Osmanlı şehirlerinde kahvehane, bir içecek satılan dükkândan çok, halkın bir araya gelip konuştuğu, haber aldığı ve vakit geçirdiği ortak bir mekândı. Kahve yüzyıllar boyunca sağlık ve zindelik için tüketilen bir içecekti; onu bir toplanma geleneğine dönüştüren, ona ev sahipliği yapan bu dükkânlar oldu. Amasya gibi uzun süre sancak merkezi olarak yaşamış, çarşısı, camileri, medreseleri ve konaklarıyla Osmanlı düzeninin bütün katmanlarını barındırmış bir şehirde kahvehanenin mahalle hayatının sürekli bir parçası olması doğaldır. Şehrin kahvehanelerinden hiçbirinin kuruluş tarihi ya da ilk işletmecisi bilinmiyor. Buna karşılık biyografi ve vakıf kayıtları, yirminci yüzyıl başının Amasya'sını sokak sokak anlatan hatıralarla birlikte okunduğunda, on yedinci yüzyıldan bu yana şehirde adı, yeri, sahibi ve müdavimleri bilinen kahvehanelerin izi sürülebilir: Meydan Köprü'de saz şairlerinin destan okuduğu Yüksek Kahve, bir kütüphanenin kitaplarını onarmak için vakfedilen Çardaklı Kahve, Selağzı'nda dere üstüne kurulmuş loş kahveler bunlardandır.

Kahvehanenin Doğuşu

Kahvehane tipi mekânların ilk örnekleri on altıncı yüzyılın başlarında Mekke, Kahire ve Şam'da görülür. Yüzyılın ortalarına doğru İstanbul'da da aynı türden yerler açıldı. Dönemin tarihçilerinden Âlî Mustafa Efendi, Arap coğrafyasında uzun zamandır bilinen kahvehanelerin İstanbul'da 1553'te ortaya çıktığını yazar. On yedinci yüzyıl tarihçisi Peçuylu İbrahim ise ilk kahvehaneleri Halepli Hakem adlı bir tüccarla Şamlı Şems adlı bir kişinin Tahtakale'de 962'de (1554-1555) açtığını aktarır. Yıl bakımından küçük bir ayrılık taşıyan bu iki rivayet birlikte okunduğunda olayın 1550'lerin ilk yarısında gerçekleştiğini gösterir. Kahve başlangıçta tüccarlar aracılığıyla İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlere getirilmiş, üst tabakaların içeceği olmuştu. Mısır'ın 1517'de Osmanlı topraklarına katılmasından sonra kahve ticareti genişledi ve içme alışkanlığı daha geniş kesimlere yayıldı.

Yeni mekân kısa sürede çoğaldı. Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son yıllarında İstanbul'da elli kadar kahvehane bulunduğu kaydedilir. 1792'de düzenlenen defterlerde bu sayı 1631, 1821'de ise 2076 olarak görünür. Kahvehane bir süre sonra yalnızca İstanbul'a ait bir görünüm olmaktan çıktı. Kasabalarda ve köylerde, özellikle cami yanında kurulan kahvehane, erkeklerin toplanıp sohbet ettiği, küçük oyunlarla vakit geçirdiği temel mekâna dönüştü. Bir sancak şehrinde bu mekânın mahalle camilerinin çevresinde ve çarşıda yer bulması, aynı genel yayılmanın sonucuydu. Amasya'da da kahvehanelerin anıldığı yerler çoğunlukla bir cami, bir türbe, bir hamam ya da bir köprü başıdır.

Adın ve Mekânın Kökeni

Kahve sözcüğü Türkçeye Arapça kahve sözcüğünden geçmiştir ve kökeninin Etiyopya'daki Kaffa bölgesine uzandığı düşünülür. Kahvehanedeki hane ise Farsça kökenlidir. Kahvenin Habeşistan yaylalarında yetiştirilip önce yiyecek olarak tüketildiği, Orta Çağ'ın sonlarında gezgin dervişler aracılığıyla Yemen'e götürülüp bir içecek hâline getirildiği anlatılır. Osmanlı topraklarında ilk kahvehanelerin camilerin yanında açılan, sosyal işlevleri olan imaret kahveleri olduğu da kaydedilir. İnsanlar namaz vakitleri arasındaki boşluğu bu küçük kulübe biçimli yerlerde sohbetle doldururdu. Bu rivayet, kahvehanenin neden bugün de çoğu yerde cami çevresinde ve mahalle meydanında anıldığını açıklar.

Şüphe, Yasak ve Uzlaşma

Kahvehane ilk zamanlarda büyük bir yenilik olarak karşılandı ve tartışma yarattı. Farklı sınıflardan, farklı kültür düzeylerinden insanların devletin gözünden uzak bir ortamda konuşabilmesi yöneticiler için kaygı vericiydi. Buralarda dolaşan söylenti ve eleştiriler, dönemin diliyle devlet sohbeti diye anılırdı. Din adamlarının bir kısmı kahvehaneleri fitne yuvası olarak gördü; kimi kaynaklarda bunlara şarapsız meyhane gibi ağır sıfatlar yakıştırıldığı belirtilir. Kanuni döneminin sonlarına doğru Eyüp, Galata ve İstanbul kadılarına kahvehanelerin kapatılmasını ve yeniden açılmasının önlenmesini isteyen hükümler gönderildi. Kimi kaynaklar II. Selim döneminde, 1567'de, surların içindeki İstanbul'un bütün kahvehanelerinin kapatıldığını da kaydeder. 1583'te benzer bir emir yinelendi, ama yasaklar kahvehanelerin çoğalmasını engelleyemedi. Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi'nin fetvasıyla kahve bir içecek olarak tartışmanın dışında bırakıldı, buna karşılık Kadızadeli hareketi kahvehanelerin kötü şöhretini yaydı. IV. Murad 1633'te İstanbul'daki bütün kahvehanelerin kapatılmasını ve kahve içilmesinin yasaklanmasını emretti.

Bu, kahvehanelerin topluca kapatılması yönünde alınan son karar oldu. Devlet bu mekânları ortadan kaldırmaya çalışmak yerine denetim altında tutmanın yollarını aradı; kapatma ancak uygunsuzluğun saptandığı yerlerle sınırlı kaldı. Politikadaki değişimin bir nedeni kahvenin ekonomik değeriydi. Kahve ve tütün on yedinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa ve Asya'da önemli ticaret malları arasına girmişti ve kahveden alınan vergi hazinenin düzenli gelirlerinden biri oldu. Peçuylu İbrahim, sadrazamların yatırım amacıyla büyük kahvehaneler açıp ciddi gelir elde ettiğini yazar. Kâtib Çelebi'nin ifadesine göre on yedinci yüzyılda neredeyse her sokak başında bir kahvehane vardı. Yeniçerilerin kahveci esnafı içinde yer alması da devletin bu mekânlara bakışını yumuşatan etkenlerden biriydi. Yeniçeri Ocağı'nın düzeni bozulduktan sonra bazı kahvehaneler ocak mensuplarının toplandığı yerlere dönüştü ve II. Mahmud, ocağı 1826'da kapattıktan sonra özellikle Boğaziçi kıyılarındaki yeniçeri kahvelerini yıktırdı.

Yüksek Kahve ve Amasya'nın Saz Şairleri

Amasya'da adıyla anılan en eski kahvehane, Meydan Köprü semtindeki "Yüksek Kahve"dir. Bu kahvehaneyi Hüsâmeddin, Tokatlı Türedi Hüseyin Ağa'nın oğlu Celâlî Mehmed Ağa'nın biyografisinde anar. Celâlî, babasının sağlığında sipahi olarak nüfuz kazanmış, 1648'de babasının öldürülmesinden sonra bir süre gözden düşmüş, ardından Abaza Hasan Ağa'nın dairesine girmişti. Köprülü Mehmed Paşa'nın sadaretine karşı ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya uyduğu için 1069 yılının cemaziyelahirinde (1659) yakalanıp idam edildi. Hüsâmeddin onu gürbüz, cesur bir sipahi ve saz şairi olarak tarif eder: sesi gür ve etkileyiciydi, boyu bosu ve yüzü kadınları hayran bırakacak kadar güzeldi. Yüksek Kahve'de çok iyi saz ve bağlama çalar, destanlar okur, şiirler söyler, bütün halkı başına toplardı. Aynı zamanda iyi bir binici ve savaşçıydı. Bu kısa kayıt, on yedinci yüzyılın ortasında Amasya'da kahvehanenin artık bir sahne gibi kullanıldığını, saz eşliğinde destan dinlemeye gelen bir kalabalığın varlığını gösterir.

Cavit Güzel'in Amasya'daki âşık tarzı destan geleneği üzerine yaptığı araştırma, Celâlî Mehmed Ağa'yı şehrin kayda geçmiş ilk destancı âşığı sayar ve onu izleyen saz şairlerini aynı çizgide sıralar. Güzel'e göre şehzade sancağı olduğu için Amasya'da bulunan yeniçeri birlikleri bu geleneği beslemiş, kentteki Alevî-Bektaşî kültürü de onu desteklemişti. Askerin moralini yükseltmeyi üstlenen âşıklar sanatlarını en çok kahvehanelerde icra ediyordu. Araştırmacı, Olcay'ın yirminci yüzyıl başında Selağzı'nda andığı bir "yüksek kahve" ile on yedinci yüzyılın Yüksek Kahvesi arasında ad benzerliği dışında bir bağ kurulamadığını da açıkça not eder; iki mekânın aynı yer olup olmadığı belgeyle gösterilemiyor.

On sekizinci yüzyılın destancıları arasında Çırçırlıoğlu Âsafî Ahmed Bey öne çıkar. Hüsâmeddin'e göre Hz. Hüseyin soyundan gelen eşraf bir aileye mensuptu, gençliğinde zeamet sahibi olmuş, alaybeyliği yapmıştı. 1184'te (1770-1771) görevlendirildiği Rus seferinden kaçtığı için açığa alındı, sonra dervişliğe yöneldi. Güzel bağlama çalar, atalarından kalan serveti eğlenceyle tüketirdi. Hüsâmeddin onun için "kahve şairi" der ve Şehzadeler Türbesi civarında Fethullah Ağa'nın kahvehanesinde 1210 (1795-1796) yılına kadar yaşadığını yazar. Yeniçeriler ve Bekrîler arasında ünlüydü, kendisine "Destancı" da denirdi. Ölüm tarihi kaynaklar arasında farklıdır: Güzel'in makalesinde 1770 olarak geçerken Hüsâmeddin'in ifadesi onun 1795-1796'ya kadar yaşadığını gösterir.

Aynı geleneğin bir başka temsilcisi, yeniçeri Odabaşı Halil Ağa'nın torunu Âşık Mehmed Ağa'dır. Kendisi de yeniçeri çavuşlarındandı; çöğür çalar, destan söylerdi. Hüsâmeddin'in deyişiyle iyi bir halk şairi olduğu için savaşlarda çok işe yarardı. Dostlarını Garibler Mescidi ile Selağzı civarındaki kahvehanede toplardı. Sesi ve nağmesi güzel, orta boylu, yakışıklı, saz çalmada usta bir destancı olarak anlatılır, 1220 (1805) yılına doğru öldü. İçerişehir'de Kırkbedel civarında evi vardı ve torunlarına Âşıkoğulları dendi. Celâlî'nin Meydan Köprü'deki kahvesi, Âsafî'nin Şehzadeler Türbesi yanındaki köşesi ve Âşık Mehmed Ağa'nın Selağzı'ndaki kahvehanesi, iki yüzyıl boyunca saz sesinin şehirde nerelerde duyulduğunu gösteren üç sabit noktadır.

Vakıf Akarı Olarak Kahvehane

Amasya kayıtlarında kahvehane yalnızca bir toplanma yeri olarak geçmez, aynı zamanda gelir getiren bir mülk, yani vakıf akarıdır. Eski Amasya mütesellimi, dergâh-ı âlî kapıcıbaşılarından Türedizâde el-Hâc Ali Ağa, 1210'da (1795-1796) Gökmedrese Mahallesi'nde Yörgüç Paşa'nın vakıf hanının yakınında Hayriyye adını verdiği ahşap bir medrese yaptırdı. Halk arasında "Yukarı Bakacak Medresesi" diye anılan bu binanın masraflarını karşılamak için üç dükkânını, iki kahvehanesini ve bir bağını medreseye vakfetti. Hüsâmeddin kendi zamanında medresenin ayakta durduğunu, vakıflarının ise kaybolduğunu not eder.

Benzer bir örneği Hacı İlyas Mahallesi'nin eşrafından Keklikzâde el-Hâc Ali Ağa'nın kızları verir. Zeyneb Hatun mahallesinde bir mektep yaptırmış, sahibi olduğu üç dükkânla bir kahvehaneyi bu mektebe vakfedip "Çatal Hâfız" diye tanınan Ahmed Efendi'yi muallim tayin ettirmişti; 1205'te (1790-1791) öldü. Kız kardeşi Hatice Hatun ise Çelebizâde İmam Abdüllatif Efendi soyundan Seyyid Mehmed Emin Efendi ile evliydi. Halk arasında "Çardaklı Kahve" diye bilinen kahvehanesini ve bir dükkânını, kocasının mütevellisi olduğu Abdüllatif Efendi Kütüphanesi'ndeki kitapların tamiri ve ciltlenmesi için 1235'te (1819-1820) vakfetti. Bir kahvehanenin geliriyle bir kütüphanenin kitaplarının onarılması, şehirde sohbetle okuma arasındaki yakınlığı somut bir biçimde gösterir.

Yirminci yüzyılın başında da aynı düzen sürüyordu. Olcay, Kurdoğlu Mehmed Bey'in yaptırdığı Mehmed Bey Medresesi'nin altında bir ekmek fırını bulunduğunu, merdivenle caddeye inildiğinde bir kahve ile yanındaki iki dükkânın medreseye akar olarak yaptırıldığını anlatır. Hüsâmeddin ise Şefik Paşa'nın konak ve bahçesinin varisler arasında satılıp dağıtılmasından sonra yerine hanlar, dükkânlar ve kahvehaneler yapıldığını kaydeder. Kahvehane bu örneklerde bir hayır kurumunun, bir mektebin ya da bir medresenin geçimini taşıyan sağlam bir gelir kaynağı olarak görünür.

Kahvenin Ekonomisi ve Saraydaki Amasyalılar

Kahve Amasya'da devletin vergi düzeninin de bir parçasıydı. Hüsâmeddin'in biyografilerinde bu düzenin birkaç halkası görülür. Amasya eşrafından Kurdzâde el-Hâc Hüseyin Bey, 1157'de (1744) seferden döndükten sonra kahve gümrükçüsü olarak yıllarca bu görevi yürüttü. Hacı Kadirzâde Ali Paşa'nın silahdarlığından gelip Amasya'ya yerleşen Gürcü Sührâb Mehmed Ağa, 1186'da (1772-1773) Amasya sancağının kahve tahmis mukataasını, yani kahvenin kavrulup dövülmesinden alınan resmin iltizamını üstlendi. 1214'te (1799) Amasya'ya gelen Caniklizâde Tayyar Mahmud Bey'in ağır tahsilatı anlatılırken de, ürünün onda biri yerine üçte birinin alındığı, üstelik tahsildarların "kahve, ekmek ve yem bedeli"nin ayrıca istendiği yazılır. Köylünün sırtına yüklenen bu küçük kalemler, kahvenin artık gündelik bir ihtiyaç sayıldığını gösterir.

Amasyalıların sarayda kahve hizmetinde yükselmesi de dikkat çekicidir. Kahvecibaşılık, padişahın ya da büyük devlet adamlarının kahvesini hazırlayan hizmetlilerin başı olarak doğrudan efendinin yakınında bulunmayı gerektiren bir görevdi ve çoğu zaman daha yüksek makamlara açılan bir kapıydı. 1683 Viyana seferi yıllarında padişahın has teberdarlarından kahvecibaşı Amasyalı Ali Ağa, Sultan Bayezid vakıflarının mütevellisi olarak şehre geldi. Abdülmümin Ağa, Darüssaade ağası Hacı Beşir Ağa'nın kahvecibaşısıydı; soyuna Amasya'da "Kahvecibaşızâdeler" denildi. Hindî Hasan Ağa sadrazam Ragıb Mehmed Paşa'nın kahvecibaşılığından sonra 1176'da (1763) Amasya mukataat emini oldu ve 1186 tarihli bir defterde "Ragıb Paşa'nın kahvecisi" diye anıldı.

Bu Amasyalıların en tanınmışı, 1203'te (1789) III. Selim tahta çıkınca kahvecibaşı olan Sarı Hüsamzâde Hüsameddin Ağa'dır. Hüsâmeddin onun silahdar derecesinde nüfuz kazandığını, sadrazamlığa yükseleceğinden kaygılanan devlet adamlarının çabasıyla 1207 muharreminde (1792) vezirlikle Bosna valiliğine gönderilerek İstanbul'dan uzaklaştırıldığını yazar. III. Selim dönemine ait saray günlüğü ise aynı kişiyi "Gürcü Kahvecibaşı Hüsam" diye anar; Hüsâmeddin'in Enderun defterlerine dayanan "Amasyalı" kaydı ile bu niteleme arasındaki ayrılık çözülebilmiş değildir. Ona ait 1789 tarihli, celi talik kitabeli bir nişan taşı bugün İstanbul Harbiye'deki Askerî Müze'de bulunmaktadır. Aynı padişahın kahvecibaşılarından biri de Yeniçerizâde Seyyid Hüseyin Paşa'ydı; 1222'de (1807) tütün gümrüğü emini oldu. Gümüşoğlu İbrahim Ağa ise II. Mahmud'un kahvecibaşılığından alınarak 1252'de (1836-1837) Amasya'ya gönderildi ve 1254 nüfus yazımında Bağ-ı Helkis Mahallesi'nde kırk beş yaşında kayıtlı görüldü. Kahve hizmetinden yetişen bu adamların şehre dönüşü, sarayın usullerini Amasya'nın konak ve vakıf hayatına taşıyan yollardan biri olmalıdır.

Sohbetin ve Haberin Meydanı

Yazılı kültürün geniş kesimlere ulaşmadığı bir toplumda kahvehane, sözlü kültürün sürdürüldüğü başlıca yerlerden biriydi. Çarşıdaki ticaretin, tarladan ya da yoldan gelen haberlerin, memleket meselelerinin konuşulduğu bu yerde yaşlılar deneyimlerini aktarır, gençler adap öğrenir, şehre yeni gelenler ilk tanıdıklarını edinirdi. Peçuylu İbrahim, okumuş ve iyi yaşamayı seven insanların yirmi otuz kişilik gruplar hâlinde kahvehanelerde toplandığını anlatır. Kimi adap kitapları okur, kimi tavla ya da satranç oynar, kimi de yeni yazdığı şiiri tartışırdı. Muhammediyye, Battalname ve Hamzaname gibi destan nitelikli kitapların burada yüksek sesle okunması yerleşik bir âdet hâline gelmişti. Bu eğitici yönleri yüzünden kahvehanelere "mekteb-i irfan" ve "medresetü'l-ulema" denildiği Kâtib Çelebi'den nakledilir.

Amasya'da kahvehanenin bir kamuoyu yeri olarak işlediğini gösteren açık bir kayıt da vardır. 1217 (1802) yılının başında rütbe alan mütesellim Hasan Bey'in tavrı değişip davranışları ayana ve halka ağır gelmeye başlayınca müftü Soruklu Hacı Ali Efendi, kaymakam Hafız Hasan Ağa ve şehir kethüdası Zeyneloğlu Hacı Ömer Efendi halkın diline düştü. Hüsâmeddin'in anlatımına göre meclislerde ve kahvehanelerde bunların kötülenmesi halkın eğlencesi oldu, acı sözler ve şikâyetler alıp yürüdü. Devletin yüzyıllar boyunca kaygıyla izlediği devlet sohbeti, burada bir sancak şehrinin gündelik hayatında bütün açıklığıyla görülür.

Kahvehane güldüren sözün de meclisiydi. Hacı İlyas Mahallesi'nde 1267'de (1850-1851) doğan, altmış yıl kadar Sultan Bayezid Camii müezzinliği yapan Şefik Mehmed Efendi, hazırcevaplığı ve taklitçiliği yüzünden "Şeyh" diye anılır, Hüsâmeddin'in deyişiyle "asrımızın Nasreddin Hocası" sayılırdı. Bir gece Sultan Bayezid imamı Hafız Şerif Efendi'nin kahvehanesinde kalabalığın ortasında fıkralar anlatıp herkesi güldürürken, "Kara Müezzin" diye tanınan Hafız İbrahim Efendi gelip alnından öptü. Şefik Efendi hemen ellerini kaldırıp yüzüne sürerek "Elhamdülillah" dedi. Neye şükrettiğini soranlara, küçükken annesini kızdırdığını, annesinin de "yüzünü köpekler yalasın" diye beddua ettiğini, bu bedduanın hafif atlatıldığına şükrettiğini söyledi. Şefik Efendi 1348'de (1929-1930) öldü. Bir imamın işlettiği kahvehanede bir müezzinin fıkra anlatması, kahvehane ile cami çevresi arasındaki yakınlığın Amasya'da ne kadar doğal karşılandığını da gösterir.

Oyun, Müzik ve Gösteri

Kahvehaneler masum eğlencelerin de mekânıydı. Tavla, dama, satranç ve iskambil gibi oyunlar hem vakit geçirmenin hem de dostluğu tazelemenin yoluydu. Bir davet vermek pahalı olduğu için arkadaş buluşmalarının çoğu kahvelere kaydı; ilk dönemlerde bazen oturacak boş yer bulunamadığı da anlatılır. Kahvehane aynı zamanda karagöz ve meddah gösterilerinin sunulduğu, âşıkların yeteneklerini sergilediği başlıca yerdi. Âşık ve meddah kahvehanelerinde sanatçılar bir yandan müdavimleri eğlendirir, bir yandan da onlara bir kültür birikimi aktarırdı. Saz çalınan, âşıkların atıştığı, hikâyelerin anlatıldığı bir kahvehane sıradan bir dükkân olmaktan çıkıp küçük bir sahneye dönüşürdü.

On dokuzuncu yüzyılda kahvehane çeşitlendi. İstanbul'da sayıları birkaç bine ulaşan kahvehanelerin çoğu mahallelerde, cami yanlarında kurulmuştu. Şehir halkı seçkin Direklerarası ve Beyazıt kahvehanelerini, Galata ve Pera'daki alafranga kafeleri ya da mahalle kahvehanelerini tercih ederdi. Aynı yüzyılda çay yaygınlaşmaya başladı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra İstanbul'a göç eden Rus ve Balkan muhacirleri de çay kullanımının artmasında etkili oldu; çayhaneler ortaya çıktı, çay kahvehanelerde kahveyle rekabet eden bir içeceğe dönüştü. Geleneksel kerevetler yerini masa ve sandalyeye bıraktı. 1922'de bir Amerikan ekibinin İstanbul'da yaptığı araştırma kahvehaneleri yedi sınıfa ayırıyordu: han kahvehaneleri, cami yakınındaki kahvehaneler, kıraathaneler, mahalle kahvehaneleri, esnaf kahvehaneleri, lokanta kahvehaneleri ve köy kahvehaneleri.

Yeniçeri kahvelerinin kapanmasından sonra tulumbacıların işlettiği ve çalgılı olması nedeniyle semai kahvehaneleri denilen yeni bir kahvehane türü ortaya çıktı. Bu yerlerde yeniçeri kahvelerinin mirası mahalle kabadayılığıyla kaynaşmıştı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde kahvehaneler hem sayı hem itibar bakımından altın çağlarını yaşadı; basın başta olmak üzere pek çok alanda kısıtlama uygulanırken kahvehaneler bunun dışında tutuldu. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında toplumun hemen her kesimi kahvehanelere uğrar oldu. Aralarında esrar ve horoz dövüşü gibi uygunsuz amaçlarla anılan yerler de vardı; okuryazar kesimin buralardan çekilmesiyle kahvehaneler zamanla kavga ve içki yeri olarak anılmaya başladı.

Amasya'da kahvehanenin meraklılar kulübüne dönüştüğü bir örneği Olcay anlatır. Mustafa Bey Hamamı ile hamamın külhan kısmı arasında yüksekçe bir kahve vardı ve Olcay akşamları ara sıra arkadaşlarıyla buraya çıkardı. Müdavimler çoğunlukla Hint tavuğu ve Hint horozu meraklıları ile avcılardı. Şirvanlı Balaş Efendi, Sakızcıoğlu Mehmed, Kestekoğlu Ahmed Ağa ve Kalaycıoğlu Bekir horoz meraklılarının başında, Şefik Paşazâde Rıza Bey ile Attar Kerim'in Yusuf Ağa avcıların başında gelirdi. Her gece burada toplanırlar, bazı geceler horozlarını getirip karşılıklı dövüştürürlerdi. Olcay'ın bu sade tasviri, horoz dövüşünün de kahvehane eğlenceleri arasında şehirde yer bulduğunu gösterir.

Kıraathaneler

Okuma mekânı olarak hizmet veren kahvehanelerin kıraathane adıyla anılması Tanzimat sonrası döneme rastlar. Avrupa'daki kulüp ve okuma salonlarını örnek alan bazı kahvehaneler gazete ve dergi bulunduran, geleneksel sahne sanatlarına yer veren kültür mekânlarına çevrildi. İlk örnek, Divanyolu'nda 1857'de açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Burada gazete ve dergilerin yanında zamanla kitap da satıldı. Ramazan gecelerinde Sarafim Kıraathanesi edebî tartışmaların yapıldığı bir salona dönüşür, Namık Kemal, Ahmed Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, sonraları Ahmed Râsim ve Halit Ziya Uşaklıgil gibi yazarlar edebiyattan matematiğe, şiirden siyasete kadar her konuyu burada konuşurdu. Halkın vakit geçirdiği kahvehanelerin sahipleri müşteri çekmek için bir gazete ve küçük bir kitaplık bulundurmaya çalışır, seçkin bir müşteri kesimini hedefleyenler tabelalarına özellikle kıraathane yazdırırdı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgal yıllarında birçok mahalle kahvehanesi, ülkenin durumunun konuşulduğu ve kurtuluş yollarının tartışıldığı bir yer oldu. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra gerçekleştirilen yeniliklerin halka ulaşmasında kahvehanelerin önemli bir rolü olduğu, kimi yazarlarca bu dönemde kahvehanelerin bir tür propaganda ve telkin aracı sayıldığı belirtilir. Aynı yıllarda bazı Türk aydınları ise kahvehaneleri zararlı kurumlar olarak eleştirdi. Millî Mücadele'nin ilk büyük kararlarından biri olan Amasya Genelgesi 1919'da bu şehirde yayımlandı; ancak şehrin kahvehanelerinin bu günlerdeki rolüne dair belgelenmiş bir bilgi bulunmamaktadır.

Selağzı'nın Kahveleri

Yirminci yüzyılın başında Amasya'nın kahve hayatı en yoğun biçimde Selağzı'nda, bugünkü Yavuz Selim Meydanı açılmadan önceki çarşı başında yaşanıyordu. Olcay buradaki dükkânları tek tek sayarken, Çakallar, Hamzadüzü, Kuba ve Temenna mahallelerinden inen sel sularının aktığı derenin üzerinin ağaç ve tahta köprülerle örtüldüğünü, bu derenin üzerindeki dükkânların çoğunun kahvehane ve berber dükkânı olduğunu anlatır. Üstleri kapalı olduğu için güneş görmeyen bu sıra her vakit loş ve serin kalırdı. Güzel Ahmed Ağa'nın ve Berber Ömer Ağa'nın berber dükkânları, Enis Efendi'nin ve Baba Muhsin'in çayhaneleri ve Şirket Gazinosu, Olcay'ın deyişiyle Selağzı'nın en işlek ve en güzel yerleriydi.

Mahkeme Çarşısı tarafında Helvacı Şeyhi Hakkı Efendi'ye ait bir kahvehane vardı ve burayı Baba Muhsin kiralayıp işletirdi; yanında Eczane-i Osmanî, onun yanında da tütün ve kibrit satan bir tütüncü dükkânı bulunurdu. Berber Tokaç Ahmed Ağa'nın dükkânının hükümet binasına bakan yanında bir kahvehane daha vardı. Sinan Hamamı tarafında ise Miralayzâdelere ait, Yeşilırmak'a bakan bir kıraathane ile yanında Hamamcı Hacı Ali Hafız Ağa'nın "yüksek kahve"si sıralanırdı. Şirket Gazinosu'nun nehre bakan ön balkonu da şehrin hoşsohbet erkânının buluşma yeriydi; Olcay, hocası Kemerpaşazâde Hüsameddin Efendi'nin subay, memur ve eşraftan arkadaşlarıyla burada oturduğunu anlatır. Bu sıranın hemen hepsi meydan açılırken ortadan kalktı. Olcay'ın ifadesiyle bunlardan zerre bir şey kalmamış, Selağzı açık bir meydan hâlini almıştır.

Ramazan Geceleri

Kahvehane kültürü ramazan gecelerinde en canlı hâlini alırdı. İftardan ve teravih namazından sonra dükkânlara ve kahvehanelere akan halk, sahura kadar sürecek bir sohbet ve eğlenceye katılırdı. Bu gecelerde hikâyeler anlatılır, karagöz ve meddah gösterileri yapılır, ikramlar paylaşılırdı. İstanbul'daki kıraathanelerde ramazan geceleri karagöz gösterileri ve musiki faslarıyla geçer, bu mekânlar birer edebiyat mahfili işlevi görürdü. İftardan sonra içilen kahvenin sindirimi kolaylaştırdığına ve sohbete tat kattığına inanılırdı. Sahur saatlerinde açık kalan kafe ve çay ocakları bu geleneğin bugünkü uzantılarıdır.

Amasya'da ramazan geceleri kendine özgü bir gelenekle de anılır. Belediye bandosu, ramazan boyunca iftar ve sahur vakitlerinden önce Harşena Kalesi'ne çıkıp kent merkezinden duyulacak biçimde konser verir. Yüz altmış yılı aşan bir geçmişi olduğu söylenen bu uygulama, elektriğin yaygın olmadığı dönemde iftar ve sahur vaktinin yaklaştığını halka duyurmak için doğmuş, vaktin dolduğu top atışıyla bildirilmiştir. Bando çoğunlukla marşlar, kahramanlık türküleri ve halkın isteği üzerine popüler parçalar çalar; bugün üstü açık bir otobüsle şehir merkezinden kaleye tırmanır. Ramazanın ilk iftarında bir buçuk asırdır kullanılan ramazan topu da atılır; 2026 ramazanının ilk iftar topunu vali kaleden uzaktan kumandayla ateşledi. Bando şefi aynı yıl bandonun Türkiye'nin en eski ramazan bandosu olduğunu ve konserlerin 162 yıldır sürdüğünü söylemiştir. Geleneğin yaşı her yıl yayımlanan haberlerde bir yıl artırılarak verildiğinden kesin bir başlangıç tarihi söylemek güçtür.

Dayanışma Kurumu Olarak Kahvehane

Geleneksel kahvehane çoğu zaman görünmeyen bir dayanışma kurumu gibi işlerdi. İş arayan bir genç ustasını burada bulur, memleketinden yeni gelen biri ilk tanıdıklarını burada edinir, bir işi olan yardımcısını burada ararken derdi olan sıkıntısını paylaşırdı. Mahallenin düğünü, yası ve meseleleri bu ortak salonda dolaşırdı. Kahveci, esnaflığının yanı sıra çoğu kez herkesi tanıyan ve sözü dinlenen bir mahalle büyüğü sayılırdı. Sabah erken saatten gece geç vakte kadar açık kalan bu yerler, şehrin yalnız kalanlarına da bir sığınak sunardı.

Kahve sohbeti Amasya'da kapı önüne ve sokağa da taşardı. Olcay, Selağzı'ndaki Sinan Hamamı ile Darüşşifa önündeki Mustafa Bey Hamamı'nı işleten Dubaracıoğlu Hamamcı Hacı Ali Hafız Ağa'nın akşam yemeğinden sonra sokak kapısının karşısındaki oturma yerine geçtiğini, sandalyeleri dizdirip nargilesiyle dışarı çıktığını anlatır. Ağa'nın geldiğini duyan komşular, aralarında Olcay'ın babası da olmak üzere, birer birer gelir, Tahsin adlı işinin ehli bir adam herkese kahve ikram ederdi. Taş Han ile Burmalı Minare Camii civarındaki hanların mütevellisi Nuri Bey de çoğu sabah Mehmed Paşa Camii'nin Yeşilırmak'a bakan tarafında, Mehmed Bey Medresesi'nin köşesindeki düzlükte oturup nargilesiyle sabah kahvesini içer, gelip geçene kahve ve çay ikram ederdi. Bu tablolar, kahvehanenin dört duvarının dışında da aynı sohbet ve ikram düzeninin sürdüğünü gösterir.

Evlerdeki kahve ikramı aynı anlayışın uzantısıdır. Amasya'da Yeşilırmak kıyısındaki Hazeranlar Konağı 1865'te Defterdar Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmıştır. Selamlık bölümündeki ön kabul odası, dışarıdan gelen erkek misafirlerin ev sahibi tarafından kabul edilmeden önce ağırlandığı, şerbet, ayran, çay, kahve ve atıştırmalıkların sunulduğu yerdi. Başoda ise hane sahibinin en önemli misafirlerini ağırladığı, uzun sohbetlerin yapıldığı köşeydi. Konağın bu düzeni, kahve ikramının evde de misafire gösterilen saygının ve ayrılan zamanın bir ifadesi olduğunu gösterir. Kahvehane, bu ev geleneğinin sokağa taşan hâli sayılabilir.

Bugün

Kahvehanelerin biçimi değişti. Kerevetlerin yerini masa ve sandalye, meddah ile karagözün yerini televizyon aldı, birçok yerde kafeler ve çay ocakları öne geçti. Selağzı'nın dere üstündeki kahveleri, Yüksek Kahve ve Çardaklı Kahve bugün yalnızca kayıtlarda yaşıyor. Buna karşın insanların bir masa çevresinde toplanma ihtiyacı sürüyor. Amasya'nın kahvehane geleneği, bu eski buluşma kültürünün mahalle ölçeğindeki sürekliliğini temsil eder. Kahve ikramı misafire zaman ayırmanın yerleşik bir işareti olarak kalmış, kahvehane de bu ikram anlayışının toplumsal ölçekteki karşılığı olmuştur.

Kronoloji

1517: Mısır'ın fethinden sonra kahve ticareti genişler.

1553: Âlî Mustafa Efendi'ye göre kahvehaneler İstanbul'da ortaya çıkar.

1554-1555: Peçuylu İbrahim'e göre Halepli Hakem ile Şamlı Şems Tahtakale'de ilk kahvehaneleri açar.

1583: İstanbul kadısına kahvehanelerin yasaklanması yönünde hüküm gönderilir.

1633: IV. Murad İstanbul'daki bütün kahvehanelerin kapatılmasını ve kahve içilmesinin yasaklanmasını emreder.

1659: Meydan Köprü'deki Yüksek Kahve'nin saz şairi Celâlî Mehmed Ağa idam edilir.

1683: Kahvecibaşı Amasyalı Ali Ağa, Sultan Bayezid vakıflarının mütevellisi olarak Amasya'ya gelir.

1744: Kurdzâde Hüseyin Bey kahve gümrükçüsü olur.

1772-1773: Sührâb Mehmed Ağa Amasya sancağının kahve tahmis mukataasını üstlenir.

1789: Amasyalı Hüsameddin Ağa III. Selim'in kahvecibaşısı olur; ona ait kitabeli nişan taşı bu tarihi taşır.

1790-1791: Mektebine bir kahvehane vakfeden Keklikzâde Zeyneb Hatun ölür.

1792: İstanbul'daki kahvehane sayısı defterlerde 1631 olarak görünür.

1795-1796: Türedizâde Ali Ağa Hayriyye Medresesi'ni yaptırıp iki kahvehanesini vakfeder; "kahve şairi" Âsafî Ahmed Bey Fethullah Ağa'nın kahvehanesinde yaşamaktadır.

1802: Mütesellim Hasan Bey'in adamları Amasya kahvehanelerinde halkın diline düşer.

1805: Selağzı'ndaki kahvehanede destan söyleyen Âşık Mehmed Ağa bu sıralarda ölür.

1819-1820: Hatice Hatun "Çardaklı Kahve"yi Abdüllatif Efendi Kütüphanesi kitaplarının onarımına vakfeder.

1821: İstanbul'daki kahvehane sayısı 2076'ya ulaşır.

1836-1837: II. Mahmud'un kahvecibaşısı Gümüşoğlu İbrahim Ağa Amasya'ya gönderilir.

1857: Divanyolu'nda Sarafim Kıraathanesi açılır.

1877-1878: Osmanlı-Rus Savaşı sonrasındaki göçlerle çay kahvehanelerde yaygınlaşır.

1922: Bir Amerikan ekibinin araştırması İstanbul kahvehanelerini yedi sınıfa ayırır.

2026: Belediye bandosunun Harşena'daki ramazan konserlerinin 162. yılı olarak anılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar