Danişmendname, Anadolu'nun Türkleşme sürecini Melik Danişmend Gazi'nin fetihleri etrafında anlatan, nesir ile nazmı iç içe işleyen bir gazâ destanıdır. Türk edebiyatında Battalname ve Ebû Müslimname gibi büyük kahramanlık anlatılarından sonra gelir; onlardan farkı, kahramanının Türk olması ve olayların baştan sona Anadolu coğrafyasında geçmesidir. Eserin Amasya ile ilgisi iki yönlüdür. Yeşilırmak havzası destanın asıl sahnesidir ve Dânişmend Gazi'nin son büyük fethi olarak anlatılan Harşana (Haraşna) Kalesi, yani Amasya, anlatının en kalabalık ve en hareketli bölümlerinden birine zemin olur. Dânişmend Gazi'nin tarihî kişiliği ve Dânişmendliler Beyliği'nin siyasi hikâyesi ayrı bir yazıda işlendiği için burada yalnızca destanın kendisi konu edilir.
Adı ve Türü
Eser en çok Dânişmendnâme adıyla anılır, ancak yazma nüshalarında Kıssa-i Melik Dânişmend, Kıssa-i Dânişmend Gazi, Kitâb-ı Melik Dânişmend ve Hikâyet-i Melik Gazi gibi başlıklara da rastlanır. Ahmet Yaşar Ocak, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesinde onu, XI. yüzyılda İç Anadolu'da Bizans'a karşı yaptığı fetihlerle ün kazanan Dânişmend Gazi'nin adı çevresinde oluşmuş fetih menkıbelerinden meydana gelen destanî bir roman olarak tanımlar ve Anadolu'da kurulmuş ilk kahramanlık destanı sayar. Şükrü Akkaya ise metni incelerken daha ihtiyatlı davranır. Ona göre kitabın esası nesirdir, manzum kısımlar çoğunlukla methiye ve münacat niteliği taşır; dolayısıyla "tarihî kahramanlık romanı" tabiri eserin yapısına destan sözcüğünden daha uygun düşer.
Türün öteki halkalarıyla bağı destanın daha ilk sayfasında görünür. Danişmendname, Battal Gazi'nin ve gaza arkadaşlarının ölümünü bildiren cümlelerle başlar; böylece Battalname'nin bıraktığı yerden devam ediyormuş izlenimi verir. Fuad Köprülü bu bağı o kadar güçlü bulmuştur ki Battalname'nin neredeyse yalnızca Danişmendname'ye bir giriş olarak kurulduğunu düşünmüştür. Bağ yalnız Battal Gazi ile sınırlı değildir. Dânişmend Gazi'nin babası, Ebû Müslim-i Horasânî'nin silah arkadaşı Hârizmli Mızrab'ın soyundandır ve ordusunda Battal Gazi'nin alemiyle birlikte Ebû Müslim'in sancağı da taşınır. Ocak, bu bağlantının destan yazıya geçirilmeden önce halk belleğinde zaten var olmuş olabileceğini, çünkü Anadolu Türkleri arasında hem Ebû Müslim'in hem de Battal Gazi'nin hatırasının güçlü biçimde yaşadığını hatırlatır.
Yazılışı ve Üç Aşamalı Metin Tarihi
Destanın metin tarihi üç aşamada izlenir. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Mirkâtü'l-cihâd adlı eserine dayanan ve araştırmacıların hemen hepsinin kabul ettiği anlatıya göre menkıbeleri ilk kez Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus'un emriyle münşilerinden İbn Alâ, hicrî 642 (1245) yılında kitap hâline getirmiştir. Evliya Çelebi'nin XVII. yüzyılda bile o yörede Dânişmend Gazi menkıbelerinin halk arasında yaşadığını yazması, derlemenin gazilerin ağzındaki hikâyelere dayandığı görüşünü destekler. Yine de tarih tartışmalıdır. Osman Turan sultanın II. değil I. İzzeddin Keykâvus olduğunu ileri sürerek telif tarihini geriye çeker; Mükrimin Halil Yinanç ise yazılış için ancak XIV. yüzyılı kabul edilebilir bulur.
İbn Alâ'nın Türkçe yazdığı bu ilk metnin bugüne hiçbir nüshası ulaşmamıştır. Elimizdeki bütün nüshalar, Tokat Kalesi dizdarı Ârif Ali'nin kitabı yeniden düzenleyerek kaleme aldığı ikinci biçimi yansıtır. Âlî bu ikinci yazılışı hicrî 762 (1360-61) yılına, yani I. Murad'ın ilk yıllarına yerleştirir; Fuad Köprülü başta olmak üzere hemen bütün araştırmacılar ise II. Murad dönemini (1421-1444, 1446-1451) kabul eder. Ârif Ali, destanın başında kendi anlattığına göre, kitabın daha iyi anlaşılması için onu on yedi kısma, yani meclise ayırmış ve araya manzum parçalar eklemiştir. Akkaya, nüshalardaki beyitlerin ve metinde Timur ile Bayezid'den söz edilmesinin düzenlemenin II. Murad'dan az önceye rastladığını düşündürdüğünü, ancak kesin hükmün öteki nüshalarla karşılaştırma yapılmadan verilemeyeceğini belirtir. İbn Alâ'nın metnine Ârif Ali'nin ne kadar sadık kaldığı ve Dânişmendliler ile Selçuklular arasındaki husumetin ilk yazarın tavrını nasıl etkilediği sorularına bugün için kesin bir cevap yoktur.
Üçüncü aşama, Âlî'nin kendi çalışmasıdır. Niksar'daki görevi sırasında Ârif Ali'nin kitabının bir nüshasını gören Âlî, onu yeniden biçimlendirerek bir Dânişmendliler tarihi hâline getirmiş ve Mirkâtü'l-cihâd adını vermiştir. Bazı araştırmacılar bu eseri Danişmendname'nin üçüncü yazımı sayar. İlk iki yazılışın öyküsünü de bugün esas olarak bu eserden öğreniyoruz. Âlî'den sonra Cenâbî, Karamânî, Kâtib Çelebi, Müneccimbaşı ve Hezarfen Hüseyin gibi Osmanlı tarihçileri destanı doğrudan tarih kaynağı olarak kullanmış, XIX. yüzyılda P. Casanova, J. H. Mordtmann ve Jean Laurent gibi şarkiyatçılar ile Necip Âsım, Halil Ethem ve Amasya Tarihi'nin yazarı Hüseyin Hüsâmeddin gibi Türk tarihçileri de aynı yolu izlemiştir.
Nüshalar ve Neşirler
Destanın yazma nüshaları Türkiye'de özel ellerde ve çeşitli kütüphanelerde, ayrıca Rusya ve Avrupa kütüphanelerinde bulunur. Bugüne kadar on dokuz nüsha tespit edilmiştir. Şükrü Akkaya'nın tanıttığı nüshalardan biri Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne geçmiş olup 225 yapraktır, sayfa başına on sekiz satırdan oluşur ve içinde 2994 mısralık manzum bölüm bulunur. Aynı hacimdeki Orhun nüshası ise 430 sayfadır ve öbüründe bulunmayan elli beyit daha taşır. İstanbul'da Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet koleksiyonundaki "Hikâyet-i Melik Gazi" başlıklı nüsha 1016 (1607) tarihlidir. Bu yazmalar birbirinin tıpkısı değildir; sonraki istinsahlar sırasında farklar doğmuştur.
Ayrıntıdaki farkların bir örneği, Dânişmend Gazi'nin gazaya çıkış tarihidir. Bazı nüshalar bunu hicrî 360 yılı Recep ayının bir Cuması olarak verir ki bu miladi 970-71'e denk gelir; oysa o tarihte Malatya'dan sefere çıkacak bir Türk gücünden söz etmek mümkün değildir. Muallim Cevdet nüshası ve bazı başkaları aynı gün ve ayı hicrî 460 olarak düzeltir; bu da 1068'e karşılık gelir ve tarihî gerçeklerle uyumludur. Destanda bundan sonra hiç tarih geçmez, yalnızca metnin sonunda Selçuklu tahtında Sultan Rükneddin'in bulunduğu kaydedilir ki bu da 1262-1266 arasına işaret eder. Dolayısıyla anlatı, kabaca iki yüz yıllık bir döneme yayılan olayları tek bir sefer hikâyesinde toplamış görünür.
Bilimsel inceleme geç başlamıştır. Destandan ilk söz edenler Th. Houtsma ve Smirnov olmakla birlikte önemine ilk dikkat çeken ve kısa çözümlemeler sunan Fuad Köprülü'dür. Eseri bütün yönleriyle ele alan ilk kapsamlı çalışma, Irène Mélikoff'un 1960'ta Paris'te yayımladığı La Geste de Melik Dânişmend'dir: birinci ciltte giriş ve Fransızca çeviri, ikinci ciltte tenkitli metin yer alır. Necati Demir'in Harvard Üniversitesi'nde 2001-2002'de yayımlanan dört ciltlik çalışması (tenkitli metin, Türkçe çeviri, dil incelemesi ve sözlük, tıpkıbasım) ile 2006'da Ankara'da çıkan Dânişmend Gazi Destanı bu çalışmaların devamıdır. Nüshaların dili de ilgi çekicidir. Akkaya'ya göre öz Türkçe söz hazinesinin zenginliği ve dikkate değer gramer özellikleri eserin en kıymetli yanlarındandır; manzum kısımlar ise hezec bahrinin mefâîlün mefâîlün feûlün kalıbıyla, halkın kolayca anlayacağı bir dille söylenmiştir.
Anlatının Kuruluşu
Destan Dânişmend Gazi'nin doğumu ve yetişmesiyle başlar. Asıl adı Melik Ahmed olan kahraman Malatya'da, Malatya Emiri Ömer'in kızı ile Ali b. Mızrab'ın oğlu olarak dünyaya gelir. Battal Gazi'nin torunu Sultan Turasan'la arkadaş olur; bir yandan silahşorluk, bir yandan İslami ilimler öğrenir ve kısa sürede âlim olduğu için kendisine Dânişmend lakabı verilir. Bir gece rüyasında Hz. Peygamber'i görür ve gaza emri alır; aynı gece Turasan da rüyasında dedesi Battal Gazi'den benzer bir talimat almıştır. İkisi Bağdat'a gidip halifeden izin ister; halife onlara Battal Gazi'nin sancağını ve Ebû Müslim'in alemini teslim eder. Böylece, nüshalarda hicrî 360 olarak geçen tarihte Rum diyarında gaza başlar. Çavuldur Çaka, Hasan b. Meşiyya, Eyyûb b. Yûnus, Süleyman b. Nu'mân, Kara Doğan ve Kara Tegin gibi yiğitler gaziye katılır. Harap hâldeki Sivas Kalesi onarılarak merkez yapılır ve oradan çevre şehirlere seferler düzenlenir.
Bu aşamada Dânişmend Gazi, ünlü bir Rum cengâveri olan Artuhi ile karşılaşır, onu yener ve Müslüman ederek yanına alır; Artuhi bundan sonra gazinin en yakın dostu olur. Turasan'ın bir grup gaziyle İstanbul'u almak için gönderilmesi başarısızlıkla biter ve Turasan Alemdağı'nda şehit düşer. Mâmûriye (Ankara), Mankūriye (Çankırı), Kastamonu ve Gerede taraflarına seferler yapılır. Bunun ardından Dânişmend Gazi, Ocak'ın ifadesiyle, bütün faaliyetini Yeşilırmak havzasının fethine yöneltir. Yankoniya (Çorum), Sisiya (Gömenek), Dokiya (Tokat), Karkariye (Zile), Harsanosiya (Niksar) gibi kaleler ile Haç Deyri ve Deryanos Deyri gibi büyük manastırlar onun karşısında tutunamaz.
Anlatının sonu Niksar'dadır. Dânişmend Gazi, Canik tarafını da ele geçirmek isterken yolda pusuya düşer ve yaralanır; Niksar'a döner, orada vefat eder ve kalesinin karşısına gömülür. Fetihleri oğlu Melik Gazi sürdürür; destanın bu son bölümünde Melik Gazi'nin Bağdat'a gidişi, babasının kaybedilen yerlerini geri alışı ve Niksar'da mezarı üzerine türbe yaptırması anlatılır. Eserin sonunda yazar dünyanın faniliğine dair nasihatlere yer verir ve Danişmend ile Selçuk hanedanlarının tarihçesini birkaç satırda anlatır; Akkaya bu kısımdaki bilgilerin kırık dökük ve yanlış olduğunu belirtir.
Destanın Dünyası
Dânişmendname'nin kahramanları, Battalname ve Ebû Müslimname'dekilerin aksine sıradan insan özelliklerine sahiptir. Eserde devler, cinler, periler ve cadılar yoktur; doğaüstü motif olarak yalnızca birkaç yerde Hızır'ın görünüp yaraları iyileştirmesi geçer. Dânişmend Gazi'nin kerametleri ise Ocak'ın dediği gibi onun kişiliğinin sürekli bir parçası değil, istisnai olaylardır. Bununla birlikte Akkaya'nın incelediği nüshadan aktardığı örnekler, anlatının abartıdan tümüyle uzak olmadığını gösterir: Atuş adlı pehlivanın boyu yüz arşın, elindeki ağaç yüz altmış batmandır ve ağacına astığı taşlar kırkar batmanlıktır.
Kahramanların inanç dünyası baştan sona Sünnî çizgidedir. Hepsi beş vakit namazını kılar, içki içmez; Dânişmend Gazi halifenin iznini almadan gazaya çıkmaz, ordusunda halife alemini hazır bulundurur ve ganimetten halifenin payını düzenli olarak Bağdat'a gönderir. Eski Türk inançlarının izi ancak gazinin düğününde 150 atın kesilmesi gibi tek bir motifte görülür. Savaşan tarafların birbirinin dilini bilmesi de dikkat çeker: Müslümanlar Rumca bilir, Rumlar Türkçe konuşur ve taraflar zaman zaman kılık değiştirerek birbirlerine casusluk yapar. Ocak'a göre bu ayrıntı, tarafların bütün düşmanlığına rağmen ortak bir hayat tarzına sahip olduklarını gösterir. Gazinin çevresindeki yiğitlerin bir kısmı Çavuldur Çaka, Kara Doğan, Kara Tegin gibi öz Türk adlar taşıyan Müslümanlardır; Artuhi başta olmak üzere öbür kısmı mühtedi Rumlardır. Harşana Kalesi'nin sahibi Şâh-ı Şettât'ın kızı olup Artuhi'ye duyduğu aşk yüzünden Müslüman olan Efromiya ise destanın en ilginç tiplerinden biridir.
Coğrafya bakımından destan alışılmadık ölçüde somuttur. Battalname ve Saltukname'nin masal ülkelerine karşılık Danişmendname'de olayların geçtiği yerler gerçek Anadolu şehirleridir: Sivas, Tokat (Dokiya), Kayseri (Kayseriyye), Çorum (Yankoniye), Gömenek (Sisiyye), Zile (Karkariyye), Niksar (Harsanosiyye), Turhal (Kaşan), Osmancık (Eflanus), Çankırı (Mankuriyye), Ankara (Engüriyye ya da Ma'muriyye), Sinop, Samsun ve Amasya (Amasiyye ve Haraşna). Tokat çevresindeki olaylar özellikle ayrıntılı tasvir edilir; bu, yazarın bölgeyi iyi tanımasına ya da bölgeden olmasına bağlanır ve Tokat Kalesi dizdarı Ârif Ali'nin metne verdiği biçimle uyumludur. Kızılırmak ve Yeşilırmak eski ve yeni adlarıyla anılır. İstanbul'un arada bir söz konusu edilmesi ise Türklerin o şehri fethetme hayalinin bir parçasıdır.
Amasya ve Harşana Kalesi
Destanda Amasya, Harşana ya da Haraşna adıyla geçer. Ocak'ın özetinde Dânişmend Gazi'nin Yeşilırmak havzasındaki fetihlerinin son halkası Harşana Kalesi'dir; kale, ihtida ederek Artuhi ile evlenmiş genç ve yenilmez cengâver Efromiya'nın babasının elindedir. Bu cümle destanın ana hatlarının Amasya'ya nasıl yerleştiğini gösterir ama ayrıntıları vermez. Ayrıntılar için nüshalara bakmak gerekir. Akkaya'nın aktardığı nüshada Artuhi'nin kendi hikâyesi de bu çevreyle bağlanır: Artuhi, Malatya'da bir Müslüman âlimin kızından doğan, Rum Kayser'in eline esir düşmüş bir kadının çocuğu olarak anlatılır ve yetişkin olduğunda Amasya yörelerinde ava çıkmışken bir kıza âşık olur. Kızın kim olduğunu sonradan öğrenir: Amasya Sultanı, Rumların halifesi ve Kayser'in amcası Şah-ı Şaddat'ın kızı Efrumye Bânû'dur.
Artuhi bu aşkı yedi yıldır içinde taşıdığını Melik'e söyler; Melik, Amasya yönüne yola çıkmayı kabul eder. Yolda kızın Rumların beylerbeyi, cihan pehlivanı Nestor'a gelin gönderildiğini öğrenirler. On iki bin muhafızlı kafileye pusu kurarlar. Artuhi'nin narasını duyan Efrumye, kelepçelerini hile ile çözdürür, getirilen has atlardan birine sıçrar ve kılıç çekerek kendini Şah-ı Şaddat'ın kızı ve Melik Dânişmend'in ayağının toprağı olarak tanıtır. Rüyasında gördüğü dört ırmaklı bağı Melik'e anlatması, onun neden Müslümanların safına geçtiğini açıklayan ihtida sahnesidir. Ocak'ın tespitine göre Efromiya eski Türk kadınları gibi savaşçıdır ve pek çok savaşta Dânişmend Gazi'nin sağ kolu olur.
Ardından uzun bir savaş dizisi gelir. Efrumye bir çarpışmada attan düşer, kementle yakalanır ve Çorum'da bir zindan kuyusuna atılır. Harşana çevresindeki savaşlarda Gürcistan Beyi Behmen ordusuyla, Sinop tarafından da Atuş adlı pehlivan yetmiş bin kişiyle gelir. Yaralanan Melik rüyada Hz. Peygamber'in mübarek salyasıyla iyileşir, Battal Gazi'nin yardıma geleceği müjdesini alır ve çarpışma sırasında kopan toz, çakan yıldırım ve çöken karanlık Müslümanlara yardım eder. Melik yaya olarak Atuş'a yaklaşıp başını uçurur. Nestor ile Şaddat Harşana Kalesi'ne sığınır. Anlatıcı o gün on iki bin kâfirin diri tutulduğunu, otuz bininin kılıçtan geçirildiğini, esirlerden sekiz binin Müslüman olduğunu aktarır; ganimetten artan yirmi yüklük hazine Tokat'a, oradan Sivas'a gönderilir.
Efrumye'yi kurtarma işi, hikâyenin Amasya'ya ait en canlı kısmındadır. Artuhi'ye bir çeşme başında rastlayan İltekin, babasının Bağdatlı bir bezirgân olduğunu, kendisinin rüyasında Hz. Peygamber'i gördüğünü söyler ve Efrumye'nin yerini göstermeyi önerir. Gizli yollardan Efrumye ile yedi yüz esir kurtarılır, ambarlardaki elbise ve silahlar dağıtılarak kale zaptedilir, imam ve kadı atanır. Dönüşte karşılaştıkları genç bir yiğit olan Serkiz'e Artuhi Ahmed adını verir; yolda Mamuriye'ye gönderilen bir gelin kafilesi, Gülnüş Bânû'nun alayı baskınla ele geçirilir. Bunun ardından Melik Danişmend Harşana'yı kuşatır ve Nestor ile Şaddat'a Müslüman olup teslim olmalarını önerir. Onlar yardım çağırır; Canik'ten Bulgar dağına kadar uzanan bölgenin beyleri doksan bin kişi toplar. Müslümanlar halife alemi ve Ebû Müslim sancağıyla saf tutar, şiddetli vuruşmanın ardından kâfirler dağılır. Ahmed Serfiraz, Şaddat'ı yakalayıp Melik'in huzuruna getirir; Harşana kısmen hile, kısmen harple alınır. Ardından leşker kadısı nikâh kıyar ve yedi gün yedi gece süren bir düğün yapılır; Akkaya, bu düğün için istenen yiyecek listesini (on bin batman pirinç, bin koyun, yüz deve ve daha fazlasını) ayrıca aktarır. Şaddat, mühtedi bekçilere servet vadederek kaçmayı başarır ve yeni bir saldırı için asker toplamaya koyulur.
Bu ayrıntıların hepsi Akkaya'nın incelediği nüshaya aittir. Nüshalar arasında, hele Mélikoff'un tenkitli metniyle Akkaya'nın tanıttığı yazmalar arasında, olayların sırasında ve kişi adlarının yazılışında farklar bulunabilir; Akkaya da Yinanç'ın "elimizdeki destan" diye tanıttığı nüshanın içerik bakımından kendisininkinden farklı olabileceğini belirtir. Bu yüzden Amasya bölümünün anlatımı tek bir kesin metne dayandırılmamalıdır.
Tarihî Çerçeveyle Karşılaştırma
XVI. yüzyıl tarihçisi Cenâbî Mustafa'nın el-Aylemü'z-zâhir adlı eserinin Dânişmendlilere ayrılan bölümünde (Muharrem Kesik'in tenkitli metin ve çevirisi, 2001), Melik Dânişmend'in o civardaki "kâfir ülkesinin başkenti" Harşene'yi (Amasya) fethe giriştiği, şehrin hükümdarı Şettât'ın dışarı çıkıp çok şiddetli bir savaş yaptığı ve yenildiği anlatılır; Müslümanlar şehrin önünde karargâh kurarak kuşatmış ve savaşarak almıştır. Aynı metinde Şettât'ın kızı Efrumiye'nin, Melik Dânişmend'in oğlu Melik Gazi Muhammed'i Bağdat'a götürenler arasında anıldığı da görülür. Cenâbî'nin özeti, destanın Amasya bölümünü tarih diline çevirmiş gibidir ve Danişmendname'nin Osmanlı tarihçiliğindeki etkisinin bir örneğini oluşturur.
Bu aktarımın dipnotlarında Amasya'ya dair iki ilginç ayrıntı bulunur. Hüseyin Hüsâmeddin, Dânişmendli veziri Nâsırüddevle İltekin el-Artukî ile oğlu Emir Hüsâmüddevle Hasan Gâzî'nin gömülü olduğu bir türbeden söz eder; Amasya Tarihi'ne göre bu yapı İltekin Bağları mevkiinin üstünde, dağın eteğinde, dört taş sütun üzerine oturtulmuş silindirik taş kubbeli bir yapıdır. Cenâbî'nin aktardığına göre Melik Gazi, babasının veziri İltekin'in oğlu Halfet'i vezir yapmış ve Amasya'daki Halîfet Medresesi'nin onun tarafından yaptırıldığı söylenir. Destandaki İltekin ile bu tarihî vezirin aynı kişi olup olmadığı kesin olarak bilinmez; ancak ad benzerliği, anlatının Amasya'nın gerçek yer ve kişilerinden beslendiğine işaret eder. Osman Turan'ın tespiti ise başka bir yönü açar: ona göre Efrumiye, gerçekte Malatya'daki Ermeni Ortodoks hâkimi Gabriel'in kızı Morphia'dır. Bu görüş doğruysa destan, bir tarihî kadını Amasya sultanının kızına dönüştürmüş demektir.
Tarih Kaynağı mı Hurafe Kitabı mı
Danişmendname'nin değeri üzerine yirminci yüzyıldaki tartışma, Amasya'nın erken tarihini yazanları da doğrudan ilgilendirir. XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı tarihçileri destanı eleştirisiz biçimde bir vekâyinâme olarak kullanmıştır. Bu eğilime en sert tepkiyi Mükrimin Halil Yinanç göstermiş; eseri "ihticâca salih olmayan bir hurafat kitabı" saymış, içindekilerin bütünüyle uydurma olduğunu, yer adlarının gerçek coğrafyayla ilgisinin bulunmadığını ve Artuk Bey'in Yeşilırmak havzasındaki fetihlerinin destanda Dânişmend Gazi'ye mal edildiğini, Artuhi'nin bu gerçeğin yansıması olduğunu ileri sürmüştür. Hatta bazı geç Ermeni kaynaklarının müphem ifadelerine dayanarak Dânişmend Gazi'nin kendisinin Ermeni asıllı bir mühtedi olduğunu iddia etmiştir.
Irène Mélikoff ise dönemin yerli ve yabancı kaynaklarıyla destanı titizlikle karşılaştırmış ve eserin ne eski Osmanlı tarihçilerinin sandığı gibi gerçek bir vekâyinâme ne de Yinanç'ın dediği gibi bir hurafe kitabı olduğunu göstermiştir. Dânişmend Gazi'nin kişiliği, fetihleri ve coğrafi adlar bakımından destan önemli ipuçları taşır. Osman Turan da Yinanç'ın aşırıya gittiğini belirterek başka kaynaklarla karşılaştırıldığında Danişmendname'nin kullanılabilir bir tarih kaynağı olduğunu göstermiştir. Bu iki uç arasındaki orta yol bugün de geçerlidir ve destanın ayrıntısının kaynaklarla sınanarak kullanılmasını gerektirir. Amasya bakımından bunun anlamı açıktır. Dânişmendlilerin Yeşilırmak havzasına, Amasya dâhil, hâkim olması tarihî bir olgudur; ama Efrumiye'nin aşkı, Nestor'un pusuları ya da Atuş'un yüz arşınlık boyu destanın kendi dünyasına aittir ve belgeyle doğrulanmış sayılamaz.
Edebî Değeri
Akkaya, eserin asıl değerinin edebî olduğu kanaatindedir. Ona göre on dördüncü ya da on beşinci yüzyılda yiğitlik konusunda Türkçe bir romanın yazılmış olması, tekrarlara ve kalıplaşmış anlatımlara rağmen sonradan Mevlid'de ve Köroğlu türküsünde şekillenen motiflerin burada bulunması, öz Türkçe söz hazinesinin zenginliği ve düğün, ziyafet, savaş, barış gibi gelenekleri aktarması Danişmendname'yi ihmal edilemez kılar. Eserin ruhunu belirleyen bir başka özellik, anlatıdaki insan tipleridir. Müslüman-Türk serdarı Dânişmend Gazi'nin sağ eli sayılan Artuhi'nin, bozkır hükümdarı aslanı bile hiçe sayan mitolojik bir Türk anadan doğduğu anlatılır. Akkaya'nın aktardığı nüshada Nestor'un Atuş'un zaferi şerefine verdiği ziyafetin menüsü, domuz yahnisinden lahana turşusuna, balık yahnisinden fıçı havyarına kadar uzun bir liste hâlinde sayılır; böyle ayrıntılar yemek kültürü tarihi açısından da malzeme sunar.
Amasya bu edebî dünyada gerçek bir kent olarak yer alır: Yeşilırmak kıyısındaki kale, çevresindeki bağlar, bağlardaki türbeler ve medrese. Eserin Amasya bölümlerinin asıl değeri, tarihî olayların ayrıntısını belgelemekten çok, Amasya'nın Anadolu'nun Türkleşme sürecindeki yerinin halk belleğinde nasıl canlandığını göstermesindedir. Destan bir yandan Dânişmendli kimliğinin şehirdeki izlerini, öte yandan Amasya'nın kuşatma ve savaş tecrübesini destansı bir dille saklar.
Kronoloji
1068 (hicrî 460): Muallim Cevdet nüshası ve bazı başka nüshalara göre Dânişmend Gazi'nin Malatya'dan gazaya çıkış tarihi; öteki nüshalarda hicrî 360 (970-71) yazılıdır.
1245 (hicrî 642): II. (Osman Turan'a göre I.) İzzeddin Keykâvus'un emriyle İbn Alâ'nın menkıbeleri ilk kez kitap hâline getirdiği kabul edilen tarih. Bu ilk metin günümüze ulaşmamıştır.
1262-1266: Destanın sonunda Selçuklu tahtında bulunduğu kaydedilen Sultan Rükneddin'in saltanat dönemi.
1360-61 (hicrî 762): Gelibolulu Mustafa Âlî'ye göre Ârif Ali'nin kitabı yeniden düzenlediği tarih; çoğu araştırmacı bunu II. Murad dönemine (1421-1451) bağlar.
1607 (hicrî 1016): İstanbul Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet koleksiyonundaki "Hikâyet-i Melik Gazi" nüshasının tarihi.
1960: Irène Mélikoff'un tenkitli neşri La Geste de Melik Dânişmend'in Paris'te yayımlanması.
2001-2002: Necati Demir'in Harvard Üniversitesi'nde yayımladığı dört ciltlik neşir.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Şükrü Akkaya, "Kitâb-ı Melik Dânişmend Gazi: Danişmendname", Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, VIII/1-2 (1950), s. 131-144.
- Muharrem Kesik, "Cenâbî'ye Göre Dânişmendliler", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 4 (2001), s. 227-250.
Diğer kaynaklar
- Ahmet Yaşar Ocak, "Dânişmendnâme", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993, s. 478-480. islamansiklopedisi.org.tr
- Irène Mélikoff, La Geste de Melik Dânişmend: Étude critique du Dânişmendnâme, I-II, Paris 1960.
- Necati Demir, Dânişmend-name, I-IV, Harvard University 2001-2002; Dânişmend Gazi Destanı, Ankara 2006.
- Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri I: Anadolu'nun Fethi, İstanbul 1944; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984.
- Vikipedi, "Dânişmendnâme" maddesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Dânişmendnâme
- Türk Dili ve Edebiyatı, "Danişmendname - Danişmend Gazi Destanı": https://www.turkedebiyati.org/danismendname/
Çevrimiçi kaynaklar







