Modern tıbbın hastaneleri ve aile hekimlikleri yaygınlaşmadan önce Anadolu'da sağlık, yalnızca hekimle hastanın karşılaştığı bir mesele değildi. Hastalığın nedeni kimi zaman bedendeki dengenin bozulmasında, kimi zaman nazarda, korkuda ya da görünmeyen güçlerin etkisinde aranır; çare de hem bitkilerde ve ilaçlarda hem dualarda, ritüellerde ve belirli ailelere atfedilen şifa yetkisinde bulunurdu. Amasya bu geniş dünyanın içinde ayrı bir yere sahiptir, çünkü şehir bir yanda Anadolu'nun en eski kurumsal tıp merkezlerinden birine, öte yanda yaşayan bir halk hekimliği ve ocak geleneğine ev sahipliği yapmıştır. Halk hekimliği uygulamaları burada yalnızca kültürel bir derleme olarak aktarılır; hiçbiri bir tedavi önerisi ya da tıbbi tavsiye değildir.
Amasya'da Kurumsal Tıbbın Mirası
Amasya'nın şifa ile ilişkisi Anadolu Selçuklu ve İlhanlı çağlarına kadar uzanır. Selçuklu döneminde Konya'da hastaların tedavi edildiği şifahane ile akıl hastalarına ayrılmış bimarhane yan yana bulunuyordu; aynı yüzyılda Divriği, Çankırı, Kastamonu, Tokat, Erzurum, Erzincan, Mardin ve Amasya gibi merkezlerde birçok hastane inşa edilmiş, bunların çoğu günümüze ulaşamamıştır. Amasya'da ayakta kalan tek örnek, İlhanlılar döneminde 1308-1309 yıllarında Anber bin Abdullah tarafından yaptırılan Bimarhane'dir. Yapının kimin adına kurulduğu konusunda kaynaklar ayrışır: kimi anlatımlar İlhanlı hükümdarı Olcaytu ile eşi için yapıldığını söyler, kimileri ise Yıldız Hatun'un isteği üzerine inşa edildiğini yazar. Kesme taştan örülü yapıda, Anadolu Selçuklu mimarisine özgü ters dönmüş sütun başlıkları ve kapı kilit taşındaki diz çökmüş insan kabartması dikkat çeker.
Bimarhane'nin ününü sağlayan özellik, akıl hastalarının tedavisinde müziğin ve su sesinin kullanıldığı ilk yerlerden biri olarak anılmasıdır. Anlatılanlara göre avlunun ortasında havuz bulunuyor, çevresindeki hasta odalarından biri müzik dinletisine ayrılıyor, binanın akustiği seslerin yankılanmadan duyulmasına elverişli oluyordu. Haftanın üç günü on kişilik bir müzik topluluğunun çaldığı yolundaki ayrıntı, genel olarak Selçuklu ve Osmanlı bimarhaneleri için aktarılır ve Evliya Çelebi'nin tasvirine dayanır; bunun Amasya'daki uygulamaya birebir uyduğunu gösteren doğrudan bir belge bu derlemede görülmemiştir. Yapı Tanzimat döneminde önemini yitirmiş, 1939 depreminde ciddi hasar görmüş, 1945'te dış cephesi onarılarak belediye konservatuarına devredilmiştir. Bugün müze olarak düzenlenmiş olup adını bu şehrin en büyük hekimlerinden almaktadır.
Sabuncuoğlu Şerefeddin
Amasya'nın tıp tarihindeki en parlak adı Sabuncuoğlu Şerefeddin'dir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre 1465 tarihli Cerrâhiyye-i İlhâniyye'de seksen üç, 1468'de yazdığı Mücerrebnâme'de seksen beş yaşında olduğunu belirtmesinden hareketle 1386 dolayında doğmuştur. Bugün Amasya'da Sabuncuoğlu (Hacı İlyas) adıyla anılan bir mahalle, ailenin şehirdeki izini yaşatır. Şerefeddin, Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısı Sabuncuoğlu Mevlânâ el-Hâc İlyas Çelebi Bey'in torunudur. Eğitimini muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den Amasya Dârüşşifâsı'nda almış, orada on dört yıl hekimlik yapmış, Candaroğlu İsfendiyar Bey zamanında bir süre Kastamonu'da bulunmuştur. Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi yazdıktan sonra İstanbul'a giderek kitabını Fâtih Sultan Mehmed'e sunmuş, dönüşünde Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğramıştır. Ölüm tarihi bilinmez; son eseri 1468'de yazıldığına göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır.
Sabuncuoğlu'nun üç eseri vardır. İlki Akrâbâzîn Tercümesi'dir: İsmâil b. Hasan el-Cürcânî'nin Farsça Ẕaḫîre-i Ḫârizmşâhî adlı kitabının ilaç formüllerini içeren son bölümünün çevirisi olan eser, 1444 tarihli olarak anılır ve otuz bir bap olan bölümü ilavelerle otuz üç bapa çıkarır. Kaynaklar çevirinin Şehzade Bayezid'in isteği üzerine yapıldığını yazar; ancak 1444 tarihi bu şehzadenin Amasya valiliğiyle bağdaşmadığı için isim ya da tarih konusunda bir karışıklık olabileceği düşünülmelidir. İkinci eser, tıp tarihinde cerrahi müdahaleleri minyatür tekniğiyle gösteren ilk eser olarak kabul edilen Cerrâhiyye-i İlhâniyye'dir. Kitap büyük ölçüde Endülüslü hekim Ebü'l-Kāsım ez-Zehrâvî'nin cerrahlık bölümünün tercümesine dayanır, fakat iki ek fasıl ve alet ile hasta tedavilerine ait özgün minyatürler içerdiği için ondan ayrılır. Dağlama, ameliyat ve kırık çıkık tedavisini anlatan üç babdan oluşan eserin, Fâtih'e sunulan ve II. Bayezid'in mührünü taşıyan Paris nüshası en mükemmeli sayılır. Dağlama noktalarının bir kısmının akupunktur noktalarıyla örtüştüğü de araştırmacılarca not edilmiştir.
Üçüncü eser olan Mücerrebnâme, yazarın önsözüne göre Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine 1468'de kaleme alınmıştır. Hayvanlar, başka insanlar ve yazarın kendisi üzerinde denenen ilaçların hazırlanışını ve kullanılışını anlatır, bugünkü vaka sunumlarına benzer bir dil taşır ve ilaçları çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralayan on yedi bölümden oluşur. Türk tıp tarihinde bir hekimin kendi bulduğu ilaç ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk monografi olarak değerlendirilir. Sabuncuoğlu'nun adına Osmanlı bilim dünyasında uzun süre rastlanmaması, eserlerini o günün bilim dili Arapça yerine Türkçe yazmasına ve Amasya'da yaşamasına bağlanır. Bu tercih halk hekimliği bakımından da anlamlıdır, çünkü Türkçe bir tıp metni, okuma yazma bilen ama Arapçaya uzak şifacıların da erişebileceği bir bilgi demekti.
Türkçe Tıp Yazımının Başlangıcı
Amasya'nın bu alandaki payı Sabuncuoğlu ile sınırlı değildir. Türkçe tıp edebiyatı üzerine yapılan araştırmalar, onuncu yüzyıldan kalma Uygur Türkçesiyle yazılmış Turfan tıp metinlerinden sonra Türkçe tıp yazımının süreklilik kazandığı eserlerden birinin, Hakim Barakat'ın on üçüncü yüzyılda Amasya hakimi Alp Gazi'ye ithaf ettiği Tuhfe-i Mübarizi olduğunu belirtir. Bu eser bir halk hekimliği derlemesi değil, dönemin Hint, Çin ve İslam tıbbından beslenen kuramsal tıbbını yansıtır. Dönemin Türkçe tıp kitapları, dört hılt anlayışına, yani kan, sarı safra, kara safra ve balgam dengesine dayanan klasik İslam tıbbıyla aynı çerçevede yazılmıştır. Hekim teşhisi nabız ve idrar muayenesiyle koyar, hastaya sorular sorar, buna göre kuru ya da nemli, sıcak ya da soğuk nitelikli ilaçlar seçerdi.
Bu kuramsal çerçevenin halk hekimliğiyle sınırı keskin değildi. İbn-i Sina'nın Kanun'una atfedilen reçeteler, Lokman Hekim anlatıları ve Tıbb-ı Nebevî geleneği, halk arasında kullanılan uygulamaların kaynakları arasında sayılır. Dolayısıyla Amasya'da bir hekimin tıp kitabından aldığı formülle bir köy ocaklısının kuşaktan kuşağa aktardığı söz ve uygulama aynı şehrin havasında yan yana var olmuş, çoğu zaman da birbirini tamamlamıştır.
Ocaklı ve Ocak Geleneği
Halk hekimliğinin en özgün yanlarından biri ocak geleneğidir. Ocaklı, belirli bir hastalığı sağaltma yetkisine sahip olduğuna inanılan kişidir. Anadolu'da her hastalığın ayrı bir ocağı olduğu kabul edilir; dalak ocağı, sarılık ocağı, sıtma ocağı, siğil ocağı, yılancık ocağı bunlardan bazılarıdır. Bu yetki bir eğitimle kazanılmaz, aileden devralınır. Ocaklıların büyük bir kısmı kadındır ve kadın ocaklıların daha yetkin sayıldığı belirtilir. Anadolu halk bilimi çalışmalarında ocaklı, Orta Asya şamanının bugüne ulaşmış biçimi olarak yorumlanır; ocak kavramının kendisi de eski Türk kültüründe evin merkezindeki ateşle, aileyle ve soyun sürekliliğiyle ilişkilidir. Halk hekimliğinde ocak, belirli hastalıkları sağaltma gücüne sahip olduğuna inanılan aileyi ifade eder.
Kan bağıyla yetki almayan ocaklıya izinli denir. Çocuğu ve yakın akrabası bulunmayan bir ocaklı, yetenekli gördüğü bir çocuğu yanına alıp yetiştirir, zamanı geldiğinde elverme töreniyle gücünü ona devreder. Usta çırak ilişkisi içinde öğrenmeye halk arasında el almak denir. Hastalığı tedavi etmekten çok önceden haber verebildiğine inanılan, eğitim görmeden yeteneğini ailesinden alan kişilere ise orumçu adı verilir. Ocaklılar geçimlerini genellikle bu işten sağlamaz. Tedavi sırasında dua eder, sözlü formüller okur, hastalığı sembolik olarak çekip alma ya da bağlama işlemleri yaparlar. Sık anılan bir formülde şifanın asıl sahibi ocaklı değil, kutsal bir figürdür; ocaklı yalnızca aracı sayılır. Bu sözün Umay Ana'ya yöneltilen eski şifa dualarının İslami çerçevede Hz. Fatma'ya yöneldiği bir biçim olduğu düşünülür.
Amasya'ya özgü ocaklı sayımı, ocak adları ve aileleri hakkında bu derlemede tam metnine ulaşılan yaygın bir saha çalışması bulunamamıştır. Konuya dair en kapsamlı çalışmalardan biri, İ. Gündüz Alptürker'in Gazi Üniversitesi'nde hazırladığı 2018 tarihli yayımlanmamış doktora tezi olan Geleneksel Tıbbın Şifa Ritüelleri Üzerine Bir Araştırma: Amasya Örneği'dir. Bu çalışmaya ancak başka makalelerdeki atıflar üzerinden ulaşılabilmiştir, dolayısıyla Amasya'nın ocak envanteri burada verilememektedir. Aşağıda anlatılan uygulamaların büyük bölümü Anadolu genelinde derlenmiştir ve Amasya için ayrıca doğrulanmış değildir.
Kurşun Dökme, İğne Atma ve Nazar İnancı
Halk arasında en yaygın uygulamalardan biri kurşun dökmedir. Bir kapta eritilen kurşun, hastanın başı üzerinden soğuk suya dökülür, ortaya çıkan şekillere bakılarak nazarın kaynağı ve ağırlığı yorumlanır. Halk inancında sıcak kurşunun kötü etkiyi yaktığı, soğuk suyla buluşunca ona şekil verip kişiden ayırdığı düşünülür. Nazar ise hem halk kültüründe hem gündelik yaşamda derin yer tutan bir inançtır; nazarın insanda ağırlık, baş ağrısı, iştahsızlık ve halsizlik bıraktığına inanılır. Buna karşı nazar boncuğu, nazarlık, muska ve hamayıl gibi uğurluklar taşınır. Mavi gözü andıran boncuğun bakışın olumsuz etkisini çektiği kabul edilir.
Amasya'ya bağlanabilen en somut halk bilimi kaydı, kurşun dökmeyle ilişkili iğne ya da bıçak atma ritüelidir. Mersin ve Manisa Selendi üzerine yapılmış bir çalışmada, Alptürker'in Amasya yöresinde derlediği ritüelin bıçak ya da iğne atma biçiminde geçtiği aktarılır. Bu uygulamada iğne ya da bıçak suya atılır, bir ocak ya da ziyaret niyet edilir ve şifanın hangi kaynaktan aranacağı sonuca göre belirlenir. Amasya anlatımını başka bölgelerden ayıran yönler, uygulamanın kurşun dökmeden bağımsız olması, suya üç iğne ya da bıçak atılması ve bunların Mehmet adlı bir kişinin yaşadığı aileden alınmasının gerekli görülmesidir. Başka yörelerde derlenen biçimlerde ise iğne suyun içinde bir gece bekletilir, hangi bölümün paslandığına ya da küflendiğine göre şifanın doktordan, hocadan ya da yatırdan geleceği yorumlanır. Bu örnekler, halk hekimliğinde hastanın hangi kapıya gideceğine karar verme sürecinin de bir ritüel olarak yaşandığını gösterir.
Tütsü, Hacamat ve Sülük
Eski Türk inancında ateşin arındırıcı ve koruyucu sayılması, Anadolu'da tütsüleme uygulamalarında yaşar. Üzerlik, ardıç, adaçayı, defne gibi bitkilerin dumanı hastanın çevresinde dolaştırılır, evin köşelerinde tüttürülür; bu işlemin kötü etkileri dağıttığına inanılır. Araştırmacılar bu uygulamanın şamanik köklerine ve İslam sonrasında dua ve niyetle birleşen yorumuna dikkat çeker.
Daha somut bedensel uygulamalar da halk hekimliği derlemelerinde yer alır. Şişe çekme ya da şişe vurma, kuru hacamat olarak bilinir: içine alkollü pamuk konup yakılan şişe ya da bardak deriye yapıştırılır, birkaç dakika sonra çekilir. Deriye çizik atılarak yapılan işleme kanlı hacamat denir. Kimi yörelerde ocaklıların sarılık için belirli bölgelerden birkaç damla kan akıttığı, hacamat aleti çıkmadan önce kan almanın öküz boynuzlarıyla yapıldığı anlatılır. Sülük, kan emen ve salgısıyla pıhtılaşmayı önleyen bir tatlı su hayvanı olarak, çeşitli şikâyetlerde ve çoğunlukla mayıs ayında kullanılmıştır. Dağlama ise alazlama, yakma ya da en vurma adlarıyla bilinir ve metal, tahta araçlar, kimyasallar ya da bitkilerle yapılırdı. Bu uygulamalar bugün Türkiye'de sağlık otoritelerinin denetimine tabi alanlardır ve burada yalnızca halk kültürünün bir kaydı olarak anılmaktadır.
Dağlamanın halk arasındaki varlığı, Sabuncuoğlu'nun Cerrâhiyye-i İlhâniyye'sinde ayrıntılı bir dağlama bölümü bulunması bakımından Amasya için ayrıca ilginçtir. Kitabın ilk babı, çeşitli hastalıkların dağlama yoluyla tedavisine elli altı minyatür ve on bir cerrahi alet şekliyle ayrılmıştır. Bir hekimin kitabındaki dağlama ile halkın alazlaması aynı kökten gelmiş olabilir, ancak bu bağlantıyı kuran bir kaynak bu derlemede görülmemiştir ve yorum olarak bırakılmıştır.
Bitkiler ve Doğal Ürünler
Halk hekimliğinin geniş kaynaklarından biri bitkilerdi. Anadolu'da en sık anılan bitkiler arasında ardıç, kekik, üzerlik, çörekotu, ıhlamur, adaçayı, ökse otu, kantaron, oğul otu ve nane bulunur; şifacılar için otacı, emçi ve kocakarı ilacı gibi adlar kullanılır. Amasya'nın kırlarından ve bahçelerinden toplanan ıhlamur, kekik, adaçayı, ısırgan ve nanenin kaynatılarak, lapa yapılarak ya da çay olarak kullanıldığı, bal, pekmez, sirke ve zeytinyağının da aynı dağarcıkta yer aldığı anlatılır. Hangi bitkinin ne zaman toplanacağı, nasıl kurutulacağı ve nasıl kullanılacağı bilgisi aile içinde aktarılırdı. Bu bitkilerin hangisinin neye iyi geldiği konusunda halkın deneyimi ile bilimsel sonuçlar her zaman örtüşmez; yazı bu nedenle herhangi bir bitkiyi tavsiye etmez.
Bitkisel bilginin yazılı tarafı da Amasya ile bağlantılıdır. Mücerrebnâme'de soğan tohumu, safran ve gül gibi bitkisel droglar ilaç terkiplerinde geçer; Sabuncuoğlu yirmiden fazla drog kullanmış ve kaynak olarak Hipokrat, Galen ve İbn-i Sina gibi hekimlere atıf yapmıştır. Bu, halkın deneyle biriktirdiği bilgi ile kitaba geçmiş bilgi arasındaki geçişkenliğin bir örneğidir.
Kocakarı İlacı Deyimi ve Geleneğin Bugünü
Halk arasındaki sağaltma yaklaşımlarına çeşitli çevrelerde kocakarı ilacı denmesi, çoğu kez küçümseyici bir anlam taşır. Oysa bu uygulamalar çok çeşitli olup usta çırak ilişkisi içinde öğrenilen bir bilgi geleneğine dayanır. Modernleşmeyle ve modern sağlık sisteminin yaygınlaşmasıyla bu kişilerin sayısı azalmış, ancak yerel kültüre yerleşmiş kimi uygulamalar sürmektedir. Halk bilimcilerin üzerinde durduğu bir nokta, bu ritüellerin yalnızca bir tedavi yöntemi olmayıp aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, kültürel aktarımı ve kolektif hafızayı taşımasıdır. Hastanın komşusu, akrabası ve ocaklı arasında kurulan bağ, bir sağlık sorununu yalnız bedene indirgemeyen bir çerçeve sunar.
Bu uygulamalar bugün modern tıbbın yerini tutmaz ve burada anlatılanlar tavsiye değildir. Bir sağlık sorunu olan kişinin hekime başvurması gerekir. Amasya'nın halk hekimliği geleneği, yazılı tıbbın Sabuncuoğlu gibi bir adla Türkçeye taşındığı, Bimarhane'de müzik ve su sesinin hasta bakımının parçası sayıldığı bir şehirde, ocaklının duasının, otacının bilgisinin ve komşunun yardımının da sağlık anlayışının bir parçası olduğunu gösteren kültürel bir kayıttır.
Kronoloji
1308-1309: Amasya Bimarhanesi, İlhanlı döneminde Anber bin Abdullah tarafından yaptırıldı.
1386 dolayı: Sabuncuoğlu Şerefeddin'in doğum tarihi, kendi yaş kayıtlarından hesaplanmaktadır.
1444: Akrâbâzîn Tercümesi'nin tarihi olarak anılır.
1465: Cerrâhiyye-i İlhâniyye yazıldı.
1468: Mücerrebnâme yazıldı.
1939: Bimarhane depremde ciddi hasar gördü.
1945: Dış cephesi onarıldı, yapı belediye konservatuarına devredildi.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Aslı Bali ve Serdar Türe, Şifa Arayışı Bağlamında İğne Atma Ritüeli ve Ocak Kültü, DergiPark.
- İ. Gündüz Alptürker, Geleneksel Tıbbın Şifa Ritüelleri Üzerine Bir Araştırma: Amasya Örneği, Gazi Üniversitesi, yayımlanmamış doktora tezi, 2018 (yalnızca atıf yoluyla).
Diğer kaynaklar
- Geleneksel Anadolu Halk Hekimliği, Vikipedi maddesi (Fuzuli Bayat, Nil Sarı ve Ali Haydar Bayat'a dayanan kaynakçasıyla). tr.wikipedia.org
- Sevgi Şar, Anadolu Tıbbında Ocaklar ve İnanışlar, Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi, 2003 Tıp Festivali.
- Süleyman Güngör, Türk Halk İnançlarında Sağlık, Hastalık ve Şifa Sembolizmi, Türkiye Sağlık Vakfı. saglik.org.tr
- Süleyman Güngör, Türk Halk Tababetinde Şifanın Sembolleri: Anadolu'da Ocaklı Şifacılık Geleneği, Türkiye Sağlık Vakfı.
- Nuran Yıldırım, Sabuncuoğlu Şerefeddin, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, 2008, s. 358-359. islamansiklopedisi.org.tr
- Ali Haydar Bayat, Cerrâhiyye-i İlhâniyye, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, 1993, s. 420. islamansiklopedisi.org.tr
Çevrimiçi kaynaklar






