Amaseia, Roma İmparatorluğu'nun geç döneminde Pontus bölgesinin başlıca şehirlerinden biriydi ve Hristiyanlık bu kentte, Anadolu'nun içlerindeki az sayıdaki merkezden biri olarak erken çağda kök saldı. Şehrin Hristiyan geçmişi üç ayrı kaynak damarından izlenir: dördüncü yüzyıl sonunda kürsüden vaaz veren Piskopos Asterios'un günümüze ulaşan metinleri, Licinius döneminde şehit edilen Piskopos Basileios'un hatırası ve Amaseia'yı çevreleyen coğrafyada ortaya çıkan, Sebaste Kırk Şehidi'nin anlatısı. Üçü de aynı kentin adıyla anılsa da, tarihsel belge değeri bakımından birbirinden çok farklıdır. Bunlara, şehirde şehit edildiği anlatılan asker Theodoros Tiron'un kültü, son yıllarda gün ışığına çıkan birkaç arkeolojik buluntu ve Amasya'nın kendi tarihçisi Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın yerel rivayetlerle örülmüş anlatısı eklenince, Amaseia'nın erken Hristiyan çağı hem belgeye hem de hafızaya dayanan çok katmanlı bir tablo hâline gelir.

Amaseia'nın Hristiyan Kenti Olarak Yükselişi

Amaseia, Pontus krallığının başkentliğinden sonra Roma idaresine girdi ve Strabon'un tasvir ettiği kayalık, surlu kent kimliğini imparatorluk çağında da korudu. Kimi kaynaklara göre şehir Hristiyan metropolit piskoposluğunun merkezi olarak üçüncü yüzyıldan itibaren anılmaya başlar. Geç Roma döneminde Helenopontus eyaletinin başkenti olduğunda, Amisos, Andrapa, Euchaita, Ibora, Sinope, Zaliche ve Zela piskoposlukları metropolitliğe bağlı sufragan görevleri arasında yer aldı. Onuncu yüzyılda Amaseia metropolitliği, Konstantinopolis Patrikhanesi'ne bağlı metropolitlikler sıralamasında on birinci sırada bulunuyordu.

Hüsameddin, yirminci yüzyıl başında yazdığı Amasya Tarihi'nde Hristiyanlığın şehirde görünür hâle gelişini daha geç bir tarihe yerleştirir. Ona göre Amasya'da Hristiyanlık ancak miladın dördüncü yüzyılının başlarında ortaya çıkmıştır; bu nedenle birinci ve ikinci yüzyılda havarilerin öğrencilerinin şehre gelip din yaydığına dair Rum ve Ermeni rivayetlerini "vehim" sayar. Aynı eserde Amasya'nın eski adları arasında "Rûmiyye-i Suğrâ", yani Küçük Roma da anılır. Hüsameddin bu sıfatı, Roma'nın Hristiyan dünyasında taşıdığı yere benzer biçimde Amasya'nın da Pontus ve Kapadokya'yı içine alan bir eyaletin hem idare hem de "mesîhiyyet", yani Hristiyanlık merkezi olmasına bağlar. Metropolitliğin üçüncü yüzyıldan itibaren anıldığını söyleyen kayıtlarla Hüsameddin'in dördüncü yüzyıl başı tarihlemesi arasındaki fark, erken dönem hakkındaki belgelerin ne kadar dağınık olduğunu da gösterir.

Bu düzen, Türk akınlarının Anadolu içlerini etkilemeye başladığı on ikinci yüzyıldan sonra çözülmeye başladı. Amasya 1075'te Danişmend beyliğinin eline geçtiğinde yaklaşık yedi yüzyıllık Bizans hâkimiyeti sona erdi. Hüsameddin'in Danişmendlilere ait bir tarihten aktardığına göre, kuşatma sırasında ölen patrik Kâyrılus'un yerine geçen Vengliyus, Melik Ahmed Danişmend Gazi şehre girdiğinde izin alarak eski kilise ve patrikhanede uzun süre oturmaya devam etmiştir. Hüsameddin, şehirdeki Veng semtinin adını da bu patriğe bağlar ve Halifet Gazi vakfiyesiyle bazı sınır belgelerinde oranın "Vengiyüs" diye geçtiğini kaydeder. Yine onun tespitine göre Torumtay ve Halifet Gazi yapılarındaki bazı taşlar üzerinde Rumca yazılar bulunur; Veng'in doğusunda eskiden bir kilise ve patrikhane olduğu, fetihten sonra harap düşen bu yapıların taşlarıyla medrese, cami ve türbe inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Kilise örgütü varlığını sürdürmeye çalıştı. 1315'te uzun süredir boş olan metropolitliğe atanan Kallistos, 1317'deki şiddetli bir Türkmen saldırısı sırasında şehre giremedi. Patrik XIII. Ioannes'in izniyle metropolitlik, Trabzon İmparatorluğu sınırları içinde daha güvenli sayılan Limnia'ya taşındı. Bu uygulama 1384'te de tekrarlandı ve Limnia piskoposu bir süre Amaseia metropolitliğini vekâleten yönetti. Amaseia Ortodoks metropolitliği 1923 nüfus mübadelesine kadar faaliyetini sürdürdü; 1922'de metropolitliğe bağlı yaklaşık 40.000 Hristiyan bulunuyor ve bunların yarısı Rum olarak kaydediliyordu. Son görevli metropolit Germanos Karavangelis'tir. Bugün Amaseia, hem Ortodoks Kilisesi hem de Katolik Kilisesi tarafından titüler bir piskoposluk olarak anılmaktadır.

Erken Hristiyan Döneminden Maddi İzler

Şehrin erken Hristiyan dönemine ait maddi bir iz 2013'te ortaya çıktı. Merkeze bağlı Yavru köyünün Küp Deresi mevkiinde kaçak kazı yapılan bir alanda, Hitit Üniversitesi Karadeniz Arkeolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi bir kurtarma kazısı yürüttü. Kazıda, ortasındaki madalyonda bir elma ağacı, dört elma ve altında üç keklik figürü bulunan, geometrik şekillerle bezeli bir mozaik zemin açığa çıkarıldı. Çıkarıldıktan sonra koruma altına alınan mozaik, teknik çalışmanın ardından bir süre depoda bekletildi ve daha sonra Amasya Müzesi'nde sergilenmeye başlandı.

Buluntunun niteliği hakkındaki kayıtlar birbirini tutmaz. Kimi haberlerde mozaiğin yaklaşık yirmi dört metrekarelik olduğu ve bir şapelin zeminine ait olduğu söylenirken, kimilerinde yirmi metrekare ölçüsü verilir ve mozaik Roma dönemine, yaklaşık 1700 ile 1800 yıl öncesine tarihlenir. Bir haberde yapı "Roma tapınağı" olarak anılır; şehrin turizm çevrelerinden aktarılan bir başka görüşe göre ise mozaik, zamanın varlıklı bir toprak sahibinin evinin zeminine döşenmiş, bu ev Bizans döneminde kiliseye çevrilmiş ve daha sonra terk edilmiştir. Bu son görüş doğruysa, Roma çağına ait bir konutun sonradan Hristiyan ibadetine açılması, kırsal Amaseia'da eski yapıların yeni inanca nasıl uyarlandığının küçük bir örneği sayılabilir; ancak kazı raporu yayımlanmadan yapının ilk işlevini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Müze yönetimi, mozaiği dünyada elma ağacının işlendiği tek antik mozaik olarak tanıtmaktadır.

Amasya Müzesi'nin bahçesinde sergilenen bir lahit de aynı döneme ışık tutar. Sanat tarihçisi Esra Keskin'in 2018'de yayımladığı incelemeye göre kireçtaşından tek parça yontulmuş, kayık biçimli ve kapaksız olan bu lahit, 1983'te Aksalur köyünden satın alma yoluyla müzeye getirilmiştir. Yalnızca ön yüzü bezemelidir; kabartma ve oyma tekniğinin birlikte kullanıldığı yüzeyde insan ve hayvan başları, asma ve sarmaşık dalları, geometrik motifler ve bir haç yer alır. Keskin'e göre insan ve hayvan başları pagan geleneğin etkisini, haç ise doğrudan Hristiyanlığın etkisini yansıtır. Asma ve sarmaşık, simgesel anlamları nedeniyle erken dönemden itibaren Hristiyan sanatında sıkça kullanılmıştır, ancak burada pagan figürlerle yan yana durmaları dikkat çekicidir. Eser, yeni dinin kendi sanat dilini henüz tam kuramadığı, eski motiflerle yeni simgelerin aynı yüzeyde buluştuğu geçiş çağının Amasya kırsalındaki bir tanığıdır.

Piskopos Basileios'un Şehadeti

Amaseia piskoposlarından biri de inancı uğruna ölen Basileios'tur. Kiliseler bu ismi 26 Nisan'da anar. Basileios'a ilişkin en eski kayıtlardan biri, Eusebius'un Chronicle adlı eserinin Hieronymus tarafından yapılan Latince çevirisindedir. Bu çeviride Pontus'taki Amaseia piskoposu Basileos'un Licinius döneminde şehit edildiği 275. olimpiyat yılı altında (321-324) kaydedilir. Aynı ismi, Ankyra ve Neokaisareia konsillerine (314) katılan piskoposların imzaları arasında da görürüz. Eusebius da Licinius zamanında Hristiyanlara özellikle Amaseia ve diğer Pontus şehirlerinde çok sert davranıldığını, vali tarafından birkaç piskoposa olağan suçlulara uygulanan cezaların verildiğini anlatır. Athanasios, dördüncü yüzyılın başında Oğul'un Baba ile benzer özden olduğunu savunan piskoposlar arasında Pontuslu Basileios'u anar; kastedilenin Amaseia'lı şehit piskopos olduğu anlaşılmaktadır.

Philostorgios'un Basileios'un İznik Konsili'ne katıldığını söyleyen sözü ise bir karışıklıktan kaynaklanır, çünkü İznik imzaları arasında Amaseia piskoposu olarak Eutychianos görünür. Basileios'un şehadetini anlatan ve gözlemci bir presbiter olan Ioannes'e atfedilen Acta ise sahih sayılmaz. Bu anlatı baştan sona efsanevîdir. Ne var ki Ortodoks kilisesinin bugün de okuduğu hayat hikâyesi büyük ölçüde bu metne dayanır ve Amaseia'nın dördüncü yüzyıl başındaki Hristiyan cemaatine dair, gerçek olsun olmasın, canlı bir tablo çizer.

Glaphyra Anlatısı

Hagiyografik geleneğe göre Licinius, karısı İmparatoriçe Constantia'nın hizmetindeki, İtalya'nın soylu bir ailesinden gelen genç Glaphyra'ya göz koymuştu. Glaphyra imparatoriçeye sığındı; Constantia onu erkek kılığına sokup yanına bol miktarda altın, gümüş ve değerli taş vererek gizlice Nikomedeia'dan uzaklaştırdı, saraya da kızın aklını yitirdiğini ve ölmek üzere olduğunu söyletti. Uzun bir yolculuktan sonra Glaphyra Amaseia'ya ulaştı ve dindar bir Hristiyanın evinde barındı. Piskopos Basileios onu ziyaret ederek şehrin yöneticisinin dikkatini çekip yerel cemaatin başına dert açmaması için inzivada yaşamasını öğütledi.

Anlatının Amaseia açısından en dikkat çekici yanı, Basileios'un o sırada şehirde bir kilise yaptırmakta olmasıdır. Glaphyra yanındaki bütün parayı bu yapıya bağışladı, inşaatın tamamlanması için Constantia'dan ek yardım isteyen bir mektup yazdı. İmparatoriçe isteği yerine getirdi, ancak mektup Licinius'un eline geçti. Öfkelenen imparator, Amaseia yöneticisine piskoposu ve kızı Nikomedeia'ya göndermesini emretti. Emir ulaştığında Glaphyra ölmüştü; Basileios tek başına, zincire vurulmuş olarak yola çıkarıldı. Onu Parthenios ve Theotimos adlı iki diyakoz izledi, Nikomedeia'da Elpidophoros adlı bir Hristiyanın evinde kaldılar.

Yargılamada Licinius, piskoposu Glaphyra'yı saklamakla suçladı, tanrılara kurban sunarsa bağışlanacağını ve onurlandırılacağını vaat etti. Basileios'un reddi üzerine önce dövüldü, sonra başı kesildi. Askerler gövdeyle başı bir kayığa koyup açık denizde ayrı yerlere attılar. Anlatıya göre bir melek üç kez Elpidophoros'a görünerek Basileios'un dostlarını Sinope'de beklediğini bildirdi; Sinope yolunda balıkçıların ağına takılan gövdenin başı mucizevi biçimde yerine bitişmiş, boyunda yalnızca kılıç izi kalmıştı. Kalıntılar Amaseia'ya getirilerek Basileios'un kendi yaptırdığı kiliseye gömüldü.

Anma tarihleri de bu anlatıya bağlıdır, ancak kaynaklar arasında ayrılık vardır. Bir anlatıma göre Basileios 28 Mart'ta başı kesilerek öldürülmüş, kalıntıları yirmi beş gün sonra denizde bulunmuş ve beş gün sonra, 26 Nisan'da Amaseia'da toprağa verilmiştir; kalıntıların nakli ayrıca 30 Nisan'da anılır. Bir başka sinaksarion anlatımı ise şehadeti 26 Nisan'a, kalıntıların bulunuşunu 30 Nisan'a yerleştirir. Basileios'un 322'de Nikomedeia'da öldüğü bildirilir. Kafatası Athos Dağı'ndaki Docheiariou Manastırı'nda, elleri ise İviron Manastırı'nda saklanmaktadır. Gelenek, Basileios'un hayat hikâyesini yazan Nikomedeialı rahip Ioannes'i piskoposu zindanda ziyaret etmiş ve idamına tanık olmuş biri olarak sunar; öte yandan kimi araştırmacılar Basileios'un bir hayat hikâyesini onun halefi Asterios'a atfeder. Dolayısıyla Basileios'un tarihsel varlığı ve Licinius döneminde şehit edildiği güvenilir kayıtlara dayanırken, Glaphyra hikâyesi, kilise inşaatı ve kalıntıların Sinope önlerinde bulunuşu gibi ayrıntılar gelenekten ibarettir.

Piskopos Asterios ve Vaazları

Hayatı

Asterios, Kapadokya'da doğmuş, Amaseia piskoposluğuna 380 ile 390 yılları arasında getirilmiş bir din adamıdır. Doğum yılı yaklaşık 350, ölüm yılı yaklaşık 410 olarak verilir; her iki tarih de kesin değildir. Piskopos olmadan önce avukatlık yaptığı bilinir. Hayatına dair bilinen hemen tek olguyu kendisi anlatır: başlıca hocası, gençliğinde Antakyalı bir öğretmene köle olarak satılmış bir İskit'ti. Efendisi onu özenle yetiştirmiş, bu İskit hem Yunanlar hem Romalılar arasında büyük ün kazanmış, Asterios da onun doğrudan eğitiminden geçmişti. Kariyerinin bir döneminde Demosthenes'i dikkatle incelediği ve kendisinin de sayılı bir hatip olduğu kabul edilir. İkonya Piskoposu Amphilochios'un genç çağdaşıdır ve büyük Kapadokyalı kilise babalarından sonraki kuşağa mensuptur; Ioannes Khrysostomos ile de aynı çağı paylaşır. Onu, aynı adı taşıyan Ariusçu polemikçi Sofist Asterios ile karıştırmamak gerekir.

Asterios'un piskoposluk süresinin sınırları bilinmez. 1904'te vaazlarını İngilizceye çeviren Galusha Anderson, onun dördüncü yüzyılın son çeyreğinde ve belki beşinci yüzyılın başında kısa bir süre daha vaaz verdiğini, sonra tarih sahnesinden çekildiğini, ne zaman, nerede ve nasıl öldüğünün bilinmediğini yazar. Anderson, Asterios'u iyi bir çoban, cemaatine evden eve dolaşarak hizmet eden ve hayatıyla öğrettiği arasında tutarlılık bulunan bir din adamı olarak niteler. Hayatına dair bilgilerin bu ölçüde kıt olması, vaazların kendisini Amaseia'nın dördüncü yüzyıl sonundaki gündelik hayatının neredeyse tek yazılı tanığı hâline getirir.

Günümüze Ulaşan Metinler

Asterios'tan bugüne on altı vaaz ve şehitler için yazılmış methiye ulaşmıştır. Photios'un Bibliotheca adlı eserinde (271. kodeks) ayrıca on kadar vaazından söz edilir, ancak bunlar günümüze gelmemiştir; Photios, bu kayıp vaazlardan birinden Asterios'un çok yaşlandığını öğrendiğini belirtir. Eserlerin sayısı kaynaklara göre değişir: yirminci yüzyıl başındaki bir Katolik ansiklopedisi Asterios'a yirmi bir vaaz verir, 1904 çevirmenleri yirmi ile otuz arasında metinden söz ederek bunların hepsinin sahihliğinden kuşku duyan araştırmacılar bulunduğunu, ama çoğunun büyük olasılıkla ona ait olduğunu belirtir. Tövbe ve oruçların başlangıcı üzerine iki vaaz bir dönem Nyssalı Gregorios'a atfedilmiştir. Bazı metinleri Orta Çağ Latincesine, Gürcüceye ve Kilise Slavcasına çevrilmiştir.

Yılbaşı Vaazı

Vaazlar, klasik edebiyata aşinalığı gösterdiği gibi, dönemin gündelik hayatına dair alışılmadık ölçüde somut ayrıntı da içerir. Bunlardan biri 1 Ocak 400 tarihinde okunmuş, yılbaşı kutlamalarındaki putperest âdetleri ve taşkınlıkları eleştirmiştir. Asterios bu vaazda, Libanios'un aynı bayramı savunan görüşlerini tek tek çürütür. Vaazın tarihi, Asterios'un yaşlılığına yapılan bir başka atıfla birlikte, kariyerinin kronolojisini belirleyen başlıca ipucudur: metinde, bir önceki yıl konsüllükten düşen Eutropius'un akıbetine değinilir ve bu olay 399'a tarihlenir. Bu vaaz, günümüze ulaşan en eski yılbaşı vaazı olarak da bilinir.

Asterios'un tasvir ettiği yılbaşı, kilisenin bayramlarıyla yarışan bir sokak şenliğidir. Cemaatin bir kısmının kiliseye gelmeyi bıraktığını söyleyerek söze başlar. Ona göre bu bayramın amacı belli değildir; hakkında anlatılan efsaneler birbirini tutmaz. Selamlaşma isteksiz, öpücük ise armağanın habercisidir; dudak öpülür ama sevilen paradır. Armağanlar elden ele, alttan üste doğru akar ve sonunda en itibarlı kişilerin keselerinde toplanır. Asterios bu akışı küçük derelerin birbirine karışıp büyük ırmaklara, oradan da denize ulaşmasına benzetir. Soytarılar ve sahne oyuncuları küme küme evlerin önünü tutar, özellikle memurların kapılarında el çırpıp bağırarak ev sahibi elindeki parayı, hatta kendisine ait olmayanı bile dışarı atana kadar bekler.

Vaazın en canlı sahneleri şehrin farklı kesimleri üzerinedir. Çocuklar evden eve dolaşarak gümüş yaldızla kaplanmış meyveler sunar, karşılığında iki katı değerinde armağan alır; Asterios, böylece küçük yaşta alışveriş hesabının öğrenildiğinden yakınır. Köylüler için bayram günü şehir kaçınılacak bir yerdir: içeride bulunanlar sarhoşların saldırısına uğrar, ellerindekiler kapılır, alay konusu olurlar. Askerler bir gecelik eğlence için bütün ücretlerini harcar, bir arabaya sahneye çıkar gibi binip yöneticilerle alay eder; aralarından biri kadın giysisi giyip saçını kadın gibi toplar, eline yün dolu öreke alır, sesini inceltir. Konsüller de servetlerini arabacılara, flütçülere, dansçılara, hayvan dövüşçülerine ve hayvanların yemine harcar; Asterios bunun tek amacının adlarının o yılın sözleşmelerine yazılması olduğunu söyler, çünkü sözleşmeler yılın konsüllerinin adıyla tarihlenirdi. Vaaz, yakın zamanda gözden düşen devlet adamlarının acı sonlarını sayarak biter.

Zenginlik, Giyim ve Evlilik Üzerine

Asterios'un bilinen en dikkat çekici metinlerinden biri, Zengin Adam ile Lazarus meselini işlediği birinci vaazdır. Burada zenginlerin giysilerine yönelttiği eleştiri, geç antik dönem Anadolu'sunda giyim kuşam hakkında doğrudan bilgi verir. Asterios, İncil sahnelerinin ve hayvan figürlerinin dokunduğu desenli kumaşlardan söz eder; Celile'deki düğün, sedyesini sırtlayan felçli, çamurla gözleri açılan kör ve İsa'nın ayaklarına kapanan günahkâr kadın gibi sahneleri taşıyan elbiselerin, kimi giyenlerce dindarlık işareti sayıldığını belirtir. Buna karşılık o, bu elbiselerin satılıp parasının yoksullara verilmesini, İsa'nın suretinin kumaş yerine ruhta taşınmasını öğütler. Sanat tarihçisi Arnold Hauser, bu satırlardan hareketle Asterios'u yanlışlıkla ikona karşıtı saymıştır. Oysa Asterios'un itirazı imgelere değil, giysilerin pahalılığına ve gösterişe yöneliktir.

Boşanma üzerine verdiği vaaz ise Amaseia'daki aile hayatına dair başka bir pencere açar. Asterios söze, cumartesi ile pazarın art arda gelen iki gün olarak halkı kilisede topladığını, bir gün önceki vaazın hâlâ kulaklarında çınladığını söyleyerek başlar; bu ifade, piskoposun iki gün üst üste kürsüye çıktığını gösterir. Ardından Ferisilerin İsa'ya "bir adamın karısını her sebeple boşaması doğru mudur" diye sorduğu İncil pasajını yorumlar ve cemaatindeki erkeklere seslenir: karılarını giysi değiştirir gibi değiştirenlere, bayram çardağı kurar gibi gelin odası kuranlara, parayla evlenip kadın ticareti yapanlara, küçük bir öfkeyle boşanma kâğıdı yazanlara. Asterios'a göre evlilik yalnız ölüm ya da zina ile sona erer. Çeyiz üzerine yapılan anlaşmaları da anarak evliliğin hem yasa hem de doğa bağı olduğunu vurgular. Vaaz, boşanmanın kentin varlıklı kesimlerinde sıradan bir hâle geldiğini düşündürür.

Euphemia Vaazı ve İkona Tartışması

Asterios'un adı, Bizans'ın ikonoklazm tartışmasında da geçer. On birinci vaazı, Khalkedon'da şehit edilen Euphemia'nın şehadetine ayrılmıştır ve bir kilisede, azizenin mezarı yakınında sergilenen bir resmin ayrıntılı betimlemesini (ekphrasis) içerir. Asterios bu resmi, Hellenistik dönemin ünlü ressamları Euphranor ve Timomachos'un eserleriyle karşılaştırır. Tuval üzerine yapıldığı anlaşılan resimde azizenin ölüm biçimi (ateş), geleneğin diğer anlatılarından farklıdır ve araştırmacıları şaşırtmıştır. Betimlemenin gerçek bir esere ne kadar uyduğu da tartışmalıdır. Bu metin, 787'deki İkinci İznik Konsili'nde ikonaların saygıyla anılması gerektiği savunulurken iki kez alıntılandı. Konsilde Asterios, adıyla oynanarak "herkesin zihnini aydınlatan parlak bir yıldız" diye anıldı. Böylece bir Amaseia piskoposunun sözü, Hristiyan dünyasını bölen bir tartışmanın kanıtları arasına girmiş oldu. Kilise geleneğinde anma günü 30 Ekim'dir.

Yazılarının Sonraki Yaşamı

Asterios'un yazılarının sonraki yaşamı da kayda değer. Vaazlarının on dört tanesi Migne'in Patrologia Graeca'sının 40. cildinde Latince çevirisiyle basılmış, iki vaaz da Athos Dağı'nda bulunan elyazmasından M. Bauer tarafından bulunup ilk kez 1914'te A. Bretz tarafından yayımlanmıştır. On bir vaazı Almancaya çevrilmiştir. İngilizce çevirisi 1904'te Ancient Sermons for Modern Times adıyla yayımlandı. Chicago Üniversitesi'nde vaaz sanatı hocası olan Galusha Anderson, vaaz tarihi derslerinde Asterios'un metinlerini övünce öğrencisi Edgar Johnson Goodspeed sahihliği en az tartışmalı beş vaazı Yunancadan çevirmiş, ikisi metni birlikte işlemişti: Zengin Adam ile Lazarus, Haksız Kâhya, Açgözlülüğe Karşı, Yılbaşı Bayramı Üzerine ve Boşanma Üzerine. Kitabın nüshaları zamanla çok azaldı; metin ancak 2003'te elektronik ortamda yeniden yayımlandı. Ressam Rubens'in kardeşi Philip Rubens da vaazlardan bir baskı hazırlamış, bu baskı 1611'deki ölümünden sonra anma kitabında yer almıştır. İlk on dört vaazın Yunanca metni, giriş ve notlarla birlikte C. Datema tarafından 1970'te Leiden'de yayımlanmıştır.

Theodoros Tiron

Amaseia'nın Hristiyan hafızasında bir başka isim, Diocletianus'un büyük zulmü sırasında şehit edildiği anlatılan asker Aziz Theodoros Tiron'dur. Geleneğe göre Theodoros, birliğiyle Pontus'ta kışlayan bir lejyonerdi; pagan kurban törenine katılmayı reddetti ve Kybele tapınağını yaktığı için ateşte öldürüldü. Ölüm yılı 306 olarak anılır, Altın Efsane ise 287 verir. Kültü, Nyssalı Gregorios'un 381 kışında okuduğu methiyeyle belgelenir ve sonradan Bizans'ın başlıca asker azizlerinden biri hâline gelir. Hayatı ve kültü ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

Hüsameddin'in anlatısında Theodoros'un hikâyesi farklı bir biçim alır. Genel tarihlere ve Şemseddin Sâmi'nin Kâmûsu'l-A'lâm'ına dayanarak yazdığına göre, Licinius döneminde Amasya'daki Roma subaylarından Te'odor, şehirdeki Hristiyanların işlerini yöneten ünlü rahip Asteris'in telkiniyle Hristiyan olmuştur. Hristiyanlarla putperestler arasında çıkan bir olaydan sonra Te'odor yanına aldığı Hristiyanlarla putperestlerin mabetlerini yıkmış, birçok kişiyi öldürmüştür. Bunun üzerine putperestler Otas adlı bir önderin çevresinde toplanarak 307 yılının aralık ayında Te'odor'u ve yandaşlarını öldürmüşlerdir. Hüsameddin, Hristiyanların Te'odor'u azizler arasına kattığını ve her yıl aralık ayında onun adına bir yortu düzenlediğini ekler. Bu anlatının tarihi (307) ve azizi Asterios'un öğrencisi yapması, kilise kaynaklarındaki 306 tarihiyle ve Asterios'un dördüncü yüzyıl sonunda yaşamış olmasıyla bağdaşmaz; Hüsameddin'in iki ayrı kuşağa ait isimleri tek bir hikâyede birleştirdiği düşünülebilir.

Yerel Tarih Yazımında Amasya'nın Azizleri

Hüsameddin'in Amasya Tarihi, erken Hristiyan Amaseia'yı kilise kaynaklarından çok farklı bir açıdan anlatır. Ona göre Büyük Konstantin Licinius'u yenip tek başına imparator olduktan sonra Pontus valiliğine, Hristiyanlığa destek vermiş eski Bitinya valisinin komutanlarından Pilinus (Pilin), Amasya'nın ilk metropolitliğine de rahip Asteris getirilmiştir. Hüsameddin bu ikilinin putperestleri Hristiyanlığa geçirmek için zorlayıcı yollara başvurduğunu, Asteris'in bir yandan Hristiyan inancı üzerine kitaplar yazıp bir yandan da nüfuzunu kullandığını, bu yüzden "Sent Asteris" adıyla azizler arasına geçtiğini yazar. Asteris'in metropolitliği döneminde eyalet merkezi olan Amasya Hristiyanlığın da merkezi olmuş, buradan her yöne rahip ve vaiz gönderilmiştir; Hüsameddin bu nedenle şehrin "ruhban yatağı" olduğunu söyler. Asteris'in çok uzun yaşadığını, çağında patrik derecesinde itibar gördüğünü, hicretten 271 yıl kadar önce, yani yaklaşık 351 yılında öldüğünü ve bugünkü Çukur Kilise'de gömülü olduğunu da ekler.

Bu anlatı, kilise kaynaklarındaki Asterios'la birçok noktada çelişir. Asterios'un piskoposluğu 380 ile 390 arasında başlamış, 400 yılında hâlâ vaaz veriyordu; Hüsameddin'in verdiği ölüm tarihi ise piskoposluğun başlangıcından otuz yıl öncesine düşer. Konstantin döneminde Amaseia'nın piskoposu, İznik imzalarına göre Eutychianos'tu. Hüsameddin'in "ilk metropolit" diye tanıttığı Asteris'in, kilise tarihindeki Asterios'un adının yerel hafızada daha erken bir döneme taşınmış hâli olduğu düşünülebilir; bu bir çıkarımdır. Yine de anlatı, Asterios adının yirminci yüzyıl başına kadar Amasya'da hatırlandığını gösterir.

Çukur Kilise Rivayeti

Hüsameddin, Amasya Hristiyanları arasında yaygın olduğunu söylediği bir rivayeti de aktarır. Buna göre Çukur Kilise'de, İsa'nın öğrencilerinden olup çok yaşlandığı için bedeni yıllar geçtikçe küçülerek bir karga kadar kalmış, pamuk dolu bir sepette saklanan ve hâlâ yaşayan bir rahip vardır. Bu rahip her yılın başında başını bir kez kaldırıp kilisenin baş rahibine balığın kavağa çıkıp çıkmadığını, Rabbi İsa'nın gelip gelmediğini sorar; hayır cevabını alınca daha vakti olduğunu söyleyerek yeniden yatar ve bir yıl daha uyurmuş. Hüsameddin, Hristiyanların bu hikâyeyi bir mucize olarak anlattığını, ama ne sepeti ne de yaşayan rahibi gören bulunduğunu, kendisinin de aslını araştırdığı hâlde sözden başka bir iz bulamadığını belirtir. Ona göre hikâye, Amasya'da Hristiyanlığı yayan Asteris, Teodor ve Pelin'in hatırasını yaşatmak için düzülmüş olmalıdır. Çukur Kilise, aynı eserde Eski Kethüdâ Mahallesi'nde, Kâşifiye Medresesi'nin bitişiğinde bir yapı olarak da anılır.

Ayvasıl ve Veng

Amasya'nın doğusunda, Yeşilırmak'ın güney yakasında Kibrithane önüne kadar uzanan yerlere halk arasında "Ayvasıl" ya da "Ayavasıl" denir. Hüsameddin bu adı, orada yapıldığını söylediği görkemli "Ayavasilus Kilisesi"ne bağlar ve "aya"nın Rumcada "aziz" anlamına geldiğini belirtir. Ancak o, Ayavasilus'u Bizans döneminde Amasya'yı yöneten patriklerden biri olarak tanıtır. "Ayavasilus" adının Rumca "Aziz Basileios" söyleyişini yansıttığı açıktır; geleneğe göre şehit piskopos Basileios'un kalıntıları Amaseia'da kendi yaptırdığı kiliseye gömüldüğüne göre, Ayvasıl adının bu azize adanmış bir kiliseden gelmiş olabileceği de düşünülebilir. Bu bağlantı hiçbir belgeyle doğrulanmamıştır ve bir çıkarımdır. Osman Fevzi Olcay'ın hatıralarında Ayvasıl, şehrin bağ semtlerinden biri ve Savadiye mahallelerine komşu bir yer olarak geçer.

Veng semti için de Hüsameddin iki ayrı Hristiyan rivayeti kaydeder. Rumlara göre havari Petrus'un öğrencilerinden Yovannis Amasya halkını dine çağırmak için gelmiş ve taştan su akıtmıştır; Ermenilere göre ise havarilerden Ohannis Kayseri'ye giderken Amasya'da düşmanlarından saklanmış, susadığında dayandığı taştan su çıkarmıştır. Hüsameddin her iki rivayeti de adın kökenini açıklamaya yetersiz bulur ve Hristiyanlığın Amasya'da ancak dördüncü yüzyıl başında ortaya çıktığını hatırlatarak birinci ve ikinci yüzyıla ait bu hikâyeleri reddeder. Mustafa Vâzıh Efendi'nin tarihinden aktardığı bir başka rivayet ise Veng'deki büyük kilisenin bütün Anadolu kiliselerinin başvuru merkezi olduğunu, burada oturan patrik "Dağatur"un Hz. Muhammed'in Bizans imparatoruna gönderdiği mektubu doğrulaması üzerine Rumların saldırısında öldürüldüğünü anlatır. Bu hikâyelerin hiçbiri çağdaş bir kaynakla desteklenmez, ancak Amasya'da Hristiyan geçmişinin yer adları üzerinden nasıl hatırlandığını gösterir.

Sebaste Kırk Şehidi

Kırk Şehit, Amaseia'nın değil Sebaste'nin (bugünkü Sivas) anlatısıdır. Olay, Amaseia'nın komşu coğrafyasında, Pontus ile Küçük Ermenistan sınırlarında ve aynı Licinius baskısı sırasında geçer; bu yakınlık nedeniyle anlatı çoğu zaman Amaseia'nın dinî dünyasıyla birlikte anılır. Basileios'un şehadetine yol açan baskı ile Kırk Şehit'in ölümü aynı imparatorun döneminde, birkaç yıl arayla yaşanmıştır.

Kırk Şehit, Legio XII Fulminata (Yıldırımlı Lejyon) adlı birlikte görev yapan askerlerdi. Hristiyanlara karşı 316'dan sonra Doğu'da zulmü sertleştiren Licinius'un baskıları sırasında, yaklaşık 320'de Sebaste yakınlarında öldürüldüler. Olaya ilişkin en eski anlatım, Kayseri Piskoposu Büyük Basileios'un (370-379) şehitlerin anma gününde irat ettiği vaazdadır. Dolayısıyla anma geleneği Basileios'tan da eskidir; Basileios onları ölümlerinden yaklaşık elli altmış yıl sonra anmaktadır.

Basileios'a göre kırk asker, açıkça Hristiyan olduklarını söyleyince vali tarafından, aşırı soğuk bir gecede Sebaste yakınındaki donmuş bir gölün üzerinde çıplak bırakılarak ölüme mahkûm edildi. Göl kıyısında, inancından dönecek olanlar için sıcak su dolu hamamlar hazırlanmıştı. Şehitlerden biri dayanamayıp arkadaşlarını bırakarak hamama koştu, ancak kazana girer girmez şok geçirerek öldü. Şehitleri gözetleyen muhafızlardan Aglaios, tam o sırada onların üzerinde olağanüstü bir parıltı gördü, kendisinin de Hristiyan olduğunu ilan etti, giysilerini çıkarıp kalan otuz dokuz kişiye katıldı. Böylece sayı yine kırka tamamlandı. Gün doğarken, hâlâ yaşam belirtisi gösteren donmuş bedenler yakıldı ve küller nehre atıldı. Hristiyanlar kalıntıları topladı ve bunlar çok sayıda şehre dağıtıldı. Bu nedenle Kırk Şehit'in anılması çok yaygın hâle geldi.

Ortodoks Menaion'da şehitlerin adları Hesychios, Meliton, Herakleios, Smaragdos, Domnos, Eunoikos, Valens gibi isimlerle başlar ve Aglaios ile biter; Antonio Borrelli'nin verdiği liste ise bazı noktalarda farklıdır. Listelerin bu farklılığı, anlatının nesiller boyunca aktarılırken ayrıntılarda değişikliğe uğradığını gösterir. Olayın tarihi ve yeri bakımından kaynaklar uyumludur; ayrıntılardaki kayıtlar ise hagiyografik geleneğe aittir.

Kırk Şehit Kültü Nasıl Yayıldı

Kültün hızlı yayılması, dördüncü yüzyıldaki Kapadokya çevresinden başlayarak izlenebilir. Kayseri'de şehitlerin adına bir kilise yapıldı ve Basileios vaazını bu kilisede verdi. Nyssalı Gregorios, şehitlere özel bir bağlılık duydu; onlar için kilisede iki methiye okudu ve ebeveyni öldüğünde onları şehitlerin kalıntılarının yanına gömdü. Süryani Efrem de şehitleri methetti. Sozomenos, tanık olarak, İmparatoriçe Pulcheria'nın girişimiyle şehitlerin kalıntılarının Konstantinopolis'te Caesarius'un yaptırdığı Aziz Thyrsos türbesinde bulunmasını anlatır. Bizans'ta ve Doğu kiliselerinde ise Kırk Şehit adına bir dizi yapı yükseldi. Arnavutluk'taki Sarandë (Yunanca Hagioi Saranda) şehrine adını veren altıncı yüzyıl manastırı, Ohri ve Kiev'deki Aya Sofya kiliselerindeki tasvirler, Athos Dağı'ndaki Xeropotamou Manastırı ve on üçüncü yüzyıldan Veliko Tarnovo'daki Kırk Şehit Kilisesi bunların başlıcalarıdır. Kudüs'teki Kutsal Kabir Kilisesi'nde de şehitlere ayrılmış bir şapel vardır. Anna Komnena, Alexiad'ında Konstantinopolis'te kırk azizin kilisesinden söz eder.

Süryani geleneğinde Mardin'deki Süryani Ortodoks kilisesi, şehitlerin adını taşıyan en eski kiliselerden biri olarak bugün de kullanılır ve Süryaniler şehitlerin anısını, içine bir para saklanmış yıldız biçimli ekmeğin paylaşıldığı Rozune bayramıyla kutlar. Batı'da da şehitlere erken dönemden ilgi gösterildi. Brescia Piskoposu Gaudentius, Doğu'ya yaptığı bir yolculukta şehit küllerinden parçalar edinip kendi yaptırdığı bazilikanın sunağına yerleştirdi. Roma Forumu'ndaki beşinci yüzyıl kilisesi Santa Maria Antiqua'da şehitlere ayrılmış bir şapel ve altıncı ya da yedinci yüzyıla tarihlenen, şehitliği tasvir eden bir duvar resmi bulunur.

Bizans sanatçıları konuyu özellikle, insanın çaresizliğini gösterme olanağı sağladığı için sevdi. Şehitler genellikle donmak üzere oldukları anda, titreyerek, kendilerini kollarıyla sararak ya da ellerini yüzlerine veya bileklerine götürerek tasvir edilir. Bu, Berlin Bode Müzesi'ndeki onuncu yüzyıl fildişi levhada ve Dumbarton Oaks'taki Palaiologos dönemi mozaik ikonada belirgindir. Anma günü 9 Mart'tır; Batı'da 1969'da kaldırılana kadar 10 Mart'ta kutlanırdı. Julian takvimini izleyen Ortodoks kiliselerinde bu gün bilerek Büyük Perhiz'e denk getirilir; çünkü kırk sayısı hem şehit sayısına hem perhiz gün sayısına karşılık gelir. Bu günde "tarla kuşu" biçiminde hamur işleri pişirme geleneği vardır. Makedonya'daki Štip kentinde Kırk Şehit Bayramı, 2013'te UNESCO'nun Kuzey Makedonya somut olmayan kültürel miras listesine girdi.

Amasya ile Bağlantı

Kırk Şehit anlatısının Amasya'da özel bir mekânla ya da anma yeriyle korunduğuna dair güvenilir bir belge bulunmamaktadır. Türkiye'de Kırk Şehit adını taşıyan belgeli kiliselerden biri Kayseri'deki Surp Karasun Manug Kilisesi'dir ve bu yapının Amasya ile ilgisi yoktur. Amaseia'nın erken Hristiyan mirası bu nedenle somut isimlerle sınırlı tutulmalıdır: Theodoros Tiron, Basileios, Asterios ve metropolitlik örgütü. Bunlara Yavru köyündeki mozaik ile Aksalur lahdi gibi maddi buluntular ve Çukur Kilise, Ayvasıl, Veng gibi Hristiyan geçmişini yer adlarında saklayan yerel hafıza eklenebilir. Bu isimler, Amaseia'nın dönemin kilise tarihinde etkin bir yer tuttuğunu gösterir. Şehitlik ve vaaz geleneği, Pontus krallarının kayalara oydurduğu mezarların bulunduğu aynı kentte, bambaşka bir inanç dünyasının izini bırakmıştır.

Kronoloji

306: Theodoros Tiron'un Amaseia'da şehit edildiği yıl (gelenek; Altın Efsane 287, Hüsameddin 307 aralık ayı verir).

314: Ankyra ve Neokaisareia konsilleri; imzacılar arasında Amaseia'lı Basileios.

yaklaşık 320: Sebaste Kırk Şehidi'nin ölümü (Licinius dönemi).

321-324: Hieronymus'un Chronicle çevirisinde Amaseia Piskoposu Basileios'un şehadeti.

322: Hagiyografik geleneğe göre Basileios'un Nikomedeia'da idamı ve kalıntılarının Amaseia'da kendi yaptırdığı kiliseye gömülmesi.

325: İznik Konsili; imzalarda Amaseia piskoposu olarak Eutychianos.

380-390: Asterios'un Amaseia piskoposluğuna getirilmesi.

381: Nyssalı Gregorios'un Theodoros Tiron methiyesi.

399: Eutropius'un konsüllükten düşmesi; Asterios'un yılbaşı vaazında anılır.

400: Asterios'un 1 Ocak yılbaşı kutlamalarını eleştiren vaazı.

787: İkinci İznik Konsili'nde Asterios'un Euphemia vaazından alıntı yapılması.

1075: Amasya'nın Danişmendliler tarafından fethi.

1317: Metropolit Kallistos'un şehre girememesi ve metropolitliğin Limnia'ya taşınması.

1904: Asterios'un beş vaazının Ancient Sermons for Modern Times adıyla İngilizceye çevrilmesi.

1914: Athos elyazmasından bulunan iki vaazın A. Bretz tarafından ilk kez yayımlanması.

1923: Nüfus mübadelesiyle Amaseia Ortodoks metropolitliğinin faaliyetinin sona ermesi.

1983: Aksalur köyünden gelen erken Hristiyan dönemi lahdinin Amasya Müzesi'ne kazandırılması.

2013: Yavru köyü Küp Deresi mevkiinde elma ağacı ve keklik figürlü mozaiğin kurtarma kazısıyla ortaya çıkarılması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Kitaplar

  • C. Datema (yay.), Asterius of Amasea. Homilies I-XIV, Leiden 1970.

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar