzetilir ve peygamber mi veli mi olduğu tartışılan meşhur Lokman Hekim'in mezarı olarak gösterilir. Fakat bu Lokman, Ferhad gibi hayalî bir kişi olmayıp hicrî 727 [1326-27] yılının adamlarından Reşîdeddîn el-Hârezmî'dir. Hekimin adı o bilinen rivayeti doğurmuştur.
Bâlus Kayası ile Lokman Dağı arasında hoş ve geniş bir dere vardır; iki yanı bağ ve bostan, bahçe ve gül bahçesidir. Bu dere Beyler Sarayı'nın üstünde iki kola ayrılır; bir kolu Sofular Mahallesi'ne, yani batıya, öteki kolu Bayezid Paşa Mahallesi'ne, yani kuzeye iner.
Üstünde sarây-ı şeref-âbâd kadîmdir
İşte burası mevlid-i Sultân Selîm'dir
Bir kışla vü mekteb ile umrânı azîmdir
Bunlarla teceddüd eder edvâr-ı Amasya
(Üstünde şerefle bayındır olmuş eski bir saray vardır; işte burası Sultan Selim'in doğduğu yerdir. Bir kışla ve bir mektep ile bayındırlığı büyüktür; Amasya'nın devirleri bunlarla yenilenir.)
Halk dilinde "Beyler Sarayı", "Saray Düzü" ve "Pîr İlyas" diye bilinen bu seçkin mevkiin, büyük İslâm fethine kadar kimlere yurt olduğu öğrenilemedi. Fakat Dânişmendli fethinden itibaren Amasya'ya hâkim olan Müslüman sultanların ve emirlerin oturduğu merkez olduğundan tarihî bir yer olarak tanınmıştır. Çevresinde ve üstünde yer yer görülen yıkıntılar, bu yüce yerde pek çok kişinin dinlenip hükûmet sürdüğünü ispat eder.
Burasının 614 [1217-18] tarihli bir şer'î belgede "Gıyâseddîn Şah'ın mülkü" diye bilinip kaydedilmiş olması, Selçuklu Sultanı Mes'ûd devrinden itibaren şehzadelerin oturduğu yer olduğuna delil sayılabilir. Daha sonra 665 [1266-67] yıllarında, Selçuklu vezirlerinden meşhur Muînüddîn Pervâne Bey'in eniştesi olan Emîr Gümüşlü'nün (Emîneddîn Yûnus el-Müstevfî) eline geçmiş, emirin vefatıyla evlatlarına kalmış ve uzun süre onların tasarrufunda bulunmuştur.
Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi Amasya'da emirlik ettiği sırada buraya yüksek bir köşk yaptırmış; doğu tarafı "Gümüşlüzâde Köşkü", batı tarafı da "Gümüşlüzâde Bahçesi" diye tanınmıştır. Adı geçen emir, bahçesinin başında yaptırdığı görkemli, taştan fakat küçük türbesinde eşi Döndü Hatun ve kızı Ayşe Hatun ile birlikte gömülüdür.
800 yılının başlarında [1397-98] Amasya'ya vali olarak gelen Çelebi Sultan Mehmed Han hazretleri, Gümüşlüzâde Köşkü'nün yerini Gümüşlüzâde Hoca Celâl Çelebi'den satın alıp sonra burada yüksek bir saray yaptırmıştır. Gümüşlüzâde Bahçesi ise tamamen Gümüşlüzâde ailesinin elinde kaldığından, Gümüşlüzâde Pîr İlyâs el-Halvetî, damadı Gümüşlüzâde Büyük Abdurrahman Çelebi ve yine Gümüşlüzâde Hayreddîn Hızır el-Halvetî (Allah sırlarını kutsasın) hazretleri Mahmûd Çelebi Türbesi'nin yakınındaki başka bir türbeye gömülmüş, böylece Gümüşlüzâde Bahçesi yavaş yavaş mezarlığa dönüşmüştür.
Doğu tarafındaki yüksek yer ise Osmanlı hanedanı için Amasya'da saray olarak üç yüz elli yıl kadar kalmış ve Sultan II. Murad Han ile Sultan I. Selim Han gibi iki şanlı padişahın doğum yeri olmuştur. Çelebi Sultan Mehmed Han hazretleri burada on altı yıl, Sultan II. Murad Han yirmi yıl, Sultan II. Bayezid Han da yirmi altı yıl oturmuştur. Daha sonra Şehzade Sultan Ahmed, Alâeddîn, öteki Şehzade Sultan Ahmed, Mustafa ve Bayezid Çelebiler de burada emirlik etmişlerdir.
Bu yüce saray, eski yıkıntısına bakılırsa, vaktiyle büyük bir harem dairesini, selamlığı, kapı önünde ağalara ayrılmış üç büyük daireyi, iki hamamı, iki mutfağı, iki büyük bahçeyi ve bunların ortasında mermerden yapılmış birer havuzu, güneybatı tarafında da ayrı bir köşkü içine alıyordu; bütün bu eklentilerini kuşatan büyük, kâgir bir duvarla çevrili olduğu anlaşılmaktadır.
1147 [1734-35] yılına kadar bu saray, deprem gibi tabiat olaylarına defalarca uğrayarak defalarca onarılmıştır. Bu tarihte olan depremden zarar görmüş, İran savaşları birbirini izlediği için onarılamamış ve bir daha harap kalmıştır. 1241 [1825-26] depreminde tamamen yıkılarak boş bir arsa hâline gelmiş, pek çok değerli taşı toprak altında kalmıştır.
1300 [1882-83] yılından itibaren arsaya çevreden el uzatıldığı görülüyordu. 1311 [1893-94] yangınında Amasya İdâdî Mektebi de yandığından ona uygun bir yer arandığı sırada, İstanbullu Ârif Beyzâde Mahmud Kemal Beyefendi Amasya mutasarrıfı olarak geldi. Onun uygun görmesiyle bu saray bahçesinin batı yanına yüksek İdâdî Mektebi yapıldı ve bu sarayın hiç olmazsa yerinin iyi korunmasına herkesin dikkati çekildi.
Ermenilerin hürriyet adına giriştikleri ihtilal hareketleri millî çalkantılar biçiminde kendini gösterince Amasya Sancağı alay merkezi yapılmış ve buraya bir tabur nizamiye askeri yerleştirilmişti. Bu yüzden eski sarayın orta yerinde görkemli bir kışla binası yapılmasını zorunlu gören adı geçen mutasarrıf ile redif subayları, büyük bir gayretle 1316 [1898-99] yılında inşaata başlamış ve binayı 1318 [1900-01] yılında tamamlamışlardır.
Adı geçen subayların takdire değer çabaları sayesinde eski hamam ile mutfak yenilenmiş, bahçe düzenlenmiş ve bir "Talim Meydanı" düzlenmiştir. Yakınındaki İdâdî Mektebi ile bu kışla, Amasya'da yeni Osmanlı fikirlerinin yayılmasına çok büyük hizmet etmiş ve böylece yerin haksız yere işgal edilmesinin de önü alınabilmiştir.
Yanında Soğuk Çeşme ki bir bâğ-ı İrem'dir
Hoş manzaradır lutf-ı hevâ dâfi'-i gamdır
Tesnîm gibi âbı dahi bir fazl-ı ni'amdır
Vermiş buraya behceti dâdâr-ı Amasya
(Yanındaki Soğuk Çeşme bir İrem bağıdır; manzarası hoştur, havasının güzelliği kederi giderir. Cennetteki Tesnîm pınarı gibi suyu da nimetlerin bir fazlasıdır; buraya sevinci Amasya'nın gerçek adalet sahibi [Allah] vermiştir.)
Bu sarayın güneydoğusundaki derenin iki yanında bulunan bağlara, bahçelere ve o dereye "Soğuk Pınar" denir. Bu dereden akan suya da "Soğuk Pınar Suyu" denmektedir. Derenin yukarısı çok hoş bir ormandır; fındık ağaçları ve başka meyve ağaçları bol bulunur. Ortasından akan su çok gür ve soğuktur; derenin iki yanındaki değirmenleri döndürür, bağları sular ve aşağısındaki mahallelere hayat verir.
Bu Soğuk Pınar Suyu, Lokman Dağı'nda adı geçen hekimin mezarı yakınından kaynayarak bu hoş dereye akar. Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi, kendi mahallesinde yaptırdığı birçok çeşmeye bu sudan getirip dağıtmıştır. Gerçek adalet sahibi olan Cenab-ı Hakk'ın bu dereye bağışladığı güzelliği bu su son derece artırmış, tabiî manzarasına güzellik ve parlaklık vermiştir; havasının çok sağlıklı olması da yüksek mevki sahiplerini kendine çekmiştir.
Bir kal'a-i müstahkemedir semt-i şimâli
Âsâr-ı girân-mâye-i eslâf ile mâlî
Şimdi ise ümrân u sükûndan içi hâlî
Gûyâ siper-i dâfi'-i peygâr-ı Amasya
(Kuzey yanı sağlam bir kaledir; atalardan kalma değerli eserlerle doludur. Şimdi ise içi bayındırlıktan ve oturanlardan boştur; sanki Amasya'yı savaştan koruyan bir kalkandır.)
Amasya'nın kuzey tarafları yüksek kayalarla çevrilidir. Bu kayalardan tam Amasya'nın ortasına bakan birinin üstünde, çok sağlam ve geçilmesi güç bir kale vardır; eski eserleri insanı şaşırtacak bir hâlde göz önündedir. Geçmiş yüzyıllarda pek çok farklı kavmin ve hükümdarın oturup sığındığı bir yer olduğundan her birinden pek çok değerli eski eser kalmıştır.
Amasya'nın çeşitli yanlarında, adları kayıtlı ve eski eserleri bilinen yedi kale bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlar alfabe sırasıyla Arguma, Enderûn, Bâlus, Harşene, Zemendû, Fon ve Kelkis kaleleridir. Bunlardan başka, kale yıkıntısı olduğu sanılan bazı eski eserlere de rastlanıyorsa da bunları adlarıyla birlikte açıklayacak bir kayıt bulunamamıştır.
1- Arguma Kalesi: Suluova'ya bakan kuzey boğazının sonuna yakın bir yerde, boğazın iki yanında karşılıklı olarak yapıldığı az kalmış yıkıntısından anlaşılmaktadır. Gerek boğaz ve kale, gerekse önündeki büyük ova "Arguma" adıyla bilinir ve eski kayıtlarda bu adla yazılıdır.
Fakat bu adın "Arguma, Argumas, Argunama, Argunamas" gibi farklı biçimlerde kaydedildiğine bakılırsa "Argun Amas" biçiminden kısaltıldığı açıktır. Bu görünür kısalma, kalenin "Argun Amas" tarafından yapıldığını hatırlatmakta ve eski Türklerin eserlerinden olduğuna işaret etmektedir.
2- Enderûn Kalesi adıyla kayıtlı olan "İç Kale", eski yazılarda "Bâtın Amasya" (İç Amasya) adıyla da geçer. Bu kale Amasya'nın içinde olup doğuda Helkis Mahallesi, batıda Sâbıkeddîn Mahallesi, güneyde Yeşilırmak ve kuzeyde Harşene Kalesi ile sınırlıdır; bin iki yüz metre kadar uzunluktadır. Buna "Aşağı Kale" de denir. Dört kapısı ve iki burcu vardır; batı tarafı çok sağlamdır.
Irmak kıyısında büyük bir surun temeli görülmektedir. Bu surun yüksekliği Mağdinus Kapısı'nın suruyla karşılaştırıldığında ırmak yatağından itibaren on iki metre kadar olduğu anlaşılır. Birbirini izleyen depremlerin etkisiyle bu büyük sur harap olduğundan yerle bir edilmiştir.
Kapılardan biri Helkis tarafında, öteki Alçak Köprü önündeydi; ikisi de gereksiz görüldüğünden yıkılmıştır. Alçak Köprü önündeki kapıya "Saray Kapısı" denirdi; 1281 [1864-65] yılında Amasya mutasarrıfı Ziyâ Paşa tarafından yıktırıldığı, oldukça mükemmel, siyah mermerden yapılmış ve kemeri çok zarif bir kapı olduğu anlatılmaktadır.
Mağdinus Kapısı, Sultan Bayezid Camii'nin önündedir; küçük olduğundan gelip geçmeyi kolaylaştırmak için 1326 [1908-09] yıllarında genişletilmiştir. Eski yazılarda "Mağdenüs, Mağdinus, Ma'denuvâz" gibi farklı biçimlerde geçer; bugün "Mâdenüs" denmektedir. Bu kapıya "Mâdenüs Kapısı" dendiği gibi önündeki köprüye de "Mâdenüs Köprüsü" denir.
Meydan Kapısı, batı tarafında meydana giden yol üzerinde, Sâbıkeddîn Mahallesi'nin önündedir. Bu kapı, üstü ve bütün çevresiyle çok sağlamdır; yıkılması yapılmasından daha zor olacak kadar dayanıklı olduğundan daha pek çok yıl tabiat olaylarına dayanabileceği umulur.
Bu İç Kale'nin arkasındaki mağaraların hizasında eski bir saray yıkıntısı görülür; halk dilinde buna "Kızlar Sarayı" denmektedir. Yıkıntısından anlaşıldığına göre bu sarayın iki kapısı, harem ve selamlık bölümleri, bahçesi, iki hamamı ve mutfağı vardı. Bunların hepsi toprak altında kalmıştır; harem bölümü yüksek ve havadar bir yerdedir. Selamlığın duvarı ile kapısı hâlâ ayaktadır.
Güney tarafındaki kapısı çok büyüktür, batıya bakar ve önü bayırdır. Çevresi sağlam olsa da üstü yıkılmıştır. Öteki kapısı doğuya bakar ve Helkis Mahallesi'nin önündedir. Bu kapı küçüktür ve tünel biçiminde bir yolu vardır.
Kâtip Çelebi Cihannümâ'da bu sarayın "İsfendiyar Sarayı" adıyla anıldığını açıkça belirterek "Kastamonu hâkimi Kötürüm Bayezid oğlu İsfendiyar bu sarayda oturduğu için İsfendiyar Sarayı denmiştir" diyorsa da bu konuda isabet edemediği anlaşılmaktadır.
Birinci babda görüleceği üzere, adı geçen hâkim Bayezid Bey'in oğlu İsfendiyar Bey'in elçi olarak Amasya hâkimi Şâdgeldi Paşazâde Devatdar Ahmed Bey'in yanına gelip bir ay kadar kaldığı Bezm ü Rezm'de yazılıdır. Ancak bundan sonra yüz elli yıldan fazla Osmanlı şehzadelerine, hatunlarına ve sultanlarına yurt olan bu sarayın, burada bu kadarcık kalmış olan İsfendiyar Bey'e nispet edilmesi pek akla yakın değildir.
Pek çok şer'î belgede ve eski sicillerde kayıtlı olduğu üzere 990 [1582] yıllarından itibaren boş kalan bu yüce sarayda, Amasya ileri gelenlerinden Seydî Alizâde İsfendiyar Çelebi bin İskender Çelebi bin Hızır Çelebi uzun süre görevli olarak oturmuş ve ona nezaret etmiştir; sarayın bu yüzden "İsfendiyar Sarayı" diye anılmış olması en kuvvetli ihtimaldir.
Bu iç kaleyi ve sarayı kimin yaptığı sorusuna Charles Texier şöyle cevap veriyor: "Bu iç kaleyi Pont hükümdarlarından III. Mithridates milattan iki buçuk asır önce yaptırmış; Roma generallerinin meşhuru Pompeius milattan yarım asır önce Amasya'yı ele geçirip işgal ettiği sırada yıkıp tahrip etmiş, sonra Roma hükûmeti onu onartmıştır."
Behcetü't-Tevârîh, el-Aylem ve Câmiü'd-Düvel tarihlerinin verdiği bilgilere göre Selçuklu Sultanı Mes'ûd Amasya'yı saltanat merkezi edindiğinde, 540 [1145-46] dolaylarında bu iç kaleyi onarmış; cami, medrese, hamam ve saray yaptırmış ve ölünceye kadar bu sarayında oturmuştur.
Adı geçen sultanın sarayının, bugün Kurşunlu Mahallesi ile Ahî Sa'deddîn Mahallesi'nin bir kısmını oluşturan ırmak kenarında olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Yukarı Hamam'ın üst tarafında, Yaşar Mehmed Efendi'nin evinden itibaren batıya doğru ırmak kenarında uzanan rıhtımın bu sarayın temeli olduğu eskiden beri dilden dile söylenir. Bu yüce saray Selçuklu devrinde bayındır iken 718 [1318] depreminde zarar görmüş, daha sonra kadılardan Ziyâeddîn Mes'ûd bin Ahmed ile torunlarının tasarrufuna geçmiştir.
853 [1449-50] yılında bir kısmı Alâeddîn Ali el-Mes'ûdî tarafından mescit yapılarak vakfedilmiş, öteki kısımları da bütünüyle bir mahallenin güney cephesini oluşturmuştur. Bugün Saraczâde Yaşar Mehmed Efendi'nin mirasçılarının elinde bulunan evin bu sarayın dış bölümünden sayıldığını, dış kapısının çok süslü ve kemerinin sanatlı biçimde 1271 [1854-55] yılına kadar ayakta durduğunu, evlerinin yeniden onarımı sırasında babasının onu yıktığını merhum Yaşar Efendi anlatırdı.
3- Bâlus Kalesi: Beyler Sarayı'nın güneydoğusunda, bugün kışlanın doğusunda kalan bir yerde bulunduğu yıkıntısından anlaşılır. Bu kalenin yeri "Gümüşlüzâde Köşkü" diye de bilindiğinden, orada görülen yıkıntının kaleye mi köşke mi ait olduğu pek bilinmemektedir. Her hâlde kayıtlarla sabit olan Bâlus Kalesi bu mevkideydi. Bu kale kuzey boğazına baktığı için boğazın bekçisi olarak kabul edilmektedir. Yeri yüksek, kendisi küçüktür.
4- Harşene Kalesi: Biraz sonra açıklanacaktır.
5- Zemendû Kalesi: Amasya'nın doğu yanındaki Ziyâre Mahallesi'nin eski adıdır; biraz sonra mahalleler bahsinde anılacaktır.
6- Fon Kalesi: Çakallar'ın batı yanında bulunduğu Târîh-i Âl-i Dânişmend'in tarifinden anlaşılır. Fethin başlangıcında, 468 [1075-76] yılında Abdullah Gazi tarafından yıkılmıştır.
7- Kelkis Kalesi: Amasya'nın güney boğazındadır; iki geçitli olduğu yıkıntılarından anlaşılır. Kelkis bahsinde anılacaktır.
Envâ'-ı sanâyi' ile enzârda mümtâz
Ankâ gibi germiş kanadın etmede pervâz
Şâhîn gibi semt-i feleğe doğru ser-efrâz
Olmuş bu vakâr ile nigeh-dâr-ı Amasya
(Türlü sanatlarıyla gözlerde seçkindir; Anka kuşu gibi kanadını germiş uçmaktadır. Şahin gibi başını göğe doğru yükseltmiştir; bu vakarla Amasya'nın bekçisi olmuştur.)
Amasya'nın eski eserlerinden görkemli bir örnek olan bu kalenin yıkıntısını inceleyen seyircilerin her tarafında bir maharet, her köşesinde bir sanat, her taşının yerleştirilişinde bir dikkat görmemeleri mümkün değildir.
Amasya'nın kuzey tarafının bir kısmını kuşatan ve kaleyi üstünde taşıyan bu kayanın ön yüzü düzdür, arkası Kırklar Dağı'na dayanır. Temeli enine geniştir ve zirvesine doğru daralır. Uzunluğu Helkis Bahçesi'nin ortasından başlayıp Kamereddîn Mahallesi'nin sonuna kadar yaklaşık iki buçuk kilometre uzanır. İki yanı yükseldikçe daralır ve koni biçimini alır. Zirvesi düzdür; doğu tarafı alçak, batı tarafı yüksektir. Yanları koni biçiminde açılmış kanatlar gibi kabarık, önü batıya doğru eğiktir. Bu duruşuyla batıya doğru havalanan bir şahine benzer. Genel tarih, bu kalenin Amasya'yı eski çağlardan beri düşman saldırısından koruyan bir bekçi olduğunu söyler.
Derler ki bunu Harşenedir eyleyen inşâ
Etmiş ona kendi adını sonradan i'tâ
Yapmış burayı kendisine mesken-i zîbâ
Bu kal'a yüzünde görülür gâr-ı Amasya
(Derler ki bunu yapan Harşene'dir; sonradan ona kendi adını vermiştir. Burayı kendisine güzel bir yurt yapmıştır; Amasya'nın mağaraları bu kalenin yüzünde görülür.)
Bugün "Kal'a-yı Bâlâ" ve "Yukarı Kale" diye bilinen bu kale Arap tarihlerinde "Harşene" adıyla meşhurdur; hâkim olduğu yörelerin hepsine birden "Harşenûn" denir. Bu kale önce Harşene adlı bir kişi tarafından yapılmış ve kurucusunun adıyla anılmıştır.
Yâkût el-Hamevî Mu'cemü'l-Buldân'da şöyle diyor: "Harşene, ilk harfi üstün, ikincisi sakin, noktalı şın ve nun ile yazılır; Malatya yakınında bir beldedir. Seyfüddevle el-Hamdânî oraya gaza etmiş, Mütenebbî de şiirinde onu anıp övmüştür. Harşene bin Rûm bin İlikan bin Sâm bin Nûh (aleyhisselâm) yaptığı için kurucusunun adıyla anıldığı nakledilir. Ebû Nüvâs onun hakkında şunu söylemiştir:
"Bugün Harşene'ye esir olarak geldiysem, daha önce buraya nice kez akın ederek gelmiştim" anlamındaki Arapça beyit.
Harşenûn bir bölgenin adıdır; Harşene de bu bölgenin merkezidir."
Ensâbü's-Sem'ânî, Merâsıdü'l-Ittılâ' ve Lübbü'l-Lübâb kitaplarında da aynı harekelerle kaydedilerek "Harşene, Rûm diyarında Malatya yakınında bir beldedir. Harşenûn da bir bölgenin adıdır ve Harşene beldesi bu bölgeye hâkimdir. Burada gümüş madeni vardır." diye yazılıdır.
Bezm ü Rezm'de Azîz bin Erdeşîr el-Esterâbâdî şöyle diyor: "Amasya Kalesi, Harşene adıyla anılan bir yerdir ki gök kubbesine bakar, çok yüksektir. İnmesi çıkmasından zordur; çıkmak ise neredeyse imkânsızdır.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- ârî: yoksun, -sız
- te'yîd: doğrulama, destekleme
- inde'l-muhaddisîn: hadis âlimlerine göre
- gayr-i mevsûk: güvenilmez, belgesiz
- i'zâm: gönderme
- dâr-ı na'îme rihlet: ahirete göç etmek, vefat etmek
- maşrık / garb / cenûb / şimâl: doğu / batı / güney / kuzey
- mürtefi': yüksek
- merbût: bağlı
- kutr: çap
- meşk: hat hocasının öğrencisine yazdığı örnek; yazı dersi
- kethüdâ: bir devlet büyüğünün işlerini gören yardımcısı, kâhya
- mevlid: doğum yeri
- medfen: gömüldüğü yer
- makarr: oturulan yer, merkez
- iştirâ: satın alma
- münhedim: yıkılmış
- mutasarrıf: sancağı yöneten memur
- redîf: yedek asker sınıfı
- isâle: suyu bir yerden başka yere akıtma
- tâk: kemer
- mütevâtir: dilden dile aktarılan, herkesçe söylenen
- mahrûtî: koni biçiminde
- nigehbân / nigeh-dâr: bekçi, koruyucu
Dıhye'nin Amasya'ya Geldiği Rivayeti
Bölüm, bir önceki sayfada başlayan bir tartışmanın sonuyla açılır. Hüsameddin orada Mustafa Vâzıh Efendi'nin tarihinden şu rivayeti aktarmıştı: Amasya'daki Veng mevkiinde Anadolu kiliselerinin merkezi sayılan büyük bir kilise varmış, Hz. Peygamber'in elçisi Dıhye bin Halîfe imparator Herakleios'un isteğiyle buraya gelmiş, kilisedeki patrik Dağatur da İslâm'ı kabul edip Rumlara bunu ilan edince öldürülmüş. Hüsameddin bu sayfada rivayeti açıkça reddeder ve Dıhye'nin Amasya'ya gelişini, Suheyb-i Rûmî'nin Çorum'da gömülü olduğu söylentisiyle aynı türden güvenilmez bir söz sayar.
Bugünkü bilgiler bu ihtiyatlı tutumu destekler. Kelb kabilesinden olan Dıhye bin Halîfe, Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra Hz. Peygamber'in komşu hükümdarlara gönderdiği mektuplardan Herakleios'a yazılanı hicretin 7. yılının Muharrem ayında (Mayıs 628) götürmüştür. Asıl görevi mektubu Busrâ valisine teslim etmekti; kaynaklara göre imparatorun o sırada Filistin'de bulunması üzerine onun huzuruna çıkmış, görüşmede ticaret için Gazze'de bulunan Ebû Süfyân da hazır bulunmuştur. Görüşmenin yeri İslâm kaynaklarında Kudüs olarak geçer; Hüsameddin ise Humus der. Bizans kaynaklarında bu elçilikten hiç söz edilmediği de belirtilmelidir.
Dağatur hikâyesinin kökü de bu elçilik anlatısındadır. İslâm kaynaklarına göre Herakleios mektubu okuduktan sonra "Rûmiye"de oturan yakın dostu, İbrânîce bilen ve semavî kitapları okuyan Dagātır'a bir mektup yazmış, Dıhye'yi de ona göndermiştir. Dagātır Dıhye'yi dinledikten sonra beyaz merasim elbisesini giyip kilisede toplanan Rumların karşısına çıkmış, inandığını söyleyince Rumlar üzerine atılıp onu döverek öldürmüşlerdir. Amasya'nın eski lakaplarından birinin "Rûmiyye-i Suğrâ", yani Küçük Roma olduğu hatırlanırsa, yerel anlatının kaynaklardaki "Rûmiye"yi Amasya'ya bağlamasının bu ad benzerliğinden doğmuş olması akla yakındır; bu bizim bir tahminimizdir, onu doğrulayan bir kayda rastlamadık.
Hüsameddin'in Dıhye için verdiği 43 [663-64] ölüm tarihi ise kesin değildir. Kaynaklarda Dıhye'nin ölüm tarihi verilmez; Suriye'nin fethinden sonra Şam'ın Mizze semtine yerleştiği, Muâviye devrine kadar yaşadığı söylenir ve buradan hareketle 50 [670] yılı dolaylarında öldüğü tahmin edilir. Yazarın dipnotunda Bedreddîn el-Aynî'nin Buhârî şerhini Dıhye'nin elçiliğine dair en güvenilir açıklama olarak göstermesi, rivayetleri hadis usulüyle tartma kaygısını gösterir.
Zincirli Kaya, Meşkgâh ve Şeyh Hamdullah
Zincirli Kaya'daki zincire dair Hüsameddin'den başka bir kaynakta bilgi bulamadık; zincirin yerden altmış metre yüksekte asılı olduğu, bir gece düşüp kaybolduğu bilgisi bütünüyle yazarın tanıklığına dayanır. Bir ayrıntı yine de dikkat çekicidir. Kasidedeki "Zinciri onun on sene evvel idi manzûr" mısraı ile nesirde verilen 1311 [1893-94] tarihi birlikte okunduğunda, kasidenin bu dörtlüğünün aşağı yukarı 1321 [1903-04] dolaylarında yazıldığı sonucu çıkar. Kitabın birinci cildi 1912'de basıldığına göre bu, Hüsameddin'in eserini uzun bir zamana yayarak hazırladığını gösteren küçük bir işarettir.
Meşkgâh adını açıklarken andığı "hattatların şeyhi Hamdullah Efendi", Osmanlı hat ekolünün kurucusu kabul edilen Şeyh Hamdullah'tır. Amasya'nın Eslem Hatun (halk arasında İslam, bugün Dere) mahallesinde doğmuş, Buhara'dan Amasya'ya göçmüş Sühreverdî şeyhi Mustafa Dede'nin oğludur. Doğum yılı Müstakimzâde'ye göre 840 [1436], başka araştırmacılara göre 830-833 [1426-1430] arasıdır. Amasya'da Hayreddin Mar'aşî'den hat icazeti almış, burada sancakbeyi olan Şehzade Bayezid'in dostluğunu kazanmış, şehzade de onu kendisine hat hocası yapmıştır. II. Bayezid tahta çıkınca İstanbul'a giden Şeyh Hamdullah sarayda muallim olmuş, kendisine Harem Dairesi yakınında ve Edirne Sarayı'nda birer meşkhane ayrılmıştır. 926 [1520] yılında vefat etmiş ve Üsküdar'daki Karacaahmet Mezarlığı'na gömülmüştür.
Meşkgâh ile ilgili bugün yaşayan yerel anlatı, Hüsameddin'in kısa notunu genişletir. Bu anlatıya göre Şehzade Bayezid, hocasıyla Meşk Kayası'nda sohbet ederken tahta çıkarsa Amasya'ya yaptıracağı caminin yerini sormuş; usta bir okçu da olan Şeyh Hamdullah yayını şehre doğru çevirip ok atmış ve "Okumun düştüğü yer mescit olmaya lâyıktır" demiş. Sultan Bayezid Külliyesi'nin yerinin böyle belirlendiği söylenir. Bu bir menkıbedir ve bir belgeye dayanmaz; fakat Şeyh Hamdullah'ın okçuluğu belgelidir. Okmeydanı'ndaki en eski nişan taşı onun 911 [1505-06] tarihli atışının hatırasıdır.
Meşkgâh yakınındaki kuyu biçimli su gözesini 878 [1473-74] yılında yaptırdığı söylenen, Hızır Paşa'nın kethüdası Hüsâmeddîn Ağa'ya dair başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı. Yassı Kaya'daki iki mezar mağarası ile Lokman Dağı yolundaki mağara için de yazar ayrıntıyı ileriki sayfalara bırakır.
Lokman Dağı ve Hekim Lokman
Hüsameddin'in en dikkate değer tespitlerinden biri, halkın Kur'an'da adı geçen Lokman Hekim'in mezarı diye ziyaret ettiği kabrin, aslında Amasya Dârüşşifası'nda çalışmış bir hekime ait olduğudur. Bugünkü araştırmalar bu hekimin varlığını doğrular. Amasya Dârüşşifası, İlhanlı hükümdarı Olcaytu ile eşi İldız Hatun adına Anber bin Abdullah tarafından 1308-09 yıllarında yaptırılmıştır; kapısındaki kitabe bunu açıkça kaydeder. Tıp tarihi araştırmalarında Reşîdüddin Lokmân el-Hârezmî bu kurumun bilinen ilk hekimi olarak anılır.
Lokman'ın yaşadığı dönem de Hüsameddin'in verdiği 727 [1326-27] tarihiyle uyuşur. Amasya'nın en tanınmış hekimi Sabuncuoğlu Şerefeddin'in hocası Hekim Burhâneddin Ahmed, onun hocası da Hârezmli Lokman'dır. Sabuncuoğlu 788 [1386] dolaylarında doğduğuna göre, iki kuşak önceki bir hekimin XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olması beklenir. Böylece Hüsameddin'in "Ferhad gibi hayalî bir kişi değil" dediği Lokman, Amasya'da bir hekimlik geleneğinin başında duran gerçek bir kişi olarak karşımıza çıkar.
Yazarın açıklaması halkın inancını değiştirmemiştir. Bugün de Amasya merkeze bağlı Vermiş köyünün yakınındaki bir tepede "Lokman Hekim Türbesi" diye bilinen bir ziyaret yeri bulunur ve özellikle yaz aylarında hastalıklara şifa bulmak amacıyla ziyaret edilir. Bu türbenin Hüsameddin'in Lokman Yaylası'nda tarif ettiği büyük mezarla aynı yer olduğu büyük ihtimaldir; ancak bunu kesin olarak gösteren bir kayda ulaşamadık.
Saray Düzü: Şehzade Sarayından Kışlaya
Bölümün en uzun kısmı, Osmanlı şehzadelerinin Amasya'daki sarayına ayrılmıştır ve sonraki araştırmacıların bu konudaki bilgilerinin önemli bir kısmı doğrudan Hüsameddin'e dayanır. Sarayın yerinin Çelebi Mehmed tarafından Gümüşlüzâde Hoca Celâl Çelebi'den satın alındığı bilgisi bugün de kabul görür; satın alma tarihi kimi çalışmalarda 1396, kimilerinde 1398 olarak verilir. Hüsameddin'in "800 yılı başları" demesi bu ikinci tarihe yakındır. Sarayda doğan şehzadeler arasında II. Murad ve 1470'te doğan Yavuz Sultan Selim'den başka, II. Bayezid'in oğulları Şehinşah (1464), Ahmed (1465) ve Korkut (1467) da sayılır. Yazarın verdiği oturma süreleri (Çelebi Mehmed on altı, II. Murad yirmi, II. Bayezid yirmi altı yıl) yerel tarih çalışmalarında aynen tekrarlanmaktadır.
Sarayın görünüşü konusunda Hüsameddin'in tasviri ile bir görgü tanığının anlattıkları arasında belirgin bir fark vardır. Hüsameddin yıkıntılardan yola çıkarak harem dairesi, selamlık, hamamlar, mermer havuzlu bahçeler ve kâgir bir çevre duvarından söz eder. Oysa Kanunî Sultan Süleyman'ın 1554'te İran seferinden dönüşte kışı geçirmek için Amasya'da kaldığı ve Amasya Antlaşması görüşmelerinin yapıldığı günlerde şehre gelen Hans Dernschwam sarayı büyücek ama sade, bahçeyle çevrili, kerpiç duvarlı, ahşap kısımları özenle işlenmemiş bir yapı olarak anlatır; padişahın kaldığı binanın da tek katlı ve tuğladan olduğunu yazar. Hüsameddin'in gördüğü kalıntılar, sonraki onarımların ve eklerin izlerini de taşıyor olabilir.
Sarayın yıkılış tarihleri kaynaklarda farklı verilir. Hüsameddin sarayın 1147 [1734-35] depreminde harap olduğunu, 1241 [1825-26] depreminde ise tamamen yıkıldığını söyler. Bugünkü resmî tanıtım metinleri ise uzun yıllar boş kalan sarayın 1883'te bakımsızlık ve depremler yüzünden tamamen ortadan kalktığını yazar. Hüsameddin'in 1300 [1882-83] yılından itibaren arsaya el uzatıldığını söylemesi, iki bilginin aynı sürecin farklı aşamalarını anlattığını düşündürür. Kimi araştırmalarda "Beyler Sarayı"nın iç kalede bulunduğu yazılır; Hüsameddin ise iç kaledeki Selçuklu sarayı ile Kızlar Sarayı'nı, ırmağın öbür yakasındaki Saray Düzü'nden açıkça ayırır ve bu ayrım kendi tanıklığına dayandığı için daha güvenilirdir.
Yazarın andığı 1311 [1893-94] yangını başka bir kaynakta da iz bırakmıştır. Halvetî tekkeleri üzerine yapılan bir araştırmaya göre 1893 yangınında Pîr İlyas Türbesi'nin ihtiyaçları için vakfedilmiş konak türbeyle birlikte yanmış, Amasya Maarif Komisyonu bu geniş arsaya el koyarak yerine gelir getiren binalar yaptırmıştır. Aynı yangından sonra İdâdî Mektebi'nin saray bahçesinin batısına taşınması, bu dönemde mahallenin büyük ölçüde yeniden düzenlendiğini gösterir.
Hüsameddin'in "Bir kışla vü mekteb ile umrânı azîmdir" dediği kışlanın sonraki hikâyesi, yazarın tahmin edemeyeceği bir önem kazanmıştır. Bugünkü kaynaklara göre bu kışla, 3. Ordu'ya bağlı 5. Kafkas Fırkası'nın alayı için 1898-1900 yıllarında sarayın kalıntılarının bulunduğu alanda, beş binadan oluşan bir yapı topluluğu olarak inşa edilmiştir; bu, Hüsameddin'in verdiği 1316-1318 tarihleriyle tam olarak uyuşur. Mustafa Kemal ve arkadaşları 12 Haziran 1919'da Amasya'ya geldiklerinde bu kışlada ağırlanmış, 21-22 Haziran 1919'da ilan edilen Amasya Genelgesi burada tartışılıp hazırlanmıştır. Kışla 1922'de Merkez Ordu karargâhı olmuş, 1930'dan sonra önemini yitirmiş, 1935'te kısmen, 1944'te tamamen yıktırılmıştır. Yerine yapılan askerî lojman ve orduevi de 1986'da heyelan tehlikesi yüzünden boşaltılıp yıkılmıştır. Eski yer heyelan riski taşıdığı için kışlanın dış görünüşüne sadık bir benzeri 2007'de Şamlar Mahallesi girişinde yapılmış ve 9 Haziran 2007'de açılmıştır. Bugün burada Millî Mücadele Müzesi bulunur; 2022'den beri İl Halk Kütüphanesi de bu binada hizmet verir.
Gümüşlüzâdeler ve Pîr İlyas
Saray Düzü'nün tarihi, Amasya'nın en köklü ailelerinden Gümüşlüzâdelerin tarihiyle iç içedir. Hüsameddin ailenin atasını Muînüddîn Pervâne'nin eniştesi Emîr Gümüşlü, adıyla Emîneddîn Yûnus el-Müstevfî olarak tanıtır. Bugünkü araştırmalarda aynı kişinin adı "Muînüddîn Yûnus Müstevfî" biçiminde geçer ve ölüm tarihi 670 [1272] olarak verilir; ailenin bütün mensuplarının Gümüşlüoğlu ya da Gümüşlüzâde diye anıldığı belirtilir. Kimi araştırmacılar ise ailenin bu adı, aslen Amasya'nın Gümüş kazasından (bugünkü Gümüşhacıköy) olduğu için aldığını yazar. Tâceddîn Mahmûd Çelebi'nin emirlik dönemi için kalenin onarım kayıtları bir tarih verir: Amasya Kalesi'nin onarımları arasında 1319'da Gümüşlüzâde Tâceddîn Mahmûd Çelebi'nin yaptırdığı onarım da sayılır.
Ailenin en tanınmış ismi, Halvetiyye tarikatını Amasya'ya getiren Pîr Şücâeddîn İlyas'tır. Rivayete göre Timur 1402'de Amasya'ya geldiğinde şehrin âlimlerini sınamış, o sırada müftü olan Pîr İlyas'ın cevaplarından memnun kalarak şehre dokunmamış ve onu yanında götürmüş; Pîr İlyas Timur'un ölümünden sonra Amasya'ya dönmüştür. Akrabası Hâce Celâl Çelebi'nin onun için yaptırdığı Gümüşlüoğlu Tekkesi, Amasya'da Halvetîlere ayrılan ilk tekkedir. Pîr İlyas'ın ölüm tarihi konusunda bir ayrılık vardır: Hüsameddin kitabının ilerleyen sayfalarında 813 [1410] tarihini verir, bir başka eski kaynak ise 837 [1433-34] der; bugünkü araştırmacılar ikinci tarihi daha doğru bulur.
Hüsameddin'in sözünü ettiği türbe bugün "Yukarı Pirler Türbesi" adıyla Pirler Parkı içinde, Çilehane Camii'nin güneyinde ayaktadır. Türbe 1486'da Gümüşlüzâde Ahmed Bey tarafından yaptırılmış, 1688'de Gümüşlüzâde İbrahim Paşa tarafından yenilenmiş, 1895 depreminde yıkıldıktan sonra yeniden yapılmıştır. İçinde Pîr İlyas'la birlikte damadı Pîr Celâleddîn Abdurrahman, torunu Pîr Hayreddîn Hızır Çelebi ve aileleri yatar; bu, Hüsameddin'in verdiği bilgiyle bire bir örtüşür. Kapısında özgün yapım kitabesinin yanında II. Abdülhamid dönemine ait bir onarım kitabesi bulunur. Üç pîrin kabrini barındırdığı için halk arasında "Pirler Türbesi" denen yapı, bugün şehrin en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir.
Amasya Kalesi, İç Kale ve Kızlar Sarayı
Hüsameddin'in kale tasviri bugünkü bilgilerle büyük ölçüde örtüşür. Kale, şehrin kuzeyindeki Harşena Dağı üzerindedir; üzerinde kurulduğu kaya deniz seviyesinden yaklaşık 700, Yeşilırmak'tan ise yaklaşık 300 metre yüksektedir. Yapanı hakkındaki görüşler yazarın zamanındaki gibi bugün de ikiye ayrılır: kimi kaynaklar Pontus kralı Mithridates'i, kimileri Karsan ya da Harsana adlı bir kumandanı gösterir; "Harşena" adı da bu ikinci rivayetle açıklanır. Kale, 1075'teki Türk fethinden sonra Dânişmend Ahmed Gazi, 1146'da I. Mes'ûd, 1222'de I. Alâeddin Keykubad, 1369'da Şâdgeldi Paşa tarafından; Osmanlı devrinde 1449'da II. Murad, 1511'de Şehzade Ahmed'in emiri Mustafa Bey ve 1669'da Hoca Ahmedpaşazâde Ali Bey tarafından onarılmıştır. 1640'ta kaleye gelen Evliya Çelebi kırk bir kuleden, saraylardan, cephaneliklerden, erzak ambarlarından ve sarnıçlardan söz eder. Kalenin ortasında kayaya oyulmuş, basamaklarla inilen ve "Cilanbolu" denen su tüneli 2009'daki temizlik çalışmalarında 170 metreye kadar açılmıştır.
Bugün kale üç bölüm olarak tanımlanır: İçeri Şehir (Hatuniye Mahallesi), Kızlar Sarayı ve Yukarı Kale. Hüsameddin'in "Enderûn Kalesi" ya da "Aşağı Kale" dediği bölüm, İstasyon Köprüsü ile Hükümet Köprüsü arasında ırmak boyunca yaklaşık 800 metre uzanan Hatuniye Mahallesi'dir; tarihî Amasya evleri, hamamlar ve camiler antik surların üstüne kurulmuştur. Yazarın saydığı dört kapı bugünkü tanıtımlarda da aynı sırayla geçer: Helkis Kapısı, Alçak Köprü önündeki Saray Kapısı, Midenos ya da Mâdenüs Kapısı ve İstasyon Köprüsü yakınındaki Meydan Kapısı. Sultan Bayezid Camii karşısındaki köprü bugün de Mâdenüs Köprüsü adını taşır. Saray Kapısı'nı yıktıran Ziyâ Paşa, Amasya mutasarrıflığı sırasında hükümet konakları, mektepler, bir idâdî, saat kuleleri, hapishane ve bedesten yaptırmış, şehirde yeni yollar açtırmıştır; "Amasya ıslahatı" diye anılan bu imar faaliyeti, kapının yıkılmasını da açıklar.
Sultan Mes'ûd'un iç kaledeki onarımı bugünkü kaynaklarda da 1146 olarak verilir ve bu sultanın burada cami, medrese, hamam ve saray yaptırıp ömrünü bu sarayda geçirdiği belirtilir; Hüsameddin'in 540 [1145-46] tarihi buna denk düşer. Texier'den aktarılan, iç kalenin MÖ 250 dolaylarında Mithridates tarafından yapıldığı görüşü de bugünkü tanıtımlarda "yazılı pek çok kaynakta" geçen bir bilgi olarak yer alır. Pompeius'a dair kısım ise bir yaklaşık hesaptır; Amasya'nın Roma topraklarına katılması MÖ 70'te Lucullus'la olmuştur.
Kızlar Sarayı hakkında bugünkü bilgiler Hüsameddin'in gözlemlerini hem doğrular hem genişletir. Saray, kaya mezarlarının altında, İç Kale'nin üstünde, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinden Orta Çağ surlarına kadar uzanan katmanları içine alan bir alandadır; son yıllardaki kazılarda Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yapılarının kalıntıları açığa çıkarılmaktadır. Hüsameddin'in sözünü ettiği iki hamamdan kalanlar bugün ayaktadır ve gezilebilmektedir. Bugünkü tanıtımlarda Osmanlı dönemindeki Kızlar Sarayı'nın XV. yüzyılda II. Bayezid'in kapıağası Fîrûz Ağa tarafından yaptırıldığı, 150 yıldan uzun bir süre şehzadeler, hatunlar ve valilerce kullanıldığı, XVI. yüzyılda İsfendiyar Çelebi'nin oturduğu bir sarayın da burada bulunduğu yazılır. Bu son bilgi, Hüsameddin'in Kâtip Çelebi'ye karşı ileri sürdüğü görüşle örtüşür; büyük ihtimalle de doğrudan ondan alınmıştır. Sarayın Osmanlılarca 1580'e kadar kullanıldığı bilgisi, Hüsameddin'in sicillerden çıkardığı 990 [1582] tarihine çok yakındır. Kanunî'nin Amasya'da bulunduğu günlerde şehri gören Dernschwam, sarayın Osmanlılarca askerî depo olarak kullanıldığını, dış bölümünün taştan, iç kısmının tuğla ve ahşaptan olduğunu kaydeder.
Harşene Adı Üzerine Bir Uyarı
Bölümün sonunda Hüsameddin, Arap coğrafyacılarının "Harşene" diye andığı yeri Amasya Kalesi ile bir tutar. Bu noktada okurun dikkatini çekmek gerekir. Yazarın aktardığı Arap kaynaklarının kendisi Harşene'yi "Malatya yakınında" bir belde olarak tarif eder. Bugünkü araştırmalar da Arap kaynaklarındaki Harşene'yi Bizans'ın Kharsianon (Charsianon) kalesiyle eşleştirir. Bu kale ilk kez 638'de, Müslüman fetihlerinin ilk dalgası sırasında anılır, Araplar tarafından ilk kez 730'da alınır ve IX. yüzyılda kendi adını taşıyan bir Bizans askerî eyaletinin (thema) merkezi olur. Yeri bugün Yozgat'ın Akdağmadeni ilçesindeki Muşalikalesi kalıntılarıyla eşleştirilir. Kimi kaynaklar ise kaleyi Malatya yakınında, Fırat kıyısında gösterir. Her iki durumda da bu kale Amasya'dan oldukça uzaktadır.
Hüsameddin'in "Ebû Nüvâs" diye andığı beyit bunu açıkça gösterir. Kitabın editörü dipnotta beyitin Ebû Firâs'a ait olduğunu belirtir. Hamdânî hanedanından şair Ebû Firâs 351 [962] yılında Menbic yakınlarında Bizanslılara esir düşmüş, önce Malatya yakınlarındaki Harşana kalesine, oradan da İstanbul'a götürülmüş ve 355 [966] yılındaki esir mübadelesine kadar esir kalmıştır. "Bugün Harşene'ye esir olarak geldiysem" diyen beyit, bu esaret günlerinde söylenmiştir ve Amasya ile ilgisi yoktur. Aynı şekilde Mütenebbî'nin Seyfüddevle'yi överken andığı Harşene seferleri de bu sınır bölgesindeki Bizans kalesine yöneliktir. Bu durum, mukaddimenin önceki sayfasında Mütenebbî'nin beyitlerinin Amasya için söylendiği yolundaki iddiaya karşı da bir uyarı niteliği taşır.
Bununla birlikte, Harşene adının Amasya Kalesi için kullanılması Hüsameddin'in icadı değildir. Yazarın aktardığı Bezm ü Rezm ve sonraki sayfada anılan İbn Arabşah gibi Anadolu'yu yakından tanıyan müellifler de Amasya Kalesi'ni bu adla anarlar. Ad, Arap coğrafya geleneğinden Anadolu'ya taşınmış ve zamanla Amasya'nın yukarı kalesine yerleşmiş görünmektedir. Bugün kalenin üzerinde bulunduğu dağ da Harşena Dağı diye anılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 88–93. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Ali Yardım, "Dihye b. Halîfe", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul 1994, s. 294. https://islamansiklopedisi.org.tr/dihye-b-halife
- "Dagātır", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993, s. 399-400. https://islamansiklopedisi.org.tr/dagatir
- Muhittin Serin, "Hamdullah Efendi, Şeyh", TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1997. https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdullah-efendi-seyh
- "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/sabuncuoglu-serefeddin
- Haldun Eroğlu, "XV. Yüzyıl Tabiblerinden Şerafettin Sabuncuoğlu ve Amasya Darüşşifası", DergiPark. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/114209
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/19685
- Kadir Özköse, "Amasya'da Bulunan Halvetiyye Tekkeleri", Akademiar Dergisi, sayı 5, Ankara 2018, s. 91-118. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/606666
- İsmail İpek, "Amasya'da Halvetîlik ve Pir İlyas Şücâeddin'in Hayatı", Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu Bildiriler Kitabı I, Amasya 2017. https://isamveri.org/pdfdrg/G00226/2017/2017_IPEKI.pdf
- Abdullah Uçman, "Ziyâ Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ziya-pasa--sair
- "Ebû Firâs el-Hamdânî", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-firas-el-hamdani
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar
- "Pîr-i Hattatîn Şeyh Hamdullah", Ortadoğu Gazetesi (köşe yazısı). https://www.ortadogugazetesi.com/kose-yazisi/7486/pr-i-hattatin-seyh-hamdullah
- "Lokman Hekim Türbesi / Amasya – Merkez – Vermiş Köyü", Sosyo Denemeler, 2013. http://sosyodenemeler.blogspot.com/2013/10/lokman-hekim-turbesi-amasya-merkez.html
- Hüseyin Menç, "Şehzadelerin Oturduğu Yer: Beğler Sarayı", 2011. http://huseyinmenc.blogspot.com/2011/02/sehzadelerin-oturdugu-yer-begler-saray.html
- "Amasya Saraydüzü Kışlası", Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Amasya_Saraydüzü_Kışlası
- "Pir Sücaeddin İlyas Türbesi", Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Pir_Sücaeddin_İlyas_Türbesi
- "Kızlar Sarayı, Amasya", Kültür Envanteri. https://kulturenvanteri.com/en/yer/kizlar-sarayi-amasya/
- "Charsianon", Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Charsianon
- "Amasya (şehir)", Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Amasya_(şehir)