Amasya, ovaları kadar dağlarıyla, vadileri kadar yüksek meralarıyla da bereketli bir coğrafyaya sahiptir. Yeşilırmak ve kollarının açtığı verimli ovaların hemen üstünde Akdağ, Tavşan Dağı, İnegöl, Karaömer ve Sakarat gibi kütleler yükselir; ilin topraklarının yaklaşık sekizde biri yayla olarak sınıflanır. Bu topraklarda hayvancılık yüzyıllardır sürüp gelen bir hayat tarzının temelini oluşturmuş, yaylacılık ise bu hayatın en belirgin ve en köklü bölümü olagelmiştir. Türklerde köklü bir hayvancılık biçimi olan yaylacılık, yüksek kesimlerdeki meralardan en verimli biçimde yararlanmanın kadim yoludur: kışı köyde ya da ovada geçiren sürü, havalar ısınınca serin otlaklara çıkar, sonbaharda yeniden aşağı iner. Yaylaların coğrafi özellikleri, yükseklikleri ve bitki örtüsü başka yazılarda anlatıldığı için burada yalnızca bu göçün etrafında oluşmuş kültür ele alınır; göçün tarihî kökleri, takvimi, çobanın emeği, yaylada yapılan üretim ve bugün hâlâ yaşayan gelenekler.
Yaylak ve Kışlak: Kavramın Kökleri
Yaylak ve kışlak kelimeleri Türkçenin en eski katmanlarına uzanır. Orhon yazıtlarından itibaren Eski Türkçe metinlerde kışlak kışın geçirildiği yeri, yaylak ise yazın geçirildiği yeri anlatır. Kâşgarlı Mahmud, Dîvânü lugāti't-Türk'te bu kelimelerin "kış" ve "yay" (yaz) köklerinden türediğini kaydetmiş, eseri Türkçeye çeviren Besim Atalay da eki +la-ġ biçiminde açıklamıştır. Bin yılı aşkın bir süre aynı anlamda kullanılan bu iki kelime, Osmanlı dönemi sözlüklerinde konar göçer hayatın birbirini tamamlayan iki parçası olarak tarif edilir. On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başında yayımlanan bazı eserlerde yayla, fizikî coğrafya terimi olan "plato" ile karıştırılmış ve bu yanlış birçok haritaya da geçmiştir. Oysa yayla, beşerî coğrafyanın bir terimidir ve belli bir yükseklikten çok, yazın gidilip yaşanan bir iskân yerini anlatır.
Konar göçerlik ile göçebelik arasındaki ayrım da bu kültürü anlamak için önemlidir. Göçebeler mevsime ve ekonomik şartlara göre sürekli yer değiştiren topluluklardır; konar göçerlerin ise gidip geldikleri mekânlar bellidir. Bu topluluklar kışlaklarında sürekli barınaklara sahip olur, çoğu zaman orada ekip biçer, yazın ise belirli yaylalara çıkarlar. Coğrafyacı Necdet Tunçdilek, Türkiye'de yaylaların oluşmasında yükseltinin, iklimin ya da bitki örtüsünün doğrudan belirleyici olmadığını, köyün geçim sahasına eklenebilecek ve halkın geçiminin bir kısmını sağlayabilecek her yerin yayla niteliği kazandığını yazar. Ona göre yaylalar, köylerin başka bir yerde ikinci bir geçim sahasına sahip olma ihtiyacından doğmuştur. Türkiye'deki yaylaların büyük kısmı köyün üstündeki dağlarda bulunan "çıkılan" yaylalardır; Orta Anadolu'nun düzlüklerinde aynı düzlük üzerinde "gidilen" yaylalar, Muğla'daki Karabağlar örneğinde olduğu gibi şehirden daha alçakta "inilen" yaylalar da vardır. Amasya'nın yaylaları ise bu sınıflamada açıkça birinci gruba girer: ovadaki ve vadilerdeki köylerin sürüleri yazın dağların yüksek düzlüklerine çıkar.
Hukuki bakımdan yayla, bir ya da birkaç köyün ya da kasabanın halkına, hayvanlarıyla birlikte çıkıp yazı geçirmek ve sürülerini otlatmak üzere tahsis edilmiş yüksek arazidir. Yaylalar genellikle köy topluluklarına aittir, ama tapulu özel yaylalar da bulunur. Ziraat araştırmacılarının yaptığı bir sınıflamaya göre 900 ile 1200 metre arasındaki alçak yaylalarda otlatma dönemi 140 ile 160 gün, 1200 ile 1600 metre arasındaki orta yaylalarda 100 ile 140 gün, 1600 metrenin üzerindeki yüksek yaylalarda ise 60 ile 80 gün sürer. Amasya'nın yaylaları 1200 metreden 1850 metreye kadar uzanan geniş bir aralıkta yer aldığından, bu farklı otlatma takvimlerinin hepsi il sınırları içinde bir arada görülebilir.
Amasya'da Konar Göçer Geçmişi
1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya gelen Türkler, Orta Asya'dan getirdikleri konar göçer yaşam tarzını da yanlarında taşıdılar ve ilk dönemlerden itibaren kendilerine uygun yerlerde kışlak ve yaylak tuttular. Bir kısmı kısa sürede yerleşik hayata geçse de Selçuklu ve Beylikler dönemi boyunca konar göçerlik önemli bir oranda sürdü. Osmanlı vergi kayıtlarından, on altıncı yüzyılda Anadolu nüfusunun yaklaşık yüzde on beşinin konar göçerlerden oluştuğu anlaşılır. Amasya ve çevresi, Sivas ve Tokat ile birlikte bu toplulukların en yoğun bulunduğu bölgelerden biriydi.
Yaylalar, bu bölgede tarih boyunca değerli ve zaman zaman da çekişmeli bir varlık oldu. Abdîzâde Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi'nde İlhanlıların Anadolu'ya hâkim olduğu on üçüncü yüzyılın ortalarını anlatırken, Tatar beylerinin ve aşiretlerinin Amasya vilâyetine akın akın geldiğini, yaylaların ve tarlaların en iyilerini ele geçirerek asıl sahiplerini kovduklarını yazar. Aynı anlatıya göre Amasya valisi Seyfeddin Haydar Bey, mülkiyet davalarında arazi sahiplerini korumuş, yağmaya kalkışanları cezalandırmaktan geri durmamıştır. Hüsameddin, Köprü ile Havza arasında emirlik eden Taşan Bey'in de Köprü ile Merzifon arasındaki yüksek dağlarda, yaylalarda oturduğunu ve bu dağlara onun adıyla "Taşan Dağı" dendiğini kaydeder; yayla, yalnızca sürünün otlağı olmaktan öte, beylerin yaz merkezi de olabiliyordu.
On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Anadolu'nun en büyük konar göçer teşekküllerinden biri Ulu Yörük adıyla anılan topluluktu. Bu topluluğun bazı parçalarına Antalya ve Ankara çevrelerinde de rastlanır, ama ana kütlesi Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat ve Kırşehir bölgelerinde yaşıyordu. Araştırmacı Davut Şahbaz'a göre topluluğun daha eski adı Etrak-ı Büzürk'tür ve Kösedağ Savaşı'ndan sonra Anadolu'ya hâkim olan İlhanlıların bölgeye getirip yurtluk verdiği Türk ve Tatar konar göçer gruplarının bir yadigârıdır. Erhan Afyoncu, 1574 yılında 590 Ulu Yörük cemaati bulunduğunu, bunların 20.137 hane ve 18.019 bekâr erkek nüfusa sahip olduğunu belirtir. Ulu Yörükler Yüzde Pâre, Orta Pâre ve Şark Pâre adlı üç kola ayrılıyor, bu kollar da İlbeyli, Çepni, Akkuzulu, Gökçeli, Çungar, Karakeçili, Akçakoyunlu gibi bölüklerden oluşuyordu. Bölüklerin hepsi on altıncı yüzyılın başlarında kışlaklarında çiftçilik de yapmaktaydı.
Konar göçerlerin devlete karşı başlıca yükümlülükleri, kullandıkları otlaklar ve sürüleri üzerinden belirlenirdi. Temel vergileri yaylak ve kışlak resmi ile koyun vergisi olan âdet-i ağnâm idi; ağnam vergisi on altıncı yüzyılda iki koyuna bir akçe olarak alınıyordu. Salgın hastalık ya da eşkıya baskını gibi sebeplerle sürüler ciddi biçimde azaldığında aşiretlerin başvurusu üzerine sayım yeniden yapılırdı. Her konar göçer topluluğun yaylak ve kışlak bölgesi merkezî hükümet tarafından belirlenmişti, böylece aşiretler arasındaki olası kavgaların önüne geçilmek istenmişti. Sürülerin birbirine karışmasını önlemek için her ailenin kendine mahsus bir işareti, bir damgası bulunurdu. Konar göçerler ürettikleri hayvanları ve ürünleri şehirlere yaklaştıklarında ya da yaylak pazarlarında yerleşik halka satar, koyunlarını celepler aracılığıyla büyük şehirlere gönderirlerdi. Seferdeki orduya et, süt, peynir ve tereyağı sağlamakla da yükümlüydüler.
Gökçeli Yörükleri: Bir Cemaatin Yaylak ve Kışlağı
Amasya'da yaylacılık kültürünün tarihî derinliğini en iyi gösteren örneklerden biri, bugün Göynücek ilçesi ile Çorum'un Mecidözü ilçesi arasında kalan Karadağ silsilesine yerleşmiş Gökçeli cemaatidir. Sabit Genç'in Osmanlı nüfus ve temettuat defterlerine dayanan çalışmasına göre cemaat, Ulu Yörüklerin Orta Pâre koluna bağlıydı. Cemaatle ilgili ulaşılabilen ilk Osmanlı belgesi 1486 tarihlidir; bu tarihte Gökçeli, Etrak-i Sivas adıyla yazılan bir Yörük topluluğu içinde "Cemaat-i Gökçeli Tabi-i Sivas" olarak geçer ve henüz herhangi bir köy adı anılmaz. 1576'da cemaatin kışlakları olan Gökçeli, Yassıkışla ve Sığırçayı, Amasya livasının Geldigelen kazasına bağlı köyler olarak kaydedilmiştir. 1695'teki kayıtta Kabile-i Gökçeli adı altında Karayakub, Göynücek, Kavakalanı, Yassıkışla, Gökçeli, Eski Kışla ve başka köyler sayılır; köy adlarındaki "kışla" kelimesi, bu yerlerin bir zamanlar kışlak olarak kullanıldığının açık bir izidir.
Gökçeli cemaatinin mensupları, Karadağ'ın doğu yamaçlarında güneyden kuzeye doğru bugünkü Damlaçimen, Karayakub, Gökçeli, Göynücek ve Yassıkışla köylerinin bulunduğu yerleri kışlak olarak kullanmış, yazın ise sürüleriyle Karadağ'ın zirvesindeki düzlüklere çıkmışlardır. Aynı cemaate bağlı Sığırçayı halkı ise Çekerek Irmağı'nın doğusunda yerleşmiş ve yaylak olarak Karadağ yerine Çekerek havzasının doğu sınırını oluşturan Buzluk Dağı'nı kullanmıştır. Genç'in tespitine göre cemaat, on yedinci yüzyıldan sonra bölgeye gelen Milli, Kavilli ve Şeyh Bezenli gibi kalabalık Kürt aşiretleriyle yaylalarını paylaşmak zorunda kalmıştır. Karadağ'ın kalabalık sürüleri barındıracak genişlikte olmaması, cemaatin küçükbaş hayvan sayısının sınırlı kalmasında etkili olmuş olmalıdır.
1844-45 yılında yapılan temettuat sayımı, bu yarı yerleşik hayatın ekonomik tablosunu ayrıntılı biçimde ortaya koyar. Cemaatin yaşadığı yedi köydeki 206 haneden 159'u aşar vergisi ödüyordu, yani hanelerin büyük çoğunluğu artık kışlaklarında düzenli olarak tarım yapıyordu. Buna karşılık hayvancılık bırakılmamıştı: köylerde 996'sı karasığır, 268'i camız olmak üzere 1.264 büyükbaş, 904'ü koyun ve 2.536'sı keçi olmak üzere 3.440 küçükbaş hayvan beslenmekteydi. Hane başına düşen küçükbaş sayısı 16,69 idi. Keçinin koyuna açıkça tercih edilmesi dikkat çekicidir; keçi dağlık ve sarp arazide daha rahat hareket eder ve yaylak hayatına daha kolay uyum sağlar. Hayvancılığın ana unsurunun keçi olması Yörüklerin bilinen genel bir özelliğidir ve Genç bu tercihi, yaylak ile kışlak arasında geçen eski hayatın etkisinin hâlâ canlı olduğunun bir göstergesi sayar.
Aynı defterler, cemaatin coğrafyayı nasıl ustaca kullandığını da gösterir. Köylerin yaylağı olan yüksek yerler küçükbaş hayvancılığa, köylere yakın olan, Çekerek Irmağı kenarındaki sulak ve bataklık kesimler ise camız ve karasığır gibi büyükbaş hayvanlara ayrılmıştı. Yük ve yolcu taşımacılığında merkep kullanılıyordu; 206 hanede 154 merkep vardı ve yedi köyün hepsinde merkep beslenmekteydi. Arıcılık ise pek gelişmemişti, yalnızca Köseeyüb köyünde bir hanenin beş kovanı kayıtlıydı. Gökçeli cemaatinin bağlı olduğu ve merkezi Zile olan Orta Pâre kazası, Tanzimat'tan sonra 1853'te kaldırılmış, buna bağlı Yörükler idari, adli ve mali bakımdan bulundukları kazalara bağlanmıştır. Böylece konar göçerliğin idari çerçevesi ortadan kalkmış, ama yaylaya çıkma alışkanlığı köy hayatının bir parçası olarak sürmüştür.
Akdağ'ın Yaylası ve Amasya'nın Süt Ürünleri
Yirminci yüzyılın başında Amasya'nın tarihini yazan Hüsameddin, şehrin doğusunu kuşatan Akdağ nahiyesini anlatırken yaylacılığa özel bir yer ayırır. Merkezi Akviran köyü olan bu nahiye, eskiden beri Akdağ diye ünlü dağın eteklerinde bulunduğu için bu adı almıştır. Hüsameddin'e göre bu dağın yaylası bol, kışlakları elverişli, suyu çok ve havası son derece sağlıklı olduğundan Amasya livasının koyun sürülerinin çoğu yazın orada otlar; yağı, peyniri ve yoğurdu değerlidir ve Pontus bölgesinde olağanüstü bir şöhrete sahiptir. Bu kısa not, Akdağ yaylalarının yüz yıl önce de bütün sancağın sürülerini besleyen bir merkez olduğunu ve yayla ürünlerinin bölge dışında da tanındığını gösterir. Aynı nahiyedeki Baş Alan köyünden Şeyh Muhyiddin Mehmed Akdâğî gibi tanınmış bir mürşidin çıkması da dağ köylerinin şehrin kültür hayatıyla bağının kopmadığını hatırlatır.
Hüsameddin, şehrin hemen dışındaki Karasenir ve Kayabaşı mahallelerinin de bayındır birer köy görünümünde olduğunu, bağlarının, bostanlarının, yağlarının, yoğurtlarının ve peynirlerinin pek beğenildiğini anlatır ve bu mahallelerdeki hâl, tavır ve geçimin son derece saf ve temiz olup eski Türkmenlerin usulünün sürdüğünü ekler. Bu tanıklık, hayvancılığın ve süt işlemenin şehrin kıyısında bile yaşayan bir gelenek olduğunu ve yerli halkın bunu Türkmen geçmişinin bir devamı olarak gördüğünü ortaya koyar. Bugün Akdağ çevresindeki köylerin derneği de kendi geçmişini aynı köklere bağlar: dernek başkanının bir yayla şenliğinde yaptığı konuşmaya göre Akdağ köyleri on dördüncü yüzyılda Oğuzların Üçok boyundan gelmiş, özü Yörük ve Türkmen olan köylerden oluşur. Bu bilgi bir yerel anlatı olarak aktarılmıştır ve belgeyle doğrulanması ayrı bir araştırma gerektirir.
Yaylada yapılan üretimin merkezinde süt bulunur. Sürünün yaz boyunca serin otlaklarda beslenmesi hem hayvanın sağlığını korur hem de süt verimini artırır. Sabahın serinliğinde sağılan sütten peynir, yoğurt ve tereyağı yapılır; yaz boyunca biriktirilen bu ürünler sonbaharda köye indirilir ve kışın erzakına katılır. 2024 baharında Taşova'dan yaylaya göçen besicilerden Şamil Soyal, yaylanın hayvan için önemini kendi sözleriyle şöyle anlatır: ovada tarım arazisi vardır, ama yayla adı üzerinde mera alanıdır; sıcakta koyunlar ağrıma yapar, yaylanın serinliğinde yapmaz; sağım yapmak isteyen de sağımını yaparak peynirini ve sütünü alır. Bu sade cümleler, yaylacılığın neden yüzyıllarca terk edilmediğini açıkça gösterir.
Göçün Takvimi
Anadolu'nun geleneksel halk takviminde yıl iki büyük mevsime ayrılırdı. Eski takvime göre 23 Nisan'dan (6 Mayıs) 26 Ekim'e (8 Kasım) kadar süren 186 gün "Hızır günleri" adıyla yazı, geri kalan 179 gün de "Kasım günleri" adıyla kışı oluşturuyordu. Hıdrellez kışın bitip yazın başladığı gün olarak kutlanır, 8 Kasım ise kışın başlangıcı sayılırdı. Osmanlı döneminde devlet işlerinin bile "Hızır gününden Kasım gününe" ve "Kasım gününden Hızır gününe" kadar olan iki döneme göre planlandığını gösteren pek çok arşiv belgesi vardır. Çobanlığın ve yaylacılığın takvimi de büyük ölçüde bu ikili düzene göre işlemiş, sürünün yaylaya çıkışı yazın, köye dönüşü ise kışın başlangıcıyla ilişkilendirilmiştir.
Komşu Tokat'ta Yaylacık Dağı üzerine yapılan bir saha araştırması, bu takvimin halk arasında nasıl yaşadığını gösterir. Bölgede küçükbaş hayvanlar hava şartlarına ve karın durumuna göre mayıstan önce çobanlarla yaylaya çıkabilmekte, ailelerin göçü ise genellikle 15 ile 21 Mayıs arasında gerçekleşmektedir. Bu tarih, Anadolu genelinde Rumi 7 Mayıs'a, yani miladi 21 Mayıs'a karşılık gelen ve "mayıs yedisi" diye anılan güne verilen örfi değerle ilgilidir; yaşlı yaylacılar çıkış zamanı olarak hâlâ bu ifadeyi kullanır. Araştırmacı, mayıs yedisinin herkesin aynı gün çıktığı kesin bir tarihten çok, hazır olanın yola koyulduğu bir dönemi ifade ettiğini belirtir. Göçten önce yayla evleri bakımdan geçirilir ve kullanıma hazır hâle getirilir.
Amasya'da göçün zamanı her yıl havanın gidişine göre değişir. Taşova'da hayvancılık yapan Recep Taş, 2024 baharında mevsim normallerinin çok üzerine çıkan sıcaklıklar ve kuraklık yüzünden ailesine ait beş yüz koyunla Akdağ'daki Başyurt Yaylası'na her zamankinden kırk, kırk beş gün erken yola çıkmak zorunda kaldıklarını anlatmıştır. Nisan ayında hava sıcaklığı otuz dereceyi bulmuş, sürünün yolculuğu yirmi dört saat sürmüştü. Taş, yolun zorluğunu uykusuzluk ve uzun yürüyüş olarak tarif eder ve sürünün yaylada Ekim ayının 15'ine kadar kalması gerektiğini, ardından aynı yoldan köye inileceğini söyler. Bu takvim, yaz ile kışı Hızır ve Kasım günleriyle ayıran eski düzenin, iklimin dayattığı esneklikle birlikte bugün de sürdüğünü gösterir.
Dededen Toruna Bir Meslek
Amasya'da hayvancılıkla uğraşanlar için sürülerin yaylaya göçü, atalarından devraldıkları bir gelenektir. Bu iş dededen babaya, babadan oğula aktarılan bir bilgi ve sorumluluk zinciri olarak yaşar. Recep Taş bu zinciri kendi ailesi üzerinden anlatır: dedelerinden sonra bu işi babası yapmış, şimdi kendileri yapmaktadır ve çocuklarının da yapacağını söyler. Şamil Soyal ise göç geleneğinin kökünü daha da geriye götürür ve Orta Asya'dan beri göç hâlinde olduklarını, kökenlerinin Yörük olduğunu belirtir. Bu ifadeler bir aile hafızasını yansıtır, ama Gökçeli cemaatinin beş yüz yıllık kayıtları ve Ulu Yörüklerin bölgedeki yoğun varlığı düşünüldüğünde, tarihî zeminden yoksun da sayılmaz.
Yaylacılık, tarımsal bir faaliyet olarak yürütüldüğünde köydeki her aileden birkaç kişinin katılımıyla yapılabileceği gibi yalnızca birkaç ailenin sürüleriyle de yapılabilir. Göçe katılanların büyük kısmını çocuklar, kadınlar ve çobanlar oluşturur. Kimi yaylalara aileler hiç çıkmaz, sürü yalnızca çobanla gider; Tokat'taki araştırmada da yalnızca çobanların çıktığı yaylalar tespit edilmiştir. Bu ikinci biçimde çobanın bilgisi ve güvenilirliği bütün köyün geçimini doğrudan etkiler; bir sürünün kaybı ya da hastalanması birçok ailenin kışını tehlikeye atabilir.
Çobanın Emeği ve Yaşamı
Çoban, sürünün bekçiliğinin ötesinde tabiatı okuyan, havayı sezen, otu ve suyu tanıyan bir usta olarak görülür. Hangi yamacın erken yeşerdiğini, hangi otun hayvana dokunduğunu, fırtınanın hangi yönden geleceğini bilmek, kuşaktan kuşağa aktarılan bir tecrübenin ürünüdür. Dönemlik hizmeti karşılığında ücretini alan çobana, hayvan sahipleri tarafından yiyecek ve giysi yardımı da yapılır. Çoban, köyde kullanılmayan evlerde ya da özel olarak yapılmış çoban barınaklarında konaklar; yaylada ise sürünün yanında, basit kulübelerde ya da ağılların yanındaki küçük yapılarda kalır. Yaylada geçen aylar, çobanla tabiat arasında sessiz ama sağlam bir ortaklık kurar.
Çobanın sadık köpeği, sürünün ikinci bekçisi olarak bu göçlerin ayrılmaz yoldaşıdır. Kurda karşı sürüyü koruyan, dağılan hayvanları toplayan ve geceleri ağılın çevresinde nöbet tutan köpek, çobanın yalnızlığını da paylaşır. Yayla yerleşmelerinin düzeni de bu hayatın ihtiyaçlarına göre biçimlenmiştir. Tokat'taki Yaylacık Dağı araştırmasında tarif edilen ve Tokat'ın başka yaylalarında da yaygın olan yayla evleri, komşu bölgenin yayla mimarisi hakkında fikir verir: çoğunlukla tek katlı, bir odalı bir ev ile yanındaki ahırdan oluşan yapılar, ahırın önünde ağaç dallarından ve dikenli çalılardan yapılmış, "çevrik" ya da "çevirme" denen üstü açık ağıllar. Evin içinde bir ocak ya da soba bulunur ve bütün pişirme işleri burada yapılır; sütün işlenmesi, peynirin ve yoğurdun suyunun süzülmesi de bu dar mekânların başlıca uğraşıdır.
Yayla hayatı, yalnız sürüyü otlatmaktan ibaret kalmaz. Serin gecelerde yakılan ateşin başında söylenen türküler ve anlatılan hikâyeler, dağdaki yalnızlığı paylaşılan bir sohbete çevirir. Yaylada geçen aylar, bir sonraki bahara kadar anlatılacak hikâyelere ve söylenecek türkülere dönüşür ve köyün kış sohbetlerini doldurur. Sonbaharın ilk serinliğiyle birlikte yaylalar boşalır, sürüler yeniden ovaya iner. Bu dönüş, yaz boyu dağların otuyla beslenmiş hayvanlar ve yazın ürünlerini taşıyan insanlar için bir yılın tamamlandığını gösterir.
Çobanlık ve Halk İnancı
Çobanlığın Amasya halk kültüründeki yeri, menkıbelere de yansımıştır. Şehrin dışında, Karasenir ile Kayabaşı mahalleleri arasındaki tepe, adını orada yattığına inanılan Serçoban'dan alır. Yerel anlatıya göre Serçoban, Moğol idaresi döneminde gözden düşerek Karasenir köyü civarına çekilmiş ve geçimini çobanlıkla sağlamış bir ilim adamıdır. Halk arasında anlatılan bir menkıbede Serçoban, dağda sürüsünü otlatırken kaçan bir oğlağı uzun süre kovalar, yakaladığında onu kesmeye niyetlenir, ama hayvanın bakışları karşısında duygulanır ve "Beni de çok yordun mübarek" diyerek salıverir. Anlatıya göre o öldüğünde sürüsündeki hayvanların her biri bir ağaca dönüşmüş, mezarının çevresinde bir koru oluşmuştur; yöre halkı bu ağaçları kesmenin uğursuzluk getireceğine inanır.
Benzer bir menkıbe, Amasya'ya komşu Osmancık'ta Koyun Baba için de anlatılır: Adatepe eteklerinde koyun güden Baba, kaçan bir koyunu tepenin çevresinde dokuz kez dolaşarak kovalar ve sonunda yorgun düşünce koyunu kucaklayıp gözlerinden öper. Merzifon'da yatan Piri Baba ile kardeşi Çoban Baba hakkında da aynı kalıpta bir hikâye bilinir. Bu menkıbeler tarihî bir olaydan çok bir değer anlayışını aktarır: hayvana sabır ve merhamet, sürüye emanet bilinciyle bakmak. Çobanlık, halkın gözünde bu yüzden yalnızca bir geçim yolu olarak kalmamış, sabrın ve tevazunun simgesi olarak velilerin hayatına da yerleşmiştir.
Yayla Şenlikleri
Amasya'da her yıl il genelinde birçok yayla şenliği düzenlenir. Geçmişte bu şenlikler, yayla göçünü ve yaylada yapılan işleri bir eğlenceye dönüştürmek amacıyla yapılırdı; bugün ise gelişen turizmle birlikte farklı yerlerden gelen insanların da buluştuğu etkinliklere dönüşmüştür. Bu dönüşüm, yaylacılığın ekonomik ağırlığı azalırken kültürel bir hafıza olarak yaşamaya devam ettiğini gösterir. Şenliklerin çoğunu, yaylayı paylaşan köylerin şehirdeki ve gurbetteki hemşerilerinin kurduğu dernekler düzenler; böylece yayla, köyden ayrılmış ailelerin yılda bir kez buluştuğu bir yer hâline gelir.
Amasya Akdağlılar Derneği'nin 2011'den itibaren düzenlediği Kuzoluk Yayla Şenliği bu etkinliklerden biridir. Derneğin açıklamasına göre Akdağ çevresindeki yaklaşık 42 köyün halkını bir araya getiren şenliklerde, yeni kuşaklara yaylaları sevdirmek ve geçmişle geleceği buluşturmak amaçlanmaktadır; programda yarışmalar ve halk oyunları gösterileri yer alır. Gümüşhacıköy'de Kabaoğuz köylerinin derneğinin düzenlediği Kabaoğuz Yayla Şenlikleri ise otuz yıllık geçmişiyle ilin en köklü yayla buluşmalarındandır. Üç gün süren şenlik davul ve zurnayla açılır, şenlik ateşinin yakılmasıyla halaylar çekilir; programın en çok ilgi gören bölümü geleneksel karakucak güreşleridir. Şenlik ateşi, halay ve güreş, yayla göçünün eski bayram havasının bugüne taşınmış biçimleridir.
Bugünkü Durum ve Sorunlar
Bugün yaylacılık hem Amasya'da hem de bütün Türkiye'de geçmişe göre büyük ölçüde gerilemiş durumdadır. Komşu Tokat'taki Yaylacık Dağı araştırmasında görüşülen yaylacıların anlatımına göre 1970'lerde 951 aile hayvanlarıyla bu dağın yaylalarına çıkarken, 2004'te bu sayı 409'a inmiştir; aynı dönemde yaylaya çıkan koyun ve keçi sayısı da keskin biçimde azalmıştır. Araştırmacı bu gerilemenin başında köylerden kente göçü sayar. Türkiye genelinde de kışlakların neredeyse tamamı ortadan kalkmış, yaylakların bir kısmı ise hayvancılıktan çok sayfiye ve turizm amacıyla kullanılır olmuştur.
Soyal, yaptıkları işin günden güne kaybolduğuna dikkat çeker ve devletin acil destek vermesi gerektiğini söyler. Soyal'ın anlattığına göre hayvan başına yıllık yüz lira küpe desteği verilmektedir, ama bu yetersizdir; hayvancıların talebi sigorta ve maaş gibi güvencelerdir ve ancak bu yolla hayvan sayısının ikiye, üçe katlanabileceğini düşünürler. Yaylaların kendisi de baskı altındadır. Aşırı zirai ilaç ve gübre kullanımı, aşırı otlatma ve tarla açma gibi sebeplerle yaylaların bir kısmı tahrip olmuş, üst kesimlerde neredeyse ana kaya açığa çıkmıştır. Yayla kenarlarındaki ormanlarda yaşlı ağaçların yerini genç ağaçlar alamamakta ve orman sınırı giderek aşağılara inmektedir.
Bu tabloya rağmen yörenin hayvancıları atalarından aldıkları mirası sürdürmeye çalışır. Her bahar Taşova'dan ve Akdağ köylerinden yola çıkan sürüler, Amasya'nın dağlarında yüzyılların birikimini taşıyan bir hayat biçiminin hâlâ sürdüğünü gösterir. Gökçeli Yörüklerinin on beşinci yüzyıl kayıtlarından Hüsameddin'in Akdağ peynirine ve 2024'te erken başlayan göçe kadar uzanan bu süreklilik, yaylacılığı Amasya kırsalının en köklü geleneklerinden biri yapar.
Kronoloji
1071: Malazgirt zaferinin ardından Anadolu'ya gelen Türk toplulukları konar göçer yaşam tarzını yeni yurtlarına taşır, kışlak ve yaylak tutmaya başlar.
XIII. yüzyılın ortaları: Hüsameddin'e göre İlhanlı döneminde Tatar beyleri ve aşiretleri Amasya vilâyetinin en iyi yaylalarını ve tarlalarını ele geçirir; vali Seyfeddin Haydar Bey arazi sahiplerini korur.
1486: Gökçeli cemaati, Etrak-i Sivas adlı Yörük topluluğu içinde ilk kez Osmanlı kayıtlarında görünür.
1574: Ulu Yörüklere ait 590 cemaat, 20.137 hane ve 18.019 bekâr erkek nüfus kaydedilir.
1576: Gökçeli cemaatinin kışlakları Gökçeli, Yassıkışla ve Sığırçayı, Amasya livasının Geldigelen kazasına bağlı köyler olarak yazılır.
1695: Kabile-i Gökçeli adı altında Karayakub, Göynücek, Yassıkışla, Eski Kışla ve başka köyler kaydedilir.
1831: Gökçeli cemaatinin yedi köyünde 527 erkek nüfus sayılır.
1844-45: Temettuat sayımında cemaatin 206 hanesinde 1.264 büyükbaş ve 3.440 küçükbaş hayvan kayıtlıdır; küçükbaşların 2.536'sı keçidir.
1853: Ulu Yörüklerin Orta Pâre kazası kaldırılır, bağlı Yörükler bulundukları kazalara bağlanır.
2011: Amasya Akdağlılar Derneği yayla şenliklerini düzenlemeye başlar.
2024: Kuraklık ve yüksek sıcaklıklar yüzünden Taşova'da sürülerin Akdağ yaylalarına göçü her zamankinden kırk, kırk beş gün erken, Nisan ayında başlar.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (Akdağ nahiyesi, Karasenir ve Kayabaşı mahalleleri, İlhanlı dönemi olayları).
Akademik çalışmalar
- Sabit Genç, "XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Veray Kazasında Bir Yörük Cemaati: Sosyal ve Ekonomik Özellikleri ile Cemaat-ı Gökçeli", Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (ASOBİD), sy. 7 (2020), s. 39-68. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1170553
- "Yaylak ve Kışlak", TDV İslâm Ansiklopedisi, EK-2. cilt, s. 669-670. https://islamansiklopedisi.org.tr/yaylak-ve-kislak
- "Konar Göçer", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/konar-gocer
- "Hıdrellez", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/hidrellez
- Eren Yürüdür, "Yakın Mesafeli Yaylacılık Faaliyetlerine Bir Örnek: Yaylacık Dağı (Tokat)'nda Yaylacılık", Doğu Coğrafya Dergisi, sy. 16. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/26864
- Mahmut Daşcı ve Binali Çomaklı, "Yaylacılık ve Tarımsal Açıdan Önemi", Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 37/2 (2006), s. 275-280. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/34160
- D. Duygu Kılıç, Dursun Güler, Aydın Babacan ve Murat Kılıç, "Amasya'nın Ekoturizm Potansiyelinin Belirlenmesi Üzerine Bir Derleme", Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 3/2 (2019), s. 77-106. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/905413
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Yaylalar". https://amasya.ktb.gov.tr/TR-59465/yaylalar.html
Diğer kaynaklar
- T.C. Amasya Valiliği, "7. Kuzoluk Yayla Şenliği Etkinlikleri" haberi. http://www.amasya.gov.tr/amasya-akdaglilar-yardimlasma-ve-dayanisma-dernegi-tarafindan-duzenlenen-7-kuzoluk-yayla-senligi-etkinlikleri-buyuk-bir-coskuyla-icra-edildi
- İhlas Haber Ajansı, "Amasya'da koyun sürülerinin yayla göçü erken başladı", 25 Nisan 2024. https://www.iha.com.tr/amasya-haberleri/amasyada-koyun-surulerinin-yayla-gocu-erken-basladi-76966497
- Objektif Amasya, "Amasya'da Dev Şenlik 30'uncu Kez Başladı" (Kabaoğuz Yayla Şenlikleri). https://www.objektifamasya.com/haber/28455674/amasyada-dev-senlik-30uncu-kez-basladi
- "Serçoban" (yerel derleme). https://amasya-abdulhalim.blogspot.com/2007/12/seroban.html
Çevrimiçi kaynaklar
- https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1170553
- https://islamansiklopedisi.org.tr/yaylak-ve-kislak
- https://islamansiklopedisi.org.tr/konar-gocer
- https://www.iha.com.tr/amasya-haberleri/amasyada-koyun-surulerinin-yayla-gocu-erken-basladi-76966497
- https://amasya.ktb.gov.tr/TR-59465/yaylalar.html
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/26864









