Bir şehrin çarşısı, o şehrin gündelik hayatının en kalabalık sahnesidir ve sesleriyle tanınır. Amasya'nın tarihî çarşısında da bir zamanlar her zanaatın kendine özgü bir sesi vardı: bakır kapların kenarında dolaşan kalaycının tokmağı, sokaktan geçen bileycinin çıngırağı, semercinin biz ve çuvaldızla uğraştığı küçük dükkânın hafif tıkırtısı, urgancının dükkân önünde geri geri yürürken çevirdiği çarkın gıcırtısı. Sanayileşme, plastik ve seri üretim, ardından motorlu taşıtlar bu ustalıkların büyük bölümünü sessizliğe itti. Bugün birkaç son ustanın sürdürdüğü bu meslekler, elle üretimin ne kadar ince bir bilgiye dayandığını gösteren belgeler olarak kalmıştır.
Kaybolan meslekler üzerine yapılan derlemelerde basmacıdan celebe, nalbanttan hallaca, mestçiden sayacıya kadar yüzlerce zanaat sayılır. Bunların çoğunun adını bugünün gençleri duymamıştır. Oysa babaları işçi, çiftçi, mühendis ya da öğretmen olan pek çok kişinin dedeleri ya da büyük dedeleri demirci, kalaycı, marangoz, nalbant ya da çarıkçıydı. Amasya'da bu hafızanın izi yalnızca dükkânlarda kalmamış, ailelerin adlarına da geçmiştir. Şehrin eski kayıtlarında Kalaycızâdeler, Semercioğulları, nalbantlıktan eşraf sırasına yükselmiş aileler ve çarşının adını sayarak dükkân dükkân anlatan hatıralar vardır. Kalaycılık, sepetçilik, bileyicilik, semercilik, urgancılık ve nalbantlık, Amasya çarşısında en uzun süre yaşamış ve en sessizce çekilmiş zanaatlar arasındadır.
Çarşıda Zanaat Düzeni
Geleneksel çarşıda meslekler birbirinden bağımsız çalışmazdı. Bakırdan yapılan kapların kullanılabilmesi için kalaylanması gerektiğinden kalaycılar çoğunlukla bakırcıların hemen yakınında dükkân tutardı. Aynı mantıkla yük hayvanlarına nal çakan nalbant, hayvanın sırtına oturan semerin ustası ve yükü bağlayan ipi büken urgancı çoğu zaman yan yana ya da aynı sokakta çalışırdı. Bu komşuluk, ortak müşteri çevresini de belirlerdi. Yola çıkan bir kervancı ya da köylü hayvanını naldatır, semerini onartır, ipini yeniler ve bakır kabını kalaylatarak ihtiyacının büyük bölümünü tek uğrakta giderirdi.
Zanaatkârlar bir dönem loncalar halinde örgütlenmişti. Kalaycı loncaları, her parçanın yapıcısının bilinmesi için ayar damgasının kullanımını düzenlerdi. Osmanlı döneminde kalaycıların önemini gösteren kayıtlar da vardır. Surnâme-i Hümâyûn'daki bir minyatürde kalaycılar esnaf alayı içinde geçerken gösterilir; Surnâme-i Lebib'den aktarıldığına göre İstanbul Kalaycılar Kethüdâsı ile Üsküdar Kalaycılar Kethüdâsı, Mansûre Defterdarı Nafiz Efendi'nin obasında ağırlanmıştır. Loncaların ortadan kalkmasıyla bu meslekler örgütlü bir yapıdan çıkıp yalnızca usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen bir bilgiye dönüştü; ihtiyaçlar değişip çırak bulmak güçleşince de yeni usta yetişmez oldu.
Amasya'da da esnaf bu düzenin içindeydi. Hüsameddin, şehirde "her türlü esnafın birer kethüdâsı" bulunduğunu yazar ve bu kethüdaları, sâdâtın kethüdası sayılan nakîbü'l-eşrâf kaymakamıyla aynı cümlede anar. Kethüdalar yalnızca meslek içi işleri görmez, şehrin sözü dinlenen temsilcileri arasında sayılırdı. XVIII. yüzyılın ilk yarısında Amasya'daki a'yân çekişmelerini soruşturmak için gelen Anadolu müfettişi Köprülüzâde Fâzıl Abdullah Paşa, Hacılar Meydanı'nda kurdurduğu çadırlarda şehrin ileri gelenlerini, ulemayı ve meşayihi dinlerken esnafın kethüdalarını, sâdâtın nakiplerini ve halkın yiğitbaşılarını da tek tek çağırıp ifadelerini almıştı. Kalaycı, nalbant ya da semerci, gündelik hayatta dükkânının başında oturan bir zanaatkâr olduğu kadar, kethüdası aracılığıyla şehrin yönetimine sesini duyurabilen bir topluluğun da üyesiydi.
Amasya Çarşısının Eski Yüzü
Amasya çarşısının XX. yüzyıl başındaki görünümünü en ayrıntılı biçimde Osman Fevzi Olcay'ın hatıraları verir. 1887'de doğan Olcay, Mahkeme Çarşısı'nı, Saraçhane semtini, Taşhan'ın çevresini ve Alçak Köprü ile Sultan Bayezid Camii arasındaki yolu dükkân dükkân dolaşır; her dükkânın kime ait olduğunu, kimin kiracı olduğunu, sahibinin hangi mahallede oturduğunu hatırladığı kadarıyla yazar. Bu anlatıda manav, kasap, bakkal, berber, ekmekçi ve kahvecinin yanında zanaatkârlar da yer alır. Mahkeme Çarşısı'nda, bir bölümü Darü'l-Hilafeti'l-Aliyye binası olarak kullanılan büyük yapının karşısında "büyük bir nalbant dükkânı" vardı. Mehmet Paşa Camii'nin bitişiğindeki Mehmet Bey Medresesi'nin altında, caddeye inen merdivenin yanında Semerci Abduş adlı bir ustanın işlettiği dükkân bulunuyordu; bu dükkânlar medreseye gelir getirsin diye yaptırılmıştı. Alçak Köprü'den Sultan Bayezid Camii'ne giden yolun solundaki Kapancızâde Medresesi'nin kapısının yanında ise "sanatıyla meşhur" Bıçakçı Sivaslı Garnik çalışırdı.
Bu tablo, çarşıdaki dükkânların önemli bir kısmının cami ve medrese vakıflarına ait olduğunu da gösterir. Olcay, Mehmet Paşa vakfına bağlı Vakıfhan'ın altındaki dükkânların her yıl açık artırmayla kiraya verildiğini anlatır. Hüsameddin'in kayıtlarında da benzer bir düzen görülür: XVIII. yüzyılın ortasında kurulan Kâşifiye Medresesi'nin geliri için birkaç dükkân satın alınıp vakfedilmiş, daha önce de bedestendeki dükkânlar mescitlere vakfedilmişti. Zanaatkâr böylece çoğu zaman bir vakfın kiracısı olarak çalışır, ödediği kira bir medresenin, bir caminin ya da bir çeşmenin bakımına giderdi.
Çarşının nüfus bakımından da karışık bir yapısı vardı. Olcay, Taşhan'dan Saraçhane semtine ve Kileri Süleyman Ağa Camii'ne çıkan caddenin iki yanındaki yirmi kadar manifaturacı ve terzi dükkânının çoğunda Rum ve Ermeni esnafın bulunduğunu, Türk ve Müslüman esnafın ancak üç beş dükkân tuttuğunu yazar. Amasyalı Ermenilerin hatıra kitabına dayanan bir derleme de aynı tabloyu zanaat zanaat verir: şehirdeki Ermenilerin çoğu zanaatkârdı, en kalabalık atölyeler terzilerin, demircilerin, marangozların, ayakkabıcıların, dokumacıların ve tenekecilerin atölyeleriydi. 1890 tarihli rakamlara göre şehirde Ermenilere ait otuz demirci atölyesi, beş tenekeci atölyesi ve elli ayakkabıcı dükkânı vardı. 1915 tehciri ve ardından Rum nüfusun ayrılması, Olcay'ın deyişiyle "iktisadi iştigallerin" el değiştirmesine yol açtı. Olcay, tehcirle gönderilen Ermeni ayakkabıcıların dükkânları hakkında bilgi veremediğini ayrıca not eder. Nüfus rakamları konusunda ise dikkatli olmak gerekir. Olcay'ın verdiği yüksek gayrimüslim nüfus oranı, kitabı yayına hazırlayanlar tarafından Sivas vilayet salnamelerindeki daha düşük rakamlarla düzeltilmiştir.
Kalaycının Ateşi ve Tokmağı
Bakır kaplar zamanla kararır ve yemeğe zarar verecek bir hâl alır. Bakırın yiyecekle doğrudan temas etmesi zehirlenmelere yol açabildiğinden kapların içi kalayla sırlanırdı; bu işi yapana kalaycı denirdi. Kalay çok eski bir metaldir; kalay içeren ilk alaşımlar M.Ö. 3200-2500 yıllarında Mezopotamya'da kullanılmaya başlanmıştır. Kayseri'deki Kültepe'den çıkan yazılı kil tabletler, Anadolu'nun tunç üretimi için gereken kalayı Asur'dan sağladığını düşündürür. Roma döneminde bakır ve bakır alaşımlı yiyecek kaplarının iç yüzünün kalaylanması yöntemi keşfedilmiş, kalay hem tunç yapımında hem de kap kaplamada yaygınlaşmıştır. Kalay kaplı teneke kutu ise ilk kez 1812'de Londra'da üretilmiştir.
Kalaylama belli bir sıra izler. Önce kabın delik, ezik ya da kopuk yerleri onarılır; gerekirse bakır yama kalay lehimiyle tutturulur. Ardından kok kömürüyle yakılan ocakta kap tavlanır. Tavlama bakırın sertliğini azaltır ve yüzeydeki kaba kiri giderir. Ocak eskiden körükle, sonra elle çevrilen hava motoruyla, bugün ise elektrikli üfleyicilerle beslenir. Eğri ya da çökük yerler örs üzerinde çekiç ve tahta tokmakla düzeltilir; kap bütün işlem boyunca kısaç denen maşayla tutulur. Temizleme aşamasında kap, ince kömür tozuyla karıştırılmış kum havuzunda ovulur. Büyük kaplarda bu iş çıraklar tarafından ayakla, bir sağa bir sola dönülerek yapılırdı; çıplak ayakla çalışılan dönemlerde ayak altlarının delindiği anlatılır. Günümüzde kum havuzu neredeyse terk edilmiş, yerini asit ya da kostikle temizleme almıştır.
Asıl kalaylamada yüzey eşit ısıtılır, nişadır serpilip pamukla sürülür ve yoğun duman çıkınca yüzeyin hazır olduğu anlaşılır. Nişadır yüzeydeki görünmeyen kiri yok eder, kalayın düzgün tutunmasını sağlar. Kalay çubuğu ısınmış yüzeye sürülerek eritilir ve pamukla her yere yayılır. Kalay almayan yerler fırçalanır, kap ikinci kez ısıtılıp nişadırlanarak düzeltilir. Son olarak kap suya daldırılır, talaşa batırılarak elle sürtülüp kurutulur; talaş hem yüzeyi çizmeden kurutur hem de parlatır. Bakır kaplar yılda bir ya da iki kez kalaylanır, her kalaylamada yenilenmiş olurdu.
Amasya'da Kalaycılar ve Kalaycızâdeler
Amasya'da kalaycılık, bir ailenin adına dönüşecek kadar köklü bir meslekti. Hüsameddin'in kayıtlarında Kalaycı Halil Ağa adında bir Amasyalının 1164 (1751) yılında sarayda bostancıbaşı olduğu yazılıdır; bostancıbaşılık, saray bahçelerinin ve sahillerinin korunmasından sorumlu, padişaha yakın bir makamdı. Ailenin sonraki kuşağı Kalaycızâde diye anıldı. Halil Ağa'nın oğlu Hacı Ömer Ağa 1174 (1760-61) yılında ölürken malının üçte birinden bir medrese yapılmasını vasiyet etti ve şehrin tanınmış âlimlerinden Següköylüzâde Hacı Mehmed Kâşif Efendi'yi vasi tayin etti. Medrese 1175'te (1761-62) Eski Kethüdâ Mahallesi'nde, Abdullatif Efendi Kütüphanesi'nin doğusundaki sokakta yapıldı, vasiyet edilen paranın kalanıyla birkaç dükkân alınıp vakfedildi ve yapı vasinin adıyla Kâşifiye diye anıldı. Ahşap olan medrese 1244'te (1828-29) Ak Hasanzâde Hacı Hasan Ağa, 1304'te (1886-87) ise Şefik Paşa'nın eşi Ayşe Hanım tarafından yeniden yaptırıldı. Hüsameddin, Kalaycızâde Hacı Ömer Ağa'nın Kâşifiye Medresesi'nin önünde 1179 (1765-66) tarihli bir çeşme yaptırdığını da kaydeder. Bu tarih Ömer Ağa'nın ölümünden sonraya düştüğü için çeşmenin onun vasiyeti ya da vakfı yoluyla yapılmış olması akla yakındır, ancak kaynak bu konuda açıklama yapmaz.
Ömer Ağa'nın oğlu Kalaycızâde Hacı Ca'fer Ağa, babası öldüğünde kardeşi Hacı Abdullah Efendi ile birlikte yetim kalmış ve Amasya müftüsü Kâşif Mehmed Efendi'nin vesayetinde büyümüştü. 1188'de (1774-75) Enderun'a alınan Ca'fer Ağa, silahdar Lâdikli Seyyid Abdullah Ağa'nın himayesinde dülbend ağalığına kadar yükseldi, 1210'da (1795-96) Bayezid Paşa vakfının mütevelliliğiyle Amasya'ya gönderildi ve meclis-i a'yân üyesi olarak 1236 (1820-21) dolaylarında öldü. Hüsameddin aileyi Çeribaşı Mahallesi'nin eşrafından sayar. Bir kalaycı lakabının iki kuşak içinde saray hizmetine, medrese ve çeşme vakfına, şehir meclisine uzanması, esnaflıkla şehrin seçkinleri arasındaki sınırın Amasya'da sanıldığı kadar kalın olmadığını gösterir.
XIX. yüzyılda aynı yükseliş başka bir kalaycı ailesinde tekrarlanır. Hüsameddin'e göre "Kara Hâfız" diye tanınan Hacı Mehmed Ağa, Amasya'nın kalaycı esnafından Hasan bin Halil'in oğluydu. Gençliğinde "Kalaycıoğlu" diye tanınıyor, kendi el emeğiyle çalışıyordu. Kazandığıyla Şeyhzâde Kadı Mustafa Necib Efendi'nin mirasını, çiftliğini ve Köprübaşı'ndaki konağını satın alarak a'yân arasına girdi. 1281'de (1864-65) mutasarrıf Ziya Paşa döneminde nakdî yardımların toplanmasında gösterdiği gayretle meclis-i idare üyeliğine seçildi. Hüsameddin'in başka bir maddesinde, Alaca Hamam'ın erkekler kısmının doğusundaki tarihî bir konağın önce Kadızâde Mustafa Necib Efendi'ye, sonra "Kara Hâfız diye meşhur Kalaycızâde Hacı Mehmed Ağa"ya geçtiği ve 1333 (1915) yangınında tamamen yandığı anlatılır. Olcay da Alçak Köprü ile Sultan Bayezid Camii arasındaki yolu anlatırken Kara Hafız Ağa'nın evinden ve oğulları Ali ve Necip Efendilerden söz eder; Necip Efendi'nin oğlu Agâh Bey, Olcay'ın idadi arkadaşıydı. Olcay'ın hatıralarında ayrıca Kalaycıoğlu Bekir Ağa'nın adı geçer; Mustafa Bey Hamamı ile külhanı arasındaki yüksek kahvede toplanan horoz meraklılarının başında gelenlerden biri, "Kalaycı oğlu Bekir"di.
Kalaycılığı fiilen sürdürenler XIX. yüzyılın sonunda çoğunlukla gayrimüslim ustalardı. Amasyalı Ermenilerin hatıra kitabına dayanan derlemede şehirde dört Ermeni kalaycı sayılır. Bunların yanında kalay ve sacdan çeşitli eşya yapan on bir Ermeni tenekeci vardı; en kıdemlileri olan Kapriel Djamdjian teneke semaver yapımında uzmanlaşmıştı ve şehre pencere ve lamba camını ilk getiren kişi olarak da anılır. 1890 rakamlarına göre şehirdeki beş tenekeci atölyesinin hepsi Ermenilere aitti.
Taşova'da kalaycılığın öyküsü bu geriye çekilişi iyi gösterir. Taşova 1944'te ilçe olduktan sonra Karadeniz'den sırtında körükleriyle gelen kalaycılar burada körük kalaycılığı yapmaya başlamış, köylerde haftalarca hatta aylarca kalmıştır. İlçenin ilk kalaycı ustaları arasında Yusuf Günaydın, Gafur Karaismailoğlu, Dursun Ali Karaismailoğlu, Salih Kuşdil, Ali Rıza Günaydın ve Mustafa Gündoğdu sayılır. Bunların yanında yetişen Hasan Fehmi Karaismailoğlu, Saadettin Şahin ve Şaban Yıldırım gibi çıraklar 1970-1990 arasında işi sürdürmüş, talep azalınca bırakmıştır. 2009'da Taşova Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin yaptığı araştırma sırasında ilçede kalaycılığı hâlâ sürdüren tek usta Sebahattin Günaydın'dı. Genel olarak bakırcılığın gerilemesine koşut olarak kalaycılık da gerilemiş, kalaycı dükkânlarının çoğu 1950 ile 1960 arasında kapanmıştır. Gezici kalaycılık bir süre daha etnik bir meslek olarak sürmüştür.
Bakırcı, Tenekeci ve Semaverci
Kalaycının işi bakırcıdan ayrı düşünülemez. Bakırcılık, kazan, testi, leğen, tas, tencere, tava, sahan, bakraç, mangal, ibrik ve tepsi gibi kapların dövme ve sıvama teknikleriyle yapılması sanatıdır. Kaplara şekil ve motif işlemek için kabartma yöntemi uygulanır ve bu işte keski kalemi ile darbe kalemi kullanılır. Ev eşyası olarak üretim azalmış, bakır işlemeciliği büyük ölçüde süs eşyasına dönmüştür; yine de Anadolu'nun birçok yöresinde az da olsa sürmektedir. Bakırın kalaylanması için kapların onarımı da gerektiğinden kalaycı çoğu zaman bir tür yan sanayi işlevi görürdü.
Amasya bu alanda çevresindeki şehirlerin gerisindeydi. Ermeni hatıra kitabına dayanan derlemeye göre yakındaki Tokat ve Merzifon'da çok daha fazla bakırcı vardı; Amasya'da ise toplam sekiz bakırcı atölyesi bulunuyordu. Tanınmış bakırcılar arasında Mavian kardeşler ile Avrupa usulü imbik yapımında uzmanlaşmış Kazancı Hovhannes anılır. Şehirde ayrıca bakırı ve başka madenleri eritip küçük büyük çanlar döken, sarı pirinçten şamdan ve buhurdan yapan iki Ermeni çan ustası çalışıyordu.
Bakırcılıkla tenekeciliğin birleştiği zanaatlardan biri semaverciliktir. Olcay, Mahkeme Çarşısı'ndaki bir mağazanın değerli eşyaları arasında Rus semaverlerini sayar; Kapriel Djamdjian'ın teneke semaverleri de aynı dönemde şehirde yapılıyordu. Bu zanaat Taşhan'ın çevresinde günümüze kadar ulaşmıştır. 1110 (1698-99) tarihli kitabesine göre Hacı Mehmet Paşa tarafından yaptırılan, iki katlı ve sokağa açılan dükkânlarıyla Osmanlı şehir içi hanlarının tipik bir örneği olan Taşhan, 2008-2010 yıllarında Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. 2025'te çıkan bir habere göre Hamdi Küçük, çocukluğundan beri babasıyla birlikte Taşhan'da semaver yapıyordu; restorasyon için iş yerleri boşaltılınca yaklaşık on iki yıl önce İstanbul'a gidip taksi şoförlüğüne başlamış, babasının ölümünden sonra Amasya'ya dönerek mesleğe geri dönmüştür. Diğer semaver ustaları da öldüğü için şehrin kalan tek semavercisi olan Küçük, kesilip birleştirilen yirmi yedi parça sacdan oluşan semaverlerin yanında coğrafi işaretli bakır semaverler de yapmaktadır. Aynı haberde konuşan 76 yaşındaki esnaf Osman Zengin, Taşhan'ın bulunduğu bölgede daha önce beş semaverci bulunduğunu, yeni usta yetişmediği için bakırcılık ve semavercilik gibi mesleklerin unutulmaya yüz tuttuğunu söyler.
Plastikten önce maden kaplar ev ekonomisinde toprak kapların yerini aldı. Lehimci ya da tenekeci, küçük ev aletlerini onaran gezici bir esnaftı; teneke maşrapanın kulpunu, ibriğin emziğini, çinko kabın yırtığını lehimlerdi ve genellikle demircinin yan kolunu oluşturuyordu. Toprak kap satan çömlekçi ise orta ve üst gelir gruplarının kalaylı bakır kaplara yönelmesiyle geriledi, ancak çömlek kırsal yörelerde bugün de kullanılmaktadır. Amasya'da XIX. yüzyıl sonunda üçü Ermenilere, biri bir Ruma ait dört çömlekçi atölyesi vardı. Aynı çarşıda, tuhafiye eşyasını köy köy dolaşarak satan çerçi gibi gezgin esnaf da yer alırdı; çerçi yaklaştığında üzerindeki eşyaların birbirine çarpmasından çıkan ses onun geldiğini duyururdu.
Sazdan Örülen Sepetler
Plastiğin olmadığı zamanlarda meyve, sebze ve yük taşımanın en pratik yolu sepetlerdi. Sepetçiler söğüt dallarını, sazı ve kamışı örerek dayanıklı sepetler, küfeler ve zembiller yapardı. Her sepet, ustanın parmaklarında ilmek ilmek şekillenirdi. Bağ bozumundan pazar alışverişine uzanan işlerde bu sepetler gündelik hayatın vazgeçilmez yardımcısıydı. Pazarlarda sebze ve meyve taşıyan hamallara küfeci denirdi; hamal esnafının güçlü loncaları vardı ve meslek çoğu kez babadan oğula geçerdi. Plastik kasalar yaygınlaşınca sepetçinin yeri daraldı.
Amasya gibi bağı, bahçesi ve meyvesiyle tanınan bir şehirde sepetin yeri büyüktü. Olcay'ın anlattığı çarşıda manav dükkânları sıra sıra dizilir, Ziyere yaylacılarının kaymak, süt ve yoğurdu, bağ ve bahçelerin en güzel sebze ve meyvesi bu dükkânlara gelirdi. Şehir dışına gönderilen ürünler için ise daha sağlam kaplar gerekirdi: XIX. yüzyıl sonunda Ermeni marangoz Krikor Djurian, Tokat yakınlarındaki ormanlardan ırmak yoluyla getirttiği sedir kütüklerinden, içi çıkarılmış ceviz ve misket elmasının ihracında kullanılan sandıklar yapıyordu. Sepet ise çarşı ile bağ, ev ile pazar arasındaki kısa yolun kabı olarak kaldı. Sepetçilik bugün resmî listelerde de kendine yer bulur. Alışveriş merkezlerine ilişkin yönetmelik kapsamında hazırlanan, geleneksel, kültürel ya da sanatsal değeri olan kaybolmaya yüz tutmuş meslekler listesinde sepetçilik ve sepet örücülüğü; hasırcılık, süpürge yapımı ve sap örücülüğüyle birlikte hayvan ve bitki atıklarından üretilen zanaatlar arasında sayılır.
Bileyicinin Taşı ve Bıçakçının Örsü
Sokaktan geçen bileycinin çıngırağı duyulunca ev kadınları körelmiş bıçaklarını ve makaslarını kapıya çıkarırdı. Bileyci, ayakla çevirdiği taşta kesici aletleri biler, taştan sıçrayan kıvılcımlar çocukların hayranlıkla izlediği küçük bir gösteriye dönüşürdü. Bileyicilik bugün ayrı bir geçim kapısı olmaktan çok geriye kalmış bir meslektir. Bir derlemede, Pendik'te çalışan Malatyalı bir bileyicinin günde on ile on beş bıçak bileyip birer ya da birbuçuk lira alarak yirmi otuz lira kazandığı anlatılır. Bu rakamlar mesleğin nasıl daraldığını gösterir. Bileyicilik ve bıçakçılık, kaybolmaya yüz tutan meslekler listesinde maden grubu içinde yer alır.
Bileycinin işi, bıçağı ilk elden yapan bıçakçının işini tamamlardı. Amasya'da XIX. yüzyılın sonunda beş Ermeni bıçakçı çalışıyordu. Bunlar bıçağın yanında çakı, makas ve dokuma tezgâhlarının mekiğini de yaparlardı; tanınmışları Panosian kardeşlerdi. Mekik yapımı, bıçakçılığın şehrin dokumacılığıyla ne kadar iç içe olduğunu gösterir. Olcay'ın hatıralarında adı geçen Bıçakçı Sivaslı Garnik ise Kapancızâde Medresesi'nin kapısının yanında çalışan, "sanatıyla meşhur" bir ustaydı. Aynı medresenin altındaki dükkânlar, Hüsameddin'in anlattığı bir olayın da sahnesidir: nalbantlıktan zenginliğe yükselen Kofuoğlu Ahmed Ağa, 1320 (1902) yılında bu dükkânların önünde iskemlede otururken arkadan baltayla vurulmuş ve beş gün sonra ölmüştü.
Semercinin İğnesi
Semer; eşek, katır, at ve deve gibi yük ve binek hayvanlarının sırtına yerleştirilen, genellikle ahşap iskelet üzerine keçe, deri ve ot sarılarak yapılan geleneksel bir koşum aracıdır. Dengesiz yapılırsa hayvanın sırtını yaralayacağından yapımında büyük titizlik gerekir. İskelet gürgen, meşe, çınar ya da kavak gibi dayanıklı ağaçlardan hazırlanır; ön ve arka kaş parçaları yan tahtalarla birleştirilir. Yatak kısmı telis ya da çuval bezinden dikilir, içine saz ya da çil doldurulur. Üst yüzeye keçe ya da halı, alt yüzeye hayvanın rahatı için yumuşak keçe dikilir; iskelet bu yatağın üzerine yerleştirilip sabitlenir. Binek semerleri ponpon, boncuk ve renkli iplerle süslenebilir.
Ölçü genellikle göz kararıyla alınır. Bu, ancak yılların deneyimiyle kazanılan bir beceridir ve ustalara göre semer yapmak, anlatılarak öğrenilecek bir iş sayılmaz; usta yanında birebir deneyimlenmesi gerekir. Yöreden yöreye küçük farklar vardır. Konya köylerinde uzun boyunlu ve kısa çatallı olmak üzere iki tür eşek semeri yapılır; Bursa'da gürgen kasnak ve keçi derisiyle semer üretilir, bugün ise minyatür semerler hediyelik olarak da satılmaktadır. Semercilik de aynı kaybolmaya yüz tutan meslekler listesinde, saraçlık, koşumculuk, eyercilik ve kürtüncülükle birlikte hammaddesi karışık el sanatları grubunda yer alır.
Amasya'da semercilik, saraçlık ve eyercilikle iç içe bir zanaattı. Ermeni hatıra kitabına dayanan derlemeye göre şehrin çarşısında biri Çerkez, ikisi Ermeni üç eyer ustası atölye tutuyordu. Bunlar "eğer" denen Çerkez usulü at eyerini ve gümüş koşum takımlarını, "Osmanlı" diye anılan eyerleri, yük beygirleri için koşum takımlarını ve insanlar için kemerleri yaparlardı. Ustalar arasında Mardiros ve Hovhannes Adzigian anılır; eyerleri ve arabaları "savatlı" denen gümüş süslemelerle bezemeleriyle tanınırlardı. Olcay'ın sık sık andığı Saraçhane semti ve Saraçhane Camii, adlarıyla saraçlığın çarşıdaki eski yerini hatırlatır.
Olcay'ın hatıralarında ise yük semeri yapan ustaların adları mahalle hayatının içinde geçer. Mehmet Bey Medresesi'nin altındaki vakıf dükkânını Semerci Abduş işletirdi. Bimarhane'nin çevresinde, Mustafa Bey Hamamı'nın yakınında Semerci Bekir Ağa'nın evi vardı; ev simitçi fırınının karşısındaydı ve Olcay evlendikten sonraki ilk dört yılını bu evde kiracı olarak geçirmişti. Aynı semtte Semerci Mehmet Ağa'nın oğlu Bekir'in oturduğu da yazılıdır. Olcay'ın kitabının dizininde Semerci Bekir ve Semerci Yahya adlarıyla anılan iki ustaya da ayrı yer verilmiştir. Meslek adının soyadına dönüştüğü örnekler daha eskidir. Hüsameddin, XVIII. yüzyılda Amasya yeniçeri zabitleri arasında Semercioğlu Hüseyin Ağa ve Semercioğlu Hacı Hasan Ağa'yı, XIX. yüzyılda ise müftülük yapan Semercizâde ailesini anar; ancak bu kişilerin kendilerinin semercilik yaptığına dair bir kayıt yoktur, ad yalnızca ailenin bir atadan aldığı lakabı yansıtır.
Kolancı ve Urgancının Bükümü
Hayvanın semerini ya da eyerini bağlamak için kullanılan örme ya da kayış bağa kolan denirdi. Osmanlı taşımacılıkta büyük ölçüde hayvana dayandığından kolancılık ulaşım sektörünün yan sanayilerindendi ve kolancılar özellikle yol güzergâhlarında dükkân açardı.
Urgan; keten, kenevir ve pamuk gibi dokuma maddelerinden yapılan ince halata verilen addır. Ev ekonomisinde de zanaatta da yaygın olarak kullanılırdı. Urgancı örme işini kendisi yapar, malını doğrudan tüketiciye ulaştırırdı; çoğunlukla sabit dükkânı vardı, seyyar urgancı nadir görülürdü. Uzun bir yol boyunca gerilen lifler çıkrıkla sıkıca bükülür, bu işlemin sonunda kağnının bağını, hayvanın yularını ve kuyunun ipini taşıyacak dayanıklı urganlar ortaya çıkardı. Gevşek bükülmüş bir urgan ilk yükte çözülür; bu yüzden gücü ustanın büküşündeki düzene bağlıdır. Urgancılık, listede geleneksel halı ve kilim dokumacılığı grubunun içinde sayılır.
Amasya'da XIX. yüzyılın sonunda altı Ermeni urgancı ustası çalışıyordu ve ipi nasıl büktükleri ayrıntısıyla aktarılmıştır. Atölyenin girişinde yere sabitlenmiş bir çark bulunurdu. Taranmış kenevir demeti ustanın beline sarılır, öteki ucu çarkın iki vidasına bağlanırdı. Usta geri geri yürüdükçe çarkın tekerleği ve vidaları döner, usta da parmaklarıyla keneviri durmadan yuvarlayarak lifleri sağlam iplere dönüştürürdü. Atölyenin dibine vardığında otuz metre uzunluğunda bir ip çıkmış olurdu. Bu ipe kınnap denirdi ve çuval ağzı bağlamak gibi işlerde kullanılırdı. İki yerine üç kenevir teliyle bükülen türüne sicim denir, birkaç kınnap birleştirilerek daha kalın halatlar yapılırdı. Kınnaptan yük hayvanlarının dizginleri ve yük bağlamaya yarayan kolanlar da üretilirdi. Urgancının işi, böylece semercinin ve nalbantın işiyle aynı yük hayvanının sırtında buluşurdu. Şehrin ihracatçı tüccarları arasında Urgancıyan soyadını taşıyan Garabed adlı birinin bulunması, mesleğin burada da bir aile adına dönüştüğünü gösterir.
Nalbantın Örsü
Nalbant, yük ve binek hayvanlarının tırnaklarını törpüleyip altına nal çakan zanaatkârdır. Körüğün üflediği ateşte kızaran demir örs üzerinde şekil alır ve hayvanın ayağına uyarlanır. Nalbantlık hem demircilik bilgisi hem de hayvanın davranışını okuma sezgisi ister; ürken bir hayvanı sakinleştirmek işin en incelikli yanıdır. Osmanlı'da nal, bugünün otomobil lastiğine benzer bir işlev görürdü ve nalbantlar genellikle ulaşım güzergâhlarında yer edinirdi. Motorlu taşıtlar yaygınlaşınca nalbantlığa duyulan ihtiyaç hızla azaldı. Nalbantlık, kaybolmaya yüz tutan meslekler listesinde maden grubunda ayrı bir sıra numarasıyla sayılır.
Nalbantın kullandığı demir, Amasya'da büyük ölçüde demircilerin elinden geçerdi. Şehirde çıraklarla birlikte sayısı yüz elliyi bulan Ermeni demirci çalışıyordu; bunlar saban demiri, balta, çapa, silah, kürek ve benzeri aletler yaparlardı. Aynı derlemede nalbant olarak yalnızca bir Ermeni usta anılır. Bu, nalbantlığın şehirde daha çok Müslüman esnafın elinde olduğunu düşündürür. Olcay'ın anlattığı Mahkeme Çarşısı'ndaki büyük nalbant dükkânı ve Gümüşlü Mahallesi'nden Anaç Hoca diye tanınan Mehmet Hafız'ın oğlu Nalbant Abdullah Usta bu ustaların hatırada kalmış örnekleridir. Olcay, Abdullah Usta'yı babası gibi "âbid bir kimse" olarak anar. Kitabının dizininde Nalbant Halil ve Nalbant Şükrü adlarıyla iki usta daha yer alır.
Hüsameddin'in biyografilerinde nalbantlık, şehirde servet ve itibar kazanmanın başlangıç basamaklarından biri olarak görünür. Firârî Seyyid Hasan Paşa'nın babası Çırçırlı Hacı Abdullah Ağa nalbant esnafındandı ve sonradan Amasya'nın eşrafı arasına girmişti. Kerkük'ün eski adı olan Gerger'den geldiği için önce Girgirli ya da Gergerî diye anılmış, Gökmedrese Mahallesi'nde Çırçır suyunun yakınında oturduğu için Çırçırlı denmişti. Silahdar Mehmed Ağa'nın tarihinde Hasan Paşa'nın "Şehr-i zorlu bir nalbandın oğlu" olduğu yazılıdır; Hüsameddin'e göre Abdullah Ağa nalbantken Bağdatlıoğullarının himayesinde yükselmişti. Kofuoğlu Hacı Ahmed Ağa'nın hikâyesi ise daha karanlıktır. Amasya yeniçerilerinden Kofu Abdurrahman Ağa'nın soyundan gelen Ahmed Ağa önce nalbanttı, sonra elekçilerin ve çingenelerin elebaşısı olup onların kazancından servet edindi, iltizam işlerine girerek ev, bağ, bahçe, tarla ve hanlar sahibi oldu. Hüsameddin onu hem dindar ve sadakası bol hem de gaddar ve sert dilli bir adam olarak anlatır. Nalbantlık adı yer adlarına da geçmişti. O dönemde Amasya sancağına bağlı olan Köprü kasabasının (Vezirköprü) mahalleleri arasında bir Nalbandlı Mahallesi bulunuyordu ve kasabada aynı adı taşıyan bir medrese vardı.
Kervan, Celep ve Hallaç
Taşımacılığın hayvana dayandığı çağda deveciler, kolancılar ve celepler de aynı ağın parçasıydı. Demiryolu öncesinde kara ulaşımında en yaygın hayvan devedir ve develer çoğunlukla konar-göçer Yörüklerin elindeydi. Kentlere koyun ve sığır getirip satan esnafa celep denirdi; sürüler çobanlar eşliğinde uzak mesafelerden yürütülür ve yolda bir kısmı telef olurdu. Hallaç, yün dolguyu kiriş ve tokmakla kabartarak bugünkü döşemecinin bir tür öncüsü sayılırdı. Amasya'da arabacılık da bu ağın bir halkasıydı. Olcay, belediyenin metruk hâldeki bir yeri Arabacı Şükrü Usta'ya sattığını, ustanın oraya büyük bir bina yaptırıp Şark Araba İmalathanesi adıyla bir işletme kurduğunu anlatır. Bu esnafın tümünün yerini zamanla motorlu araç, hazır ürün ve fabrika malı aldı.
Belgeleme ve Hatırlama Çabası
Bu zanaatların kaybı bir meslek grubunun yanında bir el becerisinin, bir bilgi aktarım biçiminin ve usta-çırak terbiyesinin de yitmesi anlamına gelir. 6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun uyarınca çıkarılan Alışveriş Merkezleri Hakkında Yönetmeliğin 17. maddesi kapsamında, geleneksel, kültürel ya da sanatsal değeri olan kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin bir listesi belirlenmiştir. Listede bakırcılık, kalaycılık, bileyicilik, nalbantlık, sepetçilik, urgancılık ve semercilik gibi burada anılan zanaatların hepsi yer alır. Listede bulunmayan ama kaybolmaya yüz tutmuş sayılan meslekler için Bakanlığın onayı esas alınır.
Bu meslekleri yaşatmak için usta-çırak ilişkisi içinde bilgi aktarımının önemi vurgulanır. Kalaycılık üzerine yapılan araştırmalarda, usta yetiştirilemezse mesleğin geleceğinin olmayacağı belirtilir. Okullar, belediyeler ve araştırmacılar son ustalarla görüşerek yöntemlerini kayda geçirmekte, bu sayede çarşının susan sesleri en azından yazıya ve belgeye dönüşmektedir. Taşova'da bir lise projesinin son kalaycı ustasına kalaylama işlemini yeniden yaptırıp kayda alması, bu çabanın küçük ama somut bir örneğidir. Taşhan'daki son semavercinin çırak araması da aynı kaygının bugünkü yüzüdür. Amasya için eski kaynaklar da ayrı bir değer taşır: Hüsameddin'in biyografileri, Olcay'ın dükkân dükkân yazdığı hatıralar ve şehirden ayrılmak zorunda kalan Ermenilerin hatıra kitabı, artık çarşıda bulunmayan ustaların adlarını ve işlerini birlikte saklayan başlıca belgelerdir.
Kronoloji
M.Ö. 3200-2500: Mezopotamya'da kalay içeren ilk alaşımlar kullanılmaya başlar.
1698-99 (H. 1110): Kitabesine göre Amasya Taşhan yaptırılır.
1751 (H. 1164): Amasyalı Kalaycı Halil Ağa sarayda bostancıbaşı olur.
1760-61 (H. 1174): Kalaycızâde Hacı Ömer Ağa ölür; malının üçte birinden bir medrese yapılmasını vasiyet eder.
1761-62 (H. 1175): Vasiyet üzerine Kâşifiye Medresesi yapılır ve geliri için dükkânlar vakfedilir.
1765-66 (H. 1179): Kalaycızâde Hacı Ömer Ağa adına Kâşifiye Medresesi önünde bir çeşme yapılır.
1774-75 (H. 1188): Kalaycızâde Ca'fer Ağa Enderun'a alınır.
1812: Yiyecek saklamak için ilk teneke kutu Londra'da üretilir.
1864-65 (H. 1281): Kalaycı esnafından yetişen Kara Hâfız Mehmed Ağa meclis-i idare üyesi olur.
1890: Amasya'da Ermenilere ait otuz demirci ve beş tenekeci atölyesi kaydedilir.
1902 (H. 1320): Nalbantlıktan yükselen Kofuoğlu Ahmed Ağa, Kapancızâde Medresesi altındaki dükkânların önünde saldırıya uğrayarak ölür.
1915: Tehcir ve büyük yangın; Ermeni esnafın dükkânları el değiştirir, Kara Hâfız Mehmed Ağa'ya geçmiş tarihî konak yanar.
1944: Taşova ilçe olur; Karadeniz'den gelen körüklü kalaycılar çevre köylerde çalışmaya başlar.
1950-1960: Kalaycı dükkânlarının çoğu kapanır.
1970-1990: Taşova'da kalaycı ustalarının çırakları işi sürdürür, talep düşünce bırakır.
2008-2009: Taşova Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri kalaycılık üzerine araştırma yapar; ilçede mesleği sürdüren tek usta Sebahattin Günaydın'dır.
2008-2010: Taşhan, Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilir.
2025: Hamdi Küçük, Taşhan çevresinde şehrin kalan tek semaver ustası olarak çalışmaktadır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1, e-kitap s. 109 ve 175 (Kâşifiye Medresesi ve Kalaycızâde çeşmesi); c. 4, e-kitap s. 540, 642 ve 653 (esnaf kethüdaları, Kalaycı Halil Ağa). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page175.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-8, e-kitap s. 240 (Kofuoğlu Ahmed Ağa), 516 (Kalaycızâde Ca'fer Ağa), 560 (Kara Hâfız Mehmed Ağa), 611 (Firârî Seyyid Hasan Paşa). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page560.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9-12, e-kitap s. 235 (Nalbandlı Medresesi) ve 372 (Kara Hâfız'a geçen konak); c. 1-4, e-kitap s. 199 (Köprü kasabası mahalleleri).
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları: Bildiklerim-Gördüklerim-İşittiklerim ile Amasya, sadeleştiren Turan Böcekçi ve Mehmet H. Seçkiner, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları No: 8, Amasya 2009 (Çevikçe, Gümüşlü, Mahkeme Çarşısı, Taşhan ve Alçak Köprü bölümleri).
Resmî kaynaklar
- "Kalaycılık ve Tombakçılık", T.C. Ticaret Bakanlığı, Geleneksel Meslekler Ansiklopedisi, cilt 1.
Diğer kaynaklar
- Lory Tashjian, "Amasya: Trades and Commerce", çev. Simon Beugekian, Houshamadyan, 2022 (Kapriel H. Simonian, Houshamadyan Bondagan Amasyo, Venedik 1966, s. 628-670'e dayanır). houshamadyan.org
- Selim Ural, "Amasya halkı, son ustasına sahip çıkıyor: İstanbul'daki işini bırakıp memleketinde usta oldu", Karar, 25 Ağustos 2025. karar.com
- "Amasya Taş Han Restorasyonu", Atelyemim (2008-2010, Vakıflar Bölge Müdürlüğü). atelyemim.com
- Taşova Anadolu İmam Hatip Lisesi, "Proje: Kaybolan Meslekler: Kalaycılık" (Şirin Yağmur ve Esmahan Uysal, 2009).
- "Geleneksel ve Kültürel Kaybolmaya Yüz Tutmuş Meslekler Listesi", 6585 sayılı Kanun kapsamındaki Alışveriş Merkezleri Hakkında Yönetmelik, madde 17.
- "Kaybolan Meslekler", Edebiyat Meraklılarının Sitesi, 2009.
Çevrimiçi kaynaklar






