Amasya, resmî inancın camileri, medreseleri ve tekkeleriyle tanınan bir şehir olduğu kadar, halkın gündelik hayatına sinmiş köklü inanışların da yaşadığı bir yerdir. Bu inanışların bir kısmı Orta Asya'dan gelen Türk boylarının eski dünya görüşünden süzülüp gelmiş, İslâmî bir hassasiyetle yoğrularak bugüne ulaşmıştır. Bir kısmı Anadolu'nun daha eski halklarından devralınmış, bir kısmı da şehrin ve köylerinin kendi tecrübesi içinde doğmuştur. Hepsinin ortak bir gayesi vardır: insanı görünmeyen kötülüklerden korumak, belirsizliğin karşısında bir tutamak bulmak ve hayrı eve, tarlaya, ahıra çağırmak. Beşiğe iliştirilen mavi boncuk, eşiğe basmadan atılan adım, kuraklıkta ırmağa bırakılan dualı taşlar ve türbe kuyusuna eğilen başlar bu aynı arayışın farklı görünümleridir.

Halk İnançlarının Kökleri

Amasya ve Tokat çevresindeki köy adlarına bakıldığında Avşar, Dodurga, Kayı, Bayat, Kızık, Kınık, Kargın, İğdir, Salur ve Karaevli gibi Oğuz boylarının adlarını taşıyan onlarca yerleşim dikkati çeker; bu adların birçoğu bugün soyadı olarak da yaşamaktadır. Bölge Türklerin Anadolu'daki ilk yurt tutma alanlarından biridir. Danişmendlilerin fethiyle başlayan Türk hâkimiyeti Selçuklu, İlhanlı, Eratna ve Kadı Burhaneddin dönemlerinden geçmiş, Yıldırım Bayezid 1393'te Amasya'yı Osmanlı topraklarına katmıştır. Bu uzun süreç içinde Merzifon'daki Pir Dede gibi Horasan erenlerinin bölgeye yerleşmesi, Amasya'nın şehzade sancağı olarak hem Türkmen halktan hem devlet erkânından göç alması, şehrin ve köylerinin inanç dünyasını katman katman zenginleştirmiştir.

Halkbilimci Necdet Kurt'un tespitine göre bölgeye yerleşen Türkmen boylarında İslâm öncesi inançların pek çoğu gündelik hayattaki yerini korumuştur. Bu gelenek ve inanışların neredeyse tamamı zamanla İslâmî bir kimliğe bürünmüş, ama biçim, uygulama ve amaç bakımından fazla değişmemiştir. Eski Türk inanç sisteminde Gök Tanrı'nın yanında yer-su ruhlarına, atalara ve ocağa gösterilen saygı, Amasya kırsalında kutsal sayılan ağaçlar, kayalar, pınarlar ve tepelerle bugün de görünürdür. Kur'an'da Felak ve Nâs surelerinde hasetçinin şerrinden Allah'a sığınılması, Hz. Peygamber'e atfedilen "Nazardan Allah'a sığınınız, çünkü göz değmesi gerçektir" hadisi de nazar gibi eski bir kaygının yeni inanç içinde varlığını sürdürmesini kolaylaştırmıştır. İslâm âlimleri nazara karşı muska taşımayı ve kurşun dökmeyi hoş görmemiş olsalar da halk, duayı ve eski pratiği çoğu zaman yan yana yaşatmıştır.

Nazar İnancı ve Nazarlıklar

Halk inancında en yaygın kaygı nazardır. Kıskanç ya da hayran bir bakışın insana, hayvana, mala ve hatta cansız bir eşyaya zarar verebileceğine inanılır. Nazar iki yoldan gelir: biri gözledir, kişi bir şeye kem gözle bakar; öteki sözledir, beğeni ya da imrenme "ne güzel" diye dile dökülür. Bu yüzden Amasyalı sevdiğinden korkar; güzel bir bebeğe, yeni alınmış bir mala, gürbüz bir dana ya da bereketli bir bağa "maşallah" demeden bakmaz, bakan da bunu söylemeyi unutmaz. "Allah dileyince her şey olur" anlamına gelen bu söz, beğeninin içine sızabilecek kötülüğü daha baştan bozmanın yolu sayılır. "Nazar değmesin", "kırk bir kere maşallah" ve "elemtere fiş, kem gözlere şiş" gibi kalıplar da aynı işi görür.

Nazardan korunmak için en çok başvurulan nesne mavi boncuktur. Eski Türkler "monçuk" adını verdikleri değerli ve tılsımlı taşları kişinin ya da atın boynuna, hatta sancağın tepesine takarlardı; XI. yüzyılda Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk'ü bu sözcüğü atın boynuna takılan değerli taş, arslan tırnağı ve muska gibi koruyucu nesneler için kaydeder. Boncuğun mavi oluşu, Abdülkadir İnan'ın yorumuna göre, Türkler arasında mavi gözün seyrek görülmesi ve bu gözlere olağanüstü bir güç yakıştırılmasıyla ilgilidir. Amasya evlerinde de beşiklere, bebeklerin omzuna, kapı eşiklerinin üstüne ve ahırlara nazarlık asılır. Çocukların giysisine iliştirilen boncuğun yanına çoğu zaman bir tutam çörek otu, bir diş sarımsak, bir parça üzerlik ya da kuru karanfil eklenir; dualar yazılmış muskalar da bebeklerde görünür bir yere, büyüklerde ise üst baş arasında görünmeyecek bir köşeye takılır.

Sivas, Tokat ve Yozgat gibi komşu yörelerde olduğu gibi Amasya'da da kaplumbağa kabuğu bir tılsım olarak görülmüş, yer yer nazarlık olarak da kullanılmıştır. Anadolu'da şekli bir göze benzediği için kem bakışı kendi üzerine çektiği düşünülen kaplumbağa kabuğu, at nalı, hayvan kafatası ya da boynuzu gibi nesneler bağ ve bahçelere, ev duvarlarına asılır. Burada işleyen düşünce hep aynıdır: göz, değerli olana ulaşmadan önce dikkat çekici bir nesneye takılmalı, kötü bakış orada kırılıp dağılmalıdır.

Nazara Karşı Yapılan Uygulamalar

Bir kişiye nazar değdiğinden şüphelenildiğinde, örneğin bir çocuk sebepsiz yere hastalanıp mızmızlanmaya başladığında, en eski ve en yaygın çare kurşun dökmektir. Bu işi çoğu zaman "ocak" sayılan, el alma yoluyla bu gücü annesinden ya da bir büyüğünden devralmış kadınlar yapar. Kurşun bir kepçe ya da küçük bir tava içinde ateşte eritilir; hasta diz üstü oturtulur, başına bir tülbent örtülür. Eritilen kurşun dualar eşliğinde hastanın başı üzerinde tutulan soğuk su dolu kaba dökülür ve suda aldığı biçime bakılarak nazarın olup olmadığı, kimi zaman da kimden geldiği yorumlanır. İşlem genellikle üç kez tekrarlanır; kaptaki su hastanın yüzüne serpilir, kalanı ayak basılmayacak bir yere ya da yola dökülür. Kurşun dökmek bugün eskisi kadar yaygın olmasa da ortadan kalkmış sayılmaz.

Nazara karşı ikinci büyük çare üzerlik tütsüsüdür. Üzerlik otunun taneleri ateşte kızdırılmış bir tavaya atılır, taneler çatlamaya başlayınca tava indirilir ve tütsünün dumanı nazar değdiğine inanılan kişinin üzerine yöneltilir; ardından duman bütün evin içinde dolaştırılır. Tanelerin çok patlaması nazarın şiddetli olduğuna yorulur. Bu kokunun evin havasını temizlediğine ve kötülüğü uzaklaştırdığına inanılır. Anadolu'nun başka yerlerinde görülen köz söndürme, tuz çevirme gibi uygulamalar da aynı mantığa dayanır: kötü bakışın bıraktığı etki ya dumanla, ya suyla, ya da ateşle bedenden ve evden atılır.

Uğur, Bereket ve Uğursuzluk

Halk muhayyilesinde hemen her şeyin bir uğuru ya da uğursuzluğu vardır. Sabah erken gelen misafir, akan bir çeşme ve yağan yağmur bereket sayılır; eve giren örümceğin ya da saçağa yuva kuran kırlangıcın uğur getirdiğine inanılır. Buna karşılık ekmeğin ters konması, tuzun yere dökülmesi hoş karşılanmaz. Yeni bir işe "Bismillah" denerek başlanır. Yola çıkanın ardından su dökülür ki "su gibi git, su gibi gel" sözü yerini bulsun, giden yolunu kolayca alıp sağ salim dönsün. Bu küçük davranışlar, hayatı en sıradan anlarında bile hayırla kuşatma çabasının işaretleridir.

Amasya'da yılbaşından sonraki gün eve ilk gelen kişinin ayağına dikkat edilir. O günden sonra evde bir eşya alınmış, sevindirici bir haber gelmiş ya da işler yolunda gitmişse gelenin ayağı uğurlu sayılır; kaza olmuş, hayvan ölmüş ya da bir şey kırılmışsa o kişinin ayağı uğursuz diye anılır. Kapı önünde duran ayakkabı ya da terliklerin kendiliğinden uç uca gelmesi misafir geleceğine yorulur ve "terlikler konuşuyor" denir. Terliklerden birinin ters dönmesi ise uğursuzluk sayıldığından hemen düzeltilir. Yüzük parmağına iki yüzük takılmaz; takılırsa kadının üstüne kuma geleceği söylenir.

Ev sahibi olmak isteyenin yaptıkları, dileğin nasıl somut bir davranışa dönüştürüldüğünü gösteren ilginç örneklerdir. Amasya merkezde böyle biri hiç kullanılmamış, yeni yapılmış bir evin bacasından aşağıya doğru "Allah'ım bana da ev ver, benim de evim olsun" diye seslenir. Bir başka yolda ev sahibi olan kırk bir kişiden para toplanır, bu parayla bir çaydanlık alınır, dileği olanın oturduğu evde kırk bir Yâsin okutulur ve o çaydanlıkta demlenen çay misafirlere ikram edilerek ev sahibi olmak için dua edilir. Ağzında ya da dilinde yara çıkan kişi kendisinden küçük birine üç kez "dilime ben düştü" der, karşısındaki de üç kez "tükür yere" diye karşılık verir; böylece yaranın çabuk iyileşeceğine inanılır.

Eşikler, Aynalar ve Gündelik İşaretler

Amasya evlerinde eşiğe basmak hoş görülmez. Eşik, evin içi ile dışı arasındaki sınırdır; eski inanışlarda iki dünyanın kesiştiği yer sayıldığı için ona saygı gösterilir, üzerine oturulmaz, ayakta durulmaz. Gece tırnak kesmek, aynaya uzun uzun bakmak ve geceleyin ıslık çalmak gibi davranışlardan da kaçınılır. Bu yasakların çoğunun geceyle ve karanlıkla ilgili olması dikkat çekicidir; büyükler sebebini sorana çoğu zaman yalnızca "öyle denir" diye cevap verir ve kural, gerekçesi unutulsa da kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam eder.

Bedenin küçük işaretleri de anlamlandırılır. Kulağı çınlayan kişinin arkasından konuşulduğuna, avuç içi kaşınanın para alacağına, göz seğirmesinin yakında gelecek bir habere işaret ettiğine inanılır. Bu yorumlar çoğu zaman şakayla karışık söylenir, ama gündelik hayatın irili ufaklı işaretlerini bir düzen içinde okuma isteğini yansıtır. Çok ağlayan bir çocuğun ağzına sela vakti babasının ayakkabısıyla hafifçe vurulması gibi uygulamalar da evin içindeki küçük sıkıntılara aile büyüklerinin bildiği eski çarelerle karşılık verildiğini gösterir.

Günler, Mevsimler ve Hava ile İlgili İnanışlar

Tarım ve hayvancılıkla geçinen bir toplumda havayı önceden kestirmek hayati bir meseleydi; Amasya'nın hava ile ilgili inanışları bu ihtiyacın ürünüdür. Bulutlar aşağıya doğru iniyor, alçaktan geçiyorsa yağmur yağacağı düşünülür ve bağda, bahçede, tarlada olanlar evlerine dönerler; bulutların yönü yukarıya doğruysa havanın açacağına inanılır. Koyunların merada birbirinden ayrılmadan, toplu hâlde yayılması yakında kar yağacağının, tavukların çayıra tünemesi ise kışın kapıda olduğunun habercisi sayılır. Kavak yaprakları alttan dökülmeye başlarsa kar çok, üstten dökülürse az yağacaktır. Fıstık, kozalak ya da ayva bol olduğu yıllarda kışın çetin geçeceği söylenir. Gün içinde hava olağandışı sıcak olursa buna "soğuk katran kaynıyor" denir ve sonunda yağmur beklenir.

Takvim de kendi işaretleriyle okunur. Baharda gelip öten guguk kuşunun, orak ayı olan temmuza seksen gün kaldığını haber verdiğine inanılır; kuşun kırk gün çalıda, kırk gün yaprakta öttüğü, orak zamanı gelince de kaybolup gittiği anlatılır. "Abrul beşi" denen 5 Nisan ile "mayıs yedisi" halk arasında sayılı soğuklar olarak bilinir. Abrul beşi için "Kork abrulun beşinden, öküzü ayırır eşinden" denir; mayıs yedisinde de kışın "ben daha buradayım, gitmedim" diye kendini hissettirdiği söylenir. Havaların güneşli gitmesine aldanmamak gerektiğini anlatmak için "Samanın sarısını, odunun kurusunu bu günler için saklamak lazım" sözü kullanılır. Mayıs yedisinde yağan yağmur bir kapta biriktirilir ve bu suyla mayalanan yoğurdun iyi tutacağına inanılır.

Haftanın günlerine de ayrı anlamlar yüklenir. Cuma ve salı günleri tavuk kuluçkaya yatırılmaz; cuma yatırılırsa civcivlerin hepsinin horoz olacağına, salı yatırılırsa yumurtaların cılk çıkıp hiç civciv çıkmayacağına inanılır. Cuma, cumartesi ve salı günleri hasada, ekim ve dikime başlanmaz, ev süpürülmez, çamaşır yıkanmaz. Dolu yağarken kesilsin diye evden dışarıya sac ayağı atılır. Güneş ve ay tutulmalarında dualar edilir, havaya silah atılır, teneke çalınarak gürültü çıkarılır. Suluova'ya bağlı Eraslan'da yaylaya çıkılırken yola uzunca bir hasır dizilip yakılır ve bütün hayvanların bu ateşin üzerinden atlaması sağlanır; ateşin arındırıcı gücüne duyulan inanç burada açıkça görülür.

Doğum, Lohusalık ve Çocukla İlgili İnanışlar

Türk halk inançlarında doğum yapan kadın ile yeni doğan bebek, ilk kırk gün boyunca en korunmasız hâlde sayılır. Anadolu'nun pek çok yerinde "alkarısı" ya da "albastı" diye bilinen, lohusaya ve bebeğe musallat olduğuna inanılan dişi bir varlığın bu dönemde onlara zarar verebileceği düşünülür. Bu varlığın özelliklerini taşıyan ve yöreden yöreye farklı adlarla anılan figür Amasya'da "cazgit" adıyla bilinir. Lohusa ve bebeğin bu dönemde yalnız bırakılmaması, beşiğin ya da yastığın altına bıçak gibi demirden bir nesne konması, nazarlık ve kırmızı kurdele gibi koruyucuların kullanılması bu inancın Anadolu genelindeki yaygın karşılıklarıdır.

Çocuğun büyümesindeki her gecikme de bir ziyaret yerine, bir evliyaya bağlanır. Çişini söylemekte geciken çocuk üç cuma sela vakti "çiş evliyası" diye bilinen yere götürülür. Yaramaz çocukların atleti perşembe günü dilek kuyusunun yanındaki evliya mezarının üzerine serilir, cuma sabahı alınıp çocuğa giydirilir. Şehirüstü mahallesindeki Halkalı Dede Türbesi'ne ise yürüme zamanı geldiği hâlde yürüyemeyen çocuklar getirilir; özellikle cumartesi günleri dualar okunarak çocuğun ayakları üç kez türbedeki halkaya sokulup çıkarılır. Çocuk yürüdüğünde türbeye kurban getirilir, pişirilen et kimi zaman davul zurna eşliğinde oyunlar oynanarak yenir. Gümüşhacıköy'e bağlı Gümüş'teki Sığırcık Molla Türbesi'nin taşları yürüyemeyen çocukların dizlerine, konuşamayanların diline sürülür; Uygur'daki Kabalak Baba ziyaretinde hasta çocuklar kayanın etrafında yedi kez döndürülür ve adak olarak kesilen horozun kanı kayaya sürülür.

Çocuk sahibi olamayan ailelerin başvurduğu en dikkat çekici uygulama "çocuk satma"dır. Değirmendere köyü girişindeki Dedelik Yatırı'nda, Kayrak köyündeki kaya ve pelit ağacı ziyaretinde ve başka pek çok yerde, doğacak çocuk daha dünyaya gelmeden evliyaya "satılır". Bu dualar sonucunda doğduğuna inanılan erkek çocuklara Satılmış ya da Kaya, kızlara Satı adı verilir. Uygur köyü yakınındaki yaylada, çevresinde başka ağaç bulunmayan bir kayanın üstünde yükselen ve "Ebe Kayası" diye anılan ağacın altında, çocuğu olmadığı için ağlaya ağlaya ölen bir kadının yattığına inanılır. Burada sabahın en erken saatinde yapılan ritüeli köyde bu işten sorumlu bir kadın yürütür. Kadınlardan biri ağacın dibine oturur, sorumlu kadın çocuk isteyeni belinden tutarak onunla birlikte ağacın çevresinde üç kez döner ve her dönüşte "Ebe Kayası hu" diye seslenir. Dipteki kadın "Hu, nereye gidiyon" diye karşılık verir, sorumlu kadın da "Ayşe'nin dölü olmuyor, onu satacağım" der; sonunda hep birlikte üç kez "Olur inşallah, durur inşallah" denir. Çocuk isteyen kadın elbisesinden yırttığı bir parça bezi ağaca bağlar. Aynı dönme pratiği karnındaki buzağıyı düşüren inekler için de uygulanır.

Evlilik ve Askerlikle İlgili İnanışlar

Evlilik yolunda da sözle söylenmeyen pek çok şey işaretlerle anlatılır. Evlenme çağına gelen delikanlı bu isteğini ailesine hissettirmek için babasının ayakkabılarından birini ters çevirir, bazen ayakkabıyı kapı eşiğine çiviyle çakar ya da babasının yanında ayakkabılarını ters giyer; bu "beni evlendirin" demektir. Kız görmeye gidildiğinde kızdan su istenir, bardağın temizliğine, halılara ve evin düzenine bakılır. Bağlarüstü köyünde kız istemeye giderken yumruk büyüklüğünde bir taş götürülür ve ev sahibi görmeden dış kapının arkasına bırakılır. Kız ilk istenişte verilmez, çünkü zorla alınan kızın daha makbul olacağına inanılır. Söz kesildikten sonra bütün işlerin tatlılıkla gitmesi için şerbet içilir ya da lokum yenir.

Türbe ziyaretleri evlilik sürecinin de bir parçasıdır. Ehli Hatun Türbesi gibi şehir içindeki türbeler evlenememiş kızların kısmetinin açılması için ziyaret edilir. Eraslan'da nişanlılık döneminde Hıdırellez'e denk gelinirse gelin ve yakınları Gani Baba Türbesi'ne götürülür; türbenin içine bir ip gerilir ve getirilen hediyeler bu ipe tutturulur. Merzifon'a bağlı Gökçebağ köyünde yeni evlenen çiftler muhakkak Hamza Dede Türbesi'ni ziyaret eder; gelin evden alındıktan sonra gelin alayı türbenin çevresinde üç kez dolaşır ve dualar okunur.

Askerlik de bir geçiş dönemi olarak inanışlarla çevrilidir. Uygur beldesinde askere gidecek genç yakındaki Cafer Dede Türbesi'ni ziyaret eder, askerliğinin iyi geçmesi ve sağ salim dönmesi için dua edilir. Arabaya binmeden önce, kısmeti çeksin de geri dönsün diye gence bir parça ekmek ısırtılır ve bu ekmek o dönene kadar saklanır; gitmeden önce üzerindeki atlet çıkarılır ve o gelene kadar yıkanmadan bekletilir. Askerden gelen ilk mektup süslenip Cafer Dede Türbesi'ne asılır ve asker dönene kadar orada kalır. Ezinepazar yakınındaki Hasan Baba Türbesi ile Çiğdemlik köyündeki Çamdibi ziyareti de askere gidenlerin sağlık dileğiyle uğradığı yerlerdendir; askerden sağ salim dönen gençler adadıkları kurbanı buralarda keserler.

Türbeler, Yatırlar ve Ziyaret Yerleri

Amasya ve çevresinde tekke, türbe, yatır, evliya, dede, baba ya da pir adıyla anılan ziyaret yerleri o kadar çoktur ki, bu alanda çalışan araştırmacılar tamamını yazmanın ciltler tutacağını söyler. Bu yerlerin hemen her biri bir derde derman aranan, gelecek için dilek tutulan bir mekân hâline gelmiş, her biri için ayrı pratikler doğmuştur. Yüz felci geçirenler, yürümesi geciken ya da huysuz çocuklar, sütü az olan anneler, çocuk özlemi çekenler, sarılığa yakalananlar, kısmet bekleyen bekârlar, hayvanlarını yaban hayvanlarından korumak isteyenler, sınavda başarı, ev ya da araba dileyenler bu ziyaretlerin müdavimleridir. Birçok yerde ise belli bir ritüel yoktur; ziyaret sessiz ve saygılı bir duayla tamamlanır.

Şehir İçindeki Türbeler ve Dilek Kuyuları

Şehir merkezinde kim olduğu bilinmeyen Tezveren Evliyası, kötü alışkanlıklardan kurtulmak isteyenlerden çocuk bekleyenlere, evlenmemiş kızlardan sınava hazırlananlara kadar pek çok kişinin, özellikle de kadınların uğrak yeridir. Ziyaret salı akşamı başlar ve üç gün üst üste sürüp cuma akşamı sona erer; akşam ezanından önce Kur'an okunur, ezandan sonra hacet namazı kılınır, dilekler akşam ile yatsı arasında dilenir ve sandukanın çevresinde üç kez dönülür. Dileyen, dileğiyle ilgili bir nesneyi yanında getirir: sınavda başarı isteyen kalem ve silgi, ev ya da araba isteyen bir anahtar bırakır. Gerçek adının Şeyh Hüsameddin olduğu söylenen Kuba Dede'nin türbesine şifa umuduyla fanila, havlu, hatta süpürge bırakılır. Kurşunlu mahallesindeki Ehli Hatun Türbesi'nde iki rekât namaz kılınıp adak adandıktan sonra ziyaretçi başını kuyuya sokar ve kuyuda bir ışık görürse dileğinin kabul olacağına inanır.

Hızırpaşa mahallesindeki Dilek Kuyusu, öbür adıyla Cehennem Kuyusu da benzer bir inanca konu olur. Dilek tutan kişi başını kalın bir örtüyle örterek kuyuya eğilir, ışığın içeri girmesini engeller ve karanlık suya dikkatle bakar; sudan bir ışık parlarsa ya da bir kurbağa görünürse dileğinin gerçekleşeceğine inanılır. Gerçekleşmesi istenen büyük dilekler için üç cuma sela vakti Pir İlyas Türbesi, Selamet Hatun Türbesi ve Hamdullah Dede evliyası peş peşe ziyaret edilip dilek her birinde tekrarlanır. Göynücek'e bağlı İkizyaka köyü yakınında, düşman eline geçmemek için ettikleri dualarla taşa dönüştüğüne inanılan bir anayla kızının adını taşıyan "Analı Kızlı" ziyaretine ise dilenecek her şey için gidilir.

Ağaç, Taş ve Su Ziyaretleri

Ziyaret yerlerinin önemli bir kısmında ne türbe ne de mezar vardır; kutsal sayılan şey bir ağaç, bir kaya ya da bir pınardır. Amasya'ya bağlı Yeşilöz köyündeki Karaağaç Dede, beş yüz yaşında olduğu söylenen ve her mevsim taze filizler veren bir karaağaçtır. Ellerinde siğil çıkanlar her ayın ilk perşembesi buraya gelir, filizleri siğillerin üzerine yaklaştırıp kırar ama koparmazlar; kırılan ince dal orada kurudukça siğilin de kuruyacağına inanılır. Aynı köydeki Çatmabaşı Evliyası büyük bir kayadan ibarettir. Yöre halkı oradan geçerken mutlaka kayayı ziyaret eder, yüksek sesle konuşmaz, çevreye çöp atmaz, yakacak odun almaz; bu kurallara uymayanın rüyasında korkutulacağına ya da halk arasında "çalınma" denen yüz felcine uğrayacağına inanılır. Yeşilöz'de hemen her sülalenin "nazarlama" adıyla bilinen kendi nezir yeri bulunması da dikkat çekicidir.

Ezinepazar'ın kuzeyindeki İz Kayası'nda büyük bir kaya üzerindeki ayak izine benzer çukurların Hızır'ın izleri olduğuna, bu izlerde biriken yağmur suyunun şifalı olduğuna inanılır. Anlatıya göre köye gelen yaşlı bir adam bir kapıyı çalıp ekmek istemiş, kapıyı açan yaşlı kadın ekmeği vermiş; adam giderken kadının ağzındaki yaraları görüp ona bu taşın yerini tarif etmiş ve bir daha görünmemiş. Bugün de dudağında uçuk ya da yara çıkanlar ile yürüyemeyen çocukların yakınları buradan kaşıkla su alır ve arkalarına bakmadan uzaklaşırlar; geriye bakılırsa şifanın gelmeyeceğine inanılır. Yavru köyü yakınındaki Öksürük Kayası'na geçmeyen öksürük için gelinir ve kayaya çivi çakılır. Çiğdemlik köyündeki Çamdibi ziyaretinde ağacın dünya kurulduğundan beri orada durduğuna ve yanından çıkan suyun yaralara iyi geldiğine inanılır. Ezinepazar yakınındaki iki kırmızı kayanın arasından çıkan Uyuz Suyu'nda yıkanan hastalar iyileşirlerse dönüp "Cebrail kurbanı" dedikleri horozu keserler.

Göynücek'e bağlı Kışlabeyi köyünün eski adından ötürü Cender Evliyası diye anılan Emuren Dede'nin, keramet isteyenlere veliliğini göstermek için kızgın fırına elbiseleriyle girip elinde bir tutam otla yanmadan çıktığı anlatılır; hayvancılıkla geçinen köylüler bu "davar otu"nu her yıl bulup başında kurban keser. Göynücek merkezindeki hamamda bir direğin altında yattığına inanılan Gül Dede'nin varlığı bir rüyayla ortaya çıkmış, hamamın suyu bu yüzden kutsal sayılmıştır. Merzifon'a bağlı Yalnız köyündeki Sarılık Evliyası'nda, sarılık hastası olduğu hâlde gelin olmak isteyen ve düğün alayı dolaşırken düşüp ölen Sarı Kız'ın yattığı söylenir; mezarının yanından çıkan suyun sarılığa iyi geldiğine inanılır ve ziyaretçiler onun vasiyeti gereği türbede oynamadan dönmezler. Bağlarüstü köyündeki Merami Baba Türbesi'nde, Kırım'dan getirildiği söylenen kulak biçimli oyuk bir kemiğin içindeki sudan birkaç damla kulak rahatsızlığı olanların kulağına damlatılır.

Evliyalara Bıçak Koyma

Bölgeye özgü uygulamaların en ilginçlerinden biri, özellikle Türkmen Alevi köylerinde yaşayan "evliyalara bıçak koyma"dır. Ağrısı, sancısı olan kişi akşamdan su dolu bir kabın içine, çevredeki evliyaların her biri adına ve her birinin ziyaretgâhının bulunduğu yöne çevirerek birer bıçak koyar. Sabah kalktığında hangi bıçakta pas görürse ağrısının o yöndeki evliya tarafından geçirildiğine inanır ve o evliyanın bulunduğu yere gelip geçenlerin yemesi için çörek bırakır, mum yakar. Amasya merkeze bağlı Ezinepazar'da aynı uygulama dilek için yapılır; dileği olan kişi akşamdan üç bıçağı her birini bir evliyaya niyet ederek suya atar ve sabah hangi bıçak paslanmışsa niyet ettiği o evliyaya gider. Çiğdemlik köyündeki Dilek Evliyası'nda çocuk isteyenler bıçağı doğrudan ziyaretin yanındaki pınara bırakır; bıçak kısa zamanda paslanırsa kurban keserler. Necdet Kurt bu uygulamanın ardında demire duyulan eski saygıyı görür: eski Türk topluluklarında demir kutsal sayılmış, demirciler üstün bir mahareti olan kişiler olarak görülmüştür. Yeni doğan bebeğin yastığının altına ya da ölünün karnının üzerine bıçak konması da aynı inancın uzantısıdır. Halkın düşüncesi sadedir: bir evliya bir gecede demiri bile paslandırabiliyorsa insanın ağrısını sızısını da geçirebilir.

Yağmur Duası ve Toplu Ritüeller

Kuraklık, köylerin en çok korktuğu felaketlerden biri olduğu için yağmur duası Amasya kırsalında bir topluluk töreni olarak yaşamıştır. Özellikle kurak geçen baharlarda para toplanarak kurbanlık alınır; hoca ya da duaları bilen biri önde, cemaat arkada yürür, okunan dualara "amin" denir ve avuçlar yağmurun yağışını anlatırcasına aşağıya doğru tutulur. Önde dua eden kişi ceketini ya da paltosunu ters giyer. Kurbanın kesileceği yere varılınca çevresi üç kez dolaşılır, kurban kesilip dağıtılır ya da orada pişirilerek yenir. Bunu takip eden günlerde civardaki türbe ve tekkeler de ziyaret edilir. Bir başka uygulamada binlerce küçük taş toplanır, her birine dua okunur ve taşlar ırmağa bırakılıp yağmur beklenir.

Ezinepazar'daki Hasan Baba Türbesi'ne çıkılan yağmur duası bu uygulamaların en ayrıntılı biçimde derlenmiş olanıdır. Duadan bir gün önce kadınlar ve çocuklar bir kalburun içine dişi bir kurbağa koyup beldenin bütün evlerini dolaşarak yiyecek toplar; erkekler yetmiş bin küçük taş toplayıp her birine tek tek Kur'an sureleri okurlar. Dua günü kadınlar sabah namazını "Ebe Kayası" denen adak yerinde kılar, ardından erkekler önde, kadınlar arkada olmak üzere kasabanın içinde toplu hâlde yürünür ve kadınlar elbiselerini ters giyer. Hasan Baba'da dualar edilip kurban kesildikten sonra imam ve köyün ileri gelenleri köy sınırlarını dua ederek dolaşır. Okunan yetmiş bin taş bir çuval içinde adak yerinin yanındaki kuyuya bırakılır ve ancak bol yağmurlardan sonra çıkarılır.

Taşova'ya bağlı Şeyhli köyünde çocuklar bir kurbağa yakalayıp kalburun içine koyar, üstünü örterek başlarının üzerinde taşır ve "Göden göden göğdüren, gökten yağmur indiren, tekneler hamur istiyor, yerler çamur istiyor" diye ev ev dolaşırlar. Yağ, un ve ekmek isterken çaldıkları her kapıda "Yağ verenin oğlu olsun, un verenin kızı olsun" derler; ev sahibi bir şey verdikten sonra çocukların üzerine bir kova su döker. Toplanan malzemeler pişirilip topluca yenir. Merzifon'a bağlı Akören köyünde ise ilk çiğdemler açtığında çocuklar "Çiğdem çiğdem çiçecik" diye başlayan tekerlemeyle ev ev dolaşır, toplanan bulgur ve yağla pilav pişirilip birlikte yenir. Kuraklık bütün köyü aynı ölçüde tehdit ettiği için çare de topluca aranır; herkesin bir şey verdiği ve herkesin oturduğu bu sofralar, inancın köy hayatındaki birleştirici yerini açıkça gösterir.

Ölümle İlgili İnanışlar

Ölüm de rüyalarla, işaretlerle önceden sezilen bir olay olarak düşünülür. Rüyada manda görmek, aynanın kırıldığını, evin yıkıldığını ya da dişin çekilip düştüğünü görmek ve büyük bir kazan görmek ölüme yorulur. Hastanın gözlerinin matlaşması, burnunun sivrilmesi, bakışlarının sabitleşip renginin solması ölümün yaklaştığını gösterir. Bu anlaşıldığında hastanın yanında Kur'an okunur ve ağzına sürekli su verilir; çünkü susayan ve ölmek üzere olan kişinin karşısına şeytanın çıkıp "bana imanını ver, ben sana su vereyim" diyeceğine inanılır. Ölünün gözleri açık kalmışsa "murat alamamış" ya da "gurbette özlediği vardı, gözü arkada kaldı" denir.

Ölümün ardından gözler kapatılır, çene bağlanır, ölünün yatağı değiştirilir; buna "rahat döşeği" denir. Ruhu eve dönmesin diye ölünün ayakkabısı yakılır ya da bir fakire verilir; karnı şişmesin diye göbeğinin üzerine bıçak, makas gibi demirden bir nesne konur. Yıkama sırasında ölüyü yıkayan kişinin teneşir tahtasının üzerine çıkması iyi sayılmaz, ardından yeni bir ölüm geleceğine inanılır. Yıkamadan arta kalan sudan eş dost ve yakınlar ölüye birer tas dökerek son kez helalleşir. Kefenlenen ölünün tabutuna çörek otu atılır ve gül suyu dökülür. Ölü teneşirde güzelleşmişse ahirette sonunun iyi olacağına, cesedi yumuşaksa ardından başka ölümlerin geleceğine, ağırsa günahının çok, hafifse az olduğuna inanılır. Bir cenaze gömülmeye götürülürken yağan yağmur birden kesilirse "kefen cenazenin ağzında gitti" denir.

Defnin ardından mezar başında imam telkin verir; ölünün uyandığının toprağın titremesinden belli olacağı düşünülür. Komşuların ölü evine getirdiği yemeklere "kazma takırtısı" denir, ölünün ruhu için helva yapılıp dağıtılır. Ölenin hayattayken tutamadığı oruçlar ve kılamadığı namazlar için yaşına göre bir hesap çıkarılıp fakirlere para verilir; bu işe "kefaret sarma" denir. Cenaze kaldırıldıktan sonra evde görülen bir kelebeğin ya da sineğin ölünün ruhu olduğuna, onun bu kılıkta eve uğradığına inanılır. Ölünün yıkandığı yerde üç gece ateş yakılır; bu gelenek bugün cenazenin kalktığı ilk gece evin ışıklarının sabaha kadar açık bırakılması biçiminde sürer. Ölümün yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerinde mevlit okutulur, yemek verilir. Kırkıncı günde etin kemikten ayrıldığına, elli ikinci günde ise burnun düştüğüne ve bunun ölüye çok acı verdiğine inanılır. Yas süresince ölü evinde televizyon açılmaz, müzik dinlenmez; çevrede düğün varsa eğlence yapılmaz.

İnanışların Anlamı

Bu inanışların bir kısmı bugün gülümseyerek anılır, bir kısmı yalnızca yaşlıların hafızasında kalmıştır, bir kısmı ise hâlâ türbe kapılarında, kuyu başlarında ve lohusa odalarında yaşamaktadır. Hepsinin gerisinde insanın belirsizlik karşısındaki tedirginliğini yatıştırma, hayrı çağırma ve kötülükten sakınma arzusu yatar. Kurşun dökmek, bıçağı suya bırakmak ya da yağmur için taş okumak, kişinin elinden bir şey gelmediği anda bile bir şey yapabildiğini hissetmesini sağlar. Halkbilimcilerin dikkat çektiği gibi bu tür inançlar eğitim düzeyinden bağımsız olarak insanların ruhsal ihtiyaçlarına cevap verdiği için kolay kolay kaybolmaz, yalnızca biçim değiştirir; nazar boncuğunun bugün bir takı ve süs eşyası olarak yaşaması bunun en bilinen örneğidir. Amasya'nın inanç dünyası, eski Türk geleneklerinin, Anadolu'nun daha eski katmanlarının ve İslâmî duyarlılığın birbirine nasıl karıştığını gösteren canlı bir örnektir; bir milletin muhayyilesinin, korkularının ve umutlarının aynası gibidir.

Bu inanışları kayda geçirmek bugün ayrı bir önem taşır. Kurşun dökmek gibi pek çok uygulamanın eskisine göre azaldığı, bir kısmının ise yalnızca belli köylerde ve belli ailelerde sürdüğü görülmektedir. Halkbilimcilerin derlediği yağmur duası tekerlemeleri, çocuk satma ritüelleri ya da evliyalara bıçak koyma gibi pratikler, bir zamanlar köyün bütün hayatını çevreleyen bir düşünce düzeninin parçalarıdır. Amasya'da mavi boncuğun gölgesinde yaşayan bu inanışlar, halkın tabiatla, kaderle ve görünmeyenle kurduğu ilişkinin izlerini taşır ve sözlü kültürün en renkli sayfalarından birini oluşturur.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Kurt, Necdet. "Amasya ve Tokat Çevrelerinde Türbe ve Yatır İnanç Pratiği Örnekleri ile Velilere (Evliyalara) Bıçak Koyma İnancı". Kültür Evreni, 47, 2022, s. 103-121.

Akademik çalışmalar

  • Çıblak, Nilgün. "Halk Kültüründe Nazar, Nazarlık İnancı ve Bunlara Bağlı Uygulamalar". Türklük Bilimi Araştırmaları, 15, 2004, s. 103-125.
  • Tunç, Zekiye. "Türk Halklarının Doğum ile İlgili İnançlarında 'Alkarısı'". Vakanüvis-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 8, Özel Sayı, 2023, s. 3192-3209.

Resmî kaynaklar

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı, Kültür Atlası: "Amasya Halk İnançları", "Amasya Ölümle İlgili Gelenek ve İnanışlar", "Amasya Evlilik Gelenekleri", "Amasya Askerlik Gelenekleri". kulturportali.gov.tr

Kitaplar

  • Begiç, Hacer Nurgül. "Anadolu Nazar İnancı ve Nazarlıklar". Hars Akademi, 5, Aydın Uğurlu ve Geleneksel Sanatlar Özel Sayısı, Mart 2022, s. 170-187.
  • Aslan Ayar, Pelin. "Memduh Şevket Esendal'ın Gözünden Türk Toplumunda Halk İnançlarının Yeri ve İşlevi". Erdem, 82, 2022. erdem.gov.tr

Çevrimiçi kaynaklar