Anadolu Selçuklu Devleti'nin 1243'te Kösedağ'da Moğollara yenilmesi, Anadolu'nun siyasi haritasını değiştirdi. Amasya bu değişimin dışında kalmadı. Şehir Moğol valilerinin, ardından İlhanlıların, bir süre sonra da Eretna Beyliği'nin ve yerli emirlerin idaresine girdi; 1398'de Osmanlı topraklarına katılıncaya kadar pek çok kez el değiştirdi. Siyasi tablo bu kadar dağınık olmasına karşın, aynı yüzyıllar Amasya'da medreselerin, bir hastanenin, hankâh ve tekkelerin, şeyh silsilelerinin ve sonraki asırlarda "Anadolu'nun Bağdat'ı" gibi unvanlarla anılacak bir ilim geleneğinin biçimlendiği dönem oldu. Valiler değişirken müderrisler ders vermeye, şeyhler sohbet halkalarını sürdürmeye, vakıflar da bu işlerin masrafını karşılamaya devam etti. Siyasi olayların ayrıntısı ayrı bir yazının konusudur; burada Kösedağ'dan sonraki yaklaşık yüz elli yılın ilim ve tasavvuf hayatı ele alınıyor.

Selçuklu Mirası ve Kösedağ Sonrası Süreklilik

Kösedağ'dan sonra Amasya'da yeni bir kurumlar düzeni sıfırdan kurulmadı. Şehrin ilim ve tasavvuf hayatının zemini Selçuklu çağında atılmıştı ve Moğol hâkimiyeti bu zemini yıkmadı. Bilinen en eski Türk dönemi yazılı belgelerinden biri, 1209-1210 tarihli Halifet Gazi Medresesi'ne bağlı vakfiyedir. Bu belgede "hankâh" adıyla geçen yapı şehrin ilk tekkesi sayılır ve sonraki Osmanlı tahrir defterlerinde "Şeyh Kırık Tekkesi" adıyla kayıtlıdır. Hankâh geleneği Büyük Selçuklu çağında Horasan ve Batı Türkistan'da gelişmiş, oradan Anadolu'ya taşınmıştı. Orta Asya'dan gelen dervişler bu yapılarda halka sohbet veriyor, bağlı oldukları yolu müritlerine öğreterek onların da mürşit olmasını sağlıyordu.

Anadolu Selçuklu sultanları Amasya'ya ayrı bir özen göstermişti. Kaynaklarda I. Mesud'un şehrin yakınında Simre adlı bir yerleşim kurduğu, burada bir medrese ile Hankâh-ı Mesudiye adlı bir dergâh yaptırdığı ve şeyhlik görevine Siraceddin Mahmud b. Ali el-Hocendî'yi atadığı anlatılır. I. Alâeddin Keykubad da aynı dergâhın şeyhliğine Taceddin Ebü'l-Vefa el-Harezmî'yi getirmiştir. Hüseyin Hüsameddin, Behcetü't-Tevârîh'e dayanarak hankâhın 545 (1150) dolaylarında yapıldığını yazar ve 571'de (1175-1176) Şeyh Sirâceddîn Mahmud b. Ali'nin, 607'de (1210-1211) oğlu olduğu sanılan Alâeddîn Mehmed'in burada şeyh olduğunu belgelerden tespit ettiğini söyler. Aynı yazara göre Sultan Mesud'un kurduğu düzende medrese ilmin yayılmasına, hankâh ise ahlâkın terbiyesine ayrılmıştı; Amasya valilerinden Mübârizeddîn Halîfe Alp ile Seyfeddin Torumtay da birer yüksek medrese yaptırarak müderrislere geçimlik bağlamışlardı. Amasya bu yüzden "zaviyeler diyarı" diye anılmıştır. Kösedağ'dan sonra şehre gelen Moğol ve İlhanlı valileri ile yerel beyler bu mirası ortadan kaldırmak yerine çoğunlukla sürdürdü. Medreseler, dergâhlar ve vakıflar işlemeye devam etti; yeni yapıları Selçuklu çağından kalan emirler, Moğol yönetiminin atadığı yöneticiler ve şehrin köklü aileleri yaptırdı.

Moğol Valileri Döneminde Şehrin Âlimleri

Hüsameddin'in İbn Bîbî, Câmiu't-Tevârîh ve Arap kroniklerini birbiriyle karşılaştırarak kurduğu anlatıya göre 647 (1249-1250) yılından sonra Kızılırmak'ın doğusu "Eyâlet-i Rûmiyye" adıyla ayrı bir nezaret bölgesi sayıldı. Bölgenin Moğol nazırı Samuk Noyin, Vezirköprü yakınlarındaki çiftliğinden işleri yürütürken Amasya valiliğine Seyfeddin Torumtay getirildi. Torumtay, I. Alâeddin Keykubad'ın bendelerinden yetişmiş, sultanın son yıllarında mirahurluk yapmış, Malatya emirliğinde bulunmuş bir emirdi; Amasya'da Güdül Mahallesi'nde oturdu. Hüsameddin, Samuk Noyin'in Anadolu'ya gelirken Şihâbeddîn Sühreverdî'nin halifelerinden Takiyyeddîn Esen eş-Şirvânî'yi yanında getirdiğini, "Esen Şeyh" adıyla tanınan bu zatın çevrede âlimlerin başvuru kaynağı olduğunu da kaydeder. Torumtay'ın nazırla iyi geçinmesi, Moğol baskısının en ağır olduğu yıllarda şehrin kurumlarını koruyabilmesinin başlıca sebebi olarak gösterilir.

Bu yıllar sakin geçmedi. Hüsameddin 655 (1257) yılında Torumtay'ın, Amasya'da oturan şehzade II. Alâeddin Keykubad'ı Möngke Kağan'ın huzuruna götürmek üzere yola çıktığını, şehzadenin Erzincan'da ansızın öldüğünü, vali yokken de nazırın kethüdası Zokay'ın kışkırtmasıyla şehirdeki Tatarların zengin evlerini yağmaladığını anlatır. Torumtay dönüşte kale dizdarını görevden almış, yerine yağma sırasında halkı yatıştıran İzzeddin Gül Bey'i getirmiştir. 658 (1260) yılında IV. Kılıç Arslan Kızılırmak'ın doğusuna hükümdar olup Simre'de oturmaya başlayınca Torumtay nâib-i saltanat, Alâeddîn Ali el-Erzenî kadılkudat oldu; Halîfe Medresesi'nin müderrisliğine de Sadreddîn Muhammed b. Hızır et-Tiflîsî getirildi. Erzenî'nin kadılığa geçmeden önce aynı medresenin müderrisi olması, şehirde medrese ile kadılık arasında kurulan yakın bağı gösterir.

Hüsameddin'in bu döneme ait en dikkat çekici değerlendirmesi, Torumtay'ın cömertliği sayesinde dört bir yandan gelen âlimlerin Amasya'da ilim yaydığı ve şehrin Anadolu'da "ikinci derecede bir dârülfünun" hâline geldiği yolundadır. Adını verdiği âlimler arasında Gıyâseddîn Mahmud el-Garmînî, Safiyyeddîn Mustafa el-Amâsî, Ziyâeddîn Îsâ el-Hakkârî, Emîneddîn Muhammed et-Tebrîzî, Necîbeddîn Mûsâ el-Hallâtî, Sa'deddîn İsmâil er-Rûmî ve Mecdeddîn Muhammed er-Rûmî vardır; kadılkudat Sadreddîn et-Tiflîsî'yi ise hepsinin üstünde bir muhakkik olarak anar. Bu adların nisbeleri Harezm'den Tebriz'e, Hakkâri'den Ahlat'a uzanan geniş bir coğrafyayı işaret eder ve Moğol istilasından kaçan doğulu âlimlerin Anadolu şehirlerine sığındığı bilinen tabloya uyar. Hüsameddin'in bu bilgileri vakfiye ve sicil gibi "evrâk-ı atîka"dan derlediğini söylemesine karşın kullandığı belgelerin çoğu bugün yayımlanmış değildir; bu yüzden ayrıntıların bir kısmı tek kaynağa dayanır.

Baba İlyas Hankâhı ve Şeyh Silsilesi

Kösedağ'dan önceki en sarsıcı olay olan Babaî hareketi, Amasya'nın tasavvuf tarihinde ayrı bir yer tutar. Ahmet Yaşar Ocak'ın aktardığı yaygın görüşe göre Baba İlyas-ı Horasânî, I. Alâeddin Keykubad zamanında Amasya yakınlarındaki Çat (bugünkü İlyas) köyüne yerleşmiş, burada kurduğu zaviyede Türkmenler arasında Vefâî bir şeyh olarak tanınmış ve 637 (1240) yılında patlak veren isyan sırasında Selçuklu kuvvetlerince Amasya'da kuşatılıp yakalanarak idam edilmiştir. Torunu Âşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi'nin Menâkıbü'l-kudsiyye'sindeki anlatı ise farklıdır: Baba İlyas Amasya Kalesi'ne kapatılmış, zindandaki kırkıncı gününde hücresinin duvarı yarılmış ve boz atı gelip onu alarak kaybolmuştur. Hüsameddin ise bambaşka bir tablo çizer. Ona göre Baba İlyas 628 (1230-1231) yılından beri şehirdeki Hankâh-ı Mesudî'nin şeyhiydi; Baba İshak olayında adı karışınca Amasya yakınındaki çiftliğine gönderilmiş, hankâh kapatılmış, 646 (1248) dolaylarında oğullarının girişimiyle yeniden açılmıştı. Hüsameddin, 656 tarihine kadar şer'î belgelerde onun sağ olarak anıldığını, 658 tarihli belgelerde ise "merhum" diye geçtiğini ileri sürerek ölümünü 657 (1259) yılına yerleştirir. Ocak, Baba İlyas'ın kurduğu varsayılan bir "Babaî tarikatı" fikrini sonraki yazarların kurgusu sayar ve Hüsameddin'i de bu yazarlar arasında anar. İki anlatı uzlaştırılamamıştır; idam tarihi çağdaş kaynaklara, hankâhla ilgili ayrıntılar ise yalnızca Hüsameddin'in gördüğünü söylediği belgelere dayanır.

Hüseyin Hüsameddin'in aktardığı şeyh silsilesine göre Baba İlyas'ın ardından yeğeni ve halifesi Behlül Baba hankâhın başına geçti. Behlül Baba Suşehri'ne gönderilince yerine müridi İbik Baba geldi. Hüsameddin, İbik Baba'yı Arapça ve Farsçayı fasih konuşan, Tatar beylerinin itimadını kazanmış, halkın dayandığı bir şeyh olarak tarif eder; ancak sohbetlerinde açıkladığı yolun şehrin âlimlerince zühd ve takvaya aykırı bulunduğunu, kadılkudat Sadreddîn et-Tiflîsî'nin tahkikat başlatması üzerine 670 (1271-1272) yılında Mısır'a kaçtığını yazar. İbik Baba'nın dönemin yöneticisi Pervâne ile arası zaten bozuktu. Mısır'da hulûl ve ittihada dair sözleri yüzünden Sultan Baybars'ın huzurunda âlimlerden oluşan bir mecliste sorgulanıp cezalandırıldığı, sonra Tebriz'e geçip Abaka Han'ın yakınları arasına girdiği anlatılır. Pervâne de onun kaçışından sonra zaviyeyi bir süre medrese olarak müderrislerden Mecdeddîn Muhammed er-Rûmî'ye vermiştir. Yerine Baba İlyas'ın oğlu Muhlis Baba'nın geldiği kaydedilir.

Bundan sonra tekkede şeyhlik sırasıyla İbik Baba'ya (ikinci kez), Ahmed Baba'ya, Şeyh Mecdüddin İsa'ya ve yine Ahmed Baba'ya geçmiştir. Ahmed Baba, Hüsameddin'e göre Arap ve Acem edebiyatını bilen, dili düzgün bir âlimdi; 701 (1301-1302) yılında Gazan Han'ın aileye duyduğu şüphe yüzünden azledilip saklanmak zorunda kalmış, Tokatlı Burak Baba'nın girişimiyle yeniden göreve dönmüş ve 711 (1312) yılında ölmüştür. Arada şeyhlik yapan Mecdeddîn Îsâ'nın, İlhanlı baskısından bunalan bazı Sünnî âlimler gibi 705'te (1305-1306) ailesiyle birlikte Söğüt'te Osman Bey'in yanına gittiği de aynı eserde yazılıdır. 713'te (1313) Rifâî şeyhlerinden "Sâhibü'l-Hâl" lakaplı Şemseddîn Ahmed el-Ubeydî er-Rufâî'nin Hicaz'dan gelip hankâha konduğu kaydı, yapının farklı tarikat çevrelerine açık bir konaklama yeri olduğunu da gösterir.

1311 tarihli kayıtta Baba İlyas'ın torunu Ali Âşık Paşa şeyh olarak görünmüştür. Hüsameddin onu dedesinin zamanını yeniden canlandıran, Emîr Çoban'ın teveccühünü kazanıp Sivas'taki oğlu Timurtaş'a vezir ve danışman olan bir şeyh olarak anlatır. Âşık Paşa'nın biyografisi ise başka bir yere işaret eder: Günay Kut'a göre 1272'de Kırşehir'de doğmuş, Garibnâme'yi 1330'da yazmış, Timurtaş'ın veziri olduktan sonra bazı siyasi olaylar yüzünden Mısır'a gitmiş ve Amasya'ya dönerken Kırşehir'de 1332'de ölmüştür. Amasya hankâhındaki şeyhliği bu yüzden yalnızca Hüsameddin'in kayıtlarına dayanır. Ailenin Amasya bölgesiyle bağı ise kesindir; Ocak'a göre Âşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi Kırşehir'den ayrılarak sülalenin kurucusu Baba İlyas'ın yurdu olan Çorum ile Amasya arasındaki Mecitözü yöresine yerleşmiş, onun soyundan gelenler de Amasya'da şeyh, kadı ve hattat olarak yetişmiştir.

Ardından Zeyneddin Yakub ez-Ziyârî ile Cemâleddin İbrahim-i Aksarâyî gelir. Hüsameddin, Konya Aksaray'ından olan bu Cemâleddîn'in Konya, Şam ve Mısır'da okuduktan sonra Amasya'ya yerleştiğini, hankâh şeyhliği ile Halifet Gazi müderrisliği yaptığını, İşboğa Noyin'in baskıları yüzünden bir ara Mısır'a ve Malatya'ya gittiğini ve döndükten sonra ikinci kez hankâhın başına geçtiğini yazar. Ölüm tarihi konusunda eserin kendisi çelişir: Şeyh Kırık Tekkesi maddesinde Cemâleddîn'in 1338'de vefat etmesiyle tekkenin bir süre kapalı kaldığı söylenirken, biyografisinde 727 (1327) yılında Timurtaş'ın daveti üzerine gittiği Sivas'ta öldüğü ve orada gömüldüğü yazılıdır. Aynı biyografi, onun oğlu Fahreddîn İlyâs'ın soyundan Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ile Halvetî şeyhi Çelebi Halife'nin geldiğini kaydeder; Kösedağ sonrası hankâh şeyhlerinden biri böylece Osmanlı Amasyası'nın en tanınmış ilmiye ailelerinden birinin atası olur. Tekke Şadgeldi Paşa zamanında yeniden açılmıştır.

Bu liste büyük ölçüde tek bir esere dayanır ve tarihlerin bir kısmı başka çalışmalarda aynı biçimde geçmez. Yine de silsilenin gösterdiği tablo önemlidir: Amasya'nın en eski tekkesi siyasi çalkantıya rağmen bir asırdan fazla bir süre boyunca şeyhten şeyhe devredilerek yaşamıştır. Baba İlyas'ın oğulları Şemseddin Mahmud-ı Tuğrâî ve Fahreddin Ali'nin Selçuklu vezirliğine yükselmiş olması, soyun Selçuklu sonrasında da şehirdeki itibarını korumasında rol oynamış görünür; Hüsameddin, Şemseddîn Mahmud'un vezirlikten çekildikten sonra Amasya'da babasının hankâhında oturduğunu da yazar. Aynı ailenin bir başka ferdi olan Muhlisüddin Musa Baba'nın hankâhta şeyhlik yapması yapıyı halkın başvurduğu bir merkez hâline getirmiştir. Şadgeldi Paşa döneminde tekkenin başına Hüsâmeddin Hüseyin et-Türkmânî, ardından Saîdüddin Mevhûb, onun oğlu İzzeddin Hasan Çelebi ve Şemseddin Ahmed-i Rûmî (Sarı Şeyh) geçmiştir. Hüsameddin, bu dönemde hankâh şeyhlerinin fetva vermeye de yetkili olduğunu belirtir. Çelebi Mehmed Amasya'ya döndüğünde Sarı Şeyh'in öğrencilerinden Muhyiddin Mehmed Çelebi'yi şeyh yapmış, tekke de bundan sonra Şeyh Kırık adıyla anılmıştır.

Gökmedrese ve Seyfeddin Torumtay

Moğol çağında Amasya'ya kazandırılan en önemli ilim yapısı Gökmedrese'dir. Yapıyı yaptıran Seyfeddin Torumtay, kimi kaynaklara göre II. Gıyâseddin Keyhüsrev döneminde Amasya valiliğine getirilmiş, kimi kaynaklarda ise Moğol yönetiminin atadığı vali olarak anılır. Adı mezar taşında "Toruntay" biçiminde yazılıdır; Hüsameddin her iki okuyuşu da doğru sayar. Kitabesi sökülmüş olduğundan yapının inşa tarihi kesin değildir. Torumtay'ın kendi düzenlediği vakfiye 1266-1267 tarihlidir ve yapının en geç o yıl tamamlandığı kabul edilir. Hüsameddin de 665 (1266-1267) yılında Torumtay'ın Güdül Mahallesi'ndeki cami ve medresesini bitirip vakfiyesini düzenlediğini yazar. Vakfiyede yapı "Gökmedrese" adıyla geçer. Bu ad genellikle girişin medrese olarak kullanılmasına ve bitişikteki türbenin mor ile firuze renkli çini ve sırlı tuğlalarla süslü olmasına bağlanır. Hüsameddin ise vakfiyeye dayanarak başka bir açıklama verir: medresenin doğusundaki altıgen, üstü açık dershane açık yakut gibi yeşil taşlarla süslü olduğu için yapı "Gök Medrese" diye anılmış, bu ad mahalleye de geçmiştir. Bânisine izafeten Torumtay Camii de denir.

Yapı hem medrese hem cami olarak kullanılmış, kuzeydoğusundaki türbeyle birlikte bir kompleks oluşturmuştur. Dışa kapalı, kalın kesme taş duvarları ve köşe kuleleriyle Selçuklu mimarisinin bütün özelliklerini taşır. Taş işçiliği, Amasya'nın bir başka Selçuklu eseri olan Burmalı Minare Camii'ne göre daha özenli sayılır. İçeride kubbe ve tonozlarla örtülü, üç nefli bir mekân vardır. Hüsameddin, medrese hücrelerinin caminin büyük kapısından girilen boşluğun kuzey ve batı yanlarında sıralanan küçük taş odalardan ibaret olduğunu, dershanenin ise sonradan vakıf sahibinin evladına türbe olarak kullanıldığını yazar. Kündekâri tekniğindeki kapı kanatları bugün Amasya Müzesi'ndedir.

Türbe ise taş kare bir kaide üzerindeki küp biçimli gövdesi ve tuğla örgülü sekizgen kasnağıyla iki katlı izlenimi verir. Firuze renkli sırlı tuğlalardan örülmüş Kûfî yazı frizi ile mor ve firuze çinilerden rozetler ve yıldızlar bu kasnağı süsler. Torumtay'ın yaptırdığı türbenin tarihi bir kaynakta 1278-1279, bir başkasında 1287 olarak verilir. Hüsameddin'in okuduğu kitabe kıbleye bakan cephedeki pencerenin üstündedir ve yapının Keyhüsrev b. Kılıç Arslan'ın saltanatında "Allah'ın rahmetine muhtaç zayıf kul Torumtay b. Abdullah" tarafından 677 (1278-1279) yılında yapıldığını bildirir. Doğuya açılan kapıya taş merdivenle çıkılır. İçeride Torumtay'ın etrafına Âyetü'l-Kürsî yazılmış iri, siyah mermer sandukası durur. Hüsameddin onun ölümünü 679 (1280-1281) yılına koyar. Sandukanın yanında oğlu Yakub Çelebi ile onun soyundan üç kuşak, ayak ucunda da Selçuklu soyundan bazı şehzadeler yatar; sonradan buraya gömülen Sivas hâkimi Kılıç Arslan yüzünden yapıya "Kılıç Arslan Türbesi" de denmiştir.

Gökmedrese'nin yalnızca bir ders yeri olmadığı belgelerden anlaşılır. Osmanlı tahrir defterinde cami ve medrese ayrı ayrı kaydedilmiştir. Evliya Çelebi ise yapıyı Amasya'daki cami, medrese ve tekkeler arasında anar. Medreseye atanan ilk müderrisin Gıyâsüddin Mahmud-i Gatmînî adlı bir hekim olması, burada tıp ilminin de okutulmuş olabileceğine işaret eder. Hüsameddin bu adı Garmînî diye okur, nisbenin Harezm köylerinden Garmîn'e ait olduğunu ve aynı zatın sonradan Simre kadılkudatı olduğunu yazar. Ona göre Garmînî'den sonra Ziyâeddîn Îsâ el-Hakkârî, Şemseddîn Ahmed-i Verdî, Garmînî'nin oğlu Nasreddîn Mehmed, Şemseddîn Mehmed el-Hallâtî, Zeyneddîn Yakub ez-Ziyârî, Şerefeddîn Mehmed-i Erzincânî, Bedreddîn Doğan-ı Türkmânî ve Muhyiddîn Yahyâ 800 (1397-1398) yılına kadar bu medresede ders vermiştir. Âlimler arasında "Medrese-i Seyfiyye" diye de anılan yapı, sonraki Osmanlı medrese sıralamasında hamsîn derecesinde sayılmıştır. Ders, ibadet ve gönül terbiyesi böylece tek çatı altında toplanmıştı. Araştırmacıların yapıyı Erken Osmanlı'da yaygınlaşacak çok işlevli yapı anlayışının erken bir örneği olarak görmesinin nedeni budur.

Torumtay'ın soyu da şehrin hafızasında uzun süre yaşadı. Hüsameddin, oğlu Sinâneddîn Mûsâ'nın 1277'deki Elbistan savaşından sonra Mısır'a esir giden Amasya emirleri arasında bulunduğunu, torunlarından Şerefeddîn Yakub Şah'ın XIV. yüzyılın ortalarında Amasya emiri olduğunu, ailenin sonraki kuşaklarının "Keşizâde" ve "Kaya Paşazâde" adlarıyla anıldığını yazar. Şehre su getiren eski bir yola önceleri "Torumtay Suyu" denirken, 805'te (1402-1403) torunlarından Kaya Paşa'nın kaynağı temizletmesi üzerine bu ad "Kaya Paşa Suyu"na dönmüştür. Torumtay vakfının mütevelliliği yüzyıllar boyunca aynı ailenin elinde kaldı ve medresenin müderrislik kadrosu Osmanlı devrinin sonuna kadar Amasya ulemasının olağan bir basamağı olarak sürdü.

Amasya Dârüşşifâsı

İlhanlı çağının Amasya'ya bıraktığı bir başka büyük eser, Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kenarındaki dârüşşifâdır. Portalın üç yanını dolanan Arapça kitabeden yapıyı 708 (1308-1309) yılında İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han'ın eşi İlduş (Yıldız) Hatun'un kölesi Anber b. Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey'in yaptırdığı öğrenilir. "Anadolu emîri Ahmed" ibaresinin okunuşu tartışmalıdır: eserin yayıncılarının notuna göre İsmail Hakkı Uzunçarşılı 1927'deki incelemesinde Hüsameddin'in kitabedeki sıkışık yazıyı hatalı okuduğunu, verdiği bazı adlara da inşa kitabesinde rastlamadığını belirtmiştir. Mimarının adı bilinmez. Günümüze ulaşmayan vakfiyesinin 1312'de düzenlendiği bilinmektedir. Yapı medrese planında, dikdörtgen bir avlu çevresinde iki sıra revak ve bu revakların gerisinde uzun salonlarla kurulmuştur; avlulu, iki eyvanlı bir şemaya sahiptir. Batı cephesi silindirik köşe kuleleri ve taşkın portaliyle Anadolu Selçuklu geleneğinin devamıdır.

Hüsameddin yapıyı kendi gördüğü hâliyle anlatır: taştan, son derece sağlam bir binadır; cephedeki kabartma çiçekler Selçuklu işlerine benzer ve süsleme yalnız kapının üstünde ve yanlarında yoğunlaşır. İçerisi kare biçimli ve geniştir; kuzey, güney ve doğu yanlarında üçer büyük hücre, kapının iki yanında birer hücre vardır; hücrelerin önünde taş sütunlu, üstü örtülü revaklar avluyu çevreler ve insana eski bir medreseyi hatırlatır. Kapının iki yanındaki dikdörtgen taşlarda, tam okunamayan ama "Alâü'd-devle ve'd-dîn Ali" ile "İbnü'l-merhûm Mehmed" ibarelerine benzeyen yazılar görülür. Eski kayıtlarda yapı "Dârüşşifâ-i merhûm Alâeddîn Ali" ve "Dârüşşifâ-i Pervâne" diye geçer. Hüsameddin bunu, binayı yaptıranların vakfiyeyi düzenlemeden öldüğü, vakfiyeyi Pervâne ailesinden Alâeddîn Ali Pervâne Bey'in düzenlediği şeklinde açıklar. Mehmed Rif'at Efendi'nin yapının önce puthane olduğu, Mustafa Vâzıh Efendi'nin de Muînüddin Süleyman Pervâne tarafından yaptırıldığı yolundaki görüşlerini ise kapı kitabesini okumamış olmalarına bağlayarak reddeder.

Kitabede belirtildiği gibi bina genel anlamda bir hastane işlevi görmüştür. Halk arasında "bîmarhâne" ve sonraları "tımarhane" olarak tanınması, burada yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği düşüncesinden doğmuştur. Dârüşşifâ başlangıçta olduğu gibi sonraki yüzyıllarda da uzun süre tıbbî bir kurum olarak çalıştı. Hüsameddin'e göre ilk hekimi Reşîdeddîn Lokmân b. Hasan el-Harezmî'ydi; Bedreddîn Mahmud Çelebi ve Nefîseddîn Mehmed Çelebi de burada ün kazanmış hekimlerdendi. Hekimlik zamanla ailelerin elinde kuşaktan kuşağa geçti: Reşîdeddîn Lokmân'ın torununun oğlu Hüsâmeddîn Ebû Nasr el-Muhtârî tıbbı dârüşşifânın hekimi Hacı Şücâ' İlyâs'tan öğrenmiş, onun yerine geçmiş ve şehzade Alâeddin Bey'in özel hekimi olmuştur. Ebû Nasr'ın 841 (1437-1438) yılında kendi eliyle istinsah ettiği Şerh-i Mûcez'in sonundaki imzasını Hüsameddin bizzat görmüştür. Vakfın kadrosu yakın zamana kadar biliniyordu: mütevelli, kâtipler, câbiler, zincirciler, kapıcılar, tabip, şâkirtler, eczacı, çamaşırcı, aşçı ve noktacı. "Zincirci" gibi bir görevin varlığı, kurumda akıl hastalarının da tutulduğunu akla getirir. Hüsameddin'in yazdığı yıllarda ise bina kerestecilerin deposu olmuştu.

Cerrâhiyye-i İlhâniyye'nin yazarı Sabuncuoğlu Şerefeddin'in bu hastanede hekimlik ve cerrahlık yaptığı, kendi eseri Mücerrebnâme'den öğrenilir. Nuran Yıldırım'a göre 1386'da doğan Şerefeddin, Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısı Sabuncuoğlu Hacı İlyas Çelebi'nin torunudur; dârüşşifâda muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den eğitim görmüş ve orada on dört yıl hekimlik yapmıştır. Son eseri Mücerrebnâme'yi 1468'de Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine yazdığını söylemesi, hastanenin etrafında yüz elli yıl sonra hâlâ canlı bir tıp muhitinin bulunduğunu gösterir. Hüsameddin'in dârüşşifâ hekimi olarak andığı Hacı Şücâ' İlyâs ile Sabuncuoğlu'nun dedesi Hacı İlyas Çelebi arasındaki ad benzerliği dikkat çekicidir, ancak ikisinin aynı kişi olduğunu gösteren bir belge yoktur. Böylece 1308'de kurulan hastane, ilerleyen yüzyılda Osmanlı tıp tarihinin önemli kitaplarının yazıldığı çevrenin de parçası oldu. Amasya'ya yakıştırılan "medînetü'l-hükemâ" sıfatının somut dayanaklarından biri bu yapıdır. Yapının yaşı konusunda halk hafızası da şaşmıştır; XX. yüzyıl başında bu çevrede büyüyen Osman Fevzi Olcay, hatıralarında binanın kitabesine göre 606 (1209) yılında yapıldığını yazar, oysa kitabedeki tarih 708'dir.

Mevlevihane ve Diğer Zaviyeler

Moğol ve İlhanlı çağının önemli kurumlarından biri de Amasya Mevlevihanesi'dir. Hüseyin Hüsameddin mevlevihanenin 1314'te Saraçhane Mahallesi'nde, Hükümet (Helkis) Köprüsü yakınında Yeşilırmak kıyısında yapıldığını yazar; başka bir çalışma yapıyı Alâeddin Pervâne Mevlevihanesi adıyla anar. Eski kayıtlarda "Mevlevîhâne-i Pervâne der-Amasya", şer'iyye sicillerinde "Mevlevîhâne-i merhûm Alâeddîn Pervâne Bey" diye geçer; asıl vakfiyesi 1071 (1660-1661) yılında kaybolmuş, içeriği şahitlerin ifadesiyle yeniden tespit edilmiştir. Hüsameddin'in eserinde Mevlevîliğin şehre gelişi için daha erken bir tarih de vardır: 665 (1266-1267) yılında, Torumtay Gökmedrese'yi tamamladığı sırada, Muînüddin Süleyman Pervâne'nin Amasya'da ahşap bir mevlevihane yaptırdığı ve şeyhliğine Mevlânâ'nın halifelerinden Veliyyeddîn Ahmed b. Yûsuf el-Mevlevî'yi getirdiği anlatılır. Belgelerde 675'te (1276-1277) Veliyyeddîn Ahmed Dede'nin, 683'te (1284-1285) Alâeddîn Ali Dede'nin Mevlevî şeyhi olarak görünmesi, Mevlevîlerin taş binadan önce de şehirde bulunduğunu gösterir.

Hüsameddin, Pervâne'nin bu adımını Baba İlyas hankâhında şeyhlik yapan ve Tatarların itimadını kazanmış olan İbik Baba'nın nüfuzuna karşı bir denge kurma girişimi olarak yorumlar; Babaîlerle Mevlevîler arasındaki soğukluğun bu yıllardan kaldığını düşünür. Bu, yazarın kendi değerlendirmesidir ve başka bir kaynakla desteklenmez. Veliyyeddîn Ahmed'in oğlu Cemâleddîn Yûsuf Çelebi ise şehrin Mevlevî geleneğinin asıl kurucusu gibi görünür. Genç yaşında Mevlânâ'yı gördüğü, halifesi Hüsâmeddin Çelebi'den ve Sultan Veled'den feyz aldığı, Amasya'ya dönüp bir süre ders verdikten sonra mevlevihanenin şeyhi olduğu, yıllarca mesnevîhanlık ederek Arap ve Fars edebiyatını yaydığı anlatılır. Heybetli, yakışıklı bir zat olduğu için "Yavuz Dede" ve "Buğra Şeyh" diye anılmış, Âşık Paşa'nın çağdaşı olarak 722 (1322) yılında ölmüştür. Hüsameddin, Alâeddîn Ali Pervâne Bey'in yeni yaptırdığı mevlevihanenin şeyhliğine onun getirildiğini de yazar.

Şeyhlerin sırası sonraki yüzyıllarda da izlenebilir. Şadgeldi Paşa devrinde Zileli Nusretzâde Cemâleddîn Ahmed Dede, ardından halifesi Mehmed Cû'î Dede mevlevihanenin başındaydı. Cû'î Dede 817'de (1414) kendi adını taşıyan köyde ayrı bir mevlevihane yaptırıp oraya çekilince yerine Mecdeddîn Küpeli Dede, 840'ta (1436-1437) Müstencid Dede geldi; Şeyh Cuy adıyla anılan bu köy tekkesi Amasya Mevlevîliğinin ikinci merkezi oldu. Şehirdeki mevlevihanede yolculara ve fakirlere açık bir "Pervâne Bey Ziyafethanesi" de bulunuyordu. Bina 1011 (1602-1603) yılında eşkıya baskını sırasında yanmış, şeyhi de ortadan kaybolmuştu; 1047'de (1637-1638) Bayram Paşa tarafından yeniden yaptırılarak vakıfları genişletildi. Hüsameddin bu ihya ile Mevlevîliğin şehirde yeniden güç kazandığını yazar. Evliya Çelebi de Amasya'daki tekkeler arasında en mükemmelinin şehirdeki mevlevihane olduğunu söyler. Bina günümüze ulaşmamıştır.

Dönemin diğer tarikat izlerinden biri Taşova'dadır. Rifâî tarikatına bağlı Seyid Nûreddin Alparslan Zaviyesi'nin vakfiyesi Ramazan 655 (Eylül 1257) tarihlidir. Bu tarih, Kösedağ'dan yalnızca on dört yıl sonra Amasya yöresinde Rifâîliğin yerleşmiş olduğunu gösterir. Selçuklu emiri Gümüşlü Muînüddin Yûnus-ı Müstevfî'nin (ö. 1272) soyundan gelen Gümüşlü-zâdeler ise şehrin köklü bir ailesi hâline geldi. Bu ailenin üyesi Tâceddin Mahmud Çelebi, Gümüşlü Camii'ni 1325 (kimi kayıtlarda 1326) tarihinde yaptırdı; camiye bitişik Gümüşlüoğlu Tekkesi de aynı sülalenin eseridir. Hüsameddin, Tâceddîn Mahmud Çelebi'nin 712 (1312) yılında Simre'de saltanat süren son Selçuklu şehzadesi Altunbaş'ın müstevfisi olduğunu, sonra bir süre Amasya emirliği yaptığını kaydeder. Pir İlyas da bu aileye mensup olarak anılır.

Medrese tarafında Nasırüddin Ahmed Ata Bey, 1327'de Sığır Pazarı'nda Atabey Medresesi'ni yaptırmıştır. Hüsameddin'e göre Ahmed Bey, Amasya çevresinde yaşayan Atallu Türkmen oymağının beyi Ömer Bey'in oğluydu; Sultan Mesud ile oğlu Altunbaş'ın atabeyliğini yaptığı için "Atabeg" diye anıldı ve 722'de (1322) Amasya valisi oldu. Medresenin vakfiyesi Rebiülevvel 727 (Şubat 1327) tarihlidir; Hüsameddin bir başka yerde binanın 725'te tamamlandığını yazar. Kesme taştan sağlam bir yapı olan medresede on beş büyük hücre, bir dershane ve ortada bir bahçe vardı. İlk müderrisi yukarıda adı geçen Cemâleddîn İbrâhim el-Aksarâyî'dir. Defalarca depremle yıkılan ve vakıf gelirleriyle onarılan yapı, Hüsameddin'e göre 1294 (1877) yılından beri boş bir arsa hâlindeydi; çevresi mülk edinilerek demirci dükkânları yapılmıştı. Medresenin bilinen son arşiv kaydı da 1877 tarihlidir. Ahmed Bey'in soyuna Amasya'da "Atabeyoğulları" denmiş, Osmanlı devrinin ünlü veziri Yörgüç Paşa da bu aileden yetişmiştir.

Eretna ve Şadgeldi Dönemi

İlhanlı otoritesinin çözülmesinin ardından, 1341 civarında Amasya Eretna Beyliği'ne bağlandı. Bu devre ilim ve tasavvuf açısından sessiz geçmedi. Eretna sonrasında şehre hâkim olan Emîr Hacı Şadgeldi, on dördüncü yüzyılın ikinci yarısında şehirde en çok yapı yaptıran yöneticidir. Hüsameddin onun şehirde yerleşik Akçakoyunlu kabilesinden geldiğini ve 783 (1381) yılında Amasya hükümdarı olarak öldüğünü yazar. Saraçhane Camii'ni 1372'de, hemen doğusundaki medreseyi 1373'te yaptırmıştır. Hüsameddin, eski belgelere dayanarak bu medreseyi 775 (1373-1374) dolaylarında yaptıran Şadgeldi'nin müderrisliğe Sadreddîn Artuk et-Türkmânî'yi getirdiğini belirtir. Medrese, Şehzade Bayezid'in lalası Alaca Yahyâ Bey tarafından 875'te (1470-1471) yeniden yaptırıldığı için sonraları "Alaca Yahyâ Medresesi" adını aldı; 1281'de (1864-1865) mutasarrıf Ziya Paşa eski binayı yıktırarak yerine rüştiye mektebi yaptırdı. XX. yüzyıl başında Osman Fevzi Olcay'ın faal medreseler arasında saydığı Saraçhane Medresesi de bu geleneğin devamıydı. Şadgeldi Paşa Türbesi de dönemin eserleri arasında sayılır.

Şadgeldi'nin sarayı çevresinde telif ve tercüme de yapılıyordu. Cemâleddîn Mehmed b. Aksarâyî, öğütler ve İslâm hikmetleri üzerine bir eser olan Ravzatü'l-Ulemâ'yı Türkçeye çevirip Teferrücü'l-ümerâ adıyla Şadgeldi Paşa'ya sunmuş, eserin önsözünde emiri gazi ve mescit yapıcısı bir hükümdar olarak övmüştür. Hüsameddin bu eserin Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 2347 numarada kayıtlı nüshasını kullanır. Rükneddîn Nu'mân b. Hasan er-Râzî gibi doğulu âlimler de Şadgeldi zamanında gelip Amasya'ya yerleşmişti. Ölümüyle oğlu Ahmed'in yönetime geçtiği ve onun Kadı Burhâneddin'e karşı Osmanlılardan destek istediği bilinir. Ahmed Bey'in devrinde Hüsâmeddîn Hüseyin el-Kâtî, Hüsâmeddîn Hasan el-Hoyî, Sadreddîn Artuk, Fahreddîn Osman et-Türkmânî ve kurrâ şeyhi Hâfızeddîn Muhammed el-Habbâzî şehrin tanınmış âlimleriydi; Kâtî, Şerh-i Miftâh'ı Ahmed Bey adına yazıp kütüphanesine sunmuştu. Mevlevihanenin şeyhi Hüsâm Dedezâde Celâleddîn Muhammed Çelebi de saygın bir zattı. Bu siyasi ayrıntılar yazının konusu dışında kalsa da, şehrin böyle karmaşık yıllarda ilim kurumlarına yeni bina eklemeye ve kitap üretmeye devam etmesi dikkat çekicidir.

Şadgeldi zamanında hankâhın yeniden açılması ve şeyhliğe Türkmânî, Mevhûb, İzzeddin Hasan Çelebi gibi adların getirilmesi, tekkenin yönetim gözündeki ağırlığını gösterir. Ancak tekkeyle yönetim arasındaki ilişki her zaman uyumlu değildi. 1402'de Timur'un Kara Devletşah'ı Amasya'ya vali atamasına karşı çıkan halkın başında Sarı Şeyh'in bulunduğu, bu yüzden Timur'un şehre Kara Sultan Mehmed'i gönderdiği ve Sarı Şeyh'in önce saklanıp sonra Halep'e gittiği anlatılır. Hüsameddin bu direnişin önde gelenlerini sayarken müftü Gümüşlüzâde Şücâeddîn İlyâs'ı, hankâh şeyhi Sarı Şeyh'i, tatlı dili yüzünden "Şeker Çelebi" denen müderris Şemseddîn Ahmed'i ve Lâdikli Tâceddîn İsrâfil Çelebi'yi birlikte anar. Olay, şeyhlerin ve âlimlerin halk üzerindeki etkisinin siyasi sonuçlar da doğurabildiğini gösterir.

Pir İlyas ve Halvetî Geleneğinin Amasya'da Başlaması

Kösedağ sonrası yüzyılların sonunda Amasya'nın tasavvuf tarihindeki en önemli adı Pir Şücâeddin İlyas'tır. Amasya'da doğmuş, eğitimini burada tamamlamış olan bu zat, Halvetiyye'nin Osmanlı topraklarına girişinde başlıca isimdir. Halvetiyye'nin Anadolu'ya Sadreddîn-i Hiyâvî'nin halifelerinden Amasyalı Pîr İlyas tarafından getirildiği, tarikatın genel tarihlerinde de kabul edilir. Kadir Özköse, Halvetiyye'nin Amasya'ya II. Bayezid'in valiliği döneminde girdiğini ileri süren görüşü doğru bulmaz; tarikatın şehre Pîr İlyas aracılığıyla yayıldığını, dolayısıyla Osmanlı topraklarında Halvetiyye'nin ilk filizlendiği merkezin Amasya olduğunu belirtir. Hüsameddin'in kayıtları onun tasavvuf yoluna girmeden önce de şehrin önde gelen âlimlerinden biri olduğunu gösterir: Ahmed Bey devrinde müftü Hüsâmeddîn Hasan el-Hoyî ölünce onun yerine Amasya müftüsü olmuştu.

Anlatılan bir menkıbeye göre Timur Anadolu'da hâkimiyet kurduktan sonra Amasya'ya girmek istemiş, şehrin velilerle meşhur olduğunu duyunca başında Abdülcebbar'ın bulunduğu bir bilginler heyetini göndermiştir. Heyetin sorularına verdiği cevaplarla takdir toplayan Pîr İlyas sayesinde şehir yağmadan kurtulmuştur. Hüsameddin bu olayı daha ayrıntılı anlatır: Rebiülevvel 805'te (Ekim 1402) Kara Mehmed Sultan ile hocası Nu'mâneddîn Abdülcebbâr el-Mu'tezilî şehre gelmiş, âlimlere aklî ve naklî ilimlerden on zor soru sorulmuş, müftü Pîr İlyas bunlara duraksamadan cevap vererek şehri kurtarmıştır. Yazar bu bilgiyi Kâtib Çelebi'nin Süllemü'l-Vusûl'undaki Pîr İlyas biyografisine dayandırır ve Timur'un gittiği şehirlerin âlimlerini sınamak âdetinin İbn Şıhne'nin eserinde de anlatıldığını ekler. Timur'un emriyle Şirvan'a giden Pîr İlyas orada Şeyh Sadreddin-i Şirvânî'den manevi eğitim almış, yürüyüşünü tamamlayıp icazet alarak Amasya'ya dönmüştür. Hüsameddin'e göre Timur'un fermanı Pîr İlyas'ı yeğeni Şemseddîn Ahmed ile birlikte Şirvan'a gönderiyordu; boşalan müftülüğe de diğer yeğeni Gümüşlüzâde Celâleddîn Abdurrahmân Çelebi geçti. Anlatının çekirdeği bir Osmanlı biyografisine dayansa da ayrıntıları çağdaş bir belgeyle doğrulanamaz ve menkıbevi unsurlar taşır.

Pîr İlyas'ın ölüm tarihi de kaynaklarda farklıdır. Özköse, Pîr İlyas'ın 833 (1429) yılında vefat ettiğini yazar ve ondan sonra Zekeriyâ Halvetî'nin tarikatın Amasya'daki temsilcisi olduğunu belirtir. Hüsameddin'in aktardığına göre ise Yakub Paşa'nın 815 (1412) tarihli vakfiyesinde Pîr İlyas'ın vefatı anılmaktadır; bu kayıt doğruysa ölüm çok daha erkene düşer. Pîr İlyas, Saraydüzü Kışlası'nın batı eteğine gömülmüştür. Türbesi 1481'de II. Bayezid'in emriyle yaptırılmış, kitabesine göre 1482'de tamamlanmıştır ve halk arasında "Yukarı Pîrler" adıyla anılır. Hüsameddin, türbenin önce Gümüşlüzâde Ahmed Paşa tarafından bir hücre olarak yapıldığını, II. Bayezid'in onu 890 (1485) yılında kâgir ve üç kubbeli olarak yeniden inşa ettirdiğini (kitabedeki tarihten farklı olarak), içinde Pîr İlyas'la birlikte damadı Pîr Celâleddîn Abdurrahmân Çelebi ve torunu Pîr Hayreddîn Hızır Çelebi'nin yattığını, yapının 1100'de (1688-1689) onarıldığını, 1312'de (1894-1895) depremlerden zayıflayınca yıkılıp eski düzeni korunarak yeniden yapıldığını yazar. Pîr İlyas soyundan Gümüşlüoğlu Pir Abdurrahman Çelebi'nin yattığı "Aşağı Pîrler" türbesi ise XX. yüzyıl başında hâlâ canlı bir ziyaret yeriydi; Olcay, her yıl Kurban Bayramı arifesinde un helvasının buraya götürülüp hatim duasından sonra dağıtıldığını anlatır.

Pîr İlyas'ın açtığı yol Amasya'da yüzyıllar boyunca sürdü. Çilehâne (Yakub Paşa), Çevikçe, Sadeddin, Şehre Küştü, Kutub, Gümüşlüoğlu, Mehmed Paşa, Mahmud Çelebi ve Meydan tekkeleri, dört asır boyunca varlığını koruyan başlıca Halvetî tekkeleridir. Çilehâne Tekkesi Pîr İlyas koluna bağlı olarak anılır ve vakfiyesi Amasya kadısı Sarı Kadı lakaplı Mevlânâ Rükneddin Mahmud tarafından düzenlenmiştir. Hüsameddin'e göre Osmanlı emirlerinden Yakub Paşa bu çilehâneyi 815'te (1412) cami, dershane ve şeyh odasıyla birlikte Pîr İlyas'ın damadı Gümüşlüzâde Abdurrahmân Çelebi için yaptırmış, tevliyetini Pîr'in halifesi Şemseddîn Mehmed Buhârî'ye bırakmıştır. Burada şeyhlik yapan Abdurrahmân Çelebi, Buhârî, Pîr'in oğlu Celâleddîn Abdurrahmân, 843'te (1439-1440) Sunullah-ı Halvetî ve ardından Zekeriyyâ el-Halvetî ile devam eden zincire Amasya Halvetîleri "Silsiletü'z-Zeheb", yani altın silsile adını vermişti. Hüsameddin, Halvetîliğin Babaî ve Mevlevî çevrelerinden farklı olarak müntesiplerini ilme özendirdiği ve emirlerin işlerine karışmaktan uzak tuttuğu için kısa sürede yayıldığını düşünür. Hüsameddin'in eserinde Abdurrahmân Çelebi kimi yerde Pîr'in damadı, kimi yerde yeğeni ya da oğlu olarak geçer; aile içindeki bu adların karışmış olması muhtemeldir. Bu tekkelerin çoğu Osmanlı çağının yapısıdır, ancak tasavvufun şehirdeki kökü XIV. yüzyılda şekillenmişti.

Sonraki Yüzyıllara Aktarılan Birikim

Osmanlı çağında Amasya, şehzade sarayının çevresinde tarihçi Şükrullah, hattat Şeyh Hamdullah, Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi, Zenbilli Ali Efendi ve Sabuncuoğlu Şerefeddin gibi adların yetiştiği bir kültür merkezine dönüştü. Bu çiçeklenme Kösedağ sonrasının mirası olmadan düşünülemez. Zenbilli Ali Efendi'nin Moğol devrinin hankâh şeyhi Cemâleddîn Aksarâyî'nin soyundan gelmesi, Sabuncuoğlu'nun İlhanlı çağında kurulan dârüşşifâda yetişmesi bu sürekliliğin somut örnekleridir. XVI. yüzyılın başında şehirde dokuz cami, on medrese, dört zaviye, altı imaret ve on beş hamam bulunuyordu ve bunların önemli bir bölümü Selçuklu, Moğol ve Eretna çağlarında atılan temellerin üzerinde yükselmişti. Hüsameddin, Amasya medreselerinin Osmanlı devrinde erbaîn, hamsîn ve sittîn adlı üç dereceye ayrıldığını, bir müderrisin bir dereceden ötekine en az beşer yıl ders vererek yükselebildiğini ve bu düzenin 1100 (1688-1689) yıllarına kadar korunduğunu yazar. 1861'de şehre gelen seyyah G. Perrot, medreselerinde iki bine yakın öğrencinin okuduğunu yazarak Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye tarif eder. XIX. yüzyıl başında şehir hakkında bir eser yazan Mustafa Vâzıh Efendi de Amasya'yı bir talebeler şehri olarak niteler. "Bağdâdü'r-Rûm", "medreseler şehri" ve "Dârü'l-İzz" gibi adlar farklı dönemlerin birikimini yansıtır; sonuncusu Selçuklu çağından kalmadır.

Moğol ve Eretna çağlarında şehirde medrese, hastane, hankâh, mevlevihane ve zaviyenin bir arada bulunması, aynı kentte hem zâhirî ilimlerin hem tasavvufun sürmesini sağlıyordu. Medreseler fıkıh, tefsir ve hadis gibi dersleri okutuyor, tekkeler ise gönül terbiyesini ve sohbet geleneğini yaşatıyordu. Gökmedrese gibi bazı yapılar bu iki işlevi tek bina içinde birleştirmişti; Cemâleddîn Aksarâyî gibi bir âlimin hem hankâh şeyhliği hem de müderrislik yapabilmesi, iki dünya arasındaki sınırın o devirde ne kadar geçirgen olduğunu gösterir. Amasya'nın "Kubbetü'l-Ulemâ" ve "Türbetü'l-Evliyâ" sözleriyle anılması, bu sürekliliğin sonraki dönemlerde nasıl algılandığını gösterir.

Kronoloji

1209-1210: Halifet Gazi Medresesi ve hankâhının tarihi; vakfiyesi Amasya'nın bilinen en eski Türk dönemi belgelerindendir.

1240: Babaî İsyanı; yaygın görüşe göre Baba İlyas Amasya'da yakalanıp idam edilir (Hüsameddin ölümünü 1259'a koyar).

1243: Kösedağ Savaşı; Amasya Moğol nüfuzuna girer.

1257: Taşova'daki Rifâî Seyid Nûreddin Alparslan Zaviyesi'nin vakfiyesi düzenlenir.

1260: IV. Kılıç Arslan Simre'de hükümdar olur; Torumtay nâib-i saltanat, Sadreddîn et-Tiflîsî Halîfe Medresesi müderrisi olur (Hüsameddin'e göre).

1266-1267: Seyfeddin Torumtay'ın Gökmedrese vakfiyesi (inşanın en geç tamamlandığı tarih); Hüsameddin'e göre Pervâne'nin ahşap mevlevihanesi de bu yıllarda yapılır.

1271-1272: İbik Baba Mısır'a kaçar.

1278-1279: Torumtay Türbesi kitabesindeki tarih (677).

1308-1309: Amasya Dârüşşifâsı kitabesindeki tarih; vakfiyesi 1312'de düzenlenmiştir.

1312: Ahmed Baba ölür; hankâh şeyhliğine Âşık Paşa geçer (Hüsameddin'e göre).

1314: Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Mevlevihanesi için verdiği tarih.

1322: Mevlevihane şeyhi Yavuz Dede (Cemâleddîn Yûsuf Çelebi) ölür.

1325-1326: Gümüşlü Camii.

1327: Atabey Medresesi'nin vakfiyesi (Rebiülevvel 727).

1372-1373: Şadgeldi Paşa'nın Saraçhane Camii ve medresesi.

1402: Timur'un gönderdiği heyet Amasya âlimlerini sınar; Sarı Şeyh Halep'e gider, Pîr İlyas Şirvan'a gönderilir.

1412: Yakub Paşa'nın Çilehâne vakfiyesi (815).

1414: Mehmed Cû'î Dede'nin Şeyh Cuy köyündeki mevlevihanesi.

1429: Pir İlyas'ın vefatı (Özköse'nin aktardığı tarih); türbesi 1481-1482'de yaptırılmıştır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar