Zeyneb Hatun'un hayatı hakkında elimizde kalın bir dosya yoktur; birkaç tezkire notu, üç parça şiir ve kaybolmuş bir divanın adı vardır. Buna rağmen Osmanlı edebiyat tarihi anlatılırken onun adı hemen her zaman en başa konur. Kimi kaynaklarda Zeynep Hatun, kimi kaynaklarda Zeyneb Hatun, asıl adıyla Zeynünnisâ diye anılan bu hanım, divan edebiyatında adı ve şiiri bilinen ilk kadın şairdir. Yaşadığı çağ on beşinci yüzyıl, padişah Fâtih Sultan Mehmed, şehir ise büyük olasılıkla Amasya'dır. Erkek seslerinin kalabalık olduğu bir edebî gelenekte bir kadının kendi adıyla ve kendi mahlasıyla şiir söyleyebilmiş olması, bu kayda şairin az sayıdaki dizesinden daha büyük bir ağırlık verir.

Hayatına dair her bilgi, ondan en az yarım yüzyıl sonra yazılmış tezkirelere ve bu tezkirelerden beslenen sonraki derlemelere dayanır. Elimizde bir doğum kaydı, bir vakıf belgesi ya da kendi kaleminden çıkmış tek bir mektup yoktur. Bu yüzden aşağıdaki anlatıda kaynakların birbirini tutmadığı noktalar açıkça belirtilecek, kesin olmayan bilgi kesinmiş gibi sunulmayacaktır.

Ad, Köken ve Doğum Yeri

Şairin asıl adı kaynakların çoğunda Zeynünnisâ, yani "kadınların süsü" olarak geçer; bazı derlemeler ise "Zübeyde" adını verir. Zeyneb ve Zeynep yazımları aynı adın farklı imlâlarıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Hasan Aksoy'un kaleme aldığı madde, şairin kaynakların çoğuna göre Amasyalı olduğunu bildirir. Aynı madde, Pervâne Bey ile Latîfî'nin onu Kastamonulu, "mârifet sahibi" bir zatın kızı olarak andığını da kaydeder. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS) de aynı ayrımı yapar: Latîfî'ye göre Kastamonulu, diğer kaynaklara göre Amasyalıdır. Âşık Çelebi onu Amasyalı sayar, Murat Uraz ise Amasyalı olma ihtimalini daha güçlü bulur. Hem Latîfî hem Âşık Çelebi on altıncı yüzyılın ortalarında yazmıştır; yani ikisi de şairi ölümünden en az bir kuşak sonra, sözlü hafızadan ve yazılı notlardan derleyerek anlatmaktadır.

Doğum yeri kesin değildir. Çoğu kaynak ve yerel hafıza Amasya der, Latîfî Kastamonu der. Şairin hayatının bir bölümünü İstanbul'da geçirdiği yönünde ikincil derlemelerde dolaşan bilgi ise birincil tezkirelerden doğrulanamamıştır. Amasya bağı doğum yeri tartışmasından bağımsız olarak güçlüdür; kaynakların çoğu şairin bu şehirde yaşadığını, orada öldüğünü ve oraya gömüldüğünü yazar. Çağdaşı Mihrî Hatun da Amasyalı olduğundan, on beşinci yüzyıl Amasya'sı kadın şiirinin ilk iki adını aynı şehirde toplamış görünür.

Bir Kadı Kızının Eğitimi

Kaynakların birleştiği noktalardan biri, Zeyneb Hatun'un bir kadı kızı olduğudur. Babasının adı konusunda ise görüşler ayrılır. TDV maddesi babayı kadı Mehmed Çelebi olarak verir ve Hüseyin Hüsâmeddin'in aynı kişiyi kadı Belâî Çelebi diye andığını ekler. TEİS maddesi bu bilgiyi açıkça yanlış bulur: Belâyî mahlasıyla şiir yazan kadı, aynı dönemin diğer Amasyalı kadın şairi Mihrî Hatun'un babasıdır. Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri'nde geçen "Kara Belâ'î Mehemmed Çelebi" kaydı da Mihrî'nin babasına aittir. Bir başka derlemede ise Kadı Karabelâî Ahmed Çelebi adı görülür. Bu çelişkili adlar karşısında en ihtiyatlı hüküm şudur: Babası bir kadıydı ve adı belirsizdir.

Eğitimi konusunda kaynaklar daha uyumludur. Latîfî, babasının kızındaki yeteneği erkenden fark ettiğini, ona çeşitli ilimleri ve sanatları öğrettiğini, Farsça divanlar ve Arapça kasideler okuttuğunu yazar; kızın sonra Türkçe ve Farsça şiir söylemeye başladığını da ekler. Zeyneb Hatun Arapça ve Farsçayı öğrendi ve Farsçada şiir söyleyecek düzeye geldi. Müzikle de ilgilendi; TDV maddesine göre şarkılar yazdı ve besteler yaptı. Sehî Bey'in tezkiresindeki hüküm, onun ilimleri düzenli biçimde gördüğünü, musiki ilminde baş çektiğini, şiir sanatlarında benzersiz olduğunu ve pek çok bilgiye sahip bir hatun olduğunu söyler. Kaynaklar bu eğitimin arkasında babasının desteğini görür; kızın yeteneğini fark eden ve onu yetiştirmekten çekinmeyen bir kadı, onun şairliğinin ilk ve belki en önemli koşuludur.

Latîfî şairi "kadın cinsinde devrin nadir bulunur" isimlerinden biri olarak överken iffetini de öne çıkarır; onu günahsız, namus timsali bir kız diye niteler. Bu ifadeler, tezkire geleneğinin kadın şairleri anlatırken önce ahlâkî saygınlıklarını kayda geçirme alışkanlığını gösterir. Erkek şairler için aynı türden bir güvence aranmadığı göz önüne alınırsa, bu iltifat kadın şairin toplumsal konumunun ne kadar hassas olduğunu da ele verir.

Fâtih'e Sunulan Divan

Zeyneb Hatun'u edebiyat tarihine taşıyan eser, Fâtih Sultan Mehmed adına tertip ettiği divandır. Latîfî'ye göre şair, Türkçe ve Farsça şiirlerinden bir divan düzenleyip padişaha sundu. Gelibolulu Âlî, divanın karşılığında şaire caize verildiğini söyler. Kâtip Çelebi'nin Keşfü'z-zünûn'da eserin adını anması, TEİS'e göre divanı görmüş olabileceğini düşündürür. Yasemin Ertek Morkoç'un makalesi, Pervâne Bey'in nazire mecmuasında bu divanın "mükemmel ve ra'nâ" diye nitelendiğini aktarır. Aynı makaleye göre bu sunuş şairin evliliğinden önce gerçekleşmiştir.

Divan bugün elimizde yoktur. Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri'nde bir nüshasının Süleymaniye Kütüphanesi'nin Ayasofya bölümünde bulunduğunu yazmıştır; fakat TDV maddesi, yapılan araştırmalarda divanın hiçbir nüshasına rastlanmadığını bildirir. TEİS ise kütüphanenin eski demirbaş defterindeki kayda ve II. Abdülhamid devrinde basılan kataloğa dikkat çeker; ikisinde de eser için "kadîmen zâyidir", yani "eskiden kaybolmuştur" denmektedir. Bursalı Mehmed Tâhir ayrıca şairlikte Zeyneb Hatun'u Fıtnat Hanım'a denk saydığını kaydeder. Fıtnat Hanım on dokuzuncu yüzyılın tanınmış kadın şairlerinden olduğundan, bu karşılaştırma Zeyneb Hatun'un adının dört yüzyıl sonra da ölçü olarak anılabildiğini gösterir.

Elimizdeki Şiirler

TEİS maddesine göre şairin tezkire ve mecmualarda görülen şiirleri üç parçadan ibarettir: bir gazel, bir kıt'a ve Farsça bir beyit. Mustafa Sarper Alap'ın makalesi ise yalnızca iki şiirden söz eder. TEİS gazelin yedi beyitlik olduğunu yazar, fakat aynı maddede yayımlanan metin on bir beyit içerir; farklı yayınlarda beyit sayısı ve sırası da değişir. Bu durum, şiirlerin şairden sonra mecmuadan mecmuaya aktarılırken biçim değiştirdiğini gösterir.

Gazel, hemen bütün tezkirelerde yer alan, "Keşf et nikābını yeri göğü münevver et / Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et" matla'lı ve "et" redifli şiirdir. TEİS'e göre bu gazel, Şeyhî'nin "Aç alnunı yüzini cihânun münevver it" matla'lı gazeline söylenmiş bir naziredir. Latîfî de gençliğinde bu gazele nazire yazdığını bildirir ve şiiri kendi tezkiresine almıştır. Gazelin ortasında şu beyit durur:

Depret lebüni cûşa getür havz-ı Kevseri
Anber saçunı çöz bu cihânı mu'attar it

Şiir sevgiliden yüzündeki örtüyü kaldırmasını ister; böylece yer ve gök aydınlanacak, Kevser havuzu coşacak, çözülen amber saçlar dünyayı kokuya boğacaktır. Başka bir beyitte yüzdeki ilk tüyler, rüzgâra "çabuk git, Hıtâ ile Çîn'i ele geçir" diyen bir berâta benzetilir; güzelliğin hükmü sınırları aşan bir hükümranlığa dönüşür. Ersöz'ün makalesinde gazelin düzyazı karşılığı da verilmiştir. Gazelin son beyti iki ayrı biçimde aktarılır. Latîfî'nin metninde, TEİS'in aktardığı biçimiyle şöyledir:

Zeyneb ko meyli zînet-i dünyâya zen gibi
Merdâne vâr sâde-dil ol terk-i zîver it

Bu dizeler kabaca, kadınlar gibi dünya süsüne meyletmemeyi, erkekçe ve yalın gönüllü olmayı, süsü bırakmayı öğütler. Eğridirli Hâcı Kemâl'in Câmi'ü'n-nezâ'ir'inde kayıtlı biçimde ise son beyit "Zeyneb çü dost zülfi bigi târmârsın / Dîvâne olma şi'rüni dîvân u defter it" diye biter; yani sevgilinin zülfü gibi dağınıksın, deliliğe kapılma, şiirini divan ve defter hâline getir demektir. Latîfî'nin naziresinin mahlas beyti de bu ikinci biçime çok yakındır: "Gel ey Latîfî defterini dürmedin felek / Dîvâne olma şi'rüni dîvân u defter it". TEİS bu benzerliğe dikkat çeker. Kıt'a ise Sehî Bey'in tezkiresinden aktarılmıştır:

Şehâ bu sûret-i zîbâ sana Hak'dan inâyetdür
Sanasın sûre-i Yûsuf cemâlünden bir âyetdür
Senün hüsnün benüm aşkum senün cevrün benüm sabrum
Demâdem artar eksilmez tükenmez bî-nihâyetdür

Nihad Sami Banarlı, TEİS'in aktardığına göre bu kıt'anın "raksân", yani raks eder gibi bir ifadeyle söylendiğini ve şaire edebiyatımızda kalıcı bir yer kazandırdığını belirtir. Yûsuf Sûresi'ne yapılan telmih, şiiri Kur'an ve tasavvuf kültürüne bağlar. Bu kıt'a bazı popüler yayınlarda doğrudan Fâtih'e duyulan aşkın ilanı olarak sunulur; ancak şiirde padişahın adı geçmez ve bu yoruma tezkire kaynaklarında rastlanmaz, sonraki anlatılara dayanır. Ersöz'ün makalesine göre Zeyneb Hatun'un dili açık ve sadedir; Arapça ve Farsça öğrenmiş olmasına rağmen şiirlerini çoğunlukla Türkçe söylemiştir.

Gazelin son beytindeki "merdâne" çağrısı farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Alap'ın makalesi bunu, şair olarak kabul görebilmek için duygularını kadın inceliğinin yerine erkekçe bir söyleyişle dile getirmek isteyen bir kadının tutumu olarak okur. Ertek Morkoç ise divan şiirinin ortak estetik kalıplarının erkek şairlerce kurulduğunu, kadınların da aşkı anlatırken bu kalıplara girmek zorunda kaldığını hatırlatır. Bir İngilizce derleme gazelin "nikâbını aç" diye başlayan dizesinde, kadınlara çizilen sınırların kalkmasını isteyen bir ses duyar. Bunların hepsi sonraki dönemin okumalarıdır ve şairin kendi niyetini belgeleyen bir kayıt değildir.

Tezkirecilerin Gözünde

Zeyneb Hatun'un ününü bugüne taşıyan, on altıncı yüzyıl tezkirecilerinin kayıtlarıdır. İlk tezkire yazarlarından Sehî Bey (1471-1548), eserine kadın şairlere ayırdığı ayrı bir bölüm koymuş ve bu bölümde Zeyneb ile Mihrî'yi birlikte anmıştır. Sehî'ye göre bu çağda iki kadın şair vardır; şiirleri güzel, beyitleri benzersiz, gazelleri meşhur ve şöhretleri geniş olduğu için tezkireye alınmışlardır. Beyânî, TEİS'in aktardığına göre iki şairin hem çağdaş hem sohbet arkadaşı olduğunu, aralarında nice münazara, müşaara ve ülfet yaşandığını anlatır ve şunu ekler: "Eş'ârı ârifânedir. Kız nakşı değildir merdânedir." Kınalızâde Hasan Çelebi ise iğneleyici bir cümle kurar: Erkekler kadar mükemmel şiirleri vardır, tek ayıbı kadın olmasıdır. Mehmed Zihnî'nin hükmü de aynı çizgidedir: Kendisi kadındı, ama söz ve şiirinde her çehrenin güzelliklerini anlatırdı ve erkekler ona hayrandı.

Bu cümlelerin ortak yanı, övgünün neredeyse hep cinsiyet vurgusuyla birlikte gelmesidir. Ertek Morkoç'un makalesi, tezkirelerde kadın şairlerin ister istemez erkek bakışıyla ve cinsiyetleri özellikle vurgulanarak değerlendirildiğini, iffetli olmanın bu şairler için başlı başına bir övgü sebebi sayıldığını anlatır. Aynı makale, divan şiiri geleneğinde elliye yakın kadın şairin bulunduğunu, ancak bunlardan yalnızca birkaçının divanının incelenip bugüne ulaştırılabildiğini belirtir. Zeyneb Hatun'un adı bu kısa listenin en başında durur.

Evlilik ve Şiirden Çekilme

Evlilik meselesi kaynaklarda net değildir. Latîfî, Zeyneb Hatun'un hiç evlenmediğini söyler. TEİS bu bilginin Mihrî Hatun'la karıştırılmış olabileceğini düşünür ve diğer kaynakların onun evliliği konusunda hemfikir olduğunu yazar. Bu kaynaklara göre kocası Kâdı İshâk Fehmî Çelebi'dir; TDV maddesi bu bilginin Osmanlı Müellifleri'nde ve Didem Havlioğlu'nun çalışmasında geçtiğini kaydeder. Alap'ın makalesi İshak Efendi'nin Amasya kadılarından olduğunu belirtir.

Evlilik sonrası konusunda da kaynaklar ikiye ayrılır. Âşık Çelebi'ye göre Zeyneb Hatun evlendikten sonra şiirden ve şiir sohbetlerinden çekildi; o, bu durumu "Mihrî izdivâcdan âr idüp" ifadesiyle karşılaştırır ve Mihrî'nin hiç evlenmeyip meclislere devam ettiğini yazar. TEİS ve TDV bu bilgiyi aktarır. Ertek Morkoç'un makalesi, Mehmet Arslan'ın 2007 tarihli Mihrî Hatun Divanı çalışmasına dayanarak, kocasının şiir yazmasına ve sohbetlere katılmasına izin vermediğini ileri sürer ve Zeyneb'in evlendikten sonra eşinin zoruyla şiiri bıraktığını, Mihrî'nin ise evlenmemeyi seçtiğini söyler. Buna karşılık Alap'ın makalesi, başka çalışmalara dayanarak İshak Efendi'nin sanatsever biri olduğunu, diğer kadın şairlerin aksine şiir çalışmalarına zorluk çıkarmadığını yazar; Ersöz de İshak Efendi'yi şiir çalışmalarını anlayışla karşılayan bir kadı olarak tanıtır. İki yorum doğrudan çelişir ve hiçbiri birincil bir belgeye dayandırılmamıştır.

Bazı derlemeler, şairin yaşamının son döneminde şiiri bırakıp inzivaya çekildiğini anlatır. Bu bilgi, TDV'nin gösterdiği kaynaklardan çok popüler yayınlarda görülür ve ihtiyatla karşılanmalıdır. Ertek Morkoç, kadın divan şairlerinin birçoğunun ailelerinin ya da eşlerinin engeliyle, bazen de erkek şairlerin küçümsemesiyle karşılaştığını, bu yüzden bir kısmının hiç evlenmediğini ya da evliliğinin yürümediğini yazar; Zeyneb Hatun'un hikâyesi bu çerçevede, tartışmalı da olsa, sık anılan örneklerden biridir.

Amasya ile Bağı

Zeyneb Hatun'un Amasya ile bağı birkaç yerden kurulur. Doğum yeri iddiası bunların ilkidir. Âşık Çelebi onu Amasyalı sayar, TDV de kaynakların çoğunun Amasya dediğini belirtir; Latîfî'nin Kastamonu kaydı ise ortada durur ve kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. İkinci bağ aileyle ilgilidir: babası bir kadıdır, kocası da Amasya kadılarından biri olarak anılır.

Üçüncü bağ, Şehzade Bayezid ve Şehzade Ahmed çevresidir. TEİS, onun Amasya'da Şehzâde Bâyezîd'in (sonraki II. Bayezid) ve oğlu Şehzâde Ahmed'in hizmetinde ve meclislerinde bulunduğunu, çağdaşı Mihrî Hatun'la şehzadeye kasideler sunduğunu yazar. Âşık Çelebi'nin bilgisi de bu yöndedir. Ancak TDV maddesi bu noktada açık bir uyarı yapar: Mihrî Hatun'un 1512'den sonraya kadar yaşadığı, Zeyneb Hatun'un ise 1474'te öldüğü düşünüldüğünde, bu bilgiye şüpheyle yaklaşmak gerekir. TDV daha ihtiyatlı bir çerçeve sunar: II. Bayezid'in ardından oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında bölgede bir şiir muhitinin teşekkül ettiği ve Zeyneb Hatun'un da bu çevre içinde yer aldığı tahmin edilmektedir. Şair Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin bu dönemde Amasya'da yaşamış olması, böyle bir çevrenin varlığı düşüncesini güçlendirir. Bu durumda Zeyneb Hatun'un Şehzade Ahmed'in sarayında bulunması bir kesinlik olmayıp bir tahmindir. Amasya'nın şehzade sancağı olarak edebî bir muhit oluşturduğu, şairlerin ve sanatçıların şehzadelerin himayesinde toplandığı bilinir; Zeyneb Hatun'un bu ortamdaki yeri ise tezkirelerin dolaylı kayıtlarına dayanır.

Son bağ ölümle ve mezarla ilgilidir. TDV ve TEİS, Zeyneb Hatun'un Amasya'da vefat ettiğini yazar; TEİS onun oraya defnedildiğini de söyler. Bursalı Mehmed Tâhir, mezarının Amasya'da "Selâmet Hatun" diye anılan bölgede olduğunu belirtir. Fakat TEİS bugün orada mezarla ilgili bir kalıntı bulunmadığını, TDV ise mezarın yerinin bilinmediğini kaydeder. Amasya'da bu şairi anan bir türbe, anıt ya da onun adını taşıyan belgelenmiş bir yapı da tespit edilememiştir. Şehirdeki tek iz, tezkire kayıtlarındaki adıdır.

Mihrî Hatun'la Birlikte Anılmak

Zeyneb ve Mihrî Hatun, edebiyat tarihinde çoğunlukla yan yana anılır. Sehî Bey iki kadın şairi tezkiresinde birlikte över; Beyânî aralarında münazara, müşaara ve ülfet bulunduğunu yazar. Alap'ın makalesi ve Ersöz'ün çalışması da iki şairin birbirlerine latifeler yazdığını ve karşılıklı şiirler söylediğini aktarır. Ertek Morkoç'un makalesi bu ilişkiyi kadın dayanışmasının ilk örneklerinden biri sayar ve ikisinin Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sarayındaki edebî çevreye dahil olduğunu söyler. Aynı makale, Zeyneb'in Mihrî'den yaşça büyük olduğunu da kaydeder; Ersöz ise Mihrî'nin 1460 ya da 1461'de doğduğunu yazar.

Kronoloji sorunu bu noktada belirginleşir. TDV'nin hesabıyla Zeyneb Hatun 1474'te ölmüş, Mihrî Hatun ise 1512'den sonra yaşamıştır. Mihrî, Zeyneb'in öldüğü yıl yaklaşık on üç yaşında olacağından, iki şairin birlikte kaside sunması ya da karşılıklı şiir söylemesi güçlük taşır. Bir İngilizce derleme, Zeyneb'in evlendikten sonra şiiri bırakmasının Mihrî'nin Amasya edebiyat çevresine girmesinden önce olmuş olabileceğini düşünür. Bu durumda iki şairin gerçekten birbirleriyle şiirleşip şiirleşmediği, tezkire geleneğinin aktardığı bir hikâye olarak kalır ve belgeyle doğrulanamaz.

Ölüm Tarihi

Ölüm tarihi konusunda da kaynaklar ayrılır. TDV ve TEİS, daha çok son devir kaynaklarında geçen 879 (1474-75) tarihini verir. TDV, bu tarihin Osmanlı Müellifleri'nden alındığını, ancak oradaki dayanağın bilinmediğini söyler. Ersöz'ün makalesi ise 1563 tarihini kullanır; bu, diğer tarihten yaklaşık seksen yıl sonradır. Şairin Fâtih (ö. 1481) devrinde yaşadığı ve ona divan sunduğu bilgisi, 1474-75 tarihini daha tutarlı kılar. Yine de belge bulunmadığından kesin bir yıl söylemek doğru olmaz.

Mirası

Zeyneb Hatun'dan elimizde kalan şey azdır: bir gazel, bir kıt'a, Farsça bir beyit, kaybolmuş bir divanın adı ve tezkirelerde birkaç cümle. Buna karşılık TDV maddesi onun Amasya'da divan şiirinin yayılmasına öncülük ettiğini, kendisinden sonra aynı bölgede Mihrî Hatun ve Ayşe Hatun gibi şairlerin yetiştiğini belirtir. Ayşe Hubbî Hatun, bir İngilizce derlemeye göre Amasya'da doğup 1589'da İstanbul'da ölmüş, saray çevresinde tanınmış bir şairdir. Üç adın tezkirelerde birlikte anılması, Amasya'nın "şehzadeler şehri" kimliğinin yanında bir kadın şairler çevresine de ev sahipliği yaptığını gösterir; bu sıralamanın başında Zeyneb Hatun'un adı durur.

Latîfî'nin onun gazeline gençliğinde nazire yazması, şiirin çağdaşları arasında karşılık bulduğunu gösterir. Tezkirelerin hemen hepsinin aynı gazeli aktarması da şairin şiir dünyasındaki yerini bu tek şiir üzerinden kurduğunu düşündürür. Bir gazel ve bir kıt'a, Osmanlı edebiyat tarihinin kadın seslerini anlatan her kaynağın başvurduğu ilk metinler olmayı sürdürmektedir.

Kronoloji

15. yüzyıl (Fâtih devri): Zeyneb Hatun'un yaşadığı dönem; Fâtih adına tertip ettiği divanı padişaha sunduğu anlatılır (Latîfî; TEİS).

1460-1461: Mihrî Hatun'un kimi kaynaklarda verilen doğum yılı; Zeyneb Hatun'dan yaşça küçüklüğünü gösterir.

879 / 1474-75: TDV ve TEİS'in verdiği ölüm tarihi; tarihin kaynağı belirsizdir.

16. yüzyılın ortaları: Latîfî ve Âşık Çelebi'nin tezkirelerinin yazıldığı dönem; şairin doğum yeri hakkındaki farklı bilgiler bu eserlerdendir.

1563: Bazı kaynaklarda verilen ölüm tarihi; TDV ve TEİS'in verdiği tarihle çelişir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ (haz. Rıdvan Canım), Ankara 2000, s. 288-290.

Akademik çalışmalar

  • Yasemin Ertek Morkoç, "Klasik Türk Edebiyatında Kadın Şairlere Bir Bakış", CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 9/2, 2011.
  • Mustafa Sarper Alap, "Klasik Türk Edebiyatının Bilinen İlk Kadın Şairi: Zeynep Hatun", International Academic Social Resources Journal, 6/22, 2021, s. 198-202.

Diğer kaynaklar

  • Hasan Aksoy, "Zeyneb Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44, İstanbul 2013, s. 360-361. islamansiklopedisi.org.tr
  • Mehmet Arslan, "Zeyneb, Zeyneb Hatun, Zeynünnisâ", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), Yesevi Üniversitesi. teis.yesevi.edu.tr
  • Emine Ersöz, "XV.-XVI. Yüzyıl Osmanlı Döneminde Kadın Şairler", Dört Öge.
  • "Educated Ottoman Diwan Poetesses in the Early Modern Period", Memorients. memorients.com
  • Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, c. 2, İstanbul 1333.

Çevrimiçi kaynaklar