Bunlardan mâ-adâ pek çok vüzerâ, sudûr, ümerâ, mevâlî ve a'yân Amasya'dan neş'et ederek her biri Amasya'da ve bilâd-ı sâ'irede birer sülâle-i azîme bırakmış ve ensâbından pek çok ekâbir, mesâlik-i muhtelifede kesb-i iştihâr etmişlerdir. Bu sülâlelerden pek ziyâde meşhûr olanları şunlardır:
1- "Eretna Bey Sülâlesi": Amasya'da beylerbeyi "İzzeddîn Mehmed [319] Pervâne Bey"in nâ'il-i sahâbeti olan "Uygur" beylerinden "Ca'fer Bey"in mahdûmu "Sultân Eretna Bey" evlâdına denir. Bunlar mu'ahharan iki fırka olup birine "İnehanlı", diğerine "Eretnalı" denmişdir. Birincisi "İnehan bin Ca'fer Bey" ve ikincisi "Eretna Bey bin Mehmed Bey" evlâdlarıdır. Her iki fırka da Amasya'da teferru' ederek 1000 târîhlerine kadar ensâbı bulunabilmişdir. Bunlardan "Mehmed Bey, Ca'fer Bey, Ali Bey, İnehan Bey, Ali Paşa Bey" meşhûr olup "Ali Paşa"dan üçüncü bir fırka daha zuhûr ederek "Ali Paşazâde" denmişdir.
2- "Atabeg Sülâlesi": Amasya'da ikinci "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" atabeyi olan "Nâsıreddîn Ahmed Bey"in evlâdına denir. Bunlardan üç fırka-i azîme zuhûr edib birine "Hoca Mehmed Paşazâde", diğerine "Yörgüç Paşazâde", öbürüne "Hızır Paşazâde" denmişdir. Diğer bir fırkası da "İlyâs Beyzâde" olup bunların cümlesi de şöhretlerini muhâfaza ederek idâme-i mevcûdiyet etmişdir. El-yevm "Hoca Mehmed Paşa" ve "Hızır Paşa" ahfâdı zevi'l-erhâm ve "Yörgüç Paşa" evlâdı tamâmiyle asabât olarak mevcûddur.
3- "İltekin Sülâlesi": Amasya fâtihlerinden ve "Dânişmend Gâzi" ümerâsından "Nâsıru'd-Devle İltekin Harezmî" evlâdına denir. Bunlar üç fırkaya münkasim olup "Gıyâseddîn Mahmûd" fırkası Konya'da ve "Hüsâmeddîn Hüseyin Rûmî" fırkası Mısır'da kalmış [320] ve ancak "Aydın" fırkası Amasya'da teferru' etmişdir. Bunlardan mu'ahharan "Kağnı" şu'besi zuhûr edib 1100 târîhine kadar efrâdı bulunabilmişdir. Bunlardan "Aydın Paşa, Ali, Hasan Beyler" meşhûrdur.
4- "Baba Sülâlesi": 650 târîhine kadar devr-i Selçûkî'de pek ziyâde meşhûr olan "Baba İlyâs-ı Horasânî" evlâdına denir. Bunlardan üç fırka-i azîme zuhûr ederek her biri şu'beler teşkîl etmişdir. "Âşık Paşa" fırkası, "Kutlu Bey" fırkası, "Fîrûz Bey" fırkası en ziyâde meşhûr olup birinci fırka nâmını 1000 târîhine kadar muhâfaza eylediği hâlde mu'ahharan "İn'âm Beyzâde", "Mütevellîzâde" unvânlarıyla tahvîl-i şöhret etmişdir. İkinci fırkadan başlıca "Uğurlu, Ulubeyli", ba'dehû "Cebecili, Fağfurlu" şu'beleri zuhûr edib "Cebecizâde, Fağfûr Paşazâde" fırkaları devâm ederek "Sefer Ağazâde, Hıfzîzâde", ba'dehû "Ganizâde" şöhretleri tahaddüs ve üçüncü fırkadan "Fîrûz Paşazâde" şu'besi iştihâr etmişdir. Bu sülâle taharrî edilirse Amasya'nın hemen onda birini teşkîl edecek bir râddeyi bulduğu anlaşılır. "Efte, Moramul, İnepazar, Olus" köylerinde meskûn olan Türkler'in çoğu bu sülâleden olduğu gibi, "Mecidözü" kazâsında "Elvân (Ulvân) Çelebi, Kayı, Kara Ya'kûb, Kışlacık" köyleri de bu sülâledendir. Bunlardan [321] ta'dâdı gayr-i kâbil ricâl-i devlet zuhûr etmişdir. "Hacı Beyzâdeler" dahi bunlardandır.
5- "Bîçâr Sülâlesi": Yedinci karn-ı hicrî ricâlinden emîr "Hüsâmeddîn Bîçâr" evlâdına denir. Bunlar mu'ahharan "Hamza Paşazâde", "İsmâ'îl Paşazâde" nâmıyla iki fırkaya münkasim olarak şerefleri 926 târîhlerine kadar devâm eylediği bulunabilmişdir.
6- "Cemâleddîn Sülâlesi": Amasya'da 739'da vefât eden fuzalâdan "Cemâleddîn Aksarâyî" evladına denir. Bunlar mu'ahharan üç fırka olup bir fırkası Mısır'a, diğer fırkası Konya'ya, ba'dehû vatanları olan Aksaray'a gitmişler ve bir fırkası da Amasya'da kalıp "Cemâlîzâdelik"le teselsül etmişlerdir. Ba'dehû Aksaray'a giden fırka dahi Amasya'ya gelip "Temennâ Mahallesi"nde tavattun ve bunlardan sadr-ı a'zam "Pîrî Paşa" ve şeyhülislâm "Zenbilli Ali Efendi" şu'beleri İstanbul'da ve "Çelebi Halîfe" şu'besi Amasya'da ikâmet etmişlerdir.
7- "Hacı Efendi Sülâlesi": Amasya kudâtından "Amasyalı Çavuşzâde Hacı Mehmed Efendi" evlâdına denir. Bunlar 1000 târîhinde zuhûr edib, "Kadızâde", "Müftüzâde", "Hacı Bekir Ağazâde" nâmlarıyla üç şu'beye ayrılmışlardır. Bunlardan "Ömer Paşa", "Ahmed Paşa", "Mustafa Paşa" nâmında üç vezîr çıkmışdır. Bunların evlâdı vardır.
8- "Halâtî Sülâlesi": Amasya müderrislerinden ve 700 evâ'ilinde [322] vefât eden "Necîbeddîn Mûsâ el-Hallâtî" evlâdına denir. Bunlardan "İmâdî", "Mes'ûdî" nâmlarıyla iki fırka-i azîme zuhûr edib her biri müte'addid şu'belere inkısâm etmişdir. "İmâdîler"den "Şeyh Mü'eyyedzâde", "Küpelizâde" ve "Çakalzâde" şu'beleri Amasya'dan ve şeyhülislâm "Ebu's-Su'ûd Efendi" sülâlesi İskilib'den teferru' ederek her biri Amasya'da, İstanbul'da diğer şu'beler te'sîs etmişdir. "Mes'ûdîler"den de "Şeyh Zekeriyyâzâde", "Abdullah Paşazâde" şu'beleri ayrılıp birinci şu'be 1000 hudûduna kadar gelmiş ve ikinci şu'be 1280 târîhine kadar Amasya'da ve el-yevm Sonusa'da devâm etmekde bulunmuşdur. Bu sülâleden meşâhîr-i kudât, şeyhülislâm, sudûr, mevâlî, ümerâ pek çok gelmişdir.
9- "Receb Sülâlesi": 900 sâline doğru irtihâl eden meşâhîr-i kudâtdan "Amasyalı Sadreddîn Receb Çelebi" evlâdına denir. Bunlardan "Bayrâmzâde", "Şa'bânzâde" fırkaları zuhûr edib birincisi Ankara'da, ba'dehû İstanbul'da, ikincisi Amasya'da, ba'dehû İstanbul'da şu'beler te'sîs etmişdir. Bu sülâleden "Zekeriyyâ Efendi", "Yahyâ Efendi" gibi iki şeyhülislâm ve "Hasan Efendi", "Şeyh Mahmûd Şifâ'î Efendi" gibi iki kazasker zuhûr etmişdir.
10- "Sungur Sülâlesi": 700 evâ'ilinde vefât eden ümerâdan "Seyfeddîn Sungur" evlâdına denir. Bunlar mu'ahharan "Osmân Paşazâde", "Çeribaşızâde", "Yahşî Beyzâde" unvânlarıyla üç fırka [323] te'sîs edib birinci fırka ve üçüncü fırka fevkalâde ihrâz-ı şöhret ve üçüncü fırka Amasya'da bulunup "Zanbak Oğulları", "Mütevellî Oğulları" unvânlarıyla Çeribaşı Mahallesi’nde 1300 târîhine kadar idâme-i mevcûdiyet etmişlerdir. Bunlardan "Bâyezîd Paşa", "Sinan Paşa", "Dâvud Paşa", "Ahmed Paşa" gibi vüzerâ ve ümerâ zuhûr ederek her biri birer şu'be bırakmışdır.
11- "Şâdgeldi Sülâlesi": Amasya'da meskûn Akçakoyunlu Kabîlesi’nden olup Amasya hükümdârı olduğu hâlde 783'de vefât eden "Şemseddîn Şâdgeldi Pâdişâh" evlâdına denir. Bunlardan "Devâtdârlı", "Buraklı" nâmıyla iki fırka-i azîme teşekkül edib "Devâtdâr Ahmed Paşa" evlâdına "Devâtdarlı" denmişdir. "Ahmed Paşa" evlâdından "Şâdî Beyzâde", "Burak Beyzâde", daha sonra "Şâdî Paşazâde", "Sinan Paşazâde" ve "Kadızâde" nâmlarıyla beş şu'be zuhûr etmiş ve "Sinan Paşa" şu'besinden "Bekir Beyzâde", "Dervîş Beyzâde" fürû'u gelmişdir. "Bekir Bey" şu'besi 1260 târîhine kadar Amasya'da isbât-ı mevcûdiyet etmiş ve "Dervîş Bey" şu'besi 1200 târîhlerinde tahvîl-i unvân eylediği münâsebetle anlaşılamamışdır.
12- "Şeyh İmâd Sülâlesi": 840 ricâlinden "eş-Şeyh İmâdeddîn Ömer el-Halvetî" evlâdına denir. Bunlar "Muslihzâdelik"le iştihâr edib 1000'den sonra İstanbul'da "Hocazâde" ve Amasya'da "Hoca Paşazâde" unvânlarıyla birer şu'be-i sudûr ve ümerâ te'sîs [324] etmişlerdir. Hoca-i Sultânî "Ömer Efendi" ve kazasker "Abdullah Efendi", "Osmân Efendi", "Ömer Efendi" ve "Hoca Ahmed Paşa" bunlardandır.
13- "Şirvânî Sülâlesi": 800 ricâlinden "eş-Şeyh Alâ'eddîn Ali Şirvânî" evlâdına denir. Bunlardan "Gâzi Beyzâde", "Tâcî Beyzâde" nâmlarıyla iki fırka çıkıp birincisi Köprü'de ikincisi Amasya'da ve İstanbul'da iştihâr etmişlerdir. İkinci fırkadan ba'dehû "Tezkirecizâde" nâmıyla bir şu'be ayrılmışdır. Bunlardan "Tâceddîn Paşa", "Mahmûd Paşa", kazasker "Ca'fer Çelebi", re'îsü'l-küttâb "Mehmed Bey" meşhûr olmuşdur. Amasya'da yakın zamânlarda diğer "Sirâceddîn İsmâ'îl Şirvânî" sülâlesi zuhûr ederek cümlesine "Şirvânîzâde" denmişdir. Bunlardan sadr-ı a'zam "Mehmed Rüşdî Paşa" ve kazasker "Ahmed Efendi" gelmişdir.
14- "Torumtay Sülâlesi": 679'da vefât eden Amasya vâlîsi "Seyfeddîn Torumtay" evlâdına denir. Bunlar dahi "Keçizâde", "Kaya Paşazâde" nâmlarıyla iki fırkaya ayrılıp her birinden mühim zevât zuhûr etmişdir. Bu iki fırka efrâdı 1100 târîhlerine kadar yaşayabilmişlerdir. Bunlardan "Ya'kûb Şâh", "Kaya Paşa", "Mustafa Paşa" nâmlarıyla ricâl-i hükûmet gelmişdir.
15- "Doğan Sülâlesi": 740 ulemâsından "Bedreddîn Doğan Türkmânî" evlâdına denir. Bunun ahfâdından "Kemâl Paşazâde" fırkası gâyet iştihâr ederek 1000 târîhine kadar idâme-i şeref edebilmişdir. [325] Vezîr "Kemâleddîn Mehmed Paşa", şeyhülislâm "Şemseddîn Ahmed Efendi" bu sülâleyi şereflendirmişlerdir.
16- "Zanalı Sülâlesi": 1069 vak'asında iştihâr eden züamâdan "Zanalı Kara Ca'fer Ağa"nın evlâdına denir. Bunlar "Yeğen Ahmed Paşazâde", "Mîrzâ Paşazâde", "Zanalızâde" unvânlarıyla üç fırka-i azîme olup birincisi İstanbul'da, diğer ikisi Amasya'da teselsül etmişlerdir. "Zanalızâde" fırkasından "Şerîf Efendizâde", "Şerîf Paşazâde", "Bakırcızâde" şu'beleri ayrılıp ikincisi İstanbul'da, Mısır'da, diğer ikisi yine Amasya'da teferrû' etmişlerdir. Sadr-ı esbak "Yeğen Ahmed Paşa", "Mîrzâ Paşa", "Şerîf Mehmed Paşa","es-Seyyid Ahmed Efendi”, "es-Seyyid Abdullah Efendi", "es-Seyyid Veliyyeddîn Efendi" gibi vüzerâ, ümerâ, ulemâ ve birçok a'yân bu sülâleden zuhûr etmişdir.
17- "Fazlî Sülâlesi": 1080 sâline doğru fevt olan vâ'iz-i meşhûr "Fazlullâh Efendi"nin evlâdına denir. Bunlar "Fazlîzâdelik"le şöhretlerini muhâfaza ederek yakın zamânlarda "Hacı Başı Oğulları", "Selâm Oğulları" demekle tahvîl-i unvân etmişlerdir. Bu ocağı uyandıran beylerbeyi "Fazlî Paşa" İstanbul'da kalıp bakiyyesi Amasya'da a'yân ve her biri hâ'iz-i rüchân olmuşlardır.
18- "Kayalı Sülâlesi": 1060 ricâlinden beylerbeyi "Kayalı Ahmed Paşa" evlâdına denir. Bunlar "Kayalı Paşazâde" unvânıyla 1260 târîhine [326] kadar idâme-i şeref etmişlerdir. "Ahmed Paşa", "Ali Paşa", "Ömer Kâşif Paşa" bu sülâledendir.
19- "Keşânî Sülâlesi": 600 ricâlinden Amasya kadısı "Tâceddîn Ebû Nasr Mehmed Keşânî" evlâdına denir. Bunlardan "Pervâne Beyzâde" unvânıyla bir fırka-i azîme zuhûr ederek Anadolu ricâl ve ümerâsına âmir-i mutlak olmuşdur. Bu fırka, unvânını gâ'ib etmeyerek 900 sâline kadar idâme-i şeref etmiş ve bakiyyesi bulunamamışdır. Bunlardan "Mühezzebeddîn Ali", sâhib-i Selçûkî olarak bu ocağı uyandırmış ve "Mu'îneddîn Süleyman Pervâne", "İzzeddîn Mehmed Pervâne" gibi iki mühim zât çıkarmışdır. Birincisinin evlâdı Sinop'da, ikincisinin evlâdı Amasya'da emâret etmişlerdir.
20- "Güdül Sülâlesi": 545 sâlinde Amasya'da "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" ser'askeri ve dâmâdı emîr-i kebîr "Güdül" evlâdına denir. Bunlar "Süli Oğulları", "Halifet Oğulları" nâmıyla iki fırka-i azîme olup "Halifet Gâzi" evlâdı devâm etmişdir. Bu evlâddan "Kutlu Paşazâde", "Hatîb Kâsımzâde", "Ebu'l-Kâsımzâde" şu'beleri zuhûr edib ikinci şu'be İstanbul'da ve üçüncü Amasya'da kalıp "Ebul Oğulları" denmişdir. "Kutlu Paşazâde Şu'besi" dahi Amasya'da kalarak ümerâdan bulunmuşdur.
21- "Gürcü Sülâlesi": 1057'de Amasya alaybeyisi olan Büyük "Gürcü Ali Bey"in evlâdına denir. Bunlar "Gürcüzâdelik"le [327] şöhretlerini 1240 târîhine kadar muhâfaza edib ba'dehû "Hâfız Ali Paşazâde", "Deli Beyzâde" unvânlarıyla iştihâr etmişlerdir. "Gürcü Ali Bey"in evlâdından "Halîl Paşa", "Hâfız Ali Paşa", "Hıfzî Mehmed Paşa", "Mikdâd Ahmed Paşa" nâmlarıyla üç mîr-i mîrân, iki vezîr zuhûr etmişdir.
22- "Gümüşlü Sülâlesi": 670 ricâlinden ve ümerâ-yı Selçûkiyye'den "Gümüşlü Emîneddîn Yûnus Müstevfî" evlâdına denir. Bunlardan pek çok fırkalar, şu'beler yetişdiği hâlde cümlesi de "Gümüşlüzâdelik"le iştihâr etmişlerdir. Bunlardan Amasya emîri "Tâceddîn Mahmûd Çelebi" evlâdı a'yândan ve "Seydî Hüsâmeddîn Hasan Çelebi" evlâdı ümerâdan olarak "Ahmed Paşa", "Şemseddîn Paşa", "İbrâhim Paşa" bu "Seydî Hüsâm" evlâdındandır. "Pîr Alâ'eddîn Ali Çelebi" evlâdı da meşâyih ve ulemâdan olup hazret-i "Pîr İlyâs-ı Halvetî" ve ahfâdı bu sülâledendir.
23- "Mü'eyyed Sülâlesi": 747'de Amasya ulemâsından bulunan "Zeyneddîn Siyâvuş Difrikî" ahfâdından Amasya müftüsü "Mü'eyyed Çelebi" evlâdına denir. Bunlar umûmen "Mü'eyyedzâdelik"le meşhûr iken "Abdurrahîm Efendi"nin hafîdi "Hasım Mehmed Efendi"nin evlâdına "Hasımzâde" ve kudâtdan "Abdulhâdî Efendi"nin evlâdına "Hâdîzâde" ve Amasya a'yânından "Abdulvâsi' Çelebi" evlâdına "Vâsi' Çelebizâde" demekle üç şu'be hudûs eylemiş ve diğer furû', "Mü'eyyedzâde" şöhretini [328] muhâfaza eylemiş ve iki evvelkiler İstanbul'da kalıp "Vâsi' Çelebizâdeler" Amasya'da el-yevm mevcûd bulunmuşdur. Bunlardan kazasker "Abdurrahmân Efendi", şeyhülislâm "Abdulkâdir Şeyhî Efendi" ve pederi "Şeyh Abdurrahîm Efendi" pek meşhûr olmuş ve ulemâ, kudât ve mevâlî nâ-kâbil-i ta'dâd bir hâldedir.
24- "Musliheddîn Sülâlesi": 757'de Amasya ulemâsından "Musliheddîn Mûsâ" evlâdına denir. Bunlara umûmen "Muslihî" denir iken 900 târîhinden sonra "Mehmed Paşazâde", "Seydî Paşazâde" nâmıyla Amasya'da iki şu'be hâsıl olmuş ve ba'dehû birinci şu'be muntafî olarak ikinci şu'beden "Hatîbzâde" nâmıyla bir kol zuhûr ve kesb-i iştihâr etmişdir. 1140 sâline doğru bu kol tamâmiyle İstanbul'a nakl-i ikâmet ederek "Seydî Oğulları" Amasya'da kalmış ve Amasya'da kalanları da muntafî olmuşdur. Bu sülâleden pek çok Amasya kadıları, kazasker "Molla Vildân Çelebi", vüzerâdan "Mehmed Paşa", sadr-ı a'zam "Nâ'ilî Abdullah Paşa" ve ümerâdan "Mahmûd Paşa", "Seydî Ahmed Paşa", "Musliheddîn Paşa" ve birkaç defterdâr, yeniçeri ağası ve pek çok ulemâ, kudât zuhûr etmişdir.
25- "Niğdeli Sülâlesi": 770'de Amasya ricâlinden bulunan "Ahî Hüseyin Niğdevî" evlâdına denir. Bu sülâleden "Sofuzâde" demekle meşhûr bir fırka zuhûr ederek pek ziyâde iştihâr ve 1000 târîhine kadar idâme-i şeref etmişdir. Bunlar mu'allim-i sultânî "Sofu Bâyezîd [329] Çelebi" evlâdı olup biri mîr-i mîrân diğeri vezîr olan iki "Mehmed Paşa" bu sülâleden zuhûr eylemiş ve Amasya'da "Sofuzâde Mahallesi"nde ikâmet etmişlerdir.
26- "Yeğen Sülâlesi": Amasya'da 1060 hudûdunda meşâhîr-i züamâdan "Küçük Ali Bey"in hafîdi "Yeğen Ali Bey"in evlâdına denir. Bunlara umûmen "Yeğenzâde" denip vüzerâdan "Ömer Paşa" ve a'yândan "İbrâhim Âsım Bey" bu sülâlenin en meşhûrudur. Bu "Yeğen Ali Bey", "Rahtuvân Mehmed Paşa"nın hemşîrezâdesi olup bu "Rahtuvân Mehmed Paşa" dahi Amasya'da bir sülâle teşkîl eylediyse de bunların nüfûzu yeğenlerine galebe edememişdir. Cümlesine "Rahtuvânzâde" denir. En meşhûrları "el-Hâc İbrâhim, Ali" beylerdir.
27- "Yeniceli Sülâlesi": Amasya civârında bulunan Yenice Köyü’nden 1200'de Amasya a'yânından "Yeniceli Ahmed Paşa" evlâdına denir. Bunun ve birâderi defterdâr "Mahmûd" ve ulemâdan "Ali Efendiler"in evlâdına "Yenicelizâde" denir. "Ahmed Paşa" evlâdından "Mehmed Paşa", "Hüseyin Paşa" nâmıyla iki vezîr zuhûr etmişdir.
Şu ensâb-ı âliyeden mâ-adâ Amasya'da vüzerâ, ulemâ, meşâyih, mevâlî, a'yân sülâlesi pek çok olup Amasya'nın ne kadar meşâhîr ve a'yân yetişdirdiği mülâhaza olunursa îzâhında bulunduğumuz dört mısrâ'ın bir mübâlağadan ibâret olmadığı anlaşılır. İşte şu ricâli bildirmek, Amasya'nın nasıl mübârek, [330] bir şehr-i mu'azzam olduğunu anlatmak için yirmi beş senelik bir külfet-i azîme ihtiyâr edilmişdir.
Lâyık mı ki bu menba'-ı ahyâr ola mechûl
Her fâzılı bir gûşe-i nisyânda mahmûl
Lâyık mı ki şu menbet-i ebrâr ola mezhûl
Mübhem kala dehr içre şu esrâr-ı Amasya
Bâlâda icmâl edilen menâkıb ve ahvâle nazaran Amasya, bir menba'-ı ahyâr, menbet-i ebrâr olduğu hâlde vaktiyle kâffe-i ahvâlini câmi bir târîh-i mükemmel te'lîf edilmediği cihetle şu kadar menâkıb ve ahvâl-i mâziyesi mechûl, ahyârı gûşegîr-i humûl olarak kalması lâyık görülemedi.
Anadolu'da Amasya'nın ahvâl-i mâzîsini zikr etmek, târîhini yazmak, Türk millet-i mu'azzamasının mefâhir-i azîmesinden, menâkıb-ı kadîmesinden bahs etmek kadar mühim olduğunu muharrir-i âcizden mukaddem nazar-ı dikkate alan ba'zı zevât, Amasya'nın ulemâ ve şu'arâsına ve ba'zı vukû'ât ve âsârına dâ'ir kütüb ve resâ'il cem' ve te'lîf etmiş oldukları esnâ-yı taharriyâtda anlaşılmış olmakla ele geçenler şu sûretle ihtisâr olunabilir:
1- "Bezm ü Rezm": Hâkim-i Sivas "Kadı Burhân"ın kâtib-i dîvânı [331] olan "Azîz bin Erdeşîr el-Esterebâdî" tarafından lisân-ı Fârisî üzere yazılmış bir eser-i nefîs olup 768-798 târîhine kadar Sivas, Amasya ve mülhakâtının ahvâl-i târîhiyyesini câmidir. İstanbul'da "Ayasofya" ve "Yerebatan" kütübhânelerinde bulunur.
2- "Münşe'ât": "Çelebi Sultân Mehmed Hân" hazretlerinin Amasya'da icrâ-yı hükûmet buyurduğu zamânda ba'zı mülûk ve ümerâ-yı etrâfa gönderdiği mekâtîb ve tahrîrât-ı resmiye ile beraber Amasya ümerâsı tarafından ba'zı ümerâ-yı etrâfa yazılmış mekâtîb-i mahsûsadan ibâret olup Arabî ve Fârisî lisânları üzere muharrerdir. "Veliyyeddîn Efendi" ve "Es'ad Efendi" Kütübhâneleri'nde mecâmi' ve münşe'ât arasında bulunmuşdur.
3- Diğer "Münşe'ât": Amasyalı "Münîrî Çelebi" tarafından yazılmış bir eser olup 886-917 târîhine kadar Amasya vâlîsi şehzâde "Sultân Ahmed" tarafından pederi "Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî" hazretlerine ve sâ'ir ümerâya tahrîr edilmiş ma'rûzât ve mekâtîb-i mahsûsayı câmidir. Bu da "Veliyyeddîn Efendi" Kütübhânesi'nde münşe'ât arasında bulunmuşdur.
4- "Tezkire-i Abdî": Meşhûr Abdullah Paşa müderrisi "Amasyalı Abdî Efendi" tarafından tertîb edilmiş bir eser-i edebî olup 1000-1081 târîhine kadar Amasya'da zuhûr eden şu'arânın eş'ârını ve gâyet muhtasar terâcim-i ahvâlini câmi'dir. Bunun kenârında [332] Amasya'da hâdis olan zelâzil ve vukû'ât-ı garîbeyi dahi kayd etmişdir. Bu eser pek nâkıs bir sûretde Amasya'da bulunmuşdur.
5- "Tezkire-i Sâdât": Müderris-i mûmâ-ileyh "Abdî Efendi"nin mahdûmu "es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi" Amasya nakîbü'l-eşrâf kâ'im-makâmı iken 1110 târîhinde mükemmel bir hat ile yazdığı defter-i sâdât-ı Amasya olup nakîbü'l-eşrâf "Amasyalı Hocazâde es-Seyyid Osmân Efendi" tarafından musaddakdır. Hayfâ ki şu eser-i şerîfin ancak on sahîfesi ele geçmişdir. Bununla beraber pek çok istifâde edilmişdir.
6- "Defter-i Vukû'ât": Kâ'im-makâm-ı mûmâ-ileyh "Şeyh Alizâde es-Seyyid Ahmed Rüşdî Efendi" tarafından tertîb olunup 1121-1153 târîhine kadar Amasya'da hâdis olan zelâzil ve âfâtı zabt ve ba'zı vefeyâtı kayd etmişdir. Bunun da ortalarından on varakası nâkıs olarak bulunmuşdur.
7- "Tezkire-i Ulemâ": Merzifon müderrislerinden "Abdurrahmân Eşref Efendi" tarafından tertîb edilmiş bir eser olup ahd-i şebâbında istifâza ve ahz-ı ulûm etdiği esâtizesinin ve 1100-1140 târîhine kadar Amasya ve mülhakâtında zuhûr eden ba'zı ulemânın terâcim-i ahvâlini ve vefeyâtını zabt ve kayd etmişdir. Müderris-i mûmâ-ileyhin âsârından olan "Tezkiretü'l-Hikem" kenârında bu eseri tab' edilmişdir.
8- "Defter-i Nüfûs ve Mahallât": Üç kıt'a olup biri 816-918, [333] diğeri 1000-1057 ve diğeri 1112-1163 târîhlerine kadar Amasya'nın nüfûsunu, mahallâtını, a'yânını, üçer batın kadar ensâbını câmi'dir. Birinci, üçüncü nâkıs ve ikinci tam olarak bulunmuş ve her biri ümenâ-yı defter-i hâkânî tarafından tasdîk olunmuşdur.
9- "El-Mecmû' Mine'l-Meşhûd ve'l-Mesmû'": "Amasyalı Âkif Efendizâde es-Seyyid Abdurrahîm Efendi" tarafından tertîb edilmiş bir eser-i azîmdir. 1050-1221 târîhine kadar hâsseten Amasya'da ve umûmen Anadolu'da iştihâr eden ulemâyı ve esâtize-i kirâmını ve mu'âsırlarını câmi' olup yedi sene taharrî olunarak müverrih-i meşhûr "İsmâ'îl Paşa" hazretlerinin makarrı köyünde kâ'in husûsî kütübhânesinde tam ve mü'ellifin hattıyla muharrer olarak bulunabilmişdir. Âsâr-ı müte'ahhirîn içinde Anadolu için bundan daha güzel tabakâtü'l-ulemâ görülememişdir.
10- "Belâbilü'r-Râsiye Fî Riyâz-ı Amâsiyye": "Çorumlu Kara Müftüzâde Mustafa Vâzıh Efendi" tarafından cem' edilmiş bir eserdir. Amasya'nın fethine, ulemâsına, teşkîlâtına ve Amasyalılar'ın tabâyi' ve ahlâkına dâ'ir olup târîhe müstenid bir şey değildir.
11- "Defter-i Vefeyât": "Amasyalı Hacı Abdullâhoğlu eş-Şeyh Mustafa Efendi" tarafından tertîb edilmiş bir eser-i nefîs olup 1245-1291 târîhine kadar Amasya'da kibâr-ı ulemânın vefeyâtını kayd etmişdir. Bu defter dahi beş sene kadar taharrî olunarak umulmayan bir yerde tam olarak bulunmuşdur. [334]
Bu fikr ile sarf eyledi çok sa'y-i mükemmel
Cem' eyledi akvâl u rivâyâtı müseccel
Tahkîk ile yazdı ona târîh-i mufassal
Asrî gibi bir hâdim-i fahhâr-ı Amasya
Arz edilen âsâr-ı mütekaddimîn, Amasya'nın kâffe-i ahvâl ve ricâlini câmi' olamadığından bunları zamm ve ilâve ederek bir târîh-i mufassal tahrîrini tasmîm eden muharrir-i âciz, zamân-ı sabâvetimde bir müddet edebiyât ile iştigâl etdiğim cihetle akrân arasında "Asrî" mahlasını ihtiyâr ve ba'dehû tetebbu'ât-ı târîhiyyeye hasr-ı iştigâl etmiş idim.
Esnâ-yı tahsîlde Amasya târîhi hakkında taharriyât ve tetebbu'ât-ı âcizânemi ve taharriyât-ı ciddiyenin safahât-ı muhtelifesini arz edebilmek için terceme-i hâlimden bir kısmını beyân etmek zarûreti hâsıl olduğuna binâ'en zarûretin îcâb etdiği kadarı zikr olunur:
Amasya'da "Çeribaşı Mahallesi"nde câmi-i şerîfin ittisâl-i garbîsinde bulunan hânede 1286 Recebinin son cum'ası seherinde "Abdîzâde el-Hâc Mehmed Ağa bin Abdî Ağa bin el-Hâc Mehmed Ağa bin Abdî Ağa bin el-Hâc Ali Ağa bin Alaybeyi Kara Hüseyin Ağa" sulbünden tev'em olarak tevellüd edib pederim tarafından "Hüseyin" [335] tesmiye ve vâlidem "Zâhide Hâtun binti el-Hâc Hâfız Osmân Efendi bin Şeyhü'l-Kurrâ el-Hâc Halîl Efendi" tarafından Kuba evliyâsı "Hüsâmeddîn Halvetî" hazretlerine muhabbeten "Hüsâmeddîn" lakabıyla telkîb edildiğimi peder ve vâlidem nakl etmekde idi.
1296'da ibtidâ "Balcı Mektebi"ne gidip orada hıfz-ı Kur'ân ve 1300'de "Mekteb-i Rüşdî"ye girip dört senede Türkî, Arabî, Fârisî, Târîh, Coğrafya, Hendese, Hesâb gibi fünûnun kavâ'id ve mukaddemâtını kırâ'at ve ta'allüm-i hat ederek 1304'de üstâdım "Arhavîli Osmân Remzî Efendi"nin hüsn-i teveccühü sâyesinde birincilikle şehâdetnâme ahz ve el-yevm Amasya müftüsü bulunan "Mecdîzâde Hâfız Abdurrahmân Kâmil Efendi" hazretlerinin ve birâderi merhûm "Hâfız Mustafa Sâdık Efendi"nin derslerine devâm eyledim.
Mektebin üçüncü sınıfında iken "Abdullatîf Efendi Kütübhânesi" ittisâlinde bulunan fetvâhâne fevkindeki hücrede beytûtet ederek "Şirvânîzâde Ahmed Enver Efendi"den "Bostân-ı Sa'dî", "Yûsuf ve Zelîhâ-yı Câmi" manzûmelerini kırâ'at ve lugât-ı Fârisiyye'den "Şu'ûrî ve Nâsırî" ferhenglerini, "Burhân-ı Kâtı'"ı ve ba'dehû "Pendnâme-i Attâr"ı, "Mantıku't-Tayr"ı, "Hâfız-ı Şîrâzî Dîvânı"nı, Acem şu'arâsının müntehabât-ı eş'ârını, "Harâbât-ı Ziyâ Paşa"yı ve "Şehnâme-i Firdevsî"yi mütâla'a eyledim.
Diğer tarafdan "Kâfiye" ve "Şâfiye" üzerine "Şeyh Rızâ" ve "Seyyid Abdullah"ın şerhlerini ve "Îsâgocî" üzerine "Fenârî Şerhî" [336] hâşiyelerini kırâ'at ve "Vankulu", "Ahterî" gibi lugât-ı Arabiyye kitâblarını mütâla'a edib yanımda bulunan kütübhâneden "Vefeyâtü'l-A'yân" ve "Şakâ'ik-i Nu'mâniyye" ve "Osmân Fâ'ik Efendi"nin kütübhânesinden "Tabakât-ı İsnevî" nâm terâcim kitâblarını ahz ve mütâla'a eyledim.
"Şehnâme"den mülûk-ı sâlife-i Îrân'ın vukû'âtı, "Vefeyâtü'l-A'yân" ile "Şakâ'ik-i Nu'mâniyye"den terâcim-i ahvâl-i a'yânın te'sîrâtı, bende Amasya'nın yalnız ulemâ-yı hâzırasını cem' ve terâcim-i ahvâlini tahrîre bir şevk uyandırdığından 1305'de ulemâ-yı benâmı ziyâret ve terâcim-i ahvâl ve ensâbından istifsâra gayret eylediğim zamân, ulemânın ba'zılarından takdîr gördüm.
Fakat şevkim gitdikçe tezâyüd ederek Amasya'nın ahvâl-i târîhiyyesini, ulemâ-yı sâlifesini de yazmağa kadar ilerlemiş olduğundan Amasya'da mevcûd olan kütübhâneleri devr ve kubûr-ı mevtâyı ziyâret ederek mezâr taşlarını kırâ'at ve "Şâmîce", "Gök Medrese" mahallelerinde görülen eski türbeleri hayretle temâşâ eylediğim esnâda "Vâzıh Efendi"nin "Amasya Târîhi"ni bulup mütâla'a etdim.
Bu târîhde yazılmış olan akvâl ve hikâyâta bir türlü kanâ'at edemedim ise de Amasyalılar'ın ahlâk ve tabâyi'ine dâ'ir verdiği ma'lûmâtından müte'essir olduğum hâlde Amasya'nın fütûhâtına dâ'ir olan hikâyâtından münşerih oldum. Şu hikâyât-ı acîbenin hakîkatlerini araştırmak için bende fevkalâde bir merâk-ı ciddî uyandı. [337]
Tevsî'-i ma'lûmât ve ikmâl-i tahsîl için 1307'de İstanbul'a gidip "Kalenderhâne Medresesi"nde ikâmet ve "Tokâdîzâde el-Hâc Ahmed Nûreddîn Efendi" hazretlerinin dersine mülâzemet ve eyyâm-ı ta'tîliyyede "Sultân Fâtih, Sultân Bâyezîd, Sultân Süleyman, Şehzâde, Ayasofya, Köprülü, Râgıb Paşa, Nûr-ı Osmâniye, Molla Murâd, Âşir Efendi, Hamîdiye, Es'ad Efendi" kütübhânelerinde mevcûd olan kütüb-i tevârîhi ve târîhe dâ'ir mecâmi' ve resâ'il ve münşe'âtı mütâla'a ve 1312'de Girid ve 1313'de Sûriye vilâyetlerine azîmetle Hanya'da "Kâdiriyye" ve Şâm-ı Şerîf'de "Zâhiriyye" kütübhânelerinde taharriyâta devâm ve ba'dehû Hicâz'ı dolaşıp İstanbul'a ve müte'âkiben Amasya'ya avdet etdiğim zamân, pek çok zevâta mürâca'atla hânelerinde eski kitâbları, defterleri, berâtları, vakfiye sûretlerini, icâzetnâmeleri, evrâk ve resâ'ili taharrî ve gördüğüm bir rü'yâ-yı acîbe¹⁸⁷ üzerine Amasya [338] mahkemesi sicillâtını taharrî ve iki def'a el kadar kağıdlara kadar tedkîk ve sinîn-i muhtelifede "Köprü, Lâdik, Mecidözü, Çorum, Merzifon, Hacıköyü, Bursa, Selânik" şehirlerini ziyâretle cem'-i ma'lûmâta ikdâm etdim.
Eyyâm-ı tahsîliyyede fâzıl-ı müşârün-ileyh hazretlerinden "Tasavvurât, Tasdîkât" derslerini ve "Mugni'l-Lebîb", "Telvîh", "Akâ'id-i Nesefiyye Şerhi"ni ve "Hayâlî, Siyelkûtî Hâşiyeleri"ni ve mukaddemât-ı erba'anın "Siyelkûtî, Konevî Hâşiyeleri"ni ve "Akâ'id-i Adudiyye Şerhi"ni, "Gelenbevî Hâşiyesi"ni ve tefâsîrden "Tebâreke" sûre-i şerîfesiyle "Amme" cüz'-i şerîfini ve usûl-i hadîsden "Takrîbü'n-Nevevî" ve şerhi olan "Tedrîbü'r-Râvî" ve ma'ânîden "Mutavvel" kitâblarını ve fuzalâdan "Ödemişli Mustafa Efendi" hazretlerinden "Mir'ât" ve hâşiyelerini ve "Harpûtî Abdullatîf Efendi"den "Muhtasarü'l-Ma'ânî" ve "Ermenekli Süleyman Sırrî Efendi"den "Isâmü'l-Ferîde" ve "İnegöllü Ali Râtib Efendi"den "Kasîdetü'l-Bürde" ve şerhi ve "Dağıstânî Ömer Ziyâ'eddîn Efendi"den "Muhtasaru'l-Buhârî" ve Şâm-ı Şerîf'de "eş-Şeyh Bedreddîn Mehmed bin Abdurrahmânü'l-Mağribî" hazretlerinden "Sahîhü'l-Buhârî" kitâblarını kırâ'at ve istimâ' ve her birinden istifâza-i ulûm u fünûn ederek şu fenlere dâ'ir pek çok kütüb-i nefîse mütâla'a etdikden sonra üstâdım "el-Hâc Ahmed Nûreddîn Efendi" hazretlerinden 1317 Cumadelâhiresi evâsıtında icâzetnâme ahzına muvaffak oldum.
[339] Kendisinden "İlm-i Ferâ'iz" ahz eylediğim "Perşenbeli Ahmed Remzî Efendi" bâb-ı âlî-i meşîhatda kısmet-i askeriyye mahkemesi mukayyidi olduğu münâsebetle âcizlerini 1316'da ikiyüz kuruş ma'âş ile mu'âvinliğe kabûl etdiğine binâ'en İstanbul ve mülhakâtı mehâkim-i şer'iyye sicillâtından görebildiklerimi tedkîk ve Amasya ricâline ta'alluk eden cihetlerini ahz edib şu mu'âvinlikden târîhen istifâde etdim.
1319'da şeyhülislâm "Mehmed Cemâleddîn Efendi" hazretlerinin lutf-ı takdîrine
mazhar olduğum cihetle surre-i hümâyûn niyâbet-i şer'iyyesine ta'yîn buyurulup sâniyen Şâm ve Hicâz'a gitdim. Avdetimde Köprü niyâbet-i şer'iyyesine ta'yîn buyurulduğum esnâda
müddet-i tevkîti Amasya'da imrâr ve taharriyâta ikdâm edib 1321 gurre-i Muharreminde işe mübâşeretle bir tarafdan îfâ-yı me'mûriyet ve diğer tarafdan Köprü'ye dâ'ir taharriyâtımı
ikmâle gayret etdim.¹⁸⁸
İşte bu târîhden i'tibâren dâ'imâ beraber taşımak mecbûriyetinde [340] bulunduğum bir sandık dolusu evrâk-ı târîhiyyeyi perâkendelikden kurtarıp tedkîk ve tertîb etmeğe başladım. Köprü'den müddet-i örfiyyemi ikmâl ederek 1323 Şa'bânının yirmisinde Osmâncık niyâbet-i şer'iyyesine nakl-i me'mûriyyet ve işe mübâşeret eylediğim esnâda târîhin tertîb ve tesvîdine ve ba'dehû tebyîzine gayret ve iki senede ikmâl etmiş isem de müddet-i örfiyemin hıtâmıyla niyâbet intizârında iken Meşrûtiyet i'lân edildiğini müte'âkib Nîksâr niyâbet-i şer'iyyesine ta'yîn olunup 1326 Zilka'desinde işe mübâşeret ve kasr ve telhîs ve tayy etdiğim pek çok hâdisâtı ilâve ederek sâniyen tashîhe ikdâm ve Nîksâr'da müddet-i örfiyemi ikmâl ve mukaddime ve birinci bâbı da itmâm etdim.
Bâlâda arz edildiği üzere "Amasya Sancağı" "Amasya, Hacıköyü, Havza, Köprü, Lâdik, Mecidözü ve Merzifon" kazâlarından mürekkeb olup merkez-i livâ olan Amasya kazâsı dört nâhiyeden ibâretdir:
I- Amasya Kazâsı:
1- "Akdağ Nâhiyesi"dir ki: Amasya'nın şark taraflarını umûmen ihâta eder. Merkezi "Akviran Köyü"dür. Bu nâhiye, sath-ı zemînden bin iki yüz metre kadar yüksek, şarkdan garba doğru mümtedd ve kadîmen "Akdağ" demekle meşhûr bir dağın eteklerinde bulunduğundan tesmiye edilmişdir.
Bu dağın yaylası mebzûl, kışlağı makbûl, suyu bol, havası gâyet sağlam olduğu münâsebetle Amasya livâsının [341] ekser ağnâmı yazın orada otlar. Yağı, peyniri, yoğurdu makbûl olup "Pont" kıt'asında fevkalâde şöhreti hâ'izdir. Bu nâhiye dâhilinde bulunan "Baş Alan Karyesi"nden "eş-Şeyh Muhyiddîn Mehmed Akdâğî" gibi bir mürşid-i kâmil zuhûruyla Amasya'da meşhûr olmuş ve bu karyede bir zâviye binâsıyla evkâfını tanzîm etmişdir. Mahdûmlarından biri Anadolu kazaskeri "Bedreddîn Mahmûd Efendi", diğeri Amasya'da Halvetî şeyhi "Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi" pek meşhûr olup ahfâdı kudât ve meşâyihdendir.
"Zana Karyesi"nden bâlâda arz edildiği üzere "Zanalı Sülâlesi" gibi bir sülâle-i azîme zuhûruyla İstanbul ve Amasya'da yüz sene kadar mevcûdiyetlerini muhâfaza etmişlerdir. "Akviran Karyesi"nden üstâd-ı meşhûr "Akdâğî eş-Şeyh Mustafa Efendi" ve fuzalâ-yı ahfâdından İstanbul pâyeli "İngiliz Abdülkerîm Efendi" ve "Yenice Karyesi"nden "Yeniceli Sülâlesi" ve ulemâdan "Musliheddîn Efendi" zuhûr edib kibâr-ı evliyâdan "Sa'deddîn Mahmûd Horasânî" hazretlerinin bu karyede tekkesi ve türbesi ve defterdâr "Mahmûd Efendi"nin câmii ve evkâfı vardır.
2- "Öz Nâhiyesi"dir ki: Amasya'nın cenûb taraflarını muhît olup merkezi "Ezine Pazar Köyü" dür. Buraya kadîmen "Cum'a Pazarı" ve Fârisiyyece "cum'a" ma'nâsına olan "âzîne" lafzına izâfetle "Ezine Pazarı" ve tahfîf ile "İnepazar" denmişdir. [342]
Bu nâhiye merkezini, ümerâ-yı Osmâniye'den "Hacı Hamza Bey" bir câmi-i şerîf ve dergâh-ı âlî çavuşlarından "Mehmed Ağa" bir hân-ı cesîm ve hamâm ve zâviye binâsıyla i'mâr etmişlerdir. Bu nâhiye umûmen "Bayındırlı,", "Akçakoyunlu", "Esenli", "Karakeçili" gibi öz hâlis Türkmen aşîretleriyle meskûn olduğundan "Öz" nâmıyla meşhûr olmuşdur.
Kibâr-ı evliyâdan "eş-Şeyh Şâdî" hazretleri, nâmıyla müsemmâ olan "Şeyh Şâdî Köyü"nde ikâmet eylediğinden "Karakeçi" uruğundan¹⁸⁹ "Bekdemirli Musliheddîn Mûsâ Bey", şeyh-i müşârün-ileyhe 812'de bir zâviye ve türbe binâsıyla "Karakeçili Mâlikânesi"ni bu tekkeye vakf etmişdir. "Baba İlyâs-ı Horasânî" ahfâdından "eş-Şeyh Bâyezîd Çelebi" "Efte Karyesi"nde ve meşâhîr-i Halvetiyye'den "eş-Şeyh Musliheddîn Efendi", "İnepazar"da ve kibâr-ı Halvetiyye'den "eş-Şeyh Ahmed Efendi", "Heniske Karyesi"nde medfûn olup meşâhîr-i vüzerâdan "Deli Ömer Paşa" ve "Peçelizâde Sülâlesi" "Sevincer Karyesi"nden ve meşâhîr-i ulemâdan "el-Hâc İsmâ'îl Hakkı Efendi", "İnepazar"dan zuhûr etmişdir.
Yine bu nâhiye dâhilinde bulunan "Karataş Karyesi"nde "Bayındır" uruğundan "Umur Bey" câmi-i şerîf ve zâviye binâsıyla meşâhîr-i ulemâdan "Ali Efendi" 1135'de bu tekkeyi dershâne ittihâz ve "Öz Nâhiyesi"nde bu karyeyi bir medrese-i irfân şekline vaz' [343] etmiş idi. Meşâhîr-i Halvetiyye'den "eş-Şeyh Maksûd Baba", "Urunkuş Karyesi"nde ve "eş-Şeyh Merâmî Baba", nâmıyla müsemmâ olan "Merâmî Köyü"nde medfûnlardır. "Şeyhşâdili Muhyiddîn Mehmed Efendi", kibâr-ı müfessirîndendir.
Günümüz Türkçesiyle
Bunlardan başka birçok vezir, sadr (kazasker ve benzeri yüksek ilmiye makamlarındaki kişiler), emir, mevlâ (üst düzey ilmiye mensubu) ve ayan (şehrin ileri gelenleri) Amasya'da yetişerek her biri hem Amasya'da hem de başka şehirlerde büyük birer sülâle bırakmış; bu soyların içinden de çok sayıda ileri gelen kişi, çeşitli alanlarda ün kazanmıştır. Bu sülâlelerden çok ünlü olanları şunlardır:
1. "Eretna Bey Sülâlesi": Amasya'da beylerbeyi "İzzeddin Mehmed Pervane Bey"in yakınlığına erişmiş Uygur beylerinden "Ca'fer Bey"in oğlu "Sultan Eretna Bey"in soyuna denir. Bunlar sonradan iki kola ayrılmış, birine "İnehanlı", ötekine "Eretnalı" denmiştir. Birincisi "İnehan bin Ca'fer Bey"in, ikincisi "Eretna Bey bin Mehmed Bey"in çocuklarıdır. Her iki kol da Amasya'da dallanıp budaklanmış, soyları 1000 tarihlerine kadar izlenebilmiştir. Bunlardan "Mehmed Bey, Ca'fer Bey, Ali Bey, İnehan Bey, Ali Paşa Bey" ünlüdür; "Ali Paşa"dan da üçüncü bir kol türemiş ve "Ali Paşazâde" denmiştir.
2. "Atabeg Sülâlesi": Amasya'da Selçuklu Sultanı II. Mes'ud'un atabeyi olan "Nâsıreddin Ahmed Bey"in soyuna denir. Bunlardan üç büyük kol ortaya çıkmış; birine "Hoca Mehmed Paşazâde", ötekine "Yörgüç Paşazâde", bir diğerine "Hızır Paşazâde" denmiştir. Bir başka kol da "İlyas Beyzâde"dir; bunların hepsi şöhretlerini koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün "Hoca Mehmed Paşa" ile "Hızır Paşa"nın torunları kız tarafından (zevi'l-erhâm), "Yörgüç Paşa"nın çocukları ise tamamen erkek soyundan (asabât) olarak bulunmaktadır.
3. "İltekin Sülâlesi": Amasya'yı fetheden komutanlardan, "Dânişmend Gazi"nin emirlerinden "Nâsıru'd-Devle İltekin Harezmî"nin soyuna denir. Bunlar üç kola ayrılmış; "Gıyâseddin Mahmud" kolu Konya'da, "Hüsâmeddin Hüseyin Rûmî" kolu Mısır'da kalmış, yalnız "Aydın" kolu Amasya'da dallanmıştır. Bunlardan sonradan "Kağnı" kolu çıkmış, fertleri 1100 tarihine kadar bulunabilmiştir. Bunlardan "Aydın Paşa, Ali, Hasan Beyler" ünlüdür.
4. "Baba Sülâlesi": Selçuklular döneminde 650 tarihine kadar çok ünlü olan "Baba İlyas-ı Horasânî"nin soyuna denir. Bunlardan üç büyük kol çıkmış, her biri alt dallar oluşturmuştur. "Âşık Paşa" kolu, "Kutlu Bey" kolu ve "Fîrûz Bey" kolu en çok tanınanlardır. Birinci kol adını 1000 tarihine kadar korumuş, sonradan "İn'âm Beyzâde" ve "Mütevellîzâde" unvanlarıyla şöhretini değiştirmiştir. İkinci koldan önce başlıca "Uğurlu" ve "Ulubeyli", sonra "Cebecili" ve "Fağfurlu" dalları ortaya çıkmış, "Cebecizâde" ve "Fağfur Paşazâde" kolları sürmüş; ardından "Sefer Ağazâde", "Hıfzîzâde" ve daha sonra "Ganizâde" adları doğmuştur. Üçüncü koldan ise "Fîrûz Paşazâde" dalı ün kazanmıştır. Bu sülâle araştırılırsa Amasya'nın hemen onda birini oluşturacak bir ölçüye ulaştığı anlaşılır. "Efte, Moramul, İnepazar, Olus" köylerinde oturan Türklerin çoğu bu sülâledendir; "Mecidözü" kazasında "Elvân (Ulvân) Çelebi, Kayı, Kara Ya'kûb, Kışlacık" köyleri de bu sülâleye bağlıdır. Bunlardan sayılamayacak kadar çok devlet adamı yetişmiştir. "Hacı Beyzâdeler" de bunlardandır.
5. "Bîçâr Sülâlesi": Hicrî yedinci yüzyıl ileri gelenlerinden emir "Hüsâmeddin Bîçâr"ın soyuna denir. Bunlar sonradan "Hamza Paşazâde" ve "İsmâil Paşazâde" adlarıyla iki kola ayrılmış, itibarlarının 926 tarihlerine kadar sürdüğü anlaşılmıştır.
6. "Cemâleddin Sülâlesi": Amasya'da 739'da ölen âlimlerden "Cemâleddin Aksarâyî"nin soyuna denir. Bunlar sonradan üç kola ayrılmış; bir kol Mısır'a, bir kol Konya'ya, bir kol da vatanları olan Aksaray'a gitmiş, bir kol Amasya'da kalıp "Cemâlîzâdelik" adıyla soyunu sürdürmüştür. Sonra Aksaray'a giden kol da Amasya'ya gelip "Temenna Mahallesi"ne yerleşmiş; bunlardan sadrazam "Pîrî Paşa" ile şeyhülislâm "Zenbilli Ali Efendi" dalları İstanbul'da, "Çelebi Halîfe" dalı Amasya'da oturmuştur.
7. "Hacı Efendi Sülâlesi": Amasya kadılarından "Amasyalı Çavuşzâde Hacı Mehmed Efendi"nin soyuna denir. Bunlar 1000 tarihinde ortaya çıkmış, "Kadızâde", "Müftüzâde" ve "Hacı Bekir Ağazâde" adlarıyla üç dala ayrılmıştır. Bunlardan "Ömer Paşa", "Ahmed Paşa" ve "Mustafa Paşa" adlarında üç vezir çıkmıştır. Çocukları vardır.
8. "Halâtî Sülâlesi": Amasya müderrislerinden ve 700'lerin başında ölen "Necîbeddin Mûsâ el-Hallâtî"nin soyuna denir. Bunlardan "İmâdî" ve "Mes'ûdî" adlarıyla iki büyük kol çıkmış, her biri birçok dala ayrılmıştır. "İmâdîler"den "Şeyh Mü'eyyedzâde", "Küpelizâde" ve "Çakalzâde" dalları Amasya'dan, şeyhülislâm "Ebu's-Su'ûd Efendi" sülâlesi ise İskilip'ten türeyerek her biri Amasya'da ve İstanbul'da başka dallar kurmuştur. "Mes'ûdîler"den de "Şeyh Zekeriyyâzâde" ve "Abdullah Paşazâde" dalları ayrılmış; birinci dal 1000 dolaylarına kadar gelmiş, ikinci dal 1280 tarihine kadar Amasya'da ve bugün Sonusa'da (Sonisa) sürmektedir. Bu sülâleden ünlü kadılar, şeyhülislâmlar, sadrlar, mevlâlar ve emirler çok yetişmiştir.
9. "Receb Sülâlesi": 900 yıllarına doğru ölen ünlü kadılardan "Amasyalı Sadreddin Receb Çelebi"nin soyuna denir. Bunlardan "Bayrâmzâde" ve "Şa'bânzâde" kolları çıkmış; birincisi Ankara'da, sonra İstanbul'da, ikincisi Amasya'da, sonra İstanbul'da dallar kurmuştur. Bu sülâleden "Zekeriyyâ Efendi" ve "Yahyâ Efendi" gibi iki şeyhülislâm ile "Hasan Efendi" ve "Şeyh Mahmud Şifâî Efendi" gibi iki kazasker çıkmıştır.
10. "Sungur Sülâlesi": 700'lerin başında ölen emirlerden "Seyfeddin Sungur"un soyuna denir. Bunlar sonradan "Osman Paşazâde", "Çeribaşızâde" ve "Yahşî Beyzâde" unvanlarıyla üç kol kurmuş; birinci ve üçüncü kol olağanüstü ün kazanmış, üçüncü kol Amasya'da bulunup "Zanbak Oğulları" ve "Mütevellî Oğulları" unvanlarıyla Çeribaşı Mahallesi'nde 1300 tarihine kadar varlığını sürdürmüştür. Bunlardan "Bâyezid Paşa", "Sinan Paşa", "Dâvud Paşa" ve "Ahmed Paşa" gibi vezirler ve emirler çıkmış, her biri birer dal bırakmıştır.
11. "Şâdgeldi Sülâlesi": Amasya'da yerleşik Akçakoyunlu Aşireti'nden olup Amasya hükümdarı iken 783'te ölen "Şemseddin Şâdgeldi Padişah"ın soyuna denir. Bunlardan "Devâtdârlı" ve "Buraklı" adlarıyla iki büyük kol oluşmuş; "Devâtdâr Ahmed Paşa"nın soyuna "Devâtdarlı" denmiştir. "Ahmed Paşa"nın soyundan "Şâdî Beyzâde", "Burak Beyzâde", daha sonra "Şâdî Paşazâde", "Sinan Paşazâde" ve "Kadızâde" adlarıyla beş dal çıkmış, "Sinan Paşa" dalından "Bekir Beyzâde" ve "Dervîş Beyzâde" kolları gelmiştir. "Bekir Bey" dalı 1260 tarihine kadar Amasya'da varlığını göstermiş; "Dervîş Bey" dalı 1200 dolaylarında unvan değiştirdiği için izi sürülememiştir.
12. "Şeyh İmâd Sülâlesi": 840 dolaylarının ileri gelenlerinden "eş-Şeyh İmâdeddin Ömer el-Halvetî"nin soyuna denir. Bunlar "Muslihzâdelik" adıyla ünlenmiş, 1000'den sonra İstanbul'da "Hocazâde" ve Amasya'da "Hoca Paşazâde" unvanlarıyla sadr ve emir yetiştiren birer dal kurmuşlardır. Padişah hocası "Ömer Efendi", kazasker "Abdullah Efendi", "Osman Efendi", "Ömer Efendi" ve "Hoca Ahmed Paşa" bunlardandır.
13. "Şirvânî Sülâlesi": 800 dolaylarının ileri gelenlerinden "eş-Şeyh Alâeddin Ali Şirvânî"nin soyuna denir. Bunlardan "Gâzi Beyzâde" ve "Tâcî Beyzâde" adlarıyla iki kol çıkmış; birincisi Köprü'de, ikincisi Amasya'da ve İstanbul'da ün kazanmıştır. İkinci koldan sonra "Tezkirecizâde" adıyla bir dal ayrılmıştır. Bunlardan "Tâceddin Paşa", "Mahmud Paşa", kazasker "Ca'fer Çelebi" ve reisülküttâb (Dışişleri ve yazı işlerinin başı) "Mehmed Bey" ünlenmiştir. Amasya'da yakın zamanda "Sirâceddin İsmâil Şirvânî"nin sülâlesi ortaya çıkmış, hepsine "Şirvânîzâde" denmiştir. Bunlardan sadrazam "Mehmed Rüşdî Paşa" ile kazasker "Ahmed Efendi" gelmiştir.
14. "Torumtay Sülâlesi": 679'da ölen Amasya valisi "Seyfeddin Torumtay"ın soyuna denir. Bunlar da "Keçizâde" ve "Kaya Paşazâde" adlarıyla iki kola ayrılmış, her birinden önemli kişiler çıkmıştır. Bu iki kolun fertleri 1100 tarihlerine kadar yaşayabilmiştir. Bunlardan "Ya'kûb Şâh", "Kaya Paşa" ve "Mustafa Paşa" adlarıyla devlet adamları gelmiştir.
15. "Doğan Sülâlesi": 740'ın âlimlerinden "Bedreddin Doğan Türkmânî"nin soyuna denir. Bunun torunlarından "Kemâl Paşazâde" kolu çok ün kazanmış, 1000 tarihine kadar şerefini sürdürebilmiştir. Vezir "Kemâleddin Mehmed Paşa" ve şeyhülislâm "Şemseddin Ahmed Efendi" bu sülâleyi şereflendirmiştir.
16. "Zanalı Sülâlesi": 1069 olayında ün kazanan zeâmet sahiplerinden "Zanalı Kara Ca'fer Ağa"nın soyuna denir. Bunlar "Yeğen Ahmed Paşazâde", "Mîrzâ Paşazâde" ve "Zanalızâde" unvanlarıyla üç büyük kol olmuş; birincisi İstanbul'da, öteki ikisi Amasya'da sürüp gitmiştir. "Zanalızâde" kolundan "Şerîf Efendizâde", "Şerîf Paşazâde" ve "Bakırcızâde" dalları ayrılmış, ikincisi İstanbul'da ve Mısır'da, diğer ikisi yine Amasya'da dallanmıştır. Eski sadrazam "Yeğen Ahmed Paşa", "Mîrzâ Paşa", "Şerîf Mehmed Paşa", "es-Seyyid Ahmed Efendi", "es-Seyyid Abdullah Efendi", "es-Seyyid Veliyyeddin Efendi" gibi vezirler, emirler, âlimler ve birçok ayan bu sülâleden çıkmıştır.
17. "Fazlî Sülâlesi": 1080 yıllarına doğru ölen ünlü vaiz "Fazlullâh Efendi"nin soyuna denir. Bunlar "Fazlîzâdelik" adıyla şöhretlerini korumuş, yakın zamanlarda "Hacı Başı Oğulları" ve "Selâm Oğulları" diyerek unvan değiştirmişlerdir. Bu ocağı canlandıran beylerbeyi "Fazlî Paşa" İstanbul'da kalmış, geri kalanları Amasya'da ayan olmuş ve her biri sözü geçen kişiler olmuştur.
18. "Kayalı Sülâlesi": 1060 dolaylarının ileri gelenlerinden beylerbeyi "Kayalı Ahmed Paşa"nın soyuna denir. Bunlar "Kayalı Paşazâde" unvanıyla 1260 tarihine kadar şereflerini sürdürmüşlerdir. "Ahmed Paşa", "Ali Paşa" ve "Ömer Kâşif Paşa" bu sülâledendir.
19. "Keşânî Sülâlesi": 600 dolaylarının ileri gelenlerinden Amasya kadısı "Tâceddin Ebû Nasr Mehmed Keşânî"nin soyuna denir. Bunlardan "Pervâne Beyzâde" unvanıyla büyük bir kol çıkmış ve Anadolu'nun ileri gelenlerine ve emirlerine mutlak âmir olmuştur. Bu kol unvanını yitirmeyerek 900 yılına kadar şerefini sürdürmüş, geri kalanı bulunamamıştır. Bunlardan "Mühezzebeddin Ali", Selçuklu sahibi (vezir) olarak bu ocağı canlandırmış ve "Mu'îneddin Süleyman Pervâne" ile "İzzeddin Mehmed Pervâne" gibi iki önemli kişi çıkarmıştır. Birincisinin çocukları Sinop'ta, ikincisinin çocukları Amasya'da emirlik yapmıştır.
20. "Güdül Sülâlesi": 545 yılında Amasya'da Selçuklu Sultanı II. Mes'ud'un başkomutanı ve damadı olan büyük emir "Güdül"ün soyuna denir. Bunlar "Süli Oğulları" ve "Halifet Oğulları" adlarıyla iki büyük kol olmuş, "Halifet Gazi"nin çocukları sürüp gitmiştir. Bu soydan "Kutlu Paşazâde", "Hatîb Kâsımzâde" ve "Ebu'l-Kâsımzâde" dalları çıkmış; ikinci dal İstanbul'da, üçüncüsü Amasya'da kalarak "Ebul Oğulları" adını almıştır. "Kutlu Paşazâde Dalı" da Amasya'da kalmış ve emirler arasında bulunmuştur.
21. "Gürcü Sülâlesi": 1057'de Amasya alaybeyi olan Büyük "Gürcü Ali Bey"in soyuna denir. Bunlar "Gürcüzâdelik" adıyla şöhretlerini 1240 tarihine kadar korumuş, sonra "Hâfız Ali Paşazâde" ve "Deli Beyzâde" unvanlarıyla ün kazanmışlardır. "Gürcü Ali Bey"in soyundan "Halîl Paşa", "Hâfız Ali Paşa", "Hıfzî Mehmed Paşa" ve "Mikdâd Ahmed Paşa" adlarıyla üç mirimiran (beylerbeyi) ve iki vezir çıkmıştır.
22. "Gümüşlü Sülâlesi": 670 dolaylarının ileri gelenlerinden ve Selçuklu emirlerinden "Gümüşlü Emîneddin Yûnus Müstevfî"nin soyuna denir. Bunlardan birçok kol ve dal yetişmişse de hepsi "Gümüşlüzâdelik" adıyla ünlenmiştir. Bunlardan Amasya emiri "Tâceddin Mahmud Çelebi"nin çocukları ayandan, "Seydî Hüsâmeddin Hasan Çelebi"nin çocukları emirlerden olmuş; "Ahmed Paşa", "Şemseddin Paşa" ve "İbrâhim Paşa" bu "Seydî Hüsâm"ın soyundandır. "Pîr Alâeddin Ali Çelebi"nin çocukları da şeyhlerden ve âlimlerden olup hazret-i "Pîr İlyâs-ı Halvetî" ve torunları bu sülâledendir.
23. "Mü'eyyed Sülâlesi": 747'de Amasya âlimlerinden bulunan "Zeyneddin Siyâvuş Difrikî"nin torunlarından Amasya müftüsü "Mü'eyyed Çelebi"nin soyuna denir. Bunlar genel olarak "Mü'eyyedzâdelik" adıyla ünlüyken, "Abdurrahîm Efendi"nin torunu "Hasım Mehmed Efendi"nin çocuklarına "Hasımzâde", kadılardan "Abdulhâdî Efendi"nin çocuklarına "Hâdîzâde" ve Amasya ayanından "Abdulvâsi' Çelebi"nin çocuklarına "Vâsi' Çelebizâde" denmesiyle üç dal ortaya çıkmış, öteki kollar "Mü'eyyedzâde" şöhretini korumuştur. İlk ikisi İstanbul'da kalmış, "Vâsi' Çelebizâdeler" bugün Amasya'da bulunmaktadır. Bunlardan kazasker "Abdurrahman Efendi", şeyhülislâm "Abdulkâdir Şeyhî Efendi" ve babası "Şeyh Abdurrahîm Efendi" çok ünlenmiş; âlimler, kadılar ve mevlâlar sayılamayacak kadar çoktur.
24. "Musliheddin Sülâlesi": 757'de Amasya âlimlerinden "Musliheddin Mûsâ"nın soyuna denir. Bunlara genel olarak "Muslihî" denirken 900 tarihinden sonra Amasya'da "Mehmed Paşazâde" ve "Seydî Paşazâde" adlarıyla iki dal oluşmuş; sonra birinci dal sona ermiş, ikinci daldan "Hatîbzâde" adıyla bir kol çıkıp ün kazanmıştır. 1140 yıllarına doğru bu kol tamamen İstanbul'a taşınmış, "Seydî Oğulları" Amasya'da kalmış; Amasya'da kalanlar da sonunda soyu tükenmiştir. Bu sülâleden çok sayıda Amasya kadısı, kazasker "Molla Vildân Çelebi", vezirlerden "Mehmed Paşa", sadrazam "Nâilî Abdullah Paşa", emirlerden "Mahmud Paşa", "Seydî Ahmed Paşa", "Musliheddin Paşa", birkaç defterdar, yeniçeri ağası ve pek çok âlim ile kadı yetişmiştir.
25. "Niğdeli Sülâlesi": 770'te Amasya ileri gelenlerinden bulunan "Ahî Hüseyin Niğdevî"nin soyuna denir. Bu sülâleden "Sofuzâde" diye ünlü bir kol çıkmış, çok ün kazanmış ve 1000 tarihine kadar şerefini sürdürmüştür. Bunlar padişah hocası "Sofu Bâyezid Çelebi"nin çocukları olup biri mirimiran, öteki vezir olan iki "Mehmed Paşa" bu sülâleden çıkmış ve Amasya'da "Sofuzâde Mahallesi"nde oturmuşlardır.
26. "Yeğen Sülâlesi": Amasya'da 1060 dolaylarında ünlü zeâmet sahiplerinden "Küçük Ali Bey"in torunu "Yeğen Ali Bey"in soyuna denir. Bunlara genel olarak "Yeğenzâde" denir; vezirlerden "Ömer Paşa" ve ayandan "İbrâhim Âsım Bey" bu sülâlenin en ünlüleridir. Bu "Yeğen Ali Bey", "Rahtuvân Mehmed Paşa"nın kız kardeşinin oğludur; bu "Rahtuvân Mehmed Paşa" da Amasya'da bir sülâle oluşturmuşsa da bunların nüfuzu yeğenlerininkini aşamamıştır. Hepsine "Rahtuvânzâde" denir. En ünlüleri "el-Hâc İbrâhim" ve "Ali" beylerdir.
27. "Yeniceli Sülâlesi": Amasya yakınındaki Yenice Köyü'nden, 1200'de Amasya ayanından "Yeniceli Ahmed Paşa"nın soyuna denir. Bunun, kardeşi defterdar "Mahmud"un ve âlimlerden "Ali Efendi"nin çocuklarına "Yenicelizâde" denir. "Ahmed Paşa"nın soyundan "Mehmed Paşa" ve "Hüseyin Paşa" adlarıyla iki vezir çıkmıştır.
Bu yüce soylardan başka Amasya'da vezirlerin, âlimlerin, şeyhlerin, mevlâların ve ayanın sülâleleri çok olup Amasya'nın ne kadar ünlü ve ileri gelen kişi yetiştirdiği düşünülürse, açıklamasına giriştiğimiz dört dizenin bir abartıdan ibaret olmadığı anlaşılır. İşte bu kişileri tanıtmak, Amasya'nın nasıl mübarek, büyük bir şehir olduğunu anlatmak için yirmi beş yıllık büyük bir emek göze alınmıştır.
Yaraşır mı bu iyiler kaynağı bilinmez kalsın,
Her bilgin unutulmuşluk köşesine yüklenmiş olsun?
Yaraşır mı bu erdemliler kaynağı tanınmaz kalsın,
Amasya'nın bu sırları çağlar içinde belirsiz kalsın?
Yukarıda özetlenen güzellikler ve hâllere bakılırsa Amasya, iyiler ve erdemliler kaynağı olduğu hâlde, geçmişte bütün hâllerini kapsayan eksiksiz bir tarih yazılmadığı için bunca güzelliğinin ve geçmiş hâllerinin bilinmez, iyi insanlarının unutulmuşluk köşesinde kalması uygun görülemedi.
Anadolu'da Amasya'nın geçmişini anmak, tarihini yazmak, büyük Türk milletinin büyük övünç kaynaklarından ve eski güzelliklerinden söz etmek kadar önemlidir. Bunu bu âciz yazardan önce dikkate almış bazı kişiler, Amasya'nın âlimlerine, şairlerine, bazı olaylarına ve eserlerine dair kitaplar ve risaleler derleyip yazmışlardır; araştırmalarım sırasında bunlar anlaşıldığından, ele geçenler şu şekilde özetlenebilir:
1. "Bezm ü Rezm": Sivas hâkimi "Kadı Burhaneddin"in divan kâtibi "Azîz bin Erdeşîr el-Esterebâdî" tarafından Farsça yazılmış güzel bir eserdir; 768-798 tarihine kadar Sivas'ın, Amasya'nın ve bağlı yerlerinin tarihî hâllerini kapsar. İstanbul'da "Ayasofya" ve "Yerebatan" kütüphanelerinde bulunur.
2. "Münşe'ât" (mektuplar derlemesi): "Çelebi Sultan Mehmed Han"ın Amasya'da hükümdarlık yaptığı sırada çevredeki bazı hükümdarlara ve emirlere gönderdiği mektuplar ve resmî yazılar ile Amasya emirleri tarafından çevredeki bazı emirlere yazılmış özel mektuplardan oluşur; Arapça ve Farsça yazılmıştır. "Veliyyeddin Efendi" ve "Es'ad Efendi" kütüphanelerinde, mecmualar ve münşeat arasında bulunmuştur.
3. Bir başka "Münşe'ât": Amasyalı "Münîrî Çelebi" tarafından yazılmış bir eser olup 886-917 tarihine kadar Amasya valisi şehzade "Sultan Ahmed"in babası "Sultan II. Bayezid Han"a ve diğer emirlere yazdığı arzları ve özel mektupları kapsar. Bu da "Veliyyeddin Efendi" Kütüphanesi'nde münşeat arasında bulunmuştur.
4. "Tezkire-i Abdî": Ünlü Abdullah Paşa Medresesi müderrisi "Amasyalı Abdî Efendi" tarafından düzenlenmiş edebî bir eser olup 1000-1081 tarihine kadar Amasya'da yetişen şairlerin şiirlerini ve çok kısa hâl tercümelerini kapsar. Bunun kenarına Amasya'da meydana gelen depremleri ve tuhaf olayları da kaydetmiştir. Bu eser Amasya'da çok eksik bir hâlde bulunmuştur.
5. "Tezkire-i Sâdât" (seyyidler tezkiresi): Adı geçen müderris "Abdî Efendi"nin oğlu "es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi"nin, Amasya nakîbü'l-eşrâf (seyyidlerin başkanı) kaymakamı iken 1110 tarihinde güzel bir hatla yazdığı Amasya seyyidleri defteridir; nakîbü'l-eşrâf "Amasyalı Hocazâde es-Seyyid Osman Efendi" tarafından onaylanmıştır. Yazık ki bu değerli eserin yalnız on sayfası ele geçmiştir. Bununla birlikte bundan çok yararlanılmıştır.
6. "Defter-i Vukû'ât" (olaylar defteri): Adı geçen kaymakam "Şeyh Alizâde es-Seyyid Ahmed Rüşdî Efendi" tarafından düzenlenmiş olup 1121-1153 tarihine kadar Amasya'da meydana gelen depremleri ve afetleri kaydetmiş, bazı ölümleri de yazmıştır. Bunun da ortasından on yaprağı eksik olarak bulunmuştur.
7. "Tezkire-i Ulemâ": Merzifon müderrislerinden "Abdurrahman Eşref Efendi" tarafından düzenlenmiş bir eser olup gençliğinde ders aldığı ve ilim öğrendiği hocalarının ve 1100-1140 tarihine kadar Amasya'da ve bağlı yerlerinde yetişen bazı âlimlerin hâl tercümelerini ve ölümlerini kaydetmiştir. Adı geçen müderrisin eserlerinden olan "Tezkiretü'l-Hikem"in kenarında bu eser basılmıştır.
8. "Defter-i Nüfûs ve Mahallât" (nüfus ve mahalleler defteri): Üç parça olup biri 816-918, biri 1000-1057, biri de 1112-1163 tarihlerine kadar Amasya'nın nüfusunu, mahallelerini, ileri gelenlerini ve üçer göbek kadar soylarını kapsar. Birincisi ve üçüncüsü eksik, ikincisi tam olarak bulunmuş; her biri devlet defterinin (defter-i hâkânî) emini tarafından onaylanmıştır.
9. "El-Mecmû' Mine'l-Meşhûd ve'l-Mesmû'" (görülen ve işitilenlerden derleme): "Amasyalı Âkif Efendizâde es-Seyyid Abdurrahîm Efendi" tarafından düzenlenmiş büyük bir eserdir. 1050-1221 tarihine kadar özellikle Amasya'da, genel olarak Anadolu'da ün kazanan âlimleri, değerli hocaları ve çağdaşlarını kapsar. Yedi yıl araştırıldıktan sonra ünlü tarihçi "İsmâil Paşa"nın oturduğu köydeki özel kütüphanesinde, tam ve yazarın kendi el yazısıyla bulunabilmiştir. Sonraki dönem eserleri arasında Anadolu için bundan daha güzel bir âlimler tabakatı görülmemiştir.
10. "Belâbilü'r-Râsiye Fî Riyâz-ı Amâsiyye": "Çorumlu Kara Müftüzâde Mustafa Vâzıh Efendi" tarafından derlenmiş bir eserdir. Amasya'nın fethine, âlimlerine, teşkilatına ve Amasyalıların huylarına ve ahlakına dair olup tarihe dayanan bir şey değildir.
11. "Defter-i Vefeyât" (ölümler defteri): "Amasyalı Hacı Abdullahoğlu eş-Şeyh Mustafa Efendi" tarafından düzenlenmiş güzel bir eser olup 1245-1291 tarihine kadar Amasya'da büyük âlimlerin ölümlerini kaydetmiştir. Bu defter de beş yıl kadar araştırılarak umulmadık bir yerde tam olarak bulunmuştur.
Bu düşünceyle çok güzel bir çaba harcadı,
Sözleri ve rivayetleri derleyip kaydetti.
Araştırarak ona ayrıntılı bir tarih yazdı,
"Asrî" gibi Amasya'nın övünülecek bir hizmetkârı.
Sunulan bu eski dönem eserleri Amasya'nın bütün hâllerini ve ileri gelenlerini kapsamadığı için, bunlara ekleme yaparak ayrıntılı bir tarih yazmaya karar veren bu âciz yazar, çocukluğumda bir süre edebiyatla uğraştığımdan arkadaşlarım arasında "Asrî" mahlasını seçmiş, sonra kendimi tarih araştırmalarına vermiştim.
Öğrenim sırasında Amasya tarihi üzerine araştırmalarımı ve ciddi araştırmaların çeşitli safhalarını sunabilmek için özgeçmişimden bir kısmını anlatmak gerekli olduğundan, gerekliliğin gerektirdiği kadarı anılır:
Amasya'da "Çeribaşı Mahallesi"nde, camiin batısına bitişik evde, 1286 [1869] Recep ayının son cumasında, seher vaktinde, "Abdîzâde el-Hâc Mehmed Ağa bin Abdî Ağa bin el-Hâc Mehmed Ağa bin Abdî Ağa bin el-Hâc Ali Ağa bin Alaybeyi Kara Hüseyin Ağa"nın soyundan ikiz olarak doğdum. Babam tarafından "Hüseyin" adı konuldu; annem "Zâhide Hatun binti el-Hâc Hâfız Osman Efendi bin Şeyhü'l-Kurrâ (Kıraat hocalarının başı) el-Hâc Halîl Efendi" tarafından da Kuba velilerinden "Hüsâmeddin Halvetî" hazretlerine sevgiden dolayı "Hüsâmeddin" lakabı verildi; bunu babam ve annem anlatıyorlardı.
1296'da [1879] önce "Balcı Mektebi"ne gidip orada Kur'an'ı ezberledim; 1300'de [1882-83] "Rüşdiye Mektebi"ne girip dört yılda Türkçe, Arapça, Farsça, Tarih, Coğrafya, Geometri, Hesap gibi bilimlerin kurallarını ve ön bilgilerini okuyup öğrenerek ve hat öğrenerek, 1304'te [1886-87] hocam "Arhavili Osman Remzi Efendi"nin iyi ilgisi sayesinde birincilikle diploma aldım. Bugün Amasya müftüsü olan "Mecdîzâde Hâfız Abdurrahman Kâmil Efendi" hazretlerinin ve kardeşi merhum "Hâfız Mustafa Sâdık Efendi"nin derslerine devam ettim.
Rüşdiyenin üçüncü sınıfında iken "Abdullatîf Efendi Kütüphanesi"nin bitişiğinde, fetvahanenin üstündeki odada kalarak "Şirvânîzâde Ahmed Enver Efendi"den "Sa'dî'nin Bostan'ı" ve "Câmî'nin Yûsuf ve Züleyhâ'sı" manzumelerini okudum; Farsça sözlüklerden "Şu'ûrî ve Nâsırî" sözlüklerini, "Burhân-ı Kâtı'"ı, sonra "Attâr'ın Pendname'si"ni, "Mantıku't-Tayr"ı, "Hâfız-ı Şîrâzî Divanı"nı, İran şairlerinin seçme şiirlerini, "Ziyâ Paşa'nın Harâbât'ı"nı ve "Firdevsî'nin Şehname'si"ni inceledim.
Öte yandan "Kâfiye" ve "Şâfiye" üzerine "Şeyh Rızâ" ile "Seyyid Abdullah"ın şerhlerini, "Îsâgocî" üzerine "Fenârî Şerhi"nin haşiyelerini okudum; "Vankulu" ve "Ahterî" gibi Arapça sözlükleri inceleyip yanımdaki kütüphaneden "Vefeyâtü'l-A'yân" ve "Şakâ'ik-i Nu'mâniyye"yi, "Osman Fâik Efendi"nin kütüphanesinden de "Tabakât-ı İsnevî" adlı hâl tercümesi kitaplarını alıp okudum.
"Şehname"den eski İran hükümdarlarının olaylarının, "Vefeyâtü'l-A'yân" ile "Şakâ'ik-i Nu'mâniyye"den ileri gelenlerin hâl tercümelerinin etkisi bende, Amasya'nın yalnız o günkü âlimlerini toplayıp hâl tercümelerini yazmak için bir istek uyandırdığından, 1305'te [1887-88] adı bilinen âlimleri ziyaret edip hâl tercümelerini ve soylarını sormaya çaba gösterdiğim sırada âlimlerin bazılarından takdir gördüm.
Fakat isteğim gittikçe artarak Amasya'nın tarihî hâllerini ve eski âlimlerini de yazmaya kadar ilerlediğinden, Amasya'daki kütüphaneleri dolaşıp ölülerin mezarlarını ziyaret ederek mezar taşlarını okudum; "Şâmîce" ve "Gök Medrese" mahallelerinde görülen eski türbelere şaşkınlıkla baktığım sırada "Vâzıh Efendi"nin "Amasya Tarihi"ni bulup okudum.
Bu tarihte yazılmış olan sözlere ve hikâyelere bir türlü kanaat edemedimse de Amasyalıların ahlakı ve huylarına dair verdiği bilgilerden etkilendiğim hâlde, Amasya'nın fetihlerine dair hikâyelerinden hoşlanmadım. Bu tuhaf hikâyelerin gerçeklerini araştırmak için bende olağanüstü ciddi bir merak uyandı.
Bilgiyi genişletmek ve öğrenimi tamamlamak için 1307'de [1889-90] İstanbul'a gidip "Kalenderhâne Medresesi"nde kaldım; "Tokadîzâde el-Hâc Ahmed Nûreddin Efendi" hazretlerinin dersine mülâzım oldum ve tatil günlerinde "Sultan Fâtih, Sultan Bâyezid, Sultan Süleyman, Şehzâde, Ayasofya, Köprülü, Râgıb Paşa, Nûr-ı Osmâniye, Molla Murâd, Âşir Efendi, Hamîdiye, Es'ad Efendi" kütüphanelerinde bulunan tarih kitaplarını ve tarihe dair mecmuaları, risaleleri ve mektup derlemelerini okudum. 1312'de [1894-95] Girit'e, 1313'te [1895-96] Suriye vilayetlerine giderek Hanya'da "Kâdiriyye" ve Şam'da "Zâhiriyye" kütüphanelerinde araştırmaya devam ettim; sonra Hicaz'ı dolaşıp İstanbul'a ve ardından Amasya'ya döndüğüm sırada birçok kişiye başvurarak evlerinde eski kitapları, defterleri, beratları, vakıf senedi suretlerini, icazetnameleri, evrak ve risaleleri araştırdım. Gördüğüm tuhaf bir rüya üzerine Amasya mahkemesi kayıtlarını araştırıp iki defa el kadar kâğıtlara kadar inceledim; çeşitli yıllarda "Köprü, Ladik, Mecidözü, Çorum, Merzifon, Hacıköyü, Bursa, Selânik" şehirlerini gezerek bilgi toplamaya çaba gösterdim.
Öğrenim günlerimde adı geçen fâzıl hocadan "Tasavvurât ve Tasdîkât" derslerini, "Muğni'l-Lebîb", "Telvîh" ve "Akâid-i Nesefiyye Şerhi" kitaplarını, "Hayâlî ve Siyelkûtî Haşiyeleri"ni, mukaddemât-ı erbaanın (dört temel ön bilginin) "Siyelkûtî ve Konevî Haşiyeleri"ni, "Akâid-i Adudiyye Şerhi"ni, "Gelenbevî Haşiyesi"ni, tefsirlerden "Tebâreke" suresiyle "Amme" cüzünü, hadis usulünden "Takrîbü'n-Nevevî" ile şerhi olan "Tedrîbü'r-Râvî"yi ve meânîden "Mutavvel" kitaplarını; fâzıllardan "Ödemişli Mustafa Efendi" hazretlerinden "Mir'ât" ve haşiyelerini, "Harputlu Abdullatîf Efendi"den "Muhtasarü'l-Meânî"yi, "Ermenekli Süleyman Sırrî Efendi"den "İsâmü'l-Ferîde"yi, "İnegöllü Ali Râtib Efendi"den "Kasîdetü'l-Bürde" ve şerhini, "Dağıstânî Ömer Ziyâeddin Efendi"den "Muhtasaru'l-Buhârî"yi, Şam'da da "eş-Şeyh Bedreddin Mehmed bin Abdurrahmânü'l-Mağribî" hazretlerinden "Sahîhü'l-Buhârî" kitaplarını okudum ve dinledim; her birinden ilim ve fen öğrendim, bu fenlere dair pek çok değerli kitabı okuduktan sonra hocam "el-Hâc Ahmed Nûreddin Efendi" hazretlerinden 1317 [1899-1900] Cemâziyelâhir ayının ortalarında icazetname almaya muvaffak oldum.
Kendisinden "Miras (Ferâiz) İlmi" öğrendiğim "Perşembeli Ahmed Remzî Efendi", Şeyhülislâmlık Kapısı'nda Kısmet-i Askeriyye Mahkemesi kayıtçısı olduğundan, beni 1316'da [1898-99] iki yüz kuruş maaşla yardımcılığa kabul etti. Bunun üzerine İstanbul'un ve bağlı yerlerinin şer'iye mahkemesi kayıtlarından görebildiklerimi inceledim, Amasya'nın ileri gelenlerine ilişkin yönlerini alıp bu yardımcılıktan tarih bakımından yararlandım.
1319'da [1901-02] Şeyhülislâm "Mehmed Cemâleddin Efendi" hazretlerinin takdirine ve iltifatına erişmem dolayısıyla Surre-i Hümâyun naipliğine (Mekke ve Medine'ye gönderilen surre alayına eşlik eden şer'î görev) atandım ve ikinci kez Şam'a ve Hicaz'a gittim. Dönüşümde Köprü naipliğine atandım; görev süresinin başlamasını beklerken zamanı Amasya'da geçirip araştırmalara çaba gösterdim; 1321 [1903-04] Muharrem ayının başında göreve başlayıp bir yandan memuriyet görevimi yerine getirdim, öte yandan Köprü'ye dair araştırmalarımı tamamlamaya gayret ettim.
İşte bu tarihten itibaren her zaman yanımda taşımak zorunda kaldığım bir sandık dolusu tarihî evrakı dağınıklıktan kurtarıp incelemeye ve düzenlemeye başladım. Köprü'de görev süremi tamamlayarak 1323 [1905-06] Şaban ayının yirmisinde Osmancık naipliğine geçtim ve işe başladım; tarihin düzenlenmesine, taslağına ve ardından temize çekilmesine gayret edip iki yılda tamamlamışsam da görev süremin bitiminde yeni bir naiplik beklerken Meşrutiyet ilan edildi; bunun ardından Niksar naipliğine atandım ve 1326 [1908] Zilkade ayında göreve başladım. Pek çok olayı kısaltıp özetlediğim ve çıkardığım yerlere yenilerini ekleyerek ikinci kez düzeltmeye çaba gösterdim; Niksar'da görev süremi tamamlayıp mukaddimeyi ve birinci babı da bitirdim.
Yukarıda sunulduğu gibi "Amasya Sancağı", "Amasya, Hacıköyü, Havza, Köprü, Ladik, Mecidözü ve Merzifon" kazalarından oluşur; sancağın merkezi olan Amasya kazası dört nahiyeden ibarettir:
I. Amasya Kazası:
1. "Akdağ Nahiyesi": Amasya'nın doğu taraflarını bütünüyle kuşatır. Merkezi "Akviran Köyü"dür. Bu nahiye, deniz yüzeyinden bin iki yüz metre kadar yüksek, doğudan batıya doğru uzanan ve eskiden beri "Akdağ" diye ünlü bir dağın eteklerinde bulunduğundan bu adı almıştır.
Bu dağın yaylası bol, kışlakları elverişli, suyu çok, havası son derece sağlıklı olduğundan Amasya livasının koyun sürülerinin çoğu yazın orada otlar. Yağı, peyniri, yoğurdu değerlidir ve "Pont" bölgesinde olağanüstü şöhreti vardır. Bu nahiye içindeki "Baş Alan Köyü"nden "eş-Şeyh Muhyiddin Mehmed Akdâğî" gibi olgun bir mürşidin çıkmasıyla Amasya'da ünlenmiş ve bu köyde bir zaviye yaptırıp vakıflarını düzenlemiştir. Oğullarından biri Anadolu kazaskeri "Bedreddin Mahmud Efendi", öteki Amasya'da Halvetî şeyhi "Hüsâmeddin Hüseyin Efendi" çok ünlenmiş, torunları kadılardan ve şeyhlerdendir.
"Zana Köyü"nden, yukarıda belirtildiği gibi "Zanalı Sülâlesi" gibi büyük bir sülâle çıkmış, İstanbul'da ve Amasya'da yüz yıl kadar varlıklarını korumuşlardır. "Akviran Köyü"nden ünlü hoca "Akdâğî eş-Şeyh Mustafa Efendi" ve onun torunlarından İstanbul rütbeli (pâyeli) "İngiliz Abdülkerîm Efendi"; "Yenice Köyü"nden "Yeniceli Sülâlesi" ve âlimlerden "Musliheddin Efendi" çıkmıştır; büyük velilerden "Sa'deddin Mahmud Horasânî" hazretlerinin bu köyde tekkesi ve türbesi, defterdar "Mahmud Efendi"nin de camii ve vakıfları vardır.
2. "Öz Nahiyesi": Amasya'nın güney taraflarını çevreler, merkezi "Ezine Pazar Köyü"dür. Buraya eskiden "Cuma Pazarı" denmiş; Farsçada "cuma" anlamına gelen "âzîne" sözcüğüne eklenerek "Ezine Pazarı" ve kısaltılarak "İnepazar" denmiştir.
Bu nahiye merkezini Osmanlı emirlerinden "Hacı Hamza Bey" büyük bir cami, saray kapısı (dergâh-ı âlî) çavuşlarından "Mehmed Ağa" da büyük bir han, hamam ve zaviye yaptırarak imar etmiştir. Bu nahiye genel olarak "Bayındırlı", "Akçakoyunlu", "Esenli", "Karakeçili" gibi öz ve saf Türkmen aşiretleriyle yerleşik olduğundan "Öz" adıyla ünlenmiştir.
Büyük velilerden "eş-Şeyh Şâdî" hazretleri adını taşıyan "Şeyh Şâdî Köyü"nde oturduğundan, "Karakeçi" uruğundan (uruk: eski Türkçede "çocuk, soy" anlamındadır) "Bekdemirli Musliheddin Mûsâ Bey", adı geçen şeyh için 812'de bir zaviye ve türbe yaptırmış, "Karakeçili Mâlikânesi"ni bu tekkeye vakfetmiştir. "Baba İlyas-ı Horasânî"nin torunlarından "eş-Şeyh Bâyezid Çelebi" "Efte Köyü"nde; ünlü Halvetîlerden "eş-Şeyh Musliheddin Efendi" "İnepazar"da; büyük Halvetîlerden "eş-Şeyh Ahmed Efendi" "Heniske Köyü"nde gömülüdür. Ünlü vezirlerden "Deli Ömer Paşa" ve "Peçelizâde Sülâlesi" "Sevincer Köyü"nden, ünlü âlimlerden "el-Hâc İsmâil Hakkı Efendi" "İnepazar"dan çıkmıştır.
Yine bu nahiye içindeki "Karataş Köyü"nde "Bayındır" uruğundan "Umur Bey" bir cami ve zaviye yaptırmış; ünlü âlimlerden "Ali Efendi" 1135'te bu tekkeyi ders yeri edinmiş ve "Öz Nahiyesi"nde bu köyü bir irfan medresesi görünümüne getirmişti. Ünlü Halvetîlerden "eş-Şeyh Maksûd Baba" "Urunkuş Köyü"nde, "eş-Şeyh Merâmî Baba" ise adıyla anılan "Merâmî Köyü"nde gömülüdür. "Şeyhşâdili Muhyiddin Mehmed Efendi" büyük müfessirlerdendir.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- sülâle, ensâb: soy, soy kütüğü
- fırka, şu'be, fürû': kol, dal; bir soyun ayrılan kolları
- zuhûr etmek: ortaya çıkmak
- mu'ahharan, ba'dehû: sonradan, ondan sonra
- teferru', teselsül, idâme-i mevcûdiyet: dallanma, sürüp gitme, varlığını sürdürme
- tahvîl-i unvân / tahvîl-i şöhret: lakap ya da ün adını değiştirme
- muntafî: soyu sönmüş, tükenmiş
- vüzerâ, sudûr, ümerâ, mevâlî, a'yân: vezirler, yüksek ilmiye ve devlet görevlileri, emirler, üst düzey ilmiye mensupları, şehrin ileri gelenleri
- züamâ: zeâmet sahipleri; geliri vergiyle atanan, orta büyüklükte tımar sahibi sipahi komutanları
- asabât, zevi'l-erhâm: erkek soyundan gelenler, kız tarafından akrabalar
- hafîd: torun
- nâhiye, kazâ, livâ: bucak, ilçe, sancak (il ile ilçe arası idari bölüm)
- mülhakât: bir yere bağlı yerler
- münşe'ât: mektup derlemesi; resmî ve özel yazışmaların toplandığı kitap
- tezkire: şair, âlim ya da seyyid gibi kişilerin kısa hâl tercümelerini içeren kitap
- mü'ellif, muharrir-i âciz: yazar; yazarın kendi için kullandığı alçakgönüllü söz, "bu âciz yazar"
- mülâzemet, icâzetname: bir hocanın yanında ders görüp yetiştirilmeye girme, hocanın verdiği izin belgesi
- mukayyid, niyâbet: kayıtçı, naiplik; kadı adına belli bir yerde şer'î yargı görevi
- mîr-i mîrân: beylerbeyi, mirimiran; vezirlikten bir alt rütbe
Soy Listesinin Anlattığı
Bu bölüm iki parçadan oluşur. Önce, Amasya'da yüzyıllar içinde ün kazanmış yirmi yedi sülâlenin listesi gelir. Ardından Hüsameddin Amasya hakkında kendinden önce yazılmış on bir eseri sayar ve sonra kendi eğitimini ve görevlerini anlatır. Madde, Amasya'nın idari bölümlerini anlatan kısmın başında biter. Kentin neden kapsamlı bir tarihi hak ettiği, bu tarihin kaynaklarının neler olduğu ve yazarın bu işe nasıl girdiği burada anlatılır.
Listedeki tarihlerin neredeyse tamamı yuvarlak Hicrî sayılardır: "1000 tarihlerine kadar", "1100 tarihine kadar" gibi. Bunlar belge tarihi değil, yazarın bir soyun izini nereye kadar sürebildiğini gösteren yaklaşık sınırlardır. Hicrî 1000 yılı yaklaşık 1591-92, 1100 yılı yaklaşık 1688-89, 1300 yılı yaklaşık 1882-83 demektir. Bu nedenle sülâlelerin süresi ve sırası hakkında kesin bir kronoloji çıkarılmamalıdır.
Hüsameddin'in "bu sülâle Amasya'nın hemen onda birini oluşturur" yargısı, kendi tahminine dayanır. Metinde bu orana ilişkin bir sayım ya da kaynak gösterilmemiştir; başka kaynaklarda da böyle bir oran bulunamamıştır. Bu sözü bir tahmin olarak okumak yerindedir. Listedeki ad ve unvanların büyük bölümü ise ("Cemâleddin Aksarâyî", "Zenbilli Ali Efendi", "Ebu's-Su'ûd Efendi" gibi) başka kaynaklarda ayrıca araştırılmamıştır. Bu çalışmada bu soyların bağlantıları doğrulanamamıştır; metin yazarın aktardığı biçimiyle verilmiştir.
Amasya Tarihi'nin Yazarı
Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Kasım 1869'da Amasya'da Çeribaşı Mahallesi'nde doğmuş, 10 Şubat 1939'da İstanbul'da Şişli'deki evinde ölmüş ve Feriköy Mezarlığı'na gömülmüştür. Metindeki özgeçmişi, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddeyle büyük ölçüde örtüşür. İlk öğrenimine 1879'da Balcı Mektebi'nde başlaması, Kur'an'ı ezberlemesi, rüşdiyeyi 1887'de bitirmesi, 1889'da İstanbul'a gidip Kalenderhâne Medresesi'nde kalması ve Tokadîzâde Ahmed Nûreddin Efendi'nin öğrencisi olması her iki anlatıda aynıdır. 1894'te Girit'e, 1895'te Şam'a ve oradan Hicaz'a gitmesi de aynı biçimde verilir. Hocasından icazetnameyi 1899'da, yani Hicrî 1317'de aldığı da Hüsameddin'in verdiği tarihle uyuşur.
Meslek hayatı naiplik görevleriyle geçmiştir. Ansiklopedi maddesine göre 1898'de Perşembeli Ahmed Remzi Efendi'nin yardımcılığına getirilmiş, 1901'de Surre-i Hümâyun naipliğine atanmış, 1903 Martında Vezirköprü naipliğine başlamış ve 1905 Ekiminde Osmancık'a, ardından Niksar'a gönderilmiştir. 1911'de Refahiye'ye atanmış, son görevi ise Evkaf Nezareti'nde eski kayıtların mütercimliği olmuştur. Hüsameddin'in metnindeki "Köprü" bu maddedeki Vezirköprü'dür. Metinde adı geçen "Mukaddime ve birinci bâb" ise eserin başlangıç kısmıdır; bu kısmın Niksar'da tamamlandığını yazar kendisi belirtir.
İlginç bir ayrıntı, Hüsameddin'in ikiz doğduğunu söylemesidir. Ansiklopedi maddesinde bu bilgi yer almaz; kardeşine ilişkin başka bir bilgiye de rastlanmamıştır. Yazar bunu ailesinden duyduğu bir anlatı olarak aktarır ve metinde de öyle sunulmuştur.
Rüya Anlatısı ve Yazarın Yöntemi
Metinde geçen 187 numaralı dipnotta Hüsameddin, Amasya'da isimleri bilinmeyen iki mezar taşının sahiplerini nasıl bulduğunu anlatır. Kitabesi olmayan taşlardan biri "Kuş Köprü" başında yatan Dersi Tamâm Efendi'ye, diğeri Burmalı Minare karşısındaki mezarlıkta ağacın dibinde yatan Hıfzîzâde Osman Fâik Efendi'ye aitti. Yazara göre bu iki kişi rüyasına girmiş, kendilerini tanıtmış ve mahkeme kayıtlarını araştırmasını söylemiştir. Yazar daha sonra mahkeme kayıtlarını ve Osman Fâik Efendi'nin kütüphanesinde bulunan bir eseri inceleyerek rüyada kendisine söylenenleri "aynen" bulduğunu yazar. Bu, tarihçinin kendi anlatısıdır; bağımsız bir kaynakla doğrulanmış değildir. Ancak hikâye, Hüsameddin'in mezar taşlarını, mahkeme sicillerini ve vakıf belgelerini birer kaynak olarak kullanmaya ne kadar önem verdiğini gösterir.
Ansiklopedi maddesi, onun el yazmalarını, mahkeme kayıtlarını, vakıf senetlerini, kitabeleri ve mezar taşlarını kaynak aldığını, ancak kaynaklarını çoğu zaman göstermediğini ve bazı konularda aşırı etimolojik benzetmelere gittiğini, bunun da yazdıklarının bilimsel değeri konusunda tereddüt doğurduğunu belirtir. Aynı maddede Franz Babinger'in eseri bazı konularda gerçek bir hazine saydığı ve en azından bir bölümünün bir Batı diline çevrilmesini önerdiği de yazılıdır. Bu iki yargı birlikte okunmalıdır: eser kaynak bakımından zengindir, ama kimi iddiaların dayanağı yazarın kendi anlatımından öteye gitmemektedir.
Mehmet Fatih Köksal'ın Amasya Âlimleri Sempozyumu'nda sunduğu bildiriye göre Hüsameddin, kaynak göstermediği yerlerin yanında kimi yerlerde kaynaklarını toplu olarak da anar. Örneğin dördüncü cildin başında Vecîhî, Hasan Beg-zâde, Naîmâ, Abdî Paşa ve Silahdâr tarihlerini, Fezleke-i Kâtib Çelebi'yi, Bâb-ı Âlî Evkaf arşivindeki ahkâm ve emir defterlerini, Amasya Mahkemesi Sicillâtı'nı ve Amasyalı Abdî Efendi Tezkiresi'ni saymıştır. Bu, bu maddede anılan "Tezkire-i Abdî"nin Hüsameddin tarafından gerçekten kaynak olarak kullanıldığını gösterir.
Kendinden Önceki Eserler ve Kayıp Ciltler
Hüsameddin'in andığı on bir eserin çoğu ya çok kısmî biçimde ele geçmiş ya da eksik kalmıştır. Yazarın kendi ifadesiyle "Tezkire-i Sâdât"ın yalnız on sayfası, "Defter-i Vukû'ât"ın ortasından on yaprağı eksiktir ve "Tezkire-i Abdî" "pek nâkıs" bulunmuştur. Bu eserlerin bugünkü yerleri ve durumları bu çalışmada araştırılmamıştır; bu nedenle burada yazarın verdiği bilgiyle yetinilmiştir. Hüsameddin'in kendisi de Vâzıh Efendi'nin eseri için "tarihe dayanan bir şey değildir" der; eserin Amasyalıların ahlakına ilişkin bilgilerini beğendiğini, fetih hikâyelerini ise yetersiz bulduğunu da yazar. Bu söz, yazarın kaynak eleştirisine yaklaşımını gösterir.
Köksal'ın bildirisi, Hüsameddin'in kendi eserinin de başına gelenleri anlatır. Amasya Tarihi'nin ilk dört cildi 1912-1928 arasında Arap harfleriyle, dördüncü cildin eki ise 1939'da Latin harfleriyle basılmıştır. Basılan ciltler 2007'de Amasya Belediyesi tarafından beş cilt hâlinde yayımlanmış, ama eserin el yazması hâlindeki yedi cildi daha bulunmaktadır. Ansiklopedi maddesine göre eser aslında on iki ciltten oluşur; Amasya Belediyesi'nin 1979'da satın aldığı nüshada beşinci cilt kayıptır ve el yazması altıncı-on ikinci ciltler Süleymaniye Kütüphanesi'ne emanet edilmiştir. Köksal, biyografilerin yer aldığı bölümün yarım kaldığını, Ankara'da bir sahaftan aldığı altı ciltlik defterlerin ise eserin kayıp kısmının kısmen eksik, kısmen tamamlanmış müsveddeleri olduğunu tespit ettiğini yazar.
Öz Nahiyesi ve Ezinepazar Bugün
Metnin son bölümü Amasya kazasının nahiyelerini anlatmaya başlar. Hüsameddin'in "Ezine Pazar" adını Farsça "âzîne" sözcüğüne bağlaması bir etimoloji önerisidir. Başka kaynaklarda köyün adının 1602 tarihli kayıtlarda "cumapazarı" anlamıyla Ezinepazarı olarak geçtiği yazılıdır; yani "cuma pazarı" anlamı Hüsameddin'den bağımsız olarak da bilinmektedir. Köy bugün Amasya'nın Merkez ilçesine bağlıdır. 1987'de belediye olmuş, nüfusu 2000'in altına düştüğü için 2013'te belediyelik sona ermiştir. Amasya il merkezine yaklaşık 38 kilometre uzaklıktadır.
Hüsameddin'in "dergâh-ı âlî çavuşlarından Mehmed Ağa" olarak andığı kişinin yaptırdığı han, bugün "Ezinepazar Hanı" adıyla ayaktadır. Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün bilgisine göre han, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad'ın eşi Mahperi Hatun tarafından yaptırılmıştır; özgün kitabesi kaybolduğu için yapım yılı kesin bilinmemekle birlikte 1238-1246 arasına tarihlendirilir. Birçok onarımdan sonra inşaat tekniği bakımından Osmanlı eserine benzer bir görünüm almıştır. Uzun süre bakımsız ve yarı yarıya toprağa gömülü kalan han, 2007'de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılarak ziyarete açılmıştır. Hanın giriş kapısı üzerindeki mermer plakada caminin 1650 yılında Mehmed Çavuş'un bağışlarıyla onarıldığı yazılıdır. Bu da Hüsameddin'in "Mehmed Ağa" olarak andığı çavuşun, hanın ilk yaptırıcısı değil, onarıcısı olabileceğini düşündürür; çünkü han Selçuklu dönemine aittir. Bu bir çıkarımdır ve kaynaklarda doğrudan söylenmemiştir.
Dipnot 188'de yazar, araştırmaları sırasında Şam valisi ve Beşinci Ordu müşiri Osman Nûrî Paşa'dan, Selânik'te Üçüncü Ordu müşiri Amasyalı Hüseyin Fevzi Paşa'dan ve Şeyhülislâm Hâlid Efendizâde Mehmed Cemâleddin Efendi'den büyük destek ve takdir gördüğünü, bu yüzden onlara sonsuza dek minnettar olduğunu söyler.
Akdağ, Akviran, Yenice, Karataş, Efte, Heniske gibi diğer köy ve şeyhlerin bugünkü durumuna ilişkin güvenilir kaynak bu çalışmada bulunamamıştır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1. Cilt, s. 319–343. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar