Mûsâ Süreyyâ Bey (1884-1932), Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'nin resmî müzik eğitimini yeniden kuran kadronun başında yer almış bir bestekâr, piyanist, girift ve ud icracısı ve her şeyden önce bir musiki hocasıdır. Devletin ilk resmî musiki mektebi olan Dârülelhân, 14 Eylül 1923'te ikinci defa açıldığında müdürlüğüne o getirilmiş, kurum 1927'de İstanbul Konservatuvarı adını aldıktan sonra da uzun süre bu görevi sürdürmüştür. Onu Amasya'nın hikâyesine bağlayan ad, babası Giriftzen Âsım Bey'dir. Yirmi yılı aşkın bir süre Amasya'da yaşayan, burada pek çok talebe yetiştiren ve sonunda emekliliğini geçirmek için bu şehre yerleşen Âsım Bey'in sanatkâr çocuklarından biri olan Mûsâ Süreyyâ, ailenin musiki birikimini İstanbul'un kurumsal müzik hayatına taşıyan en etkili isim olmuştur.
Giriftzen Âsım Bey'in Evi
Mûsâ Süreyyâ'yı anlamak için önce babasının evine bakmak gerekir. Giriftzen Âsım Bey, bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Yenişehr-i Fenâr'da (Larissa) doğmuş, musikiye küçük yaşta Yenişehir Mevlevîhânesi'nde başlamış, on üç yaşında mutribe çıkacak kadar erken bir olgunluğa ulaşmıştı. Ney üflemede ilk hocası Neyzen Yûsuf Paşa'nın talebelerinden Hasan Dede'ydi. İstanbul'a geldikten sonra meşhur neyzen Sâlim Bey'den meşk etti. Askerlik ve memuriyet yolları onu İzmir'e, Aydın'a ve sonunda İstanbul'daki itfaiye teşkilâtına götürdü. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na bölük kumandanı olarak katıldığı yıllarda, hocası Sâlim Bey'in kolay taşınsın diye hediye ettiği girift elinden düşmedi ve bu, unutulmaya yüz tutmuş ney cinsinin devrindeki en usta icracısı olarak tanınmasının başlangıcı oldu.
Savaştan döndükten sonra Âsım Bey, binbaşı rütbesiyle Üsküdar itfaiye kumandanlığına getirildi ve devrin belli başlı musiki meclislerinin aranan bir siması hâline geldi. Neyzen Yûsuf Paşa, Hacı Ârif Bey, Bolâhenk Nûri Bey, Tanbûrî Ali Efendi ve Medenî Aziz Efendi onun dostları arasındaydı. Tanbûrî Cemil Bey ile birlikte Türk musikisini Avrupa'da tanıtmak amacıyla bir topluluk kurmuş, ancak ikisinin de hastalanması yüzünden bu Avrupa gezisi gerçekleşememişti. Âsım Bey'in iki evliliğinden yirmi dört çocuğu oldu ve bu çocukların önemli bir kısmı musiki ve sahne sanatlarıyla uğraştı. Mûsâ Süreyyâ, işte bu kalabalık ve sanatla yoğrulmuş ailenin içinde, 1884'te Üsküdar'da dünyaya geldi.
Amasya ile Bağı
Ailenin Amasya macerası bir sürgünle başlar. Âsım Bey, devrin önde gelen devlet adamlarından Müşir Fuad Paşa ile yakın dostluk kurmuştu. II. Abdülhamid döneminde paşa hakkında yapılan ihbarlar üzerine Fuad Paşa ve çevresi sürgüne gönderildiğinde, paşaya yakınlığı yüzünden Âsım Bey de Amasya'da ikamete mecbur edildi. Sürgünün başlangıç tarihi kaynaklarda farklı verilir: kimi kaynaklar 1883 yılını anarken TDV İslâm Ansiklopedisi 1900 tarihini kaydeder. Her iki rivayette de sürgün 1908'de Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş, Âsım Bey İstanbul'a dönerek itfaiyedeki görevine bu defa albay rütbesiyle başlamıştır.
Âsım Bey'in Amasya ile ilişkisi sürgünle bitmedi. İlk eşinin ölümünden sonra ikinci evliliğini Amasya'da Lütfiye Hanım ile yapmış, emekli olur olmaz da yerleşmek üzere yeniden bu şehre dönmüştü. 1916'da kendi evinde bir araya getirdiği musiki topluluğu sonradan Amasya Musiki Cemiyeti adını aldı ve Âsım Bey cemiyetin fahrî başkanı oldu. Toplamda yirmi yılı aşan Amasya yıllarında şehirde çok sayıda talebe yetiştirdi, Millî Mücadele yıllarında İstiklâl Marşı için yapılan ve bugün okunmayan bestelerden birine de imza attı. Girifti bugün Amasya Müzesi'nde, piyanosu ise Amasya Lisesi Müzesi'nde saklanmaktadır. Mûsâ Süreyyâ'nın küçük kardeşlerinden tiyatro sanatçısı Muazzez Kurtoğlu'nun Amasya'da doğmuş olması, ailenin bu şehirle kurduğu bağın ne kadar sahici olduğunu gösterir.
Mûsâ Süreyyâ'nın kendi hayatının ne kadarının Amasya'da geçtiği ise belgelerle açık değildir. Biyografisini veren kaynaklar onun Üsküdar'da doğduğunu, Üsküdar Merkez Rüşdiyesi ile Üsküdar İdâdîsi'nde okuduğunu kaydeder. Sürgün tarihi 1883 kabul edilirse çocukluğunun bir kısmının babasının yanında Amasya'da geçmiş olması mümkündür. 1900 kabul edilirse sürgün başladığında o on altı yaşında bir idâdî talebesiydi. Bu yüzden Amasya'yı onun doğduğu ya da yetiştiği şehir olarak anmak yerine, babasının musikisinin kökleştiği ve ailesinin ikinci yurdu hâline gelen şehir olarak görmek daha doğrudur. Yine de onun yetiştiği musiki ortamı ile Amasya'da bir musiki cemiyeti kuracak kadar bu şehre bağlanan babasının birikimi aynı kaynaktan beslenir ve Mûsâ Süreyyâ'nın adı Amasya'nın kültür tarihinde bu bağ üzerinden yer alır.
Çocukluk ve İlk Musiki Eğitimi
Mûsâ Süreyyâ'nın musikiye kabiliyeti küçük yaşta babası tarafından fark edildi. İlk derslerini bizzat babasından ve ağabeyinden aldı. Bu ağabeyin adı TDV İslâm Ansiklopedisi'nde İbrâhim Sâbir Efendi, başka kaynaklarda ise Mustafa Sâbir Bey olarak geçer. Babasından musiki nazariyatının yanı sıra girift çalmayı öğrendi ve bu nadir sazda iyi bir icracı olarak yetişti. Ud çalmayı da bu yıllarda öğrendiği anlaşılmaktadır. Ev, onun için gerçek bir meşkhâne işlevi görüyordu: notaya dökülmüş bir müfredattan önce, kulaktan kulağa geçen eski usul meşk geleneği içinde büyüdü.
Bu eğitimin en kıymetli yanı, babasıyla birlikte devam ettiği musiki toplantılarıydı. Neyzen Yûsuf Paşa, Hacı Ârif Bey, Zekâizâde Hâfız Ahmed (Irsoy) Efendi, Müezzinzâde Rifat Bey ve Bolâhenk Nûri Bey gibi üstatların bulunduğu meclislerde Türk musikisinin hemen bütün meşhur eserlerini doğrudan bu ustaların icrasından dinleyip öğrenme imkânı buldu. Tanbûrî Cemil Bey'in evinde babası ve Kemânî Tevfik Bey ile birlikte Avrupa'da konser verme hazırlığı için yapılan meşkler de onun repertuvar birikimini besledi. Hüseyin Sadettin Arel, Mesut Cemil Tel ve Ruşen Ferit Kam gibi sonraki kuşağın otoriteleri, onu son yüzyılda yaşamış musikişinaslar arasında klasik bilgi ve görgüsü en yüksek ve en zengin sanatkâr olarak tanımlamışlardır. Bu övgü, Berlin'e gitmeden önce Mûsâ Süreyyâ'nın Türk musikisinin geleneksel dağarcığına ne kadar hâkim olduğunu gösterir.
Berlin Yılları
Kabiliyeti erken yaşta dikkat çeken Mûsâ Süreyyâ, 1910'da devlet tarafından musiki tahsili için Berlin'e gönderildi. Devlet bursuyla gerçekleşen bu tahsil, onun daha sonra üstleneceği kurumsal rolün de zeminini hazırladı. Berlin'de Prusya Kraliyet Akademisi ile Stern Konservatuvarı'nda okudu ve her iki kurumdan da mezun oldu.
Almanya'da Batı musikisinin armoni, kompozisyon ve müzik tarihi birikimini sistemli biçimde öğrendi. Piyano çalmayı da bu dönemde ilerletti ve sonraki yıllarda iyi bir piyanist olarak tanındı. Böylece yurda döndüğünde elinde iki ayrı birikim vardı: bir yanda Âsım Bey'in evinde ve İstanbul'un musiki meclislerinde edindiği klasik Türk musikisi bilgisi, öbür yanda Berlin'in akademik müzik eğitimi. Bu ikili donanım onu dönemin pek az musikişinasına nasip olan bir konuma yerleştirdi ve icracılığının yanında musikinin ilmî yönüne de vâkıf bir aydın olarak tanınmasını sağladı.
Yurda Dönüş ve Öğretmenlik
Berlin'den döndükten sonra Mûsâ Süreyyâ'nın hayatı büyük ölçüde sınıflarda geçti. Çapa Kız Muallim Mektebi, Erkek Muallim Mektebi, Mülkiye Mektebi, Selçuk Kız Lisesi ve Tiyatro Meslek Mektebi'nde musiki hocalığı yaptı. Bu okulların önemli bir bölümü öğretmen yetiştiren kurumlardı ve onun buradaki dersleri, yeni kuşak musiki öğretmenlerinin yetişmesine dolaylı yoldan katkı sağladı. Derslerini piyano eşliğinde yaptığı, hassas ve nazik kişiliğiyle talebelerinin hafızasında yer ettiği bilinmektedir.
Öğrencileri arasında sonradan Türk halk musikisi derlemelerinin önde gelen adlarından biri olacak Sadi Yaver Ataman da vardı. Ataman, İstanbul Konservatuvarı'nda okurken Rauf Yektâ Bey, Zekâizâde Ahmet (Irsoy), Kaşıyarık Hüsâmettin, Muallim İsmail Hakkı, Mehmet Zâti, Veli Kanık ve Hoca Ziya beylerle birlikte Mûsâ Süreyyâ'nın da talebesi olmuş, 1930'da konservatuvardan mezun olmuştu. Ataman'ın 1929'dan itibaren Anadolu'nun dört bir yanında yaptığı derleme çalışmaları, Mûsâ Süreyyâ'nın yönettiği kurumun halk musikisine yönelen ilgisiyle aynı dönemde filizlenmiştir.
Mülkiye Marşı
Mûsâ Süreyyâ Bey'in bugün en çok bilinen eseri bir marştır. Mekteb-i Mülkiye'nin 1918'de yeniden açılışından altı ay kadar sonra, Nisan 1919'da okulun öğrencisi Cemal Edhem (Yeşil) Bey "Vatan" başlıklı bir şiir yazdı. Mütareke yıllarının ağır havası içinde kaleme alınan bu şiiri, Mülkiye'nin musiki öğretmeni olan Mûsâ Süreyyâ besteledi. Böylece İstanbul'un işgal altında olduğu günlerde ortaya çıkan eser, ilk dizesi "Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz" ve nakaratı "Ey vatan, göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü biz" olan bir marş hâline geldi.
Bestenin doğuşunu Mûsâ Süreyyâ'nın kız kardeşi, piyanist ve besteci Nihal Erkutun şöyle anlatmıştır: Mütareke yıllarında bir gece bir dostlarının evinde ailece toplanmışken marşın güftesini getirmişler, ağabeyi güfteyi okuyunca çok duygulanmış, hemen kalkıp orada bulunan piyanonun başına geçmiş ve marşı o gece bestelemiştir. Önceleri "Vatan Marşı" adıyla anılan eser, okulun kuruluşunun altmışıncı yılında "Mülkiye Marşı" adıyla resmî marş olarak kabul edildi. Güfte yazarı Cemal Edhem Yeşil'in sonradan Başbakanlık müsteşarlığı, Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği ve büyükelçilikler gibi görevlerde bulunması, marşın Mülkiye geleneği içindeki yerini daha da pekiştirmiştir.
Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin öğretim üyelerinden Cem Eroğul, marşın sözlerinin Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından bir ay önce yazıldığına ve aynı okulun musiki öğretmeni Mûsâ Süreyyâ tarafından coşturucu biçimde seslendirildiğine dikkat çekerek eseri Mülkiye geleneğinin en önemli göstergelerinden biri sayar. Marş bugün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin marşı olarak okunmakta, fakültenin 4 Aralık'taki kuruluş yıldönümünde ve mayıs ayındaki geleneksel İnek Bayramı'nda öğrenciler ve mezunlar tarafından söylenmektedir. Yalnız ilk kıtası yaygın olarak okunduğu için öteki iki kıtası çoğu kişi tarafından bilinmez.
Dârülelhân'ın Başında
Mûsâ Süreyyâ'nın adını musiki tarihine asıl kazıyan görev, Dârülelhân müdürlüğüdür. Bu kurumun bir ön tarihi vardı. 1914'te İstanbul Şehremini Cemil Bey (Topuzlu) Paris'ten getirttiği tiyatro adamı André Antoine'ın idaresinde bir musiki ve tiyatro okulu olarak Dârülbedâyi'i kurmaya girişmiş, ancak I. Dünya Savaşı yüzünden bu teşebbüs yarım kalmış, Şark musikisi bölümü de 14 Mart 1916'da kapanmıştı. Ardından Maârif Nezâreti'ne bağlı Musiki Encümeni'nin hazırladığı ve Sultan Reşad'ın emriyle yürürlüğe giren yönetmelikle Dârülelhân kuruldu. Okulun erkekler ve kadınlar bölümleri 1 Ocak 1917'de Şehzadebaşı'nda açıldı. Mütareke, İstanbul'un işgali ve İstiklâl Savaşı yıllarının sıkıntıları içinde erkekler bölümü 1918'de kapandı, kadınlar bölümü ise küçük bir kadroyla bir süre daha ayakta kaldı.
Cumhuriyet'in ilânının hemen öncesinde, İstanbul Valisi ve Şehremini Ali Haydar Bey'in (Yuluğ) yakın ilgisiyle Vilâyet Umumi Meclisi'nin aldığı kararla Dârülelhân İstanbul Şehremaneti'ne bağlı olarak ikinci defa faaliyete geçirildi. Açılış TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre 14 Eylül 1923 Cuma günü törenle yapılmıştır. Kimi kaynaklar bu tarihi 1924 olarak verir. Müdürlüğüne Almanya'da öğrenimini tamamlayıp dönmüş olan Mûsâ Süreyyâ Bey getirildi. Açılış günü yaptığı konuşmada Dârülelhân'ı, yurdun musiki hayatını makul ve esaslı gelişme kabiliyeti olan akımlara götürecek bir merkez olarak tanımlaması, onun kuruma bakışını açıkça ortaya koyar. Müdürlüğün yanında musiki tarihi ve kompozisyon derslerini de bizzat kendisi verdi. Bazı kaynaklar, kurumun bu ikinci kuruluşunu doğrudan onun emeğine bağlar.
Yeni yönetmelikle eski Musiki Encümeni kaldırıldı ve Batı musikisi de Türk musikisi gibi ayrı bir bölüm olarak kurumda yer aldı. İlköğretimden sonra alınan öğrenciler bir yıllık hazırlık sınıfından sonra bölümlere ayrılıyordu. Alafranga bölümünde kompozisyon, şan, piyano, viyolonsel, flüt ve öteki orkestra sazları, Alaturka bölümünde ise keman, kemençe, santur, ney, tambur, ud, kanun ve tegannî sınıfları vardı. Bütün talebeler musiki nazariyatı, solfej, armoni, füg ve musiki tarihi derslerine, orkestra ve koro çalışmalarına devam etmek zorundaydı. Mûsâ Süreyyâ'nın hem Türk hem Batı musikisini bilen biri olarak bu iki bölümü aynı çatı altında yönetmesi, onun şahsında birleşen ikili eğitimin kurumsal bir karşılığıydı.
Müdürlüğü dönemindeki öğretim kadrosu, devrin musiki hayatının âdeta bir dökümü gibidir. Batı musikisi bölümünde Cemal Reşit (Rey), Ekrem Besim (Tektaş), Zâtî (Arca), Mesut Cemil (Tel), Edgar Manas ve Chevalier Geza de Hegey gibi isimler, Şark musikisi bölümünde ise Rauf Yektâ Bey, Zekâizâde Hâfız Ahmet Bey, Muallim İsmail Hakkı Bey, Ruşen Ferit (Kam), Ziyâ Bey (Santur) ve Refik Bey (Fersan) gibi üstatlar ders veriyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi bu dönemi Dârülelhân'ın en verimli yılları olarak niteler. Eğitimin yanında halk musikisi derleme gezileri başlatıldı, klasik eserlerin tespiti üzerinde çalışıldı, 1924'te yayımlanmaya başlayan ve 1926'ya kadar yedi sayı çıkan Dârülelhân Mecmuası ile "Dârülelhân Külliyâtı" adlı nota neşriyatı bu yılların ürünüdür. Külliyâtın ilk 120 notası Osmanlıca, geri kalan 60'ı Latin harfleriyle basıldı. Batı ve Şark musikisi bölümlerinin talebe konserleri de bu dönemin düzenli faaliyetleri arasındaydı.
1926 Düzenlemesi ve İstanbul Konservatuvarı
Mûsâ Süreyyâ'nın müdürlüğü, Türk musikisi eğitimi açısından sarsıcı bir kararla da kesişti. Maarif Vekili Mustafa Necati Bey zamanında Tâlim ve Terbiye Dairesi Sanâyi-i Nefîse Encümeni'nin 9 Aralık 1926 tarihli kararıyla kurumun yönetmeliği ve programı değiştirildi, Alaturka bölümü kaldırıldı ve Türk musikisi öğretimine son verildi. Türk musikisi alanındaki çalışmalar yeni kurulan Türk Musikisi İcra Heyeti ile Tarihî Türk Musikisi Eserlerini Tasnif ve Tespit Heyeti'nin faaliyetleriyle sınırlandı. Dârülelhân 22 Ocak 1927'de İstanbul Musiki Konservatuvarı adıyla İstanbul Şehremaneti'ne bağlandı ve programında Batı konservatuvarları örnek alındı.
Bu yeniden düzenlemeden sonra da Mûsâ Süreyyâ konservatuvarın başında kaldı. Görevden ayrılış tarihi kaynaklarda küçük bir farkla verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi onun vefatından iki yıl kadar önce kalp rahatsızlığı yüzünden müdürlükten ayrıldığını yazar, başka kaynaklar ise 1931'deki istifasına kadar görevini sürdürdüğünü belirtir. Türk musikisinin özünden taviz verilmemesini savunan bir müdürün bu karar karşısında nasıl bir tutum takındığını gösteren bir belgeye ise kaynaklarda rastlanmamıştır.
Bestekârlığı ve Musiki Görüşü
Mûsâ Süreyyâ Bey, devrinin önemli musikişinasları arasında hocalığı kadar bestekârlığıyla da tanınmıştır. Batı musikisi tarzında yazılmış eserleri, liedleri, etütleri ve çocuklar için bestelediği parçaları olmakla birlikte, eserlerinin asıl ağırlığı makamsal şarkılardadır ve bunlarda Türk musikisinin zarif bir üslup ve klasik bir edayla işlendiği dikkati çeker. Yılmaz Öztuna, ansiklopedisinde onun eserlerinden üç marş ve on dokuz şarkıdan oluşan bir liste yayımlamıştır.
Şarkılarının bir kısmının güftesi yakın arkadaşı Ercümend Ekrem Talu'ya aittir. "Sen sanki bahârın gülüsün, şen çiçeğimsin" mısraıyla başlayan hüzzam, "Tâc-ı hüsnün hükmeder şâirlerin dîvânına" mısraıyla başlayan mahur ve "Sûziş-i aşkınla ben nâlân iken" mısraıyla başlayan nihavend şarkıları bugün de repertuvarlarda sıkça yer alır. "Bir gün o güzel şad edecek ruhumu sandım" diye başlayan nihavend ve "Sensiz geceler geçti hayalat ile bîhab" diye başlayan suzinak şarkıları da onun tanınmış eserleri arasında sayılır.
Musiki görüşü, iki ayrı eğitimden geçmiş bir sanatkârın dengeli bakışını yansıtır. Türk musikisinin Batı musikisinden faydalanması gerektiğini, bu yolla ortaya çıkacak yeni bir çehre üzerinde geleceğin musiki çatısının kurulabileceğini savunurdu. Ancak bu yeniliklere yönelirken Türk musikisinin özünden asla taviz verilmemesi gerektiğinde ısrar ederdi. Doğu'nun makam geleneğini Batı'nın metoduyla buluşturma gayreti onun kuşağının en önemli arayışlarından biriydi ve Mûsâ Süreyyâ bu arayışı hem bestelerinde hem de yönettiği kurumun programında somut bir biçimde temsil etti.
Son Yılları
Hiç evlenmeyen Mûsâ Süreyyâ Bey, hayatını musikiye ve öğrencilerine adamış bir insan olarak hatırlanır. Kalp rahatsızlığı yüzünden müdürlük görevinden ayrıldıktan sonra da İstanbul Konservatuvarı'ndaki ve liselerdeki derslerini bırakmadı. Babası Giriftzen Âsım Bey, Amasya'dan ziyaret için geldiği İstanbul'da hastalanarak Şubat 1929'da vefat etmiş ve Merkezefendi Mezarlığı'na defnedilmişti. Mûsâ Süreyyâ da 2 Aralık 1932'de Lâleli'deki evinde kalp krizi sonucu hayatını kaybetti ve babasının yattığı Merkezefendi Mezarlığı'na gömüldü. Öldüğünde henüz kırk sekiz yaşındaydı.
Kardeşleri ve Ailenin Sanat Çevresi
Giriftzen Âsım Bey'in yirmi dört çocuğunun önemli bir kısmının sanata yönelmesi, Mûsâ Süreyyâ'yı yalnız bir istisna olmaktan çıkarır ve onu geniş bir sanatkâr ailesinin en görünür üyesi hâline getirir. Kardeşlerinden Cevat Âsım Bey musikişinas, Âsım Yücesoy radyo sanatçısı, Nihal Erkutun piyanist ve besteci, Selahattin Yücesoy musiki muallimiydi. Ailenin soyadı Yücesoy'dur ve kardeşlerin bir kısmı bu soyadıyla tanınmıştır.
Muazzez Kurtoğlu (Muazzez Lutas olarak da bilinir) Amasya'da doğmuş, 1936'da Ankara Devlet Konservatuvarı'na girmiş ve tiyatro bölümünün ilk mezunları arasında yer alarak Devlet Tiyatroları'nda uzun yıllar sahneye çıkmış, 1960'lardan itibaren sinemada da oynamıştır. Doğum yılı kimi kaynaklarda 1920, kimilerinde 1922 olarak geçer. Sanat geleneği bir sonraki kuşakta da sürdü: ses ve tiyatro sanatçısı Işıl Yücesoy ile oyuncu Cem Kurtoğlu, Giriftzen Âsım Bey'in torunlarıdır. Amasya'da kurulan bir musiki evinden İstanbul'un ve Ankara'nın sahnelerine, konservatuvarlarına ve radyosuna uzanan bu aile, şehrin kültür tarihinin İstanbul'un sanat hayatıyla kesiştiği en dikkat çekici örneklerden biridir.
Kronoloji
1884: İstanbul Üsküdar'da, Giriftzen Âsım Bey'in oğlu olarak doğdu.
1883 / 1900: Babası Âsım Bey, Müşir Fuad Paşa'ya yakınlığı yüzünden Amasya'ya sürgün edildi (tarih kaynaklara göre değişir).
1908: Meşrutiyet'in ilânıyla Âsım Bey İstanbul'a ve itfaiyedeki görevine döndü.
1910: Devlet tarafından musiki tahsili için Berlin'e gönderildi; Prusya Kraliyet Akademisi ve Stern Konservatuvarı'ndan mezun oldu.
1916: Âsım Bey, Amasya'daki evinde sonradan Amasya Musiki Cemiyeti adını alacak topluluğu kurdu.
1917: Dârülelhân, 1 Ocak'ta Şehzadebaşı'nda ilk defa açıldı.
1919: Nisan ayında Cemal Edhem Yeşil'in yazdığı "Vatan" şiirini besteledi; eser sonradan Mülkiye Marşı adını aldı.
1923: Dârülelhân, 14 Eylül'de ikinci defa açıldı; Mûsâ Süreyyâ müdürlüğüne getirildi (kimi kaynaklarda 1924).
1924-1926: Dârülelhân Mecmuası yedi sayı yayımlandı.
1926: 9 Aralık tarihli kararla Türk musikisi öğretimi kaldırıldı.
1927: Kurum, 22 Ocak'ta İstanbul Musiki Konservatuvarı adını aldı.
1929: Babası Giriftzen Âsım Bey, Şubat ayında İstanbul'da vefat etti.
1930-1931: Kalp rahatsızlığı yüzünden müdürlükten ayrıldı, derslerine devam etti.
1932: 2 Aralık'ta Lâleli'deki evinde vefat etti; Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Cem Eroğul, "Mülkiye Marşı Üzerine Kısa Bir Değinme", Mülkiye Dergisi, c. 25, sy. 231, 2002, s. 7-8.
- Aydın İlik, "Seksenüç Yıllık Mülkiye Marşı", Mülkiye Dergisi, c. 26, sy. 233, 2002, s. 273-276.
Diğer kaynaklar
- Nuri Özcan, "Mûsâ Süreyyâ Bey", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, Ankara 2020, s. 225-226. islamansiklopedisi.org.tr
- "Âsım Bey, Giriftzen", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Dârülelhan", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Ataman, Sadi Yaver", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Musa Süreyya Bey", "Giriftzen Asım Bey", "Mülkiye Marşı", "Darülelhan" ve "Muazzez Kurtoğlu" maddeleri, Türkçe Vikipedi. tr.wikipedia.org
- Baki Süha Ediboğlu, Ünlü Türk Bestekârları, İstanbul 1962, s. 169-175.
- M. Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Tarihi, II, s. 181-183.
- Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, II, s. 70.
- Gönül Paçacı, "Kuruluşunun 77. Yılında Dârülelhân ve Türk Musikisinin Gelişimi I", Tarih ve Toplum, XXI/121 (1994), s. 48-55.
Çevrimiçi kaynaklar






