5- "Kara Ya'kûb Nâhiyesi"dir ki: "Kayı Nâhiyesi"nin cenûbunda vâki' olup bu nâhiyede ikâmet eden Türk oymaklarından "Kara Ceceli" Türkmen aşîreti beyi "Kara Ya'kûb Bey"in zîr-i nüfûz ve idâresinde bulunduğu münâsebetle "Kara Ya'kûb Nâhiyesi" denmişdir.
6- "Kışlacık Nâhiyesi"dir ki: Kazânın garb-ı cenûbî taraflarını muhît olup "Muhlis Paşa" evlâdından "Gıyâseddîn Mehmed Çelebi"ye zamân-ı emâretinde bu nâhiye kışlak olmak üzere verilmiş ve ikâmet etdiği yere "Kışlacık Karyesi" denip mu'ahharan nâhiyenin alem-i mahsûsu olmuşdur. Bu nâhiyenin ekser-i sekenesi "Baba İlyâs Horasânî"nin evlâdı zann olunur. 1317 Şevvâlinde Selânîk'de vefât eden mülgâ üçüncü ordu müşîri "Amasyalı Hüseyin Fevzî Paşa" bu nâhiyedendir.
7- "Varay Nâhiyesi"dir ki: Kazânın şark taraflarını muhît olup Türkmen ümerâsından "Şerefeddîn İnâcoğulları" bu nâhiyede ikâmet etmişlerdir. Bunlara "Şerefoğulları" denir. "Şerefler Karyesi" bunların makarrı olup el-yevm bu köye galat olarak "Şerefder" denmekdedir. Tatar beylerinden "Ecaytu Sultân" "Varay Kasabası"nda ikâmet eylediğinden burada câmi ve zâviye binâsıyla nâmını ibkâ ve "Ece Sultân" demekle iştihâr etmişdir. Meşhûr "Zünnûn Baba" bunun ahfâdından olup zâviye şeyhliğinden bir Tatar Ocağı uyandırmağa çalışmış ise de kendi ocağını söndürmüşdür. [397]
Amasya'da icrâ-yı emâret eden "Bânuk Şâh" "Şerefoğulları"ndan olup evlâdı Varay Kazâsı'nda iki yüz sene kadar ikâmet etmiş idi. "Zünnûn Baba" bu ocağı söndürmekle iştihâr etmişdir. Bunlardan "Esen Beyzâde Ali Paşa" meşhûr olup Amasya hükümdârı "Devâtdâr Ahmed Çelebi"ye kayınpeder olmuşdur. Şeyhü'l-islâm-ı esbak "Amasyalı Kara Halîl Efendi" bu nâhiyedendir. Bu kazâdan "Elvân Çelebi Sülâlesi", "Şeref Sülâlesi", "Cebele Sülâlesi", "Avkatlı Sülâlesi" nâmlarıyla dört sülâle-i mühimme zuhûr ederek kazâya icrâ-yı nüfûz etmişlerdir. Sinîn-i ahîrede "Kürd Mîllî Sülâlesi" dahi iştihâr eylediyse de şöhreti kazânın hâricine çıkamamışdır. Defterdâr-ı meşhûr "Mehmed Recâ'î Efendi" "Elvân Çelebi Sülâlesi"nden ve nâhiyesindendir.
Yedincisi, VII - "Merzîfon Kazâsı"dır ki: Amasya'nın şimâlinde olup şarkan ve cenûben Amasya, garben Hacıköyü, şimâlen Havza ve Köprü kazâlarıyla mahdûddur. Kazâ merkezi "Taşan Dağı"nın cenûb eteklerinde hafîf düze mâ'il, gâyet latîf bir tepe üzerinde kâ'in "Merzifon Kasabası"dır. Etrâfı bâğ-ı dilârâ, önü ya'nî cenûb-ı şarkî tarafları "Yedikır" nâmıyla meşhûr bir sahrâdır.
Merzîfon, yâhud Merzifon Kasabası kimin tarafından ne zamân [398] binâ edildiğine dâ'ir ma'lûmât-ı sahîha olmayıp Pon hükûmeti devrinde binâ edildiği tahmîn olunmakdadır. Çünkü Pon hükûmeti Îrân devlet-i kadîmesi fürû'undan olup zebân-ı Fârisî'de "merz", "sınır, mahall-i sükûn" ma'nâsınadır. "Fon" dahi "Pon" lafzının mu'arrebi olduğu emsâl-i kesîresiyle müsbet olduğundan bi'l-izâfe "Merzifon" olur. "Pon sınırı, Pon karargâhı" demekdir. Mu'ahharan kesre-i izâfiyeyi iş'âr için "yâ" ilâvesiyle "Merzîfon" denmişdir. İsmin delâlet-i lafziyyesinden anlaşılan şu ma'nâya nazaran bu kasabanın Pon hükûmeti devrinde binâ edildiği münfehim ve şu hâlde iki bin senelik bir şehr-i kadîm olur.
Fakat bâb-ı evvelde zikr edileceği üzere Pont kıt'asında Pon hükûmet-i krâliyesini ibtidâ teşkîl eden Mihridadlar olmayıp Hunlar (Türkler)'dır. Binâ'en-aleyh Merzifon Kasabası Mihridadlar'dan evvel Hunlar ile meskûn olduğu tedkîk olunursa Hunlar tarafından te'sîs ve binâ edildiği ve daha kadîm olduğu da anlaşılır. Şu hâlde bu ismin ma'nâsı Ponlar (Hunlar - Türkler) karargâhı demek olur.
Elsine-i âmmede bu kasabaya "Marsıvan-Marsivan" denmekdedir. Merzifon lafzının muharref bir galat-ı meşhûru olduğu anlaşılmakla beraber "Âsâru'l-İbâd" tetebbu'âtından münfehim olduğu [399] üzere "Barsevinc"¹⁹⁵ lafzından bozma bir ism-i Türkî olduğu da anlaşılır. "Barsevinc", Hunlar'ın bu kıt'ada nîm-müstakil beylerinden olup bu kasabanın "Barsevinc" tarafından binâ ve kendi nâmıyla tevsîm edilmesi ve ba'dehû galat-ı âmme olarak "Barsivan-Marsıvan" telaffuz olunması da ağleb-i ihtimâldir.
Ba'zı sâlnâmelerde Erzurum hâkimi "Mengücek" tarafından feth olunan bu kasaba, mûmâ-ileyhin nâmıyla tesmiye ve mu'ahharan tahrîf olunarak "Merzifon" dendiği yazılmakda olup sûret-i tahrîre göre bu kasaba âsâr-ı İslâmiyyeden olduğu ve 480 (1087) târîhlerinde tesmiye olunduğu anlaşılmakda ise de "Merzifon" nâmının bu târîhden evvel mevcûd olduğu târîhen mazbûtdur. "Mengücek" ile "Merzifon" lafızları arasında bir münâsebet olmadığı hâlde iddi'â-yı tahrîf edilmesi biraz garîbdir.
"Târîh-i Âl-i Dânişmend"de mezkûr olduğu üzere Merzifon Kasabası ümerâ-yı Dânişmendiye'den "İltekin Gâzi" tarafından feth olunmuşdur. Emîr-i müşârün-ileyhin mahdûmu "Sihâmüddevle Hüseyin Gâzi" [400] Merzifon'da tûl müddet icrâ-yı emâret etdiğinden ikâmet etdiği mevki'e "Sihâmü’d-devle" nâmı verilmişdir. Kuyûd-ı atîkada "Sihâmü’d-devle Mahallesi", "Sihâmü’d-devle Karyesi" ve el-yevm "Sehmü’d-devle Karyesi" mestûr ve elsine-i âmmede mezkûrdur. Erzurum taraflarının fethine me'mûr olan "Mengücek Bey"in Merzifon'u feth etmesi târîhen ma'lûm değildir.
Ancak Merzifon Kasabası'nın şimâl-i şarkî tarafında iki kilometre kadar yakın bir yerinde olan "Marınca Köyü" ile Merzifon Kasabası'nın âsâr-ı kadîmesi, harâbeleri tedkîk olunursa "Barsevinc" tarafından binâ edildiği zann olunan kasabanın "Marınca Karyesi" olduğu ve Pon hükûmeti devrinde Merzifon Kasabası bir karârgâh-ı husûsî olarak ba'dehû bir kasaba şeklini aldığı ve "Marınca Kasabası" da bir köy hâline girdiği tahmîn olunabilir. "Marınca"nın "Barsevinc" adına daha müşâbeheti olduğu bu zannı takviye eder.
Merzifon kasabası, Amasya'ya otuz iki kilometre kadar yakın olduğu gibi Amasya'ya mülhak diğer kasabâtın dahi en büyüğüdür. Devr-i Selçûkî'den mukaddem olan ahvâli târîhen mechûl olduğu hâlde mahallâtının esâmî ve teşkîlâtına bakılırsa 670 târîhlerinden sonra kesb-i cesâmet etdiği anlaşılır. El-yevm kasabanın şark-ı cenûbî taraflarında harâbesi görülmekde olan kalesi, ufak olduğu hâlde âsâr-ı atîkadan ma'dûd olacak bir ehemmiyeti hâ'iz değildir.
Merzifon Kasabası kadîmen "Alaca Minâre, Erzincânî, Bâlî, [401] Çavuş Abbas, Hacı Ahmed, Hacı Pîr, Hacı Receb, Hacı Ali, Hüsâm-ı Cedîd, Harmânlı, Hoca Süleyman, Südçü, Sürme Sürd, Seydî Bölük, Sofular, Tuz, Âdil, Ali Bozacı, Kadı Mahbûb, Lahana" Mahallelerini hâvî olup kuyûd-ı kadîmede "Marınca Karyesi" dahi bir mahalle gösterilmekdedir. Hülâsa yirmi mahalleyi, dört bin kadar hâneyi, dört nâhiyeyi, otuz sekiz bin kadar nüfûs-ı umûmiyyeyi ve kırk beş kadar kurâyı hâvîdir.
Şu esâmî-i mahallâta dikkat olunursa "Erzincânî Mahallesi"nden eski bir mahalle görülemez. Meşâhîr-i ulemâdan "Şerefeddîn Mehmed Erzincânî" bu mahallede 768 târîhine kadar ikâmet ve neşr-i ulûma muvâzabat etdiği münâsebetle mensûb olduğu bir belde-i azîmenin ismi oturduğu yere alem-i mahsûs olmuşdur. Diğer "Hacılar" ile "Kadı İmâdeddîn Mahbûb-ı Buhârî" ve "Hoca Süleyman" ile "Sofular", dokuzuncu karn-ı hicrî ricâlinden ve "Hüsâm-ı Cedîd, Ali Bozacı, Seydî Bölük" dahi onuncu, on birinci karn-ı hicrî a'yânından ma'dûddur.
"Çelebi Sultân Mehmed Hân" hazretlerinin Amasya'da icrâ-yı hükûmet buyurduğu zamânlarda bu kasabayı teşrîf ve sarây-ı âlî inşâ buyurmuş olduğu münâsebetle târîh-i Osmânî'de bir mevki'-i mühim kazanmış ve 818'de sultân-ı müşârün-ileyh hazretleri bir medrese-i [402] âliye ve bir hamâm binâ ve evkâfını tanzîm buyurmuşdur. Bu medrese gâyet mu'azzam, kârgîr bir dârü'l-ilm-i âlî olduğundan Merzifon'un şerefini tezyîd ve ulemâsını teksîr etmişdir. Bu zamânın ricâlinden "Hoca el-Hâc Hasan Çelebi" bir câmi-i şerîf ve sultân-ı müşârün-ileyhin vâlidesi "Devlet Hâtun" 822'de bir câmi-i şerîf ve yanında bir zâviye-i âliye ve bir imârethâne inşâ etmişlerdir.
830'da "Sultân Murâd Hân-ı Sânî" hazretleri de bir câmi-i şerîf ve hamâm ve "Kadı Mahbûb Çelebi" bir câmi-i şerîf ve mekteb ve 878'de "Sultân Mehmed Hân-ı Sânî" hazretleri de bir hamâm-ı latîf inşâ ve 868'de "Horasânî Pîrî Baba" bir zâviye ve "Merzifonî eş-Şeyh Ali Çelebi" dahi "Zeynîler"e mahsûs diğer bir tekke binâ ve her biri evkâfını tanzîm ve kasabayı ihyâ etmişlerdir.
900'de "Bozacı Ali Çelebi", mahallesinde bir câmi ve mekteb ve 962'de "Merzifonî Ramazânzâde Mehmed Bey" bir medrese ve 987'de ümerâdan "Süheyl Bey" diğer bir medrese binâ etmişlerdir. Bunlar "Ramâzâniye, Süheyliye" Medreseleri nâmıyla meşhûrdur. Medrese-i Süheyliye'ye mu'ahharan "Zeyneliye" dahi denmişdir. "Âdil Mahallesi"nde "Sırrı Baba Tekkesi" demekle meşhûr olan zâviyeyi meşâyih-i Nakşbendiye'den "eş-Şeyh Sırrî Ali Efendi" 1035'de binâ ve 1018'de ümerâdan "Osmân Bey" bir mekteb ve çeşme ve mescid ve 1072'de mîrâhûr "Merzifonî Ali Ağa" bir mekteb inşâ ve evkâfını tanzîm etmişlerdir. [403]
1087'de sadr-ı a'zam "Merzifonî Kara Mustafa Paşa" ibtidâ maskat-ı re'si olan "Marınca Karyesi"nde vâlidesi "Âbide Hâtun"un binâ etdiği mescidi tevsî' ederek bir câmi-i şerîf ve mekteb ve 1090'da Merzifon Kasabası'nın ortasında metîn, kârgîr bir câmi-i şerîf ve önünde bir muvakkithâne, kütübhâne, dershâne ve şadırvan binâ ve "Taşan Dağı"ndan iki kilometrelik bir mesâfede lağımlar inşâ ederek kasabaya su getirmiş ve otuz kadar kârgîr çeşme binâsıyla cidden kasabayı ihyâ ve câmi-i şerîfe dersiye vaz' etmişdir. Evkâfı mebzûldür.
1145'de şeyhü'l-islâm-ı esbak "Merzifonî Dürrî Mehmed Efendi" bir medrese ve 1178'de "el-Hâc Ali Ağa" diğer bir medrese ve 1212'de "el-Hâc Hasan Ağa" diğer bir medrese daha inşâ ederek "Hacı Hasan Ağa"nın medresesi "Şifâ'iye" demekle meşhûr olmuşdur. "Hacı Bâlî Mahallesi"nde "Hasan Ağa" bir câmi-i şerîf ve 1178'de "Hâmid Efendi" diğer bir câmi-i şerîf ve "Harmânlı Mahallesi"nde kadı "Emîn Mehmed Efendi" diğer bir câmi-i şerîf ve mekteb ve Kara Mütesellim "Hüseyin Ağa" ve diğer mütesellim "el-Hâc Süleyman Ağa" birer çeşme ve mekteb ve "Musliheddîn Çelebi" gibi ashâb-ı hayrât dahi mescidler, mektebler binâ ederek kasabanın i'mârına ve mebânî-i âliyye ve dîniyye ihyâsına himmet etmişlerdir.
Merzifon Kasabası, Amasya Sancağı kazâlarının umûmuna [404] merci' olacak bir mevki'i, cesâmeti hâ'iz olduğuna binâ'en 1300 sâlinde Amerikalılar "Kollej" demekle meşhûr mekteblerini şehrin gâyet mükemmel, âlî bir yerinde te'sîs ve küşâd ve mekâtib-i rüşdiye, i'dâdiye derecesinde bir proğram tatbîk ve derûnunda erbâb-ı sanâyi'e mahsûs bir dâru's-sınâ'a ve umûma mahsûs bir hastahâne inşâ ederek neşr-i ma'ârife hizmet, menâfi'-i mâddiye te'mîn etmeğe ikdâm etmişlerdir.
Fakat şu mektebin harekâtı, neşr-i ma'ârife himmetden ziyâde müdâvimleri bulunan Ermeni gençlerinin efkârını tevsî'a, hissiyâtını tehyîce hizmet etdiği anlaşılmakla beraber millet-i mu'azzama-i Osmâniye'nin gözünü açmağa pek büyük medârı olduğundan Merzifon'da medâris-i İslâmiyenin ıslâhına ibtidâr ve iki mekteb-i ibtidâ'î ve 1310'da bir mekteb-i rüşdî te'sîs ve 1330'da bu mekteb-i rüşdî görülen lüzûma binâ'en mekteb-i i'dâdiye tahvîl ve mekâtib-i ibtidâ'iyye teksîr edilmişdir.
1311 iğtişâşında hükûmet konağı ve kasabanın ortası yanmış olduğundan eşrâf ve efrâd-ı kazâ umûmen i'ânâta bezl-i gayret ederek hükûmet konağı, belediye dâ'iresi, âlî bir kışla mükemmel sûretde binâ ve ma'ârife îrâd olmak üzere bir hamâm-ı latîf, otel, kırâ'athâne, ticâret mağazaları inşâ ve gâyet gayûr, kâni' Tatar muhâcirleri mevâki'-i münâsibeye iskân edilmiş olmakla kasabanın cesâmeti, zîneti, [405] ticâreti, serveti ve binâ'en-aleyh ehemmiyeti fevkalâde tezâyüd eylemişdir.
Sadr-ı a'zam "Kara Mustafa Paşa", "Hacı Ali Paşa" ve kibâr-ı vüzerâdan "Ahmed Paşa, Hüseyin Paşa, Halil Paşa, Mehmed Paşa, Mustafa Paşa" ve beylerbeyilerden "İbrâhim Paşa, Ahmed Paşa, Abdullah Paşa" gibi pek çok ümerâ ve şeyhü'l-islâm "Dürrî Mehmed Efendi", kazasker "Hâfız Abdurrahmân Efendi", nişancı "Mehmed Bey" gibi pek çok mevâlî, ulemâ, ricâl-i devlet Merzifon Kasabası'ndan zuhûr etmişdir. Ulemâ-i zamân "Cemâleddîn Safer Şâh", "Şerefeddîn Hamza", "eş-Şeyh Nizâmeddîn Abdurrahîm Zeynî" bu kasabanın yetişdirdiği evliyâ ve fuhûl-i ulemâdandır.
"Çelebi Sultân Mehmed Hân" hazretlerinin medresesi "Sultâniye-i Merzifon" demekle meşhûr olup "Ferîdeddîn Mehmed Devvânî", "Seydî Şemseddîn Ahmed Kırîmî", "Rükneddîn Abdülkerîm Amâsî", "Nizâmeddîn Abdurrrahmân Âfitâbî" gibi fuzalâ 1260 târîhlerine kadar bu medrese müderrisliğinde iştihâr eyledikleri hâlde mu'ahharan usûl-i verâset bu medreseyi dûçâr-ı ta'tîl etdiğinden bir müddet esliha-i askeriyye deposu olmuş ve yakın zamânlarda i'mârına himmet buyurulmuşdur.
"Medrese-i Dürriyye" demekle ma'rûf olan "Dürrî Efendi"nin medresesi evkâfını mahdûmu "Şeyhü'l-islâm Mustafa Efendi" tanzîm etdiği münâsebetle "Dürrîzâde Medresesi" denmiş ise de medreseyi pederinin yapdırdığı kayden müsbetdir. Bu medrese-i âliye diğer medâris gibi bir sülâle-i [406] ilmiyye idâresinde bulunduklarından her birinin müderrislerini ta'dâda burada hâcet görülmemiş ve bâb-ı sânîde sülâle re'îsinin tercemesi zeylinde zikr edilecekdir.
Merzifon Kazâsı "Merzifon, Merzifonâbâd, Gelgiras" nâmlarıyla kadîmen üç kazâdan müteşekkil olup 1296 teşkîlâtında "Merzifonâbâd Kazâsı" ilgâ olunarak hâvî olduğu kurâdan ekserîsi "Hacıköyü Kazâsı"na ve bir kısmı dahi "Merzifon Kazâsına" verilmişdir. Kadîmen merkezi "Bulak Kasabası" olup el-yevm "Hacıköyü Kazâsı"nda bir köydür. Ba'dehû "Gelgiras Kazâsı" da ilgâ ve kurâsı Merzifon Kazâsı"na ilhâk edilip Merzifon Kazâsı tevsî' olunarak dört nâhiye i'tibâr edilmişdir:
1- "Alıcak Nâhiyesi"dir ki: Kazânın garb-ı cenûbîsini ihâta eder. Anadolu nâzırı olan Tatar kumandanı meşhûr "Alıcak Noyin"in bu nâhiye umûmen çiftliği olduğu münâsebetle 670 târîhinden beri tesmiye edilmişdir. Nâhiyede bu kumandanın adından başka bir eseri yokdur. Mu'ahharan evlâdı kabûl-i İslâm edib ahfâdından ba'zıları burada ikâmet etmişlerdir. Meşhûr "Çayırköylü Ahmed Paşa" bu nâhiyedendir.
2- "Zoğu Nâhiyesi"dir ki: Kazânın şark-ı şimâlî taraflarını ihâta eder. Nâzır-ı mûmâ-ileyh "Alıcak Noyin"in kethüdâsı, vekîl-i umûru zâlim-i meşhûr "Zoğay" nâm bir Tatar beyinin bu nâhiye çiftliği [407] olduğu münâsebetle 700 târîhlerinden beri tesmiye edilmiş ve galat olarak "Zoğu" denmişdir. Bunun evlâdı, ahfâdı bu nâhiyede ikâmetle benâm olmuşlar idi. Vüzerâdan "Timur Süleyman Paşa" ve birâderi beylerbeyi "Cevher Paşa" "Zoğu" nâmıyla meşhûr köydendir.
3- "Gelgiras Nâhiyesi"dir ki: Kazânın cenûb taraflarını tamâmiyle ihâta eder. Kadîmen "Gelingiras" nâmıyla muharrer olup "Kiras Hâtun", "Alıcak Noyin"in kerîmesi ve "İzzeddîn Mehmed Pervâne Bey"in zevcesi olduğuna binâ'en gelin olduğu zamân bu çiftliğe mâlik olduğundan tesmiye edilmiş ve ba'dehû tahfîf olunarak "Gelgiras" denmişdir. Bu hâtûnun merkez-i nâhiye olan "Gelingiras Karyesi"nde bir hamâmı vardır. Buradan zuhûr ve "Sultân Mehmed Hân-ı Sânî" hazretlerinin devrinde temâyüz eden "Hayreddîn Hızır Paşa" burada bir câmi-i şerîf ve mahdûmu "Hasan Paşa" bir medrese ve mekteb binâ etmişlerdir. Kadîmen burası merkez-i kazâ olduğu hâlde mu'ahharan tedennî etmişdir. El-yevm âsâr-ı medeniyye harâbeleri görülmekdedir.
4- "Gümüştekin Nâhiyesi" olup: Kazânın garb taraflarını ihâta eder. Bu nâhiye, hükûmet-i Dânişmendiye re'îsi bulunan "Melik Ahmed Dânişmend Gâzi" oğlu "Gümüştekin Gâzi"ye nisbet edilmekdedir. "Bulak Kazâsı" nâmıyla ma'rûf olan kazâya merbût iken mu'ahharan kurâsıyla beraber Merzifon'a ilhâk edilmişdir.
Merzifon Kazâsı'nda ricâl-i Osmâniye'den dört sülâle-i mühimme neş'et [408] etmişdir. Biri "Devlet Hâtun" kethüdâsı "Yûsuf Paşa Sülâlesi" olup müşârün-ileyhânın evkâfına dört yüz sene kadar mütevellî olarak "Şehsüvâr Paşa, Ahmed Paşa" gibi ricâl-i devlet yetişdirmişdir. Diğer "Gelgiraslı Sülâlesi" olup "Hayreddîn Paşa, Hasan Paşa" bunlardandır. Öbürü "Ramazân Sülâlesi" olup re'îsü'l-küttâb "Mehmed Bey", iki kazasker, on kadar mevâlî gibi ricâl-i kalemiyye ve ilmiyye yetişdirmişdir. Dördüncüsü sadr-ı esbak "Kara Mustafa Paşa Sülâlesi" olup son iki sülâle İstanbul'da ikâmet ve iştihâr etmişlerdir. Tarîkat-ı Sünbüliyye pîri "Sünbül Sinâneddîn Yûsuf Efendi" hazretleri Merzifon'un yetişdirdiği kibâr-ı evliyâdır.
Merzifon Kazâsı'nın şimâl tarafını ihâta eden "Taşan Dağı" Amasya sancağı dâhilinde bulunan dağların "Akdağ"dan sonra en büyüğüdür. "Tersakan Çayı"ndan i'tibâren şarkdan garba doğru uzanıp Osmâncık Kazâsı'nda Kızılırmağa kadar imtidâd eder. Tûlu kırk beş kilometre kadar olup mebde'inin arzı yirmi beş kilometre kadar olduğu hâlde müntehâsının arzı ancak sekiz kilometre kadardır. Binâ'en-aleyh bir tâbût şekline müşâbih ve zirvesi sath-ı zemînden bin iki yüz ve hey'et-i umûmiyyesi üç yüzden sekiz yüz metreye kadar yüksek ve her tarafı gâyet münbit tarla, şark tarafları orman ve yayladır.
Bu dağın cenûb eteklerinde Merzifon, Hacıköyü ve şimâl [409] eteklerinde Havza, Köprü Kasabaları mevcûd olup üzerinde, yanlarında, eteklerinde pek çok köyler, çiftlikler bulunmakdadır. Bu dağın mecmû'u vaktiyle "Kedeğra"da ikâmet eden "Husrev Şâh-ı Selçûkî" evlâdından "Taşan Bey" için husûsî bir çiftlik olup mu'ahharan kesb-i nüfûz ve iktidâr ederek Rûm Vâlîsi "Timurtaş Bey"in 727'de gaybûbetiyle beraber vilâyetde devâm eden keşmekeşden bi'l-istifâde bir Selçûk ocağı yakmağa ikdâm etmiş ve ba'dehû "Sultân Eretna Bey"e inkıyâd ederek ufak bir emâret teşkîline muvaffak olmuş idi. Müşârün-ileyhin irtihâlinde kimseyi tanımayıp emâret ve "Taşan Dağı"nı makar ittihâz eylediğinden "Taşan Dağı" denmesine bâ'is olmuşdur. El-yevm "Tavşan Dağı" denmekdedir. Bu tesmiyeyi "Bâlî, Ahmed, Ali, Hasan, Şâhîn" Beyler gibi evlâd ve ahfâdı bu dağda ikâmetle idâme ve bir kısmını vakf edib mü'ebbeden nâmları kalmışdır. Bu âile ekseriyetle Merzifon Kasabası'nda ikâmet ve akrânından evvel himâye-i celîle-i Osmâniye'yi kabûl ederek muhârebât-ı vâkı'ada isbât-ı sadâkat, mukdimâne îfâ-yı hizmet etmişlerdir. Binâ'en-aleyh bir müddet Merzifon Kasabası bu Taşanzâdeler'e nisbetle "Vilâyet-i Hâs" unvânını aldığı "Bezm ü Rezm" gibi ba'zı tevârîh ve evrâk-ı mahsûsada görülmekdedir.
Şu mukaddimenin mütâla'asından müstebân olduğu üzere Amasya Sancağı'nda "Simre" nâmıyla müsemmâ pek çok mevki'ler görülmüş [410] ve âsâr-ı Selçûkiyye'den olduğu münâsebetle kıymet-i târîhiyyeyi hâ'iz bulunmuş olduğundan kuyûd-ı atîkada, tevârîh-i adîdede, pek çok evrâk-ı mahsûsada mestûr olan "Simre" kelimesi hülâsaten şu sûretle îzâh olunabilir:
"Behcetü't-Tevârîh"de "Sîmre", sîn-i mühmelenin kesri, mîmin sükûnu ve râ-i mühmelenin fethi ile zabt edildiği hâlde "El-Aylemü'z-Zâhir"de sînin kesri ve mîmin, rânın fethi ile kayd edilmiş ve sîn ile mîm arasında bulunan yâ, hazf olunmuşdur. "Târîh-i İbni Hallikân"ın zeylinde "Sımre" nâmıyla kayd olunduğundan ta'rîb edildiği anlaşılmakdadır. "Mu'cemü'l-Buldân"da "Saymere", "Haydere" vezninde olduğu gösterilmiş ve mîmin zammı ile de mezkûr bulunmuşdur.
Şu esmâ-yı muhtelife tedkîk olunursa "Sîmûre" sûretinde yazılması lâzımgelen şu kelimenin imlâsı, muhtelif sûretde yazıldığından zabt ve kayd ve telaffuzunda ihtilâf hâsıl olduğu anlaşılır. Bu "Sîmûre"den yâ ile vâv hazf olundukda "Simre" kalacağı şübhesizdir. Ba'zıları bu kelimeyi sînin ve rânın fethi, mîmin sükûnu ile "Temre" vezninde; diğer ba'zıları da sînin, mîmin ve rânın fethalarıyla "Sehare" vezninde okumuş oldukları görülmekde ise de şu kuyûd-ı târîhiyyeye muhâlif olduğu âşikârdır.
Zâhir-i hâle göre "Sîmûre" lafzı umûm Uygur ve Selçûk Türkleri'nin lügatlarında mevcûd olan "Simurmak" masdarından [411] müştak ve bizim (Osmanlı Türkleri'nin) lugatımızda "Semürmek, Semirmek" nâmıyla mevcûd olduğu anlaşılmakdadır. Binâ'en-aleyh, "Sîmûre" ism-i mekân olup "Sîmûrek" lafzından muhaffef ve "semizlenecek, tashîh-i vücûd edilecek yer" demekdir. Uygur lugâtında edât-ı mekân olmak üzere mâdde-i asliyenin âhirine mâ-kabli meftûh bir kâf-ı sâkine ilâve kılınarak ism-i mekân yapılır. "Sürek" gibi ba'zen fetha ile iktifâ olunarak kâf-ı sâkine hazf olunur. "Makbere" ma'nâsına olan ve "Signemek" masdarından müştak bulunan "Signek - Signe - Sinne" gibi.
Bu "Sîmûre" Amasya kurbunda olduğu muhakkak olmakla beraber kuyûd-ı atîkada "Simre-i Amasya, Simre-i Alparslan (İlarslan), Simre-i Havza, Simre-i Koca Kayası, Simre-i Kedeğra, Simre-i Lâdik" nâmıyla altı mevki'de "Simre" bulunduğu ve bunların cümlesi de kurbun delâlet eylediği mahalde olduğu münâsebetle "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî"nin binâ etdiği "Simre", bunların hangisi olduğu erbâb-ı târîh arasında muhtelefün-fîh gibi telakkî olunmakdadır. Bu altı "Simre"den ancak birisini "Sultân Mes'ûd"un yapdırdığı muhakkak olduğu gibi diğerleri de sonradan hâdis olarak tesmiye edilmiş olduğu şübhesizdir. Şu hâlde biri asıl, diğerleri bunun fürû'u olur.
Kuyûd-ı târîhiyye tedkîk olunursa bu telakkiyâta mahal kalmaz. Çünkü: [412] Asıl "Simre"nin ta'yîn-i mekânına dâ'ir "Behcetü't-Tevârîh"de "Şükrullâh Çelebi" diyor ki: "Sultân Mes'ûd Selçûkî" Amasya'da tavattun ve "Sîmre" nâmıyla bir şehr-i cedîd binâ ve burada câmi ve medrese inşâ ederek orada yapdırdığı türbe-i âliyede defn edilmişdir."
"El-Aylemü'z-Zâhir"de "Mustafa Cenâbî Efendi" diyor ki: "Sultân-ı müşârün-ileyh Amasya'da ikâmet ve bir şehr-i cedîd inşâ ve "Simre" nâmıyla tesmiye ve burada câmi ve medrese ve türbe binâ edib orada medfûn olmuşdur. El-yevm harâbdır. Bunun civârında "Kedeğra" nâmıyla bir kasaba daha binâ etmişdir."
"Câmiu'd-Düvel"de "Dervîş Ahmed Efendi" diyor ki: "Sultân Mes'ûd Amasya kurbunda bir kasaba binâ ve onda ikâmet ve hân ve imâret ve daha nice âsâr-ı hayr ihyâ ve evkâf-ı azîme ihdâs edib ismini "Simre" koydu ve 558'de fevt olup "Simre"de vâki' türbesinde defn olundu."
Şu üç nukûl-i târîhiyyeden müstebân olduğu üzere birinci "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" Amasya'yı dâru's-saltana ittihâz ve bir şehr-i cedîd binâ ve âsâr-ı hayriyye inşâ etdiği muhakkakdır. Ancak sultân-ı müşârün-ileyhin binâ etdiği şehr-i cedîd, âsâr-ı hayriyye ile tezyîn ve nâmını tahvîl etmek sûretiyle ayn-ı Amasya olmayıp belki Amasya'nın kurbunda vâki'dir. Amasya, Yeşilırmak’ın şimâlinde kâ'in "İç Kale"den ibâret olup "Simre" dahi Yeşilırmak’ın cenûbunda bu "İç [413] Kale"nin tabî'î kurbunda vâki' mahallâtın mecmû'udur. Diğer "Simreler" bundan sonra hâdis olmuşdur. Şu müdde'â, altı vechile isbât olunabilir:
1- Kadîmen Amasya muhîti, Mukaddime'nin evâ'ilinde arz olunduğu üzere "Zemendû" mevki'inden "Çalan" mevki'ine kadar imtidâd eden ve kayalarla muhât olan tûl ve arzın mecmû'u olup ırmağın cenûb ve şimâl tarafları umûmen bu muhît içinde dâhil olduğu hâlde 491 sâlinden i'tibâren ehl-i salîbin Amasya'ya hücûm ve savleti ve Amasya emîri "Melik İsmâ'îl Dânişmendî"nin dilîrâne müdâfa'âta himmeti arasında Yeşilırmak’ın cenûb tarafları ve "Zemendû", hey'et-i mecmû'asıyla mahv ve harâb ve bakiyyesi de muhterik olduğu "Ikdü'l-Cümân", "el-Aylemü'z-Zâhir"de mestûr ve sâ'ir me'hazlarda mezkûrdur.
Yeşilırmak’ın şimâl taraflarının "Harşene Kalesi" eteklerine tesâdüf eden kısmı kale duvârıyla mestûr olduğundan tahrîbâtdan masûn kalmış ise de cenûb tarafları umûmen harâbezâra dönmüş ve arsa-i hâliye şeklini almış ve "Amasya" nâmı dahi Yeşilırmak’ın şimâl tarafında kâ'in "İç Kale" kısmına münhasır olmuş idi.
538 hudûdunda Amasya emâreti saltanat-ı Selçûkiyye'ye münkâd ve Amasya dârü's-saltana olduğu zamân, "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" Yeşilırmak’ın harâb olan taraflarında bir şehr-i cedîd inşâ ve "Zemendû"yu tecdîd ve "Köprü Kasabası"nın şarkında olan mevki'de kezâlik bir [414] şehr-i cedîd binâ eylediğinden Yeşilırmak’ın cenûb taraflarını "Sîmûre" ve şimâl-i şarkî tarafında vâki' "Zemendû"yu¹⁹⁶ "Ziyâre" ve Amasya kurbunda olan diğer şehr-i cedîdi "Kedeğra" nâmıyla tesmiye etmişdir.
Çünkü: Amasya nâmıyla müsemmâ olan "İç Kale", ya'nî "İçeri Şehir", "Harşene Kalesi"nin eteklerinde bir sûr-ı azîm içinde binâ edilmiş fevkalâde mahfûz ve ta'aarruz-ı a'dâdan masûn olmakla beraber gâyet dar, kasvetengîz bir şehr-i kadîmdir. Yeni binâ edilen şehrin mevki'i ise "İç Kale"ye nisbetle her tarafı açık ve geniş, "Akdağ"ın soğuk rüzgârına ma'rûz, havası sağlam olduğundan tashîh-i beden, ya'nî sıhhat-i bedeniyyeye hizmet edecek bir mevki'-i ceyyiddir. "Sîmûre"nin delâlet etdiği ma'nâya buranın münâsebeti, diğer "Simreler"den akvâ olduğu tıbben musaddak ve mevki'an muhakkakdır. Diğerlerinin hudûsu da 641 vak'asından sonra olduğu karîben zikr edilecekdir.
2- Sultân-ı müşârün-ileyh tarafından binâ ve Amasya dârü's-saltana ittihâz edildiği zamân Sultân Mes'ûd Amasya'nın garb tarafında ya'nî "İçeri Şehir"in şimdi "Kurşunlu Mahallesi"ne tesâdüf eden yerinde [415] bir sarây-ı âlî ve bir hamâm binâ ederek Amasya'da ikâmet etdiği târîhen müsbet olduğu gibi âsâren dahi muhakkakdır. Sultân-ı müşârün-ileyhin irtihâlinden sonra "Simre" Amasya emâretinin merkezi olduğu ve bu merkeziyyet 700 târîhine kadar devâm etdiği târîhen sâbit olmuş bir keyfiyetdir. 612'de "Sîmre" vâlîsi olan "Emîr Bedreddîn Ebûbekir" "Sinop Kalesi"ni tecdîd eylediğinden ismiyle beraber kalenin ikinci burcunda "Sâhib-i Sîmre" olduğu mahkûk ve emîr-i mûmâ-ileyhin bu târîhde Amasya vâlîsi olduğu kayden müsbetdir.
İkinci "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî", "Simre-i Amasya"yı dârü's-saltana ittihâz ve Kızılırmak’ın umûmen cihet-i şarkiyyesinde hükûmet eylediği "Heşt Behişt", "Câmiu'd-Düvel" târîhlerinde mestûr olup bu zamânlarda Amasya kadısı olan "Ziyâ'eddîn Îsâ el-Hakkârî", "Şemseddîn Ahmed bin Verdî" gibi zevâtın imzâlarında "Kâdı'l-Kudât bi-Dârü's-Saltanat-ı Sîmre" kaydı bulunmakdadır. Binâ'en-aleyh, "Sîmre"nin binâ edildiği târîhden i'tibâren Amasya nâmı "İç Kale"ye münhasır kalmış ve "Sîmre" nâmı devr-i Selçûkî'de galebe edib vilâyete alem-i mahsûs olmuşdur. Şu vasf-ı resmî, diğer "Simreler"in hiçbirinde yokdur.
3- 565-900 târîhine kadar bulunan bütün vesâ'ik-i şer'iyyede, sicillât-ı atîkada Amasya, iki kısma münkasim olup "İçeri Şehir"e "Bâtın Amasya" ve "İçeri Şehir"in ya'nî "İç Kale"nin [416] hâricinde olan yerlere umûmen "Zâhir Amasya" dendiği sarîhdir. "Bâğ Helkis", "Ahi Sâbıkeddîn", "Ahi Kamereddîn" mahalleleri, "İltekin Bâğları" "Zâhir Amasya"dan ma'dûd olduğu gibi Yeşilırmak’ın cenûb tarafları umûmen "Zâhir Amasya" olmak üzere mestûrdur. "Zâhir Amasya" denilen yerlere umûmen "Sîmre" nâmı verildiği ve "Sîmre"nin Amasya muhîti içinde bulunduğu ve ba'dehû "Zâhir Amasya" nâmıyla kayd edildiği o kuyûd-ı resmiyeden anlaşılmakdadır. Târîhen Amasya kurbunda binâ edildiği mazbût olan bu "Sîmre"nin Amasya'ya en ziyâde karîb olduğu bir mevki'de bulunması diğer "Simreler"in sonradan ihdâs ve binâ veyâhud tesmiye edildiğini iş'âr eder.
4- Bütün tevârîh ve kuyûd-ı resmiyenin şehâdeti üzere birinci "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî", binâ etdiği "Simre" içinde medfûn ve türbesi de bu "Simre" içinde mevcûddur. Böyle bir şâhid-i zî-hayât olan türbe, Amasya Livâsı dâhilinde taharrî olunduğu sûretde "Zâhir Amasya"dan ma'dûd olan Amasya muhîti içinde "Üçler Mahallesi"nin müntehâ-yı garbîsinde "Narlı Bahçe" nâmıyla meşhûr olan mezârlığın cenûb tarafında görüleceği meydândadır. Bu türbe şeklen murabba', tarz-ı Selçûkî üzere cebhesi nukûş ve tezyînât-ı bedî'a ile musanna', sengîn olduğu kadar büyük bir mezâr-ı muhteşemdir.
Bu türbenin birinci "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî"ye âid olduğu ve derûnunda medfûn bulunduğu bütün kuyûd-ı resmiye şehâdâtıyla [417] sâbit ve nâmı, târîh-i vefâtı cebhesinde garb tarafında vâki' sütûn üzerinde çiçek şeklinde hatt-ı kûfî ile mahkûkdur. Târîhlerde mestûr olan âsâr-ı hayriyyesinden hânkâhı bu "Sîmre" dâhilinde olduğu kayden müsbet ve el-yevm harâbesi mevcûd ise de câmi ve medresesi mevki'leri anlaşılamadı.
5- Amasya muhîti dâhilinde "Sîmre"nin mevcûd olduğu 857 târîhine kadar yazılan defâtir-i atîka-i sultâniyede muharrer olup yalnız bu nâmın "Üçler, Hacı İlyâs, Receb, Şâmîce, Küpceğiz, Gök Medrese" mahallelerine maksûr olduğu görülmekdedir. Eyyâm-ı Selçûkiyye'de "Sîmre" nâmı "Zâhir Amasya" yâd edilen yerlere umûmen alem-i mahsûs olduğu hâlde nüfûz-ı Selçûkî Amasya'dan zâ'il oldukda şu altı mahalleye kasr ve "Zâhir Amasya" dahi umûmen Amasya nâmıyla yâd edildiği anlaşılmakdadır.
6- (857-917) târîhine kadar mevcûd olan "İltekin Kasabası", "Geldiklan Nâhiyesi" merkezi olduğu bütün vakfiyelerden anlaşılmakdadır. "Kızılca, Boğa, Gerne, İltekin" kurâsı Amasya a'mâlinden "Sîmre Nâhiyesi" dâhilinde olduğu bunlara âid vakfiyelerde mestûr bulunduğundan eyyâm-ı mütekaddime-i Osmâniye'de "Sîmre Nâhiyesi" olup bunun merkezi dahi Amasya muhîti içinde "İltekin Kasabası" iken 917 vak'asında harâb olarak "İltekin Karyesi" olan ve el-yevm "İltekin" nâmıyla meşhûr bulunan mevki olduğu âşikârdır. [418]
Binâ'en-aleyh altı "Simre"den biri olan I- "Sîmre-i Amasya" târîh-i binâsından i'tibâren Yeşilırmak’ın cenûb ve "İç Kale"nin şark ve garb taraflarına alem-i mahsûs olup eyyâm-ı Selçûkiyye'de iştihâr ederek Amasya vilâyetine, Amasya emâretine, Amasya hükûmetine unvân-ı mahsûs dahi olmuş ve Selçûkîler'den sonra altı mahalleye münhasır olup evâ'il-i devr-i Osmânî'de "Geldiklan Nâhiyesi"ne maksûr olarak bir nâhiyenin ismi olmak şeklini almış ve bunun merkezi "İltekin Kasabası" bulunmuşdur. 917'de "Şahkulu Vak'ası"nda "Simre Nâhiyesi" merkezi "Simre Kasabası" i'tibâr edilen "İltekin Kasabası" harâb olduğundan 1018 sâline kadar bir karye şeklinde kalmış ve ba'dehû Amasya mahallâtından ma'dûd olup 1241 harbinde mahalle dahi kalmamışdır. İşte "Aylem" târîhinin "el-yevm harâbdır" dediği "Simre", bu "İltekin Kasabası" olacakdır.
II- "Simre-i İlarslan": Amasya'nın şimâlinde "Suluova"ya nâzır olan "Kırklar Dağı"nın eteğinde kâ'in bir köydür. İkinci "Sultân Mes'ûd"un şehzâdesi "Sultân Şâh" evlâdından "Alp Arslan Bey bin Keyhüsrev Bey"in çiftliği idi. 783 karışıklığından istifâde emeliyle iddi'â-yı emâret ve burada ikâmet etmiş ve ammizâdelerine ittibâ'en oturduğu yere "Simre" nâmını vermişdir. Ancak orası "Alp Arslan Köyü", galat olarak "İlarslan Köyü" nâmıyla meşhûr olup "Simre" adı kuyûd ve defâtir-i atîkaya münhasır kalmışdır. [419] Ensâbından Canik emâretinde bulunan "Hüseyin Bey" ile "Abdullatîf Bey" meşhûrdur.
III- "Simre-i Havza": Kasabanın garb tarafında kâ'in bir nâhiyenin adıdır. Bu nâhiyenin merkezi ibtidâ "Tatar Kalesi", ba'dehû "Umur Karyesi" olmuş ve "Sultân Mes'ûd"un vefâtından sonra şehzâdesi "Sultân Tâceddîn Altunbaş Gâzi" bu nâmı ibtidâ "Tatar Kalesi"ne, ba'dehû "Umur Bey Karyesi"ne vermişdir. 756 sâlinden sonra "Umur Bey Köyü", "Şeyh Savcı - Şeyh Sâfî" nâmıyla meşhûr olup "Simre" nâmı nâhiyeye alem-i mahsûs olmuşdur. Sultân Tâceddînzâde Kılıç Arslan Bey meşhûrdur.
IV- "Simre-i Koca Kayası": Köprü Kasabası'nın garb-ı cenûbî tarafında yüksek bir kayanın üzerinde cesîm, taş duvâr ile muhât bir kalenin adıdır. Kasabaya sekiz kilometre kadar yakındır. 670 sâlinden i'tibâren "Taşan Bey"in ceddi olan "Mahmûd Şâh bin Husrev Şâh-ı Selçûkî" buraya tahassün ve icrâ-yı emâret etmiş ve "Simre" nâmını vermişdir. Evlâdının bir şu'besi burada emâret edib bunlardan "Haydar Bey" 833'de "Yörgüç Paşa"ya mutî' oldukda ammizâdelerinden "Taşanzâde Hasan Bey" bu kalede câmi-i şerîf, medrese, zâviye, türbe binâ ve evkâfını tanzîm ve mahdûmu "Şâhîn Bey" tevsî' etmişdir. "Melik Ahmed Çelebi", "Emir Çelebi" bu "Simre"de medfûn olup türbeleri vardır. "Oruç Köyü" ile [420] "Köprü Karyesi" yeri dahi bu "Simre" muzâfâtından olduğu "Yörgüç Paşa" ve "Hasan Bey" vakfiyelerinde mestûrdur.
V- "Simre-i Lâdik": Kasabanın cihet-i şarkiyyesinde kâ'in gölün kenârında ufak bir kasaba olduğu kuyûd-ı resmiyeden anlaşılmakdadır. 718 sâlinden sonra "Sultân Mes'ûd"un şehzâdesi "Sultân Şâh" burada ikâmet etmekle "Simre" nâmını kazanmışdır. Mahdûmu "Kubâd Bey" iddi'â-yı emâretle iştihâr etdiğinden oğulları bir derece hâ'iz-i nüfûz olmuşdur. Bunlardan "Cüneyd Bey" Canik emâretinde bulunup ammizâdelerinden bulunan "Taşanoğulları"ndan "Ali Bey, Ahmed Bey" ile münâza'âtı meşhûrdur. "Cüneyd Beyzâde Âdil Bey"in Merzifon'da mahallesi, bu "Simre"de zâviyesi, "Arslan Çayırı"nda vakfı vardır. Bunun ahfâdı el-yevm evkâfından müstefîd olarak Köprü'de ikâmet etmekdedirler.
VI- "Simre-i Kedeğra": Köprü Kasabası'nın cihet-i şarkiyyesinde kâ'in "Bayram Köyü"nden ibâret olup "Yeşbeyi Karyesi" dahi "Simre"den ma'dûd olduğu anlaşılmakdadır. Meşhûr "Taşan Bey" bu "Simre"den iştihâr etmiş, mu'ahharan "Sultân Kemâl-i Dânişmendî"ye vatan olmuş ve "Taşanoğulları"na mu'âraza etdiğinden kaldırılmışdır.
Şu altı "Simre"nin târîh-i binâsı, zamân-ı hudûsu ve bunlarda ikâmet eden zevâtın sülâlesi tedkîk olunursa ibtidâ birinci "Sultân Mes'ûd", "Zâhir Amasya"da bir şehr-i cedîd inşâ ve "Sîmûre-Simre" [421] nâmıyla tevsîm etmiş, ba'dehû evlâdı şu medîne-i Selçûkiyye'de oturmuş ve 658 târîhinden i'tibâren "Tatarlar"ın nüfûzu kâ'im oldukda koca Asya'ya hükm eden Âl-i Selçûk'un bedbaht evlâdı, nifâk ve cehâlet yüzünden perîşân olarak perâkende sûretde Amasya Livâsı'nın birer köşesinde ikâmet etdikleri ve büyük dedelerine taklîden oturdukları yerlere "Simre" nâmını verdikleri anlaşılır. Binâ'en-aleyh, "Simre-i Amasya" asıl olup diğer beşi bu aslın fürû'udur. Şimdiki hâlde Amasya'da hazîn bir sûretde herkese arz-ı melâl eden "Türbe-i Mes'ûdiyye"den mâ-adâ hiçbirinden bir eser kalmamışdır.
Fesübhânallâhi'l-hayyi'l-kayyûm. Velâ havle velâ kuvvete illâ bi’l-lâhi'l-aliyyi'l-azîm.
Sekiz cild üzere tertîb edilmiş olan Amasya Târîhi’nin mukaddimesi ya’nî birinci cildi burada hitâm buldu. Diğer cildleri de masârif-i tab’iyyenin husûlüne mevkûfen derdest-i tab’dır.
Günümüz Türkçesiyle
5- Kara Yakub Nahiyesi: Kayı Nahiyesi'nin güneyinde bulunur; bu nahiyede oturan Türk oymaklarından Kara Ceceli Türkmen aşiretinin beyi Kara Yakub Bey'in nüfuzu ve yönetimi altında olduğu için "Kara Yakub Nahiyesi" denmiştir.
6- Kışlacık Nahiyesi: Kazanın güneybatı yanlarını çevreler. Muhlis Paşa'nın çocuklarından Gıyaseddin Mehmed Çelebi'ye beyliği sırasında bu nahiye kışlak olarak verilmiş, oturduğu yere "Kışlacık Köyü" denmiş ve sonradan nahiyenin özel adı olmuştur. Bu nahiyenin halkının çoğunun Baba İlyas-ı Horasanî'nin çocukları olduğu sanılır. 1317 Şevvali'nde [1900 Şubat-Mart] Selanik'te ölen, kaldırılan Üçüncü Ordu müşiri (mareşali) Amasyalı Hüseyin Fevzi Paşa bu nahiyedendir.
7- Varay Nahiyesi: Kazanın doğu yanlarını çevreler. Türkmen beylerinden Şerefeddin İnâcoğulları bu nahiyede oturmuşlardır. Bunlara "Şerefoğulları" denir. "Şerefler Köyü" bunların yurdudur; bugün bu köye yanlışlıkla "Şerefder" denmektedir. Tatar beylerinden Ecaytu Sultan Varay Kasabası'nda oturduğu için orada yaptırdığı cami ve zaviye ile adını yaşatmış ve "Ece Sultan" diye ün kazanmıştır. Ünlü Zünnûn Baba bunun torunlarındandır; zaviye şeyhliğinden bir Tatar ocağı uyandırmaya çalışmışsa da kendi ocağını söndürmüştür.
Amasya'da beylik yapan Bânuk Şah Şerefoğulları'ndandır; çocukları Varay Kazası'nda iki yüz yıl kadar oturmuştur. Zünnûn Baba bu ocağı söndürmekle ün yapmıştır. Bunlardan Esen Beyzade Ali Paşa ünlüdür; Amasya hükümdarı Devatdar Ahmed Çelebi'ye kayınpeder olmuştur. Eski şeyhülislam Amasyalı Kara Halil Efendi bu nahiyedendir. Bu kazadan Elvan Çelebi Sülalesi, Şeref Sülalesi, Cebele Sülalesi ve Avkatlı Sülalesi adlarıyla dört önemli sülale çıkmış ve kazada nüfuz sahibi olmuşlardır. Son yıllarda "Kürd Millî Sülalesi" de ün kazandıysa da şöhreti kazanın dışına çıkamamıştır. Ünlü defterdar Mehmed Recaî Efendi, Elvan Çelebi Sülalesi'ndendir ve onların nahiyesindendir.
Yedincisi, VII - Merzifon Kazası'dır: Amasya'nın kuzeyindedir; doğuda ve güneyde Amasya, batıda Hacıköyü, kuzeyde Havza ve Köprü kazalarıyla sınırlanır. Kaza merkezi, Taşan Dağı'nın güney eteklerinde, hafifçe düzlüğe eğimli, çok hoş bir tepe üzerindeki Merzifon Kasabası'dır. Çevresi gönül açan bağlarla doludur; önü, yani güneydoğu yanları "Yedikır" adıyla ünlü bir ovadır.
Merzifon ya da Merzifon Kasabası'nın kim tarafından ne zaman yaptırıldığına dair sağlam bilgi yoktur; Pon (Pont) hükümeti zamanında kurulduğu tahmin edilmektedir. Çünkü Pon hükümeti, eski İran devletinin kollarındandır ve Farsçada "merz" sınır, oturulan yer anlamına gelir. "Fon" da "Pon" sözcüğünün Arapçalaşmış biçimidir; benzeri çok örnekle sabittir. Tamlama yapılınca "Merzifon" olur; "Pon sınırı, Pon karargâhı" demektir. Sonradan tamlama kesresini göstermek için "ya" eklenerek "Merzîfon" denmiştir. İsmin sözcük anlamından çıkan bu anlama göre bu kasabanın Pon hükümeti zamanında kurulduğu anlaşılır; buna göre iki bin yıllık eski bir şehirdir.
Fakat birinci bölümde anılacağı üzere Pont kıtasında Pon krallık hükümetini ilk kuranlar Mihridadlar değil, Hunlar'dır (Türkler). Bu nedenle Merzifon Kasabası Mihridadlar'dan önce Hunlar'ın yerleşimi olduğu incelenirse, Hunlar tarafından kurulduğu ve daha eski olduğu da anlaşılır. Buna göre bu adın anlamı "Ponlar'ın (Hunlar'ın, Türkler'in) karargâhı" olur.
Halk ağzında bu kasabaya "Marsıvan-Marsivan" denmektedir. Bu adın Merzifon sözcüğünün bozulmuş, yaygın bir yanlış biçimi olduğu anlaşılmakla birlikte "Âsâru'l-İbâd" incelemelerinden anlaşıldığına göre "Barsevinc" sözcüğünden bozma bir Türkçe ad olduğu da anlaşılır. "Barsevinc", Hunlar'ın bu kıtadaki yarı bağımsız beylerinden olup bu kasabanın Barsevinc tarafından yaptırılıp kendi adıyla anılması, sonra halk yanlışıyla "Barsivan-Marsıvan" diye söylenmesi de en olası ihtimaldir.
Kimi salnamelerde, Erzurum hâkimi "Mengücek" tarafından fethedilen bu kasabanın adı geçen kişinin adıyla anıldığı, sonradan bozularak "Merzifon" denildiği yazılmaktadır. Yazılışa göre bu kasaba İslâm dönemi eserlerindendir ve 480 (1087) tarihlerinde adlandırılmıştır; ancak "Merzifon" adının bu tarihten önce var olduğu tarihen kesindir. "Mengücek" ile "Merzifon" sözcükleri arasında bir ilişki olmadığı hâlde bozulma iddia edilmesi biraz tuhaftır.
"Târîh-i Âl-i Dânişmend"de anıldığı üzere Merzifon Kasabası, Danişmendli beylerinden İltekin Gazi tarafından fethedilmiştir. Adı geçen emirin oğlu Sihamüddevle Hüseyin Gazi Merzifon'da uzun süre beylik yaptığından oturduğu yere "Sihâmü'd-devle" adı verilmiştir. Eski kayıtlarda "Sihâmü'd-devle Mahallesi", "Sihâmü'd-devle Köyü" ve bugün "Sehmü'd-devle Köyü" yazılıdır ve halk dilinde anılır. Erzurum taraflarının fethine görevli Mengücek Bey'in Merzifon'u fethettiği tarihen bilinmemektedir.
Ancak Merzifon Kasabası'nın kuzeydoğusunda iki kilometre kadar yakın bir yerde bulunan Marınca Köyü ile Merzifon Kasabası'nın eski kalıntıları incelenirse, Barsevinc tarafından kurulduğu sanılan kasabanın "Marınca Köyü" olduğu, Pon hükümeti zamanında Merzifon Kasabası'nın özel bir karargâh olarak kurulup sonradan kasaba biçimini aldığı ve Marınca Kasabası'nın da köy durumuna düştüğü tahmin edilebilir. "Marınca"nın "Barsevinc" adına daha çok benzemesi bu sanıyı güçlendirir.
Merzifon Kasabası, Amasya'ya otuz iki kilometre kadar yakın olduğu gibi Amasya'ya bağlı öbür kasabaların da en büyüğüdür. Selçuklu devrinden önceki durumu tarihen bilinmiyorsa da mahallelerinin adlarına ve düzenine bakılırsa 670 [1271-72] tarihlerinden sonra büyüdüğü anlaşılır. Bugün kasabanın güneydoğu yanında kalıntıları görülen kalesi küçüktür ve eski eser sayılacak bir önem taşımaz.
Merzifon Kasabası eskiden Alaca Minare, Erzincânî, Bâlî, Çavuş Abbas, Hacı Ahmed, Hacı Pîr, Hacı Receb, Hacı Ali, Hüsâm-ı Cedîd, Harmanlı, Hoca Süleyman, Südçü, Sürme Sürd, Seydî Bölük, Sofular, Tuz, Âdil, Ali Bozacı, Kadı Mahbûb ve Lahana mahallelerini kapsar; eski kayıtlarda "Marınca Köyü" de bir mahalle olarak gösterilmektedir. Özetle yirmi mahalleyi, dört bin kadar haneyi, dört nahiyeyi, otuz sekiz bin kadar toplam nüfusu ve kırk beş kadar köyü kapsar.
Bu mahalle adlarına dikkat edilirse Erzincânî Mahallesi'nden daha eski bir mahalle görülmez. Ünlü âlimlerden Şerefeddin Mehmed Erzincânî bu mahallede 768 [1366-67] tarihine kadar oturmuş ve ilim yaymakla uğraşmış olduğundan, mensup olduğu büyük bir şehrin adı oturduğu yere özel ad olmuştur. Öbür Hacılar ile Kadı İmadeddin Mahbub-ı Buhârî ve Hoca Süleyman ile Sofular, hicrî dokuzuncu yüzyıl adamlarından; Hüsâm-ı Cedîd, Ali Bozacı ve Seydî Bölük de hicrî onuncu ve on birinci yüzyıl ileri gelenlerinden sayılır.
Çelebi Sultan Mehmed Han hazretlerinin Amasya'da hükümet sürdüğü zamanlarda bu kasabaya gelip yüce bir saray yaptırdığı için Osmanlı tarihinde önemli bir yer kazanmış; 818'de [1415-16] adı geçen sultan hazretleri yüksek bir medrese ve bir hamam yaptırıp vakıflarını düzenlemiştir. Bu medrese çok büyük, taştan örülmüş yüksek bir ilim yuvası olduğundan Merzifon'un şerefini artırmış ve âlimlerini çoğaltmıştır. O zamanın ileri gelenlerinden Hoca el-Hac Hasan Çelebi bir cami, adı geçen sultanın annesi Devlet Hatun da 822'de [1419] bir cami ve yanında yüksek bir zaviye ile bir imarethane yaptırmışlardır.
830'da [1426-27] Sultan İkinci Murad Han hazretleri de bir cami ve hamam, Kadı Mahbub Çelebi bir cami ve mektep; 878'de [1473-74] Sultan İkinci Mehmed Han hazretleri de güzel bir hamam yaptırmış; 868'de [1463-64] Horasanlı Pîrî Baba bir zaviye, Merzifonlu eş-Şeyh Ali Çelebi de "Zeynîler"e özgü başka bir tekke yaptırmış; her biri vakıflarını düzenlemiş ve kasabayı canlandırmışlardır.
900'de [1494-95] Bozacı Ali Çelebi kendi mahallesinde bir cami ve mektep, 962'de [1554-55] Merzifonlu Ramazanzade Mehmed Bey bir medrese, 987'de [1579-80] beylerden Süheyl Bey başka bir medrese yaptırmıştır. Bunlar "Ramazaniye ve Süheyliye Medreseleri" adıyla ünlüdür. Süheyliye Medresesi'ne sonradan "Zeyneliye" de denmiştir. Âdil Mahallesi'nde "Sırrı Baba Tekkesi" diye ünlü zaviyeyi Nakşibendî şeyhlerinden eş-Şeyh Sırrî Ali Efendi 1035'te [1625-26] yaptırmış; 1018'de [1609-10] beylerden Osman Bey bir mektep, çeşme ve mescit, 1072'de [1661-62] mirahur (seyis başı) Merzifonlu Ali Ağa bir mektep yaptırmış ve vakıflarını düzenlemiştir.
1087'de [1676-77] sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, önce doğduğu yer olan Marınca Köyü'nde annesi Âbide Hatun'un yaptırdığı mescidi genişleterek bir cami ve mektep yaptırmış; 1090'da [1679] Merzifon Kasabası'nın ortasında sağlam, taştan bir cami ve önüne bir muvakkithane (vakit tayin evi), kütüphane, dershane ve şadırvan yaptırmış; Taşan Dağı'ndan iki kilometrelik bir uzaklıktan lağımlar (su kanalları) döşeyerek kasabaya su getirmiş, otuz kadar taş çeşme yaptırmış ve gerçekten kasabayı canlandırmış, camiye ders vakfı koymuştur. Vakıfları boldur.
1145'te [1732-33] eski şeyhülislam Merzifonlu Dürrî Mehmed Efendi bir medrese, 1178'de [1764-65] el-Hac Ali Ağa başka bir medrese, 1212'de [1797-98] el-Hac Hasan Ağa bir medrese daha yaptırarak Hacı Hasan Ağa'nın medresesi "Şifaiye" diye ünlenmiştir. Hacı Bâlî Mahallesi'nde Hasan Ağa bir cami, 1178'de Hâmid Efendi başka bir cami, Harmanlı Mahallesi'nde kadı Emin Mehmed Efendi başka bir cami ve mektep, Kara Mütesellim Hüseyin Ağa ve öbür mütesellim el-Hac Süleyman Ağa birer çeşme ve mektep, Musliheddin Çelebi gibi hayır sahipleri de mescitler ve mektepler yaptırarak kasabanın imarına ve yüksek yapıların, dinî eserlerin canlanmasına gayret etmişlerdir.
Merzifon Kasabası, Amasya Sancağı kazalarının hepsine başvuru merkezi olacak bir konum ve büyüklüğe sahip olduğundan 1300 [1882-83] yılında Amerikalılar "Kolej" diye ünlü okullarını şehrin çok mükemmel, yüksek bir yerinde kurup açmışlar; rüşdiye ve idadi düzeyinde bir program uygulamışlar, içinde sanatkârlara özgü bir sanayi okulu ve herkese açık bir hastane yaptırarak eğitimi yaymaya ve maddî yarar sağlamaya çalışmışlardır.
Fakat bu okulun faaliyetinin, eğitimi yaymaya gayretten çok, devam eden Ermeni gençlerinin düşüncelerini genişletmeye ve duygularını coşturmaya hizmet ettiği anlaşılmakla birlikte, yüce Osmanlı milletinin gözünü açmaya büyük vesile olduğundan Merzifon'da İslâm okullarının ıslahına girişilmiş; iki ilkokul ve 1310'da [1892-93] bir rüşdiye mektebi kurulmuş; 1330'da [1912] bu rüşdiye mektebi gerek görüldüğü için idadiye çevrilmiş ve ilkokullar çoğaltılmıştır.
1311'deki [1893-94] karışıklıkta hükümet konağı ve kasabanın ortası yandığından kaza halkı ve ileri gelenleri yardım için büyük gayret göstermiş; hükümet konağı, belediye dairesi ve yüksek bir kışla mükemmel biçimde yapılmış; maarife gelir olması için güzel bir hamam, otel, kıraathane ve ticaret mağazaları inşa edilmiş; çok gayretli ve kanaatkâr Tatar muhacirleri uygun yerlere yerleştirilmiş; böylece kasabanın büyüklüğü, süsü, ticareti, serveti ve dolayısıyla önemi olağanüstü artmıştır.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Hacı Ali Paşa ve büyük vezirlerden Ahmed Paşa, Hüseyin Paşa, Halil Paşa, Mehmed Paşa, Mustafa Paşa; beylerbeylerinden İbrahim Paşa, Ahmed Paşa, Abdullah Paşa gibi pek çok bey; şeyhülislam Dürrî Mehmed Efendi, kazasker Hafız Abdurrahman Efendi, nişancı Mehmed Bey gibi pek çok molla, âlim ve devlet adamı Merzifon Kasabası'ndan yetişmiştir. Zamanın âlimlerinden Cemaleddin Safer Şah, Şerefeddin Hamza, eş-Şeyh Nizameddin Abdurrahim Zeynî bu kasabanın yetiştirdiği velîler ve büyük âlimlerdendir.
Çelebi Sultan Mehmed Han hazretlerinin medresesi "Sultaniye-i Merzifon" diye ünlüdür; Feridüddin Mehmed Devvânî, Seydî Şemseddin Ahmed Kırîmî, Rükneddin Abdülkerim Amâsî, Nizameddin Abdurrahman Âfitâbî gibi fazıllar 1260 [1844] tarihlerine kadar bu medresede müderrislikle ün yapmışlardı. Sonradan miras usulü bu medreseyi atıl bırakınca bir süre askerî silah deposu olmuş, yakın zamanlarda onarılmasına gayret gösterilmiştir.
"Medrese-i Dürriyye" diye bilinen Dürrî Efendi'nin medresesinin vakıflarını oğlu şeyhülislam Mustafa Efendi düzenlediği için "Dürrîzâde Medresesi" denmişse de medreseyi babasının yaptırdığı kayıtlarla sabittir. Bu yüksek medrese, öbür medreseler gibi bir ilim sülalesinin yönetiminde bulunduğundan her birinin müderrislerini saymaya burada gerek görülmemiş; ikinci bölümde sülale başkanının hayat hikâyesinin devamında anılacaktır.
Merzifon Kazası eskiden "Merzifon, Merzifonâbâd ve Gelgiras" adlarıyla üç kazadan oluşuyordu; 1296 [1879] düzenlemesinde "Merzifonâbâd Kazası" kaldırılarak kapsadığı köylerin çoğu "Hacıköyü Kazası"na, bir kısmı da "Merzifon Kazası"na verilmiştir. Eskiden merkezi "Bulak Kasabası" olup bugün "Hacıköyü Kazası"nda bir köydür. Sonradan "Gelgiras Kazası" da kaldırılıp köyleri Merzifon Kazası'na katılmış ve Merzifon Kazası genişletilerek dört nahiye sayılmıştır:
1- Alıcak Nahiyesi: Kazanın güneybatısını çevreler. Anadolu nazırı olan Tatar komutanı ünlü Alıcak Noyin'in bu nahiyenin tamamı çiftliği olduğu için 670 [1271-72] tarihinden beri bu adla anılır. Nahiyede bu komutanın adından başka bir eseri yoktur. Sonradan çocukları İslâm'ı kabul edip torunlarından bazıları burada oturmuşlardır. Ünlü Çayırköylü Ahmed Paşa bu nahiyedendir.
2- Zoğu Nahiyesi: Kazanın kuzeydoğu yanlarını çevreler. Adı geçen nazır Alıcak Noyin'in kâhyası ve işlerini yürüten vekili, zalimliğiyle ünlü Zoğay adlı bir Tatar beyinin bu nahiyedeki çiftliği olduğu için 700 [1300-01] tarihlerinden beri bu adla anılmış ve yanlışlıkla "Zoğu" denmiştir. Bunun çocukları ve torunları bu nahiyede oturup ün yapmışlardı. Vezirlerden Timur Süleyman Paşa ve kardeşi beylerbeyi Cevher Paşa "Zoğu" adıyla ünlü köydendir.
3- Gelgiras Nahiyesi: Kazanın güney yanlarını bütünüyle çevreler. Eskiden "Gelingiras" diye yazılmıştır; Kiras Hatun, Alıcak Noyin'in kızı ve İzzeddin Mehmed Pervane Bey'in karısı olduğundan gelin olduğu zaman bu çiftliğe sahip olmuş ve bu yüzden adlandırılmış, sonra kısaltılarak "Gelgiras" denmiştir. Bu hatunun nahiye merkezi olan "Gelingiras Köyü"nde bir hamamı vardır. Buradan çıkıp Sultan İkinci Mehmed Han hazretlerinin döneminde temayüz eden Hayreddin Hızır Paşa burada bir cami, oğlu Hasan Paşa bir medrese ve mektep yaptırmışlardır. Burası eskiden kaza merkeziyken sonradan gerilemiştir. Bugün medeniyet eserlerinin yıkıntıları görülmektedir.
4- Gümüştekin Nahiyesi: Kazanın batı yanlarını çevreler. Bu nahiye, Danişmendliler hükümetinin başkanı Melik Ahmed Danişmend Gazi'nin oğlu Gümüştekin Gazi'ye nisbet edilir. "Bulak Kazası" adıyla bilinen kazaya bağlıyken sonradan köyleriyle birlikte Merzifon'a katılmıştır.
Merzifon Kazası'nda Osmanlı devlet adamlarından dört önemli sülale yetişmiştir. Biri, Devlet Hatun'un kâhyası Yusuf Paşa Sülalesi olup adı geçenlerin vakıflarına dört yüz yıl kadar mütevellilik yaparak Şehsüvar Paşa, Ahmed Paşa gibi devlet adamları yetiştirmiştir. Öbürü Gelgiraslı Sülalesi olup Hayreddin Paşa, Hasan Paşa bunlardandır. Bir diğeri Ramazan Sülalesi olup reisülküttab Mehmed Bey, iki kazasker, on kadar molla gibi kalem ve ilim adamları yetiştirmiştir. Dördüncüsü eski sadrazam Kara Mustafa Paşa Sülalesi'dir; son iki sülale İstanbul'da oturup ün yapmıştır. Sünbüliyye tarikatının piri Sünbül Sinaneddin Yusuf Efendi hazretleri, Merzifon'un yetiştirdiği büyük velîlerdendir.
Merzifon Kazası'nın kuzey yanını çevreleyen Taşan Dağı, Amasya sancağı içinde bulunan dağların Akdağ'dan sonra en büyüğüdür. Tersakan Çayı'ndan başlayarak doğudan batıya uzanır ve Osmancık Kazası'nda Kızılırmak'a kadar sürer. Uzunluğu kırk beş kilometre kadardır; başlangıcındaki genişliği yirmi beş kilometre kadarken bitiminin genişliği ancak sekiz kilometre kadardır. Bu yüzden bir tabuta benzer; zirvesi yerden bin iki yüz, genel yüksekliği üç yüzden sekiz yüz metreye kadardır; her yanı son derece verimli tarla, doğu yanları orman ve yaylalardır.
Bu dağın güney eteklerinde Merzifon ve Hacıköyü, kuzey eteklerinde Havza ve Köprü kasabaları bulunur; üzerinde, yanlarında ve eteklerinde pek çok köy ve çiftlik vardır. Bu dağın tamamı vaktiyle Kedeğra'da oturan Selçuklu Husrev Şah'ın çocuklarından Taşan Bey için özel bir çiftlikti. Taşan Bey sonradan nüfuz ve güç kazanarak Rum Valisi Timurtaş Bey'in 727'de [1327] ortadan kaybolmasıyla birlikte vilayette süren karışıklıktan yararlanıp bir Selçuk ocağı yakmaya girişmiş, sonra Sultan Eretna Bey'e bağlanarak küçük bir beylik kurmayı başarmıştı. Adı geçenin ölümünde kimseyi tanımayıp beyliği ve Taşan Dağı'nı yurt edindiğinden "Taşan Dağı" denmesine sebep olmuştur. Bugün "Tavşan Dağı" denmektedir. Bu adlandırmayı Bâlî, Ahmed, Ali, Hasan, Şâhin Beyler gibi çocukları ve torunları bu dağda oturarak sürdürmüş, bir kısmını vakfedip adlarını ebedî bırakmışlardır. Bu aile çoğunlukla Merzifon Kasabası'nda oturmuş, emsallerinden önce yüce Osmanlı himayesini kabul etmiş, savaşlarda sadakatini kanıtlamış ve önde giden hizmetler görmüştür. Bu yüzden bir süre Merzifon Kasabası bu Taşanzadeler'e nisbetle "Vilâyet-i Hâs" unvanını almıştır; bu, "Bezm ü Rezm" gibi bazı tarihlerde ve özel belgelerde görülmektedir.
Bu girişin okunmasından anlaşıldığı üzere Amasya Sancağı'nda "Simre" adını taşıyan pek çok yer görülmüş ve Selçuklu eseri olduğu için tarihî değer taşımış olduğundan, eski kayıtlarda, birçok tarihte, pek çok özel belgede yazılı olan "Simre" sözcüğü kısaca şöyle açıklanabilir:
"Behcetü't-Tevârîh"de "Sîmre", sin harfinin kesresiyle, mim'in sükûnuyla ve re harfinin fethasıyla kaydedilmiş; "El-Aylemü'z-Zâhir"de ise sin'in kesresi, mim ile re'nin fethasıyla yazılmış ve sin ile mim arasındaki ye düşürülmüştür. "Târîh-i İbni Hallikân"ın zeylinde "Sımre" diye yazıldığından Arapçalaştırıldığı anlaşılmaktadır. "Mu'cemü'l-Buldân"da "Saymere" biçiminde ve "Haydere" vezninde gösterilmiş, mim'in zammesiyle de anılmıştır.
Bu çeşitli adlar incelenirse "Sîmûre" biçiminde yazılması gereken bu sözcüğün imlâsı değişik biçimlerde yazıldığından kayıt ve söylenişte ayrılık doğduğu anlaşılır. Bu "Sîmûre"den ye ile vav düşürüldüğünde "Simre" kalacağı kuşkusuzdur. Kimileri bu sözcüğü sin ile re'nin fethası, mim'in sükûnuyla "Temre" vezninde; kimileri de sin, mim ve re'nin fethalarıyla "Sehare" vezninde okumuşlarsa da bu, tarihî kayıtlara aykırı olduğu açıktır.
Görünüşe göre "Sîmûre" sözcüğü bütün Uygur ve Selçuk Türkleri'nin sözlüklerinde bulunan "simurmak" mastarından türemiştir; bizim (Osmanlı Türkleri'nin) sözlüğümüzde "semürmek, semirmek" adıyla mevcuttur. Buna göre "Sîmûre" yer adıdır ve "Sîmûrek" sözcüğünden hafifletilmiştir; "semirecek, bedeni düzelecek yer" demektir. Uygur dilinde yer eki olarak ana maddenin sonuna, kendinden öncesi ünlü olan, sükûnlu bir kef eklenerek yer adı yapılır. "Sürek" gibi bazen yalnız fetha ile yetinilerek sükûnlu kef düşürülür. "Mezar" anlamına gelen ve "signemek" mastarından türeyen "signek-signe-sinne" gibi.
Bu "Sîmûre"nin Amasya yakınında olduğu kesin olmakla birlikte eski kayıtlarda "Simre-i Amasya, Simre-i Alparslan (İlarslan), Simre-i Havza, Simre-i Koca Kayası, Simre-i Kedeğra, Simre-i Lâdik" adlarıyla altı yerde "Simre" bulunduğu ve bunların hepsi de yakınlığın gösterdiği yerde olduğu için, Selçuklu Sultanı Mes'ud'un yaptırdığı "Simre"nin bunlardan hangisi olduğu tarihçiler arasında tartışmalı sayılmaktadır. Bu altı Simre'den ancak birini Sultan Mes'ud'un yaptırdığı kesin olduğu gibi, ötekilerin sonradan ortaya çıkıp bu adla anıldığı kuşkusuzdur. Buna göre biri asıl, ötekiler bunun kollarıdır.
Tarihî kayıtlar incelenirse bu görüşlere yer kalmaz. Çünkü asıl "Simre"nin yerinin belirlenmesine dair "Behcetü't-Tevârîh"de Şükrullah Çelebi şöyle diyor: "Selçuklu Sultanı Mes'ud Amasya'ya yerleşip 'Sîmre' adıyla yeni bir şehir kurdu ve burada cami ve medrese yaptırarak orada yaptırdığı yüksek türbeye gömüldü."
"El-Aylemü'z-Zâhir"de Mustafa Cenâbî Efendi şöyle diyor: "Adı geçen sultan Amasya'da oturup yeni bir şehir yaptırdı, adını 'Simre' koydu, burada cami, medrese ve türbe yaptırıp orada gömüldü. Bugün yıkıktır. Bunun yakınında 'Kedeğra' adıyla bir kasaba daha yaptırmıştır."
"Câmiu'd-Düvel"de Derviş Ahmed Efendi şöyle diyor: "Sultan Mes'ud Amasya yakınında bir kasaba yaptırıp orada oturdu; han, imaret ve daha nice hayır eseri canlandırdı, büyük vakıflar kurdu, adını 'Simre' koydu; 558'de [1163] öldü ve 'Simre'deki türbesine gömüldü."
Bu üç tarihî nakilden anlaşıldığı üzere, birinci Selçuklu Sultanı Mes'ud'un Amasya'yı başkent edindiği, yeni bir şehir yaptırdığı ve hayır eserleri inşa ettirdiği kesindir. Ancak adı geçen sultanın yaptırdığı yeni şehir, hayır eserleriyle süslenip adı değiştirilerek Amasya'nın kendisi olmamış, Amasya'nın yakınında kurulmuştur. Amasya, Yeşilırmak'ın kuzeyindeki "İç Kale"den ibarettir; "Simre" ise Yeşilırmak'ın güneyinde, bu İç Kale'nin doğal yakınlığında bulunan mahallelerin tamamıdır. Öbür Simreler bundan sonra ortaya çıkmıştır. Bu iddia altı bakımdan kanıtlanabilir:
1- Eskiden Amasya çevresi, girişin başında anlatıldığı üzere "Zemendû" mevkiinden "Çalan" mevkiine kadar uzanan ve kayalıklarla çevrili uzunluk ve genişliğin tamamıydı; ırmağın güney ve kuzey yanlarının tamamı bu çevre içinde yer alıyordu. 491 [1098] yılından itibaren Haçlılar'ın Amasya'ya saldırısı ve Amasya emiri Melik İsmail Danişmendî'nin yiğitçe savunma için çabalaması sırasında Yeşilırmak'ın güney yanları ve Zemendû topyekûn yıkılıp harap olmuş, geri kalanı da yanmıştır; "Ikdü'l-Cümân" ve "El-Aylemü'z-Zâhir"de yazılıdır, öbür kaynaklarda da anılmıştır.
Yeşilırmak'ın kuzey yanlarının Harşena Kalesi eteklerine rastlayan kısmı kale duvarıyla örtülü olduğundan yıkımdan korunmuşsa da güney yanları tümüyle harabeye dönmüş, boş arsa durumunu almış ve "Amasya" adı da Yeşilırmak'ın kuzey yanında bulunan "İç Kale" kısmına özgü kalmıştı.
538 [1143-44] dolaylarında Amasya beyliği Selçuklu saltanatına bağlanıp Amasya başkent olduğu zaman Sultan Mes'ud, Yeşilırmak'ın harap olan yanlarında yeni bir şehir kurmuş, Zemendû'yu yenilemiş, Köprü Kasabası'nın doğusunda olan yerde de yeni bir şehir kurduğundan Yeşilırmak'ın güney yanlarına "Sîmûre", kuzeydoğu yanında bulunan Zemendû'ya "Ziyâre" ve Amasya yakınındaki öbür yeni şehre "Kedeğra" adını vermiştir.
Çünkü Amasya adıyla anılan "İç Kale", yani "İçeri Şehir", Harşena Kalesi'nin eteklerinde büyük bir sur içinde yapılmış, olağanüstü korunaklı ve düşman saldırısından emin olmakla birlikte son derece dar, insanı bunaltan eski bir şehirdir. Yeni kurulan şehrin yeri ise İç Kale'ye göre her yanı açık ve geniştir; Akdağ'ın soğuk rüzgârına açıktır, havası sağlıklıdır; bu bakımdan bedenin düzelmesine, yani beden sağlığına yarayacak iyi bir yerdir. "Sîmûre"nin gösterdiği anlama buranın uygunluğunun öbür Simreler'den daha güçlü olduğu tıbben doğrulanmış, yer bakımından da kesindir. Öbürlerinin ortaya çıkışının 641 [1243] olayından sonra olduğu yakında anlatılacaktır.
2- Adı geçen sultan tarafından kurulup Amasya başkent edildiği zaman Sultan Mes'ud, Amasya'nın batı yanında, yani İçeri Şehir'in şimdiki Kurşunlu Mahallesi'ne rastlayan yerinde yüksek bir saray ve bir hamam yaptırarak Amasya'da oturduğu tarihen sabit olduğu gibi eserler bakımından da kesindir. Adı geçen sultanın ölümünden sonra "Simre"nin Amasya beyliğinin merkezi olduğu ve bu merkezliğin 700 [1300-01] tarihine kadar sürdüğü, tarihen kanıtlanmış bir olgudur. 612'de [1215-16] "Sîmre" valisi olan Emir Bedreddin Ebubekir, Sinop Kalesi'ni yenilediğinden adıyla birlikte kalenin ikinci burcunda "Sahib-i Sîmre" (Simre'nin sahibi) olduğu kazınmıştır; adı geçen emirin bu tarihte Amasya valisi olduğu kayıtla sabittir.
İkinci olarak Sultan Mes'ud'un "Simre-i Amasya"yı başkent edinip Kızılırmak'ın bütün doğu yanında hükümet sürdüğü "Heşt Behişt" ve "Câmiu'd-Düvel" tarihlerinde yazılıdır; bu zamanlarda Amasya kadısı olan Ziyâeddin Îsâ el-Hakkârî, Şemseddin Ahmed bin Verdî gibi zatların imzalarında "Kâdı'l-Kudât bi-Dârü's-Saltanat-ı Sîmre" (Simre başkentinin başkadısı) kaydı bulunmaktadır. Buna göre Simre'nin kurulduğu tarihten itibaren Amasya adı "İç Kale"ye özgü kalmış, "Simre" adı Selçuklu döneminde baskın gelip vilayetin özel adı olmuştur. Bu resmî nitelik, öbür Simreler'in hiçbirinde yoktur.
3- 565-900 [1169-1495] tarihine kadar bulunan bütün şer'î belgelerde ve eski sicillerde Amasya iki kısma ayrılmıştır; "İçeri Şehir"e "Bâtın Amasya" ve "İçeri Şehir"in, yani "İç Kale"nin dışında kalan yerlerin hepsine "Zâhir Amasya" denildiği açıktır. "Bâğ Helkis", "Ahi Sâbıkeddin", "Ahi Kamereddin" mahalleleri ve "İltekin Bağları" "Zâhir Amasya"dan sayıldığı gibi Yeşilırmak'ın güney yanları da bütünüyle "Zâhir Amasya" olarak yazılıdır. "Zâhir Amasya" denilen yerlerin hepsine "Sîmre" adının verildiği ve "Sîmre"nin Amasya çevresi içinde bulunduğu, sonradan "Zâhir Amasya" adıyla kaydedildiği o resmî kayıtlardan anlaşılmaktadır. Tarihen Amasya yakınında kurulduğu kesin olan bu "Sîmre"nin Amasya'ya en yakın yerde bulunması, öbür Simreler'in sonradan ortaya çıkarıldığını, kurulduğunu ya da adlandırıldığını gösterir.
4- Bütün tarihlerin ve resmî kayıtların tanıklığına göre birinci Selçuklu Sultanı Mes'ud, kurduğu "Simre"nin içinde gömülüdür ve türbesi de bu "Simre"nin içinde mevcuttur. Böyle canlı bir tanık olan türbe, Amasya Livası içinde araştırılırsa "Zâhir Amasya"dan sayılan Amasya çevresi içinde, "Üçler Mahallesi"nin batı ucunda, "Narlı Bahçe" adıyla ünlü mezarlığın güney yanında görülür, bu açıktır. Bu türbe biçim olarak kare planlıdır, Selçuklu tarzındadır, ön yüzü güzel süs ve nakışlarla donatılmış, taştan olduğu kadar büyük, görkemli bir mezardır.
Bu türbenin birinci Selçuklu Sultanı Mes'ud'a ait olduğu ve içinde gömülü bulunduğu bütün resmî kayıtların tanıklığıyla sabittir; adı ve ölüm tarihi, ön yüzünde batı yanında bulunan sütun üzerinde çiçek biçiminde kûfî yazıyla kazınmıştır. Tarihlerde anılan hayır eserlerinden hankâhı bu "Sîmre"nin içinde olduğu kayıtla sabittir ve bugün yıkıntısı mevcuttur; cami ve medresesinin yerleri ise anlaşılamamıştır.
5- Amasya çevresi içinde "Sîmre"nin var olduğu, 857 [1453] tarihine kadar yazılan eski sultanî defterlerde yazılıdır; yalnız bu adın "Üçler, Hacı İlyas, Receb, Şâmîce, Küpceğiz, Gök Medrese" mahallelerine özgü kaldığı görülmektedir. Selçuklu günlerinde "Sîmre" adı "Zâhir Amasya" diye anılan yerlerin hepsine özel ad iken Selçuklu nüfuzu Amasya'dan kalkınca bu altı mahalleye daraldığı ve "Zâhir Amasya"nın da bütünüyle Amasya adıyla anıldığı anlaşılmaktadır.
6- (857-917) [1453-1511] tarihine kadar var olan "İltekin Kasabası"nın "Geldiklan Nahiyesi"nin merkezi olduğu bütün vakfiyelerden anlaşılmaktadır. "Kızılca, Boğa, Gerne, İltekin" köylerinin Amasya çevresinden "Sîmre Nahiyesi" içinde olduğu bunlara ait vakfiyelerde yazılı olduğundan, Osmanlı'nın ilk günlerinde "Sîmre Nahiyesi" olup bunun merkezi de Amasya çevresi içinde "İltekin Kasabası" iken 917 [1511] olayında harap olarak "İltekin Köyü" olan ve bugün "İltekin" adıyla ünlü bulunan yer olduğu açıktır.
Buna göre altı Simre'den biri olan I- "Sîmre-i Amasya", kuruluş tarihinden itibaren Yeşilırmak'ın güneyine ve "İç Kale"nin doğu ve batı yanlarına özel ad olmuş, Selçuklu günlerinde ün yaparak Amasya vilayetine, Amasya beyliğine, Amasya hükümetine özel unvan da olmuş; Selçuklular'dan sonra altı mahalleye özgü kalmış; Osmanlı'nın ilk devrinde "Geldiklan Nahiyesi"ne özgü bir nahiyenin adı olma biçimini almış ve bunun merkezi "İltekin Kasabası" olmuştur. 917'de "Şahkulu Olayı"nda "Simre Nahiyesi"nin merkezi, yani "Simre Kasabası" sayılan "İltekin Kasabası" harap olunca 1018 [1609-10] yılına kadar bir köy durumunda kalmış, sonra Amasya mahallelerinden sayılmış ve 1241 [1825-26] savaşında mahalle de kalmamıştır. "Aylem" tarihinin "bugün yıkıktır" dediği "Simre" işte bu "İltekin Kasabası" olacaktır.
II- "Simre-i İlarslan": Amasya'nın kuzeyinde, Suluova'ya bakan Kırklar Dağı'nın eteğinde bulunan bir köydür. İkinci Sultan Mes'ud'un oğlu Sultan Şah'ın soyundan Alp Arslan Bey bin Keyhüsrev Bey'in çiftliğiydi. 783 [1381-82] karışıklığından yararlanma amacıyla beylik iddia etmiş ve burada oturmuş, amcaoğullarına uyarak oturduğu yere "Simre" adını vermiştir. Ancak orası "Alp Arslan Köyü", yanlışlıkla "İlarslan Köyü" adıyla ünlü olup "Simre" adı eski kayıt ve defterlere özgü kalmıştır. Soyundan Canik beyliğinde bulunan Hüseyin Bey ile Abdüllatif Bey ünlüdür.
III- "Simre-i Havza": Kasabanın batı yanında bulunan bir nahiyenin adıdır. Bu nahiyenin merkezi önce "Tatar Kalesi", sonra "Umur Köyü" olmuş; Sultan Mes'ud'un ölümünden sonra oğlu Sultan Tâceddin Altunbaş Gazi bu adı önce "Tatar Kalesi"ne, sonra "Umur Bey Köyü"ne vermiştir. 756 [1355] yılından sonra "Umur Bey Köyü" "Şeyh Savcı - Şeyh Sâfî" adıyla ünlü olmuş, "Simre" adı nahiyeye özel ad olmuştur. Sultan Tâceddinzade Kılıç Arslan Bey ünlüdür.
IV- "Simre-i Koca Kayası": Köprü Kasabası'nın güneybatı yanında yüksek bir kayanın üzerinde, taş duvarla çevrili büyük bir kalenin adıdır. Kasabaya sekiz kilometre kadar yakındır. 670 [1271-72] yılından itibaren "Taşan Bey"in dedesi olan Mahmud Şah bin Husrev Şah-ı Selçukî buraya sığınıp beylik yapmış ve "Simre" adını vermiştir. Soyundan bir kol burada beylik edip bunlardan Haydar Bey 833'te [1429-30] Yörgüç Paşa'ya boyun eğince amcaoğullarından Taşanzade Hasan Bey bu kalede cami, medrese, zaviye, türbe yaptırıp vakıflarını düzenlemiş, oğlu Şâhin Bey genişletmiştir. Melik Ahmed Çelebi, Emir Çelebi bu "Simre"de gömülü olup türbeleri vardır. Oruç Köyü ile Köprü Köyü'nün yeri de bu "Simre"nin eklerinden olduğu Yörgüç Paşa ve Hasan Bey vakfiyelerinde yazılıdır.
V- "Simre-i Lâdik": Kasabanın doğu yanında, gölün kıyısında küçük bir kasaba olduğu resmî kayıtlardan anlaşılmaktadır. 718 [1318-19] yılından sonra Sultan Mes'ud'un oğlu Sultan Şah burada oturduğu için "Simre" adını kazanmıştır. Oğlu Kubad Bey beylik iddiasıyla ün yaptığından çocukları bir derece nüfuz sahibi olmuştur. Bunlardan Cüneyd Bey Canik beyliğinde bulunup amcaoğullarından olan Taşanoğulları'ndan Ali Bey ve Ahmed Bey ile çekişmesiyle ünlüdür. Cüneyd Beyzade Âdil Bey'in Merzifon'da mahallesi, bu "Simre"de zaviyesi, "Arslan Çayırı"nda vakfı vardır. Bunun torunları bugün vakıflarından yararlanarak Köprü'de oturmaktadırlar.
VI- "Simre-i Kedeğra": Köprü Kasabası'nın doğu yanında bulunan "Bayram Köyü"nden ibaret olup "Yeşbeyi Köyü"nün de "Simre"den sayıldığı anlaşılmaktadır. Ünlü "Taşan Bey" bu "Simre"den ün yapmış, sonradan "Sultan Kemal-i Dânişmendî"ye yurt olmuş, "Taşanoğulları"na karşı çıktığından kaldırılmıştır.
Bu altı "Simre"nin kuruluş tarihi, ortaya çıkış zamanı ve bunlarda oturan zatların sülaleleri incelenirse, önce birinci Sultan Mes'ud "Zâhir Amasya"da yeni bir şehir kurup "Sîmûre-Simre" adıyla damgalamış, sonra çocukları bu Selçuklu şehrinde oturmuş; 658 [1260] tarihinden itibaren Tatarlar'ın nüfuzu hâkim olunca koca Asya'ya hükmeden Selçuk Oğulları'nın talihsiz çocukları ayrılık ve cahillik yüzünden dağılarak Amasya Livası'nın birer köşesine yerleşmiş ve büyük dedelerine öykünerek oturdukları yerlere "Simre" adını vermişlerdir. Buna göre "Simre-i Amasya" asıldır; ötekiler beşi bu aslın kollarıdır. Şimdiki durumda Amasya'da herkese hüzünlü bir biçimde kederini gösteren "Türbe-i Mes'ûdiyye"den başka hiçbirinden bir iz kalmamıştır.
Diri ve ayakta duran Allah'ı tenzih ederim. Güç ve kuvvet yalnız yüce ve büyük Allah'tandır.
Sekiz cilt olarak düzenlenmiş Amasya Tarihi'nin girişi, yani birinci cildi burada sona erdi. Öbür ciltler de basım masraflarının sağlanmasına bağlı olarak basılmak üzeredir.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- nâhiye: kazanın alt bölümü, bucak
- nâzır-ı Anadolu: Anadolu'daki Moğol (İlhanlı) yönetiminin yüksek memuru, vali
- noyin: Moğol-Tatar komutanı, bey
- mütesellim: bir yerin yönetimini üstlenen vekil yönetici
- mirahur: padişahın ya da paşanın at sorumlusu
- kâdı'l-kudât: başkadı
- muvakkithâne: namaz vakitlerini hesaplayan görevlinin çalıştığı yer
- kârgîr: taştan örülmüş
- müşîr: mareşal
- eşrâf: ileri gelenler, ayanlar
- mevâlî: büyük kadılık ve müderrislik rütbesindeki âlimler
- iğtişâş: karışıklık, ayaklanma
- ism-i mekân: dilbilgisinde yer adı yapan kalıp
- kethüdâ: kâhya, işleri yürüten vekil
- hankâh: derviş ve yolcu barındıran tekke
- vakfiye: vakıf kurma belgesi
- sicil: kadı defteri, resmî kayıt
- emâret: beylik, emirlik
Merzifon'un Adı Üzerine
Hüsameddin, Merzifon adını bir sözcük oyunuyla açıklamaya çalışır: Farsça "merz" (sınır) ile Pon (Pont) sözcüğünü birleştirir, sonra adı Hunlar'ın Pont kıtasındaki yarı bağımsız bir beyi olan Barsevinç'e bağlar. Bugünkü ansiklopedik çalışmalar bu görüşleri benimsemez. Adın kökeni konusunda tartışma sürmektedir; Barsevinç iddiasının bir dayanağı bulunmadığı, "Pont devletinin sınır şehri" anlamındaki yorumun da şüpheli olduğu belirtilir. Şehrin, Roma komutanı Pompeius'un Pontus Kralı Mithridates'i yendiği sırada Fazemonid adlı bir yerleşme olduğu, Pompeius'un burayı şehir ilân edip Neapolis adını verdiği ve zamanla Phazemon Neapolis denildiği, beşinci yüzyılda Stefan'ın şehri Phamidzon olarak kaydettiği, adın daha sonra Famezon, Mazifon, Marsovan ve Mersivan biçimlerine dönüşerek Selçuklu kaynaklarında "Bâzimûn", Fars kaynaklarında "Merzubân", Osmanlı belgelerinde "Merzifon" diye yazıldığı bildirilir. Hunların şehre ilişkin tek kaydı, 395-396 yıllarında Kafkasya'dan Bizans topraklarına girerek bölgeyi yağmalamalarıdır; şehri onların kurduğuna dair bir bilgi yoktur.
Hüsameddin'in "Marınca Köyü" ile ilgili çıkarımı ise ilginçtir: ona göre asıl kasaba Marınca'dır ve Merzifon bir karargâh olarak sonradan kasaba biçimini almıştır. Bu çıkarım başka kaynaklarda doğrulanmaz; bununla birlikte Marınca bugünkü adı Karamustafapaşa'dır.
Fetih, Danişmendliler ve Mahalleler
Hüsameddin'in verdiği fetih bilgisi bugünkü araştırmalarla uyuşur. Merzifon, Malazgirt'ten (1071) sonra Danişmendli emirlerinden İltegin Gazi tarafından fethedilmiştir; oğlu Sihâmüddevle Hüseyin Gazi uzun süre burada oturmuştur. Onun kaldığı yer Sihâmüddevle köyü ya da mahallesi olarak anılmış, Osmanlı kayıtlarında Samadola, 1642 tarihli bir avarız defterinde Sehmüddevle diye geçmiştir; bu yer bugün şehrin bir mahallesidir (Samadolu, yakın zamanlardaki adıyla Buğdaylı). Hüsameddin'in "el-yevm Sehmü'd-devle Köyü" demesi bu çizgiye oturur. Mengücek Bey'in fethi iddiasına gelince, Hüsameddin bunun tarihen bilinmediğini söyler; başka kaynaklarda da Mengücek bağı yer almaz.
Mahalle adları da dikkat çekicidir. 1520 tarihli kayıtlarda Merzifon kasabasında yirmi sekizi Müslüman, altısı gayrimüslim olmak üzere otuz dört mahalle vardır ve tahmini nüfusu beş altı bin kişidir. Hüsameddin'in saydığı mahallelerden Câmi-i Atîk (Eskicami), Câmi-i Cedîd (Camicedit), Hacı Balı, Harmanlı, Hoca Süleyman, Kadı Mahbub (Gazimahbup) ve Sofular o dönemdeki kayıtlarda da geçer. 1840'lardaki temettuat sayımına göre şehirde on üç mahalle ve 929 vergi mükellefi hane kayıtlıdır; nüfusun önemli bir kısmı dokumacılık gibi tekstil işlerinde çalışmaktaydı. Cumhuriyet'in başında mahalle sayısı yirmi dörttü, 1930'da on ikiye indirildi; Evliya Çelebi'nin 1648'de verdiği kırk dört mahalle ve dört bin ev rakamları ise abartılı sayılmaktadır. Hüsameddin'in "yirmi mahalle, dört bin hane, otuz sekiz bin nüfus" demesi, kendi döneminin kazadaki toplam sayılarına ait olmalıdır.
Çelebi Sultan Mehmed Medresesi
Hüsameddin, Çelebi Mehmed'in 818'de (1415-16) bir medrese ve hamam yaptırdığını yazar. Medresenin giriş eyvanındaki kitabeye göre inşaat Çelebi Sultan Mehmed'in emriyle 1414'te başlamış, 1417'de Ali oğlu Umur Bey tarafından tamamlanmıştır; mimarı Muhammed Hamza oğlu Ebubekir Mehmed'dir. 1418-1419 yıllarında Emin Onur oğlu Ali Bey tamir ettirmiştir. İlk müderrisi Feridüddin Mehmed Çelebi'dir; Hüsameddin'in andığı "Feridüddin Mehmed Devvânî" adı bu müderrisin adıyla örtüşüyor olabilir, ama bunu kaynaklarda doğrulayamadım. Medrese kare planlı, dört eyvanlı ve açık avlulu olup yirmi odadan oluşur; kırmızı ve beyaz taşlarla örülen kemerleri, geometrik ve rumi bezemeli oyma ahşap kapı kanatlarıyla Selçuklu geleneğini sürdürür. Kapının özgün kanatları Ankara Etnografya Müzesi'ndedir; Merzifon Belediyesi aslına uygun yenilerini yaptırıp yerine takmıştır. Giriş eyvanının üstündeki saat kulesi ise Amasya mutasarrıfı Ziya Paşa tarafından 1865-66 yıllarında eklenmiştir.
Hüsameddin'in andığı öteki yapılar da başka kaynaklarda geçer: Devlet Hatun'un 1419'da yaptırdığı cami, zaviye ve imaret, Çelebi Sultan Mehmed Camii diye bilinen ama aslında II. Murad'ın yaptırdığı Medreseönü Camii (1427), Âbide Hatun Camii. Bu son yapıyı Hüsameddin Marınca'da gösterirken bugünkü kaynaklar Bahçekent köyünde gösterir; Hüsameddin'in ve başka kaynakların verdiği yer farklıdır, bu konuyu burada çözemiyorum.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
Hüsameddin'in Merzifon sayfalarında en çok öne çıkan şahsiyet Kara Mustafa Paşa'dır. Paşa, 1044'te (1634-35) Merzifon'un Marınca (bugünkü Karamustafapaşa) köyünde doğmuştur. Babası Oruç Bey adında bir timarlı sipahidir; IV. Murad'ın Bağdat kuşatmasında şehit düşünce dört yaşında yetim kalan Mustafa, Amasya sancak beyi olan Köprülü Mehmed Bey'in himayesinde, onun oğullarıyla birlikte iyi bir medrese tahsili görmüştür. Başka bir rivayete göre ise 1036'da (1626-27) doğmuştur. Köprülü'nün damadı olan Kara Mustafa Paşa sadrazamlık makamına gelmiş, 1683'teki Viyana kuşatmasını yönetmiş, yenilgi sonrası 6 Muharrem 1095'te (25 Aralık 1683) Belgrad'da idam edilmiştir.
Merzifon'daki külliyesi 1666-1679 yılları arasında inşa edilmiştir: cami (Paşa Camii), Taşhan, bedesten, kütüphane, iki hamam ve dükkânlar kasabanın fiziksel dokusunu belirlemiştir. Hüsameddin'in verdiği 1090 (1679) tarihi bu aralığa uygundur. Paşa'nın vakıfları arasında yer alan su yollarının şehrin sosyal ve ekonomik hayatını değiştirdiği, bu etkinin sonraki yüzyıllarda da sürdüğü belirtilir. Paşa ayrıca İstanbul Çarşıkapı'da Divanyolu üzerinde medrese, mescit, kütüphane, türbe ve sebilden oluşan bir külliye başlatmış; bu külliyeyi oğlu Ali Paşa tamamlamıştır. Kaynaklarda Paşa'nın adı Batı'da "Kara", Türkiye'de "Merzifonlu", öldürüldükten sonra ise "Maktul" sıfatlarıyla anılır.
Amerikan Koleji
Hüsameddin, 1300'de (1882-83) Merzifon'da kurulduğunu söylediği "Kolej"i Ermeni gençlerinin duygularını coşturmak bakımından olumsuz değerlendirir ve bunun üzerine Müslümanlara ait okulların ıslahına girişildiğini anlatır; bu yorum, yazarın kendi dönemindeki siyasî bakışını yansıtır. Bugünkü bilgilere göre Amerikan Koleji'nin ilk kuruluş tarihi 1876'dır; hastane, okul, kütüphane, laboratuvar ve rasathanesiyle şehrin kuzeyindeki en yüksek noktada yer alır. Hüsameddin'in verdiği 1300 tarihi ile arasındaki fark, kuruluş ile rüşdiye ve idadi düzeyli programın başlatılması arasındaki farkla açıklanabilir, ama bunu kaynaklarda doğrulayamadım.
Sultan Mesud ve Simre Sorunu
Metnin ikinci yarısı, Simre adının kökeni ve altı Simre arasındaki ilişkiyle ilgili uzun bir kanıtlamadır. Hüsameddin'in kanıtlamak istediği şudur: Selçuklu Sultanı Mesud'un Amasya yakınında kurduğu yeni şehir, Yeşilırmak'ın güneyindeki "Zâhir Amasya"dır ve "Simre" adı buraya verilmiştir; öbür beş Simre sonradan, Selçuklu soyundan gelen beylerin kendi yurtlarına bu adı vermesiyle ortaya çıkmıştır.
Bugünkü kaynaklar Anadolu Selçuklu sultanı I. Mesud'un Amasya yakınında Simre adlı bir şehir kurdurduğunu doğrular. Mesud'un yaklaşık 1116-1155 yılları arasında hüküm sürdüğü, 550'de (1155) öldüğü, bazı rivayetlere göre 551'de (1156) öldüğü belirtilir. Hüsameddin ise "Câmiu'd-Düvel"e dayanarak ölüm tarihini 558 (1163) olarak verir; bu tarih ile bugünkü kaynakların tarihi arasında yaklaşık sekiz yıllık fark vardır. Bugünkü kaynaklar, Mesud'un cenazesinin Konya'da Alâeddin Camii avlusundaki türbede defnedildiğini, türbesinin Amasya yakınında olduğu söylentisinin doğru olmadığını bildirir. Hüsameddin ise türbeyi Amasya'da, Üçler Mahallesi'nde gösterir ve üzerindeki kûfî yazıyı bile andığı hâlde, TDV maddesi bu görüşü paylaşmaz.
Üçler Mahallesi'nde Amasya Müzesi bahçesinde, daha önce Mumyalar Müzesi olarak kullanılan dikdörtgen planlı, eyvan tipli bir Selçuklu dönemi türbesi vardır ve "Sultan Mesud Türbesi" adıyla anılır. Kuzeye bakan ön cephesi kesme taştan, öbür kısımları moloz taştan örülmüş, üzeri beşik tonozla kapatılmıştır; on ikinci yüzyılda yapıldığı bilinmektedir. Bu yapının I. Mesud'a ait olduğu görüşü kimi araştırmacılarca benimsenmiştir, ancak adıyla ilgili kaynaklar arasında ayrılık vardır: Hüsameddin bu türbeyi Mesud'a kesin biçimde bağlar, öte yandan Mesud'un asıl türbesinin Konya'da olduğu açık bir bilgidir. Bu çelişki, Amasya'daki yapının Mesud'a mı yoksa Selçuklu döneminin başka bir kişisine mi ait olduğu sorusunu açık bırakır. Hüsameddin'in "bugün hazin bir biçimde herkese keder gösteren Türbe-i Mes'ûdiyye'den başka hiçbirinden iz kalmamıştır" cümlesi, yapının yüz yıl önce de ayakta olduğunu gösterir.
Diğer Simreler
Altı Simre'nin hangi tarihte kurulduğu, kimin yaptırdığı ve nasıl çıktığı konusunda başka kaynaklarda doğrulayabildiğim ayrıntı yoktur; Amasya Sancağı'nın on altıncı yüzyıl düzenlemesinde Simre-i Ladik adının kaza olarak geçmesi (1576-77) ve Gümüş, Gedegra, Zeytun gibi kazalarla birlikte sayılması, bu adların gerçekten Osmanlı idarî düzeninde yer aldığını gösterir. Hüsameddin'in soy ağaçlarına ilişkin ayrıntıları ise (Taşanoğulları, Cüneyd Bey, Kubad Bey ve çocukları) yalnız yazarın aktardığı yerel kayıtlara dayanır; bunları başka kaynaklarda doğrulayamadım. Zünnûn Baba, Elvan Çelebi ve Âşık Paşa gibi kişilerin soylarına dair anlatımlar da yerel gelenekten gelir; Elvan Çelebi ile Baba İlyas bağı ise TDV'de ayrıca belgelidir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 204–212. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Mehmet Öz, "Merzifon", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/merzifon
- Abdülkadir Özcan, "Merzifonlu Kara Mustafa Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/merzifonlu-kara-mustafa-pasa
- "Mesud I", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mesud-i
- "Elvan Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/elvan-celebi
- "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
Resmî kaynaklar
Kitaplar