Ziya Paşa, Tanzimat döneminin hem devlet adamı hem şairi olarak tanınan, Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte yeni Türk edebiyatının kurucuları arasında sayılan bir isimdir. Hayatının büyük bölümü İstanbul'dan uzakta, taşrada mutasarrıflık ve valilikle geçti; Kıbrıs'tan Adana'ya uzanan bu görevlerin ortasında Amasya da vardı. 1863 ile 1865 arasındaki iki yıllık mutasarrıflığı, hem imar faaliyetleri hem de yerel eşrafla girdiği çetin mücadele bakımından Osmanlı taşra idaresini anlamak için değerli bir örnektir. Amasya'nın bugünkü saat kulesi de bu dönemin izlerinden biridir.

Bu iki yılı yerinde değerlendirebilmek için önce Ziya Paşa'nın yetişme yıllarına, Amasya'ya nasıl geldiğine ve oradan ayrıldıktan sonra yaşadıklarına bakmak gerekir. Çünkü Amasya mutasarrıflığı, onun hayatında hem bir sürgünün hem de bir idarecilik denemesinin adıdır.

Kandilli'de Doğum ve Yetişme

Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin olan Ziya Paşa, İstanbul'un Kandilli semtinde dünyaya geldi. Doğum yılı konusunda kaynaklar ayrışır. TDV İslâm Ansiklopedisi 1829 tarihini esas alır ve maddeyi 1829-1880 aralığıyla verir, kimi kaynaklar ise 1825 yazar. Burada ansiklopedinin tarihi benimsenmiştir; yine de kesin doğum yılı konusunda tam bir görüş birliği bulunmadığını belirtmek gerekir. Babası Galata Gümrüğü kâtiplerinden Ferîdüddin Efendi'ydi ve ailesi aslen Erzurum'un İspir kazasına bağlı Kerab köyündendi. Annesi Itır Hanım'dı.

İlk eğitimini tamamladıktan sonra, dönemine göre modern öğretim veren Süleymaniye civarındaki Mekteb-i Ulûm-i Edebiyye'ye, ardından Beyazıt Rüşdiyesi'ne devam etti. Bu sırada Arapça ve Farsça da öğreniyordu. Yaşıtlarına göre geniş bilgisi ve güzel el yazısıyla dikkat çekmesi, daha on altı on yedi yaşlarındayken Dâire-i Sadâret-i Uzmâ Mektûbî Kalemi'ne kâtip olarak girmesini sağladı.

Gençlik yıllarına dair en değerli bilgiler kendi anlatımlarından gelir. Defter-i A'mâl adlı hatıra niteliğindeki yazısında, rüşdiyede okurken lalası İsmail Ağa'nın teşvikiyle gizlice Farsça öğrendiğini söyler. Harâbât önsözünde ise on beş yaşına gelmeden şiirle uğraşmaya başladığını anlatır. Yine lalasının yönlendirmesiyle âşık tarzında şiirler yazmış; ilk okuduğu eserler arasında Âşık Ömer Divanı ile Gevherî'nin bazı şiirleri bulunuyormuş. Âşık Garib ve Âşık Kerem gibi halk hikâyelerini okuduğunu, Âşık Ömer ve Gevherî'nin bazı manzumelerine nazireler yazdığını da kendisi belirtir.

Sadaret Kalemi ve Şiire Giriş

Mektûbî Kalemi, Ziya için bir memuriyet yerinden çok bir edebiyat mektebi oldu. Burada Fatîn Efendi, Leskofçalı Galib, Osman Şems Efendi, Osman Nevres ve Kâzım Paşa gibi isimlerle tanıştı, onlarla yakın dostluklar kurdu. Defter-i A'mâl'e göre aruzu ve şiir bilgisini Fatîn Efendi'den öğrendi. Halk şiirinden çok daha zengin bir şiir dünyası bulunduğunu da onunla tanıştıktan sonra fark etti; eline geçen divanları okumaya başladı ve bu sırada Hâfız-ı Şîrâzî'yi tanıyarak Fars edebiyatına ilgi duydu.

Kalemde çalıştığı yıllarda devrin tanınmış şairlerinin uğrak yerlerine devam etti: Tavukpazarı'ndaki meyhaneler, Mahmud Paşa Camii avlusundaki kahvehaneler ve edebiyat mahfillerinden biri olan Mehmed Lebîb Efendi'nin konağı bunların başında gelir. Şeyhülislam Ârif Hikmet Bey'e takdim ettiği bazı kasidelerle onun takdirini kazandı. 1861'de Encümen-i Şuarâ toplantılarına katılan Ziya, buradaki ortamın ve kahvehane arkadaşlarının etkisiyle artık klasik tarzda gazeller, kasideler, şarkılar, nazireler ve hicivler yazmaya başladı. Ona ilk şöhretini kazandıran ve eski şiire ne kadar hâkim olduğunu gösteren meşhur Tercî-i Bend de bu dönemin ürünüdür. Kimi kaynaklar eseri 132 beyit uzunluğunda gösterir ve 1859 tarihini verir; TDV ise yazılışını Encümen-i Şuarâ yıllarına bağlar.

Mâbeyn Kâtipliği ve Âlî Paşa ile Gerginlik

Ziya Paşa 1856'da Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın aracılığıyla Mâbeyn-i Hümâyun beşinci kâtibi olarak saraya girdi; kimi kaynaklarda bu tarih 1855 olarak geçer. Sarayda Fransızca öğrenerek Batı kültürünü ve edebiyatını daha yakından tanımaya çalıştı. Mâbeyn feriki İbrâhim Edhem Paşa'nın Fransızcadan çevirmeye başladığı Endülüs Tarihi'ni onun teşvikiyle tamamladı, ardından Engizisyon Tarihi'ni tercüme etti. TDV, bu yıllarda onda siyasette yükselme hırsının da belirdiğini açıkça not eder.

Hâmisi Mustafa Reşid Paşa'nın 1858'deki ölümü Ziya'nın saraydaki itibarını bir ölçüde sarstı. Haziran 1861'de Sultan Abdülaziz tahta çıkınca, padişaha sunduğu kasidelerle yeniden göze girmeyi başardı. Ancak Âlî Paşa'ya karşı benimsediği olumsuz tutum, zamanla büyüyecek ve kendi aleyhine dönecek bir düşmanlığın başlangıcı oldu. 1861'de Âlî Paşa'nın sadrazamlıktan alınıp yerine Fuad Paşa'nın getirilmesi sırasında, yükselme hırsından kaynaklanan bazı tuhaf davranışlar yüzünden Mâbeyn'deki görevine son verildi ve Zaptiye Müsteşarlığı'na getirildi. İki hafta sonra siyasi rakipleri onu bir an önce İstanbul'dan uzaklaştırmak için Atina elçiliğine atattı. Ziya, Yunanistan'da ayaklanma başladığını ve kamuoyunun aleyhimize döndüğünü ileri sürerek oraya gitmedi. Bazı kaynaklarda adı Atina büyükelçileri arasında 1861-1872 aralığıyla yer alır; bu, TDV'nin anlatımıyla uyuşmaz, çünkü atama çıkmış fakat görev yerine gidilmemiştir.

Kıbrıs ve Bosna

Nisan 1862'de paşa unvanı verilerek Kıbrıs mutasarrıflığına atandı; kimi kaynaklar bu tarihi 1861 olarak yazar. Adada geniş çaplı bir imar faaliyetine girişti, fakat iklimle bir türlü uyuşamadı. Magosa'da sıtmaya yakalandı ve çocuklarından biri felç oldu. Babasının da ölümü üzerine yaptığı başvuru kabul edilince, ertesi yıl Meclis-i Vâlâ üyeliğiyle İstanbul'a döndü. Rütbesi mîrimîranlığın ûlâ sınıfına yükseltildi.

Müfettişlik görevi için gittiği Bosna-Hersek'te suistimalleri nedeniyle bir defterdarı görevden aldı. Bu defterdarla Vali Topal Osman Paşa'nın, Maliye Nâzırı Mustafa Fâzıl Paşa tarafından korunduğunu ve kendisinin azli için saraya başvurduklarını öğrenince istifa etti. İstanbul'a dönüşünde yeniden Meclis-i Vâlâ üyeliğine, birkaç ay sonra da Deâvî Nâzırlığı'na getirildi (Eylül 1863). Ziya'yı başkentten uzak tutmakta kararlı olan Âlî Paşa, onu bu kez Amasya'ya gönderdi.

Amasya Mutasarrıflığı

Ziya Paşa'nın Amasya mutasarrıflığının tarihi kaynaklarda kesin biçimde aynı verilmez. TDV, Eylül 1863'teki Deâvî Nâzırlığı atamasının ardından yaklaşık üç yıl sonra Amasya'ya gönderildiğini yazarak tarihi biraz muğlak bırakır. Bu konuda en güvenilir dayanak, Kenan Akyüz'ün arşiv belgelerine dayanan çalışması ve Halil İnalcık'ın onu tanıtan yazısıdır; her ikisi de mutasarrıflığı 1863-1865 arasında iki yıl süren bir dönem olarak gösterir. Akyüz'ün 1964'te yayımladığı Ziya Paşa'nın Amasya Mutasarrıflığı Sırasındaki Olaylar, Başvekâlet Arşivi'ndeki İrade defterlerinden, 1282 tarihli bir tahkikat dosyasından çıkarılan 39 belgeye dayanır. İnalcık bu dosyada bazı belgelerin yerinde bulunmadığını belirtir, yine de yayımlanan vesikaların Ziya'nın bir vali olarak icraatını ve mahalli anlaşmazlıkların gerçek yüzünü yeterince aydınlattığını söyler.

Amasya, o yıllarda bir iktisadi buhranın etkisi altındaydı. Fransız gezgin G. Perrot 1861'deki Anadolu seyahatinde Zile'ye de uğramış ve buradaki iktisadi buhranın etkilerinden söz etmiştir; İnalcık, Ziya Paşa'nın tam da bu buhran sırasında mutasarrıf olduğuna dikkat çeker. Perrot, ayrıca âyânın genel olarak merkezin mutlakıyetine ve keyfî idaresine karşı halk için yararlı olduğunu yazar. Bu gözlem, Ziya'nın karşılaşacağı çatışmanın arka planını anlamak bakımından önemlidir.

Amasya Islahatı

TDV'ye göre Ziya Paşa, Amasya'da kaldığı iki yıl boyunca benzeri görülmemiş bir imar hareketine girişti ve halkı rahatlatacak tedbirler alarak sevgi ve saygı kazandı. Amasya merkezine ve beş kazasına altı hükümet konağı, altı mektep, bir idadî, altı saat kulesi, bir hapishane binası, bir bedesten ve iş yerleri yaptırdı; şehir merkezinde yeni yollar açtırdı. Bu faaliyetler "Amasya ıslahatı" adıyla anılır.

Akyüz'ün çalışmasını özetleyen İnalcık daha dar bir döküm verir: bir köprü, çarşı, bedesten, bir hükümet konağı, altı ilk okul, bir idadî mektebi, bir hapishane ve yollar. İnalcık ayrıca Ziya'nın eşkıyayı yola getirmeye çalıştığını belirtir. Akyüz bu icraat hakkındaki hükmünü, Ziya Paşa'nın Amasya sancağında başardığı işlerin gerçekten takdire değer olduğu şeklinde koyar. İki dökümdeki farkın nedeni, altı konak ve altı saat kulesi gibi sayıların yalnızca şehir merkezini değil bağlı kazaları da kapsaması olabilir; kaynaklar bunu açıkça belirtmediği için kesin bir paylaştırma yapılamaz.

Bu yapılardan bugün en iyi bilineni Amasya Saat Kulesi'dir. Kültür envanteri kayıtlarına göre kule 1865'te Mutasarrıf Şair Ziya Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı bir kaide üzerinde yükselen, düzgün kesme taştan silindirik gövdeli yapının üst kısmında ahşap, petek biçimli bir bölüm bulunur ve kule bütünüyle minare formunda tasarlanmıştır; saat kadranları ve büyük pencereleriyle dikkat çeker. İlk yapımından kısa süre sonra yangına uğramış, 1940'ta yıkılmış ve bugünkü kule 2002'de özgün tasarımına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir. Ziya Paşa'nın yaptırdığı diğer yapıların günümüzdeki durumu ise elimizdeki kaynaklarla doğrulanamamıştır.

Para Sorunu ve Salmalar

Bu kadar işin finansmanı baştan beri sorundu. İnalcık, Akyüz'ün belgelerinden çıkardığı sonucu şöyle aktarır: Tanzimatçı idare eyaletlerde bayındırlık işlerine girişiyordu, ancak merkezî hazine bunları karşılamaya yetmiyordu ve çözüm mahalli salmalarda aranıyordu. Ziya Paşa da aynı yola başvurmuş, bölgenin vücûh ve ulemasına birtakım mali yükler yüklemiş, bu salmaları halka da yaymıştı.

İnalcık burada bir uyarı da yapar. Ziya'nın başvurduğu idare yöntemleri baştan sona eski valilerin yoluydu ve bu yöntemler yerel zenginleri, çoğu zaman da halkı tedirgin ediyordu. Ziya halkı âyânın elinden kurtarmayı düşünüyordu, ama kendi başvurduğu "örfî" usule, yani otoriteye dayanan uygulamalara karşı Şeriat'ın bir kalkan olarak öne sürüldüğünü ve istismar edildiğini görüyordu.

Muhalefet ve Canik'e Nakil

Akyüz'ün belgelerine göre mücadelenin başını Zile'de yirmi iki yıl müftülük yapmış olan Lûtfullah ile Zile eşrafından Hacı Hasan Ağa çekiyordu. Bunların arkasında Amasya'nın belli başlı hanedanları, vücûhu, ulemâsı ve tüccarı vardı. Ziya Paşa, servet ve emlaklerinin meşru olmayan yollardan edinildiğini ileri sürerek onları sıkıştırdı, suçladı ve hapsedilmelerine kadar gitti. Karşı taraf da valiyi kanunsuz yollarla halka mali yük yüklemekle ve toplanan paraları zimmetine geçirmekle suçladı. Müftünün adı kaynaklarda farklı geçer: Belleten'deki yazı Lûtfullah derken TDV "Zile müftüsü Feyzullah Efendi" yazar. Burada arşiv belgelerini inceleyen Akyüz'ü aktaran İnalcık esas alındı, ikinci ad ise not olarak bırakıldı.

Muhalifler, halk arasında kargaşa çıkabileceğini Bâbıâli'ye tehdit yollu bildirince Ziya Paşa 1865'te Canik mutasarrıflığına nakledildi. İnalcık'a göre Ziya, karşısındaki müftünün "sureta müftülük ve ma'nen hem valilik ve hem müdürlük ve kadılık" ettiğini söylüyordu. Sadrazama gönderdiği arızada, bu gibi güçlü kişilerin elinde ahalinin esir gibi olduğunu yazar ve "hayf ki Anadolu'nun her tarafı" aynı hâldedir der.

İnalcık'ın değerlendirmesi taraflardan birine yaslanmaz. Hanedan ve vücûh olarak anılanlar aslında taşra âyânının ta kendisiydi. II. Mahmud âyânın ancak en azılılarını ortadan kaldırabilmişti; bir toplumsal sınıf olarak bunlar Anadolu'da ve Rumeli'de taşra hayatına hâkim olmayı sürdürdü, Tanzimat'ın getirdiği taşra meclisleri gibi yeni kurumlar da çoğu yerde onların etkisine girdi. Kendi çıkarlarına dokunan merkezî idare adamlarına karşı güçlü bir direnişe girişen bu çevre, kendisini halkın koruyucusu ve Şer'-i Şerîf'in savunucusu olarak sunuyordu. Öte yandan âyânın nüfuz kazanmasının bir sebebi de merkez adına hareket eden valilerin ve adamlarının gerçekten kanun dışı, keyfî uygulamalara girişmesiydi. Ziya gibi salmalarla yararlı bayındırlık işleri yapanlar olduğu gibi kendi çıkarına çalışan valiler de az değildi; halkı idarecilerin suistimallerinden koruyan âyân bulunduğu gibi, nüfuzunu halkı soymak için kullananlar da vardı. İnalcık, Ziya'nın tutumunun ancak Anadolu tarihinin genel manzarası içinde değerlendirilebileceğini söyler.

Amasya'da edindiği acı tecrübelerin onda derin bir etki bıraktığı anlaşılır. İnalcık'a göre Ziya Paşa önce Saray'da ve Bâbıâli'de düşmanlarının kendisine haksızlık ettiği kanaatine varmış, sonra da taşrada yerel mütegallibe karşısında iş yapmanın güçlüğünü ve idarenin kötülüklerini yakından görmüştü. 1869'da Hürriyet gazetesinde eyaletlerdeki idare hakkında yazdıklarında bu eski tecrübelerin güçlü izlerini bulmak mümkündür.

Canik ve İstanbul'a Dönüş

Canik'te sağlık sorunları, idari işler ve hasımlarıyla uğraşması nedeniyle edebiyata vakit bulamadığı anlaşılmaktadır. Ekim 1865'te Meclis-i Vâlâ üyeliğiyle yeniden İstanbul'a döndü; kimi kaynaklar dönüşü 1866 olarak verir. Ardından Muhbir gazetesinde yayımlanan yazılarında Bâbıâli'nin iç ve dış politikasını açıkça eleştirmeye başladı. TDV ayrıca, Kıbrıs'ta başlayıp Amasya'da nüksetmiş olan hastalığının, yıllar sonra Adana'da yeniden ortaya çıkacağını kaydeder.

Yeni Osmanlılar ve Avrupa'ya Kaçış

Osmanlı Devleti'nin Suriye, Sırbistan ve Girit'te baş gösteren ayaklanmalar yüzünden önemli ölçüde toprak kaybetmesi, Avrupa devletleri nezdinde itibarının sarsılması ve özellikle Belgrad Kalesi'nin bir oldubittiyle Sırbistan'a bırakılması, birçok muhalif gibi Ziya Paşa'yı da Âlî Paşa'ya karşı açık muhalefete itti. TDV, meşrutiyeti getirmek amacıyla gizlice kurulan ve sonradan Yeni Osmanlılar Cemiyeti adını alan İttifâk-ı Hamiyyet Cemiyeti'ne girdiğini tahmin eder.

1867 başında hastalığını ileri sürerek tedavi için Paris'e gitmek istedi. Âlî Paşa masraftan söz ederek ona Paris Sergisi'ne gönderilecek eşya komisyonuyla birlikte gitmesini önerdi. Bunu düşünürken ikinci kez Kıbrıs mutasarrıflığına atandı (Nisan 1867). Ziya, altı yıl önce bu adada görev yaptığını, iklimine alışamadığını, bir çocuğuyla babasının burada öldüğünü belirterek başka bir yere nakil talep etti; yeni görev yeri Rodos olarak değiştirilince istifa etti.

Aynı günlerde Âlî Paşa, Namık Kemal'i siyasi bir tedbirle Erzurum vali muavinliğine göndermiş, Muhbir'deki yazıları yüzünden de Ali Suavi'yi Kastamonu'ya sürmüştü. Mısır prensi ve Yeni Osmanlılar'ın hâmisi Mustafa Fâzıl Paşa'nın daveti üzerine Ziya Paşa, Namık Kemal'le birlikte, Le Courrier d'Orient gazetesinin sahibi Giampiétri ile Fransız büyükelçisi Bouret'nin yardımıyla gizlice Paris'e kaçtı (17 Mayıs 1867). Ali Suavi Messina'da onlara katıldı. Kimi kaynaklara göre grup 30 Mayıs 1867'de Paris'e vardı ve yaşça büyük olduğu için Ziya, grubun lideri konumundaydı.

Londra, Hürriyet ve Cenevre

Paris'te Mustafa Fâzıl Paşa'nın bağladığı maaşla geçindi. Yaklaşık bir ay sonra, tarım ürünleri ve makinelerin sergilendiği uluslararası sergiye Sultan Abdülaziz'in davet edilmesi ve Paris'e gelmesi üzerine, Fransız hükümetinin uyarısıyla cemiyetin bazı üyeleriyle birlikte Londra'ya geçti (Temmuz 1867). Abdülaziz Kraliçe Victoria'nın daveti üzerine Londra'ya gelince Ziya, masumiyetini belirtmek amacıyla Avrupa'ya kaçışının sebeplerini Arz-ı Hâl başlıklı uzunca bir mektupla padişaha sundu. Eserde saraydaki görevinden niçin uzaklaştırıldığını ve kendisinin istemediği yerlere tayin edilmesinin sebeplerini anlatır.

Ali Suavi'nin cemiyet adına Londra'da çıkardığı Muhbir'de kendi bildiği gibi hareket etmesi üzerine, cemiyet mensupları ortak bir kararla Ziya Paşa ile Namık Kemal'in Hürriyet gazetesini çıkarmasına karar verdi. İlk sayının tarihi TDV'de 29 Haziran 1868 olarak geçer, kimi kaynaklarda ise 29 Ağustos 1868'dir. Bu sırada Mustafa Fâzıl Paşa'nın özel doktoru Simon Deutsch, Comte W. Plater, Kıbrıslı Mehmed Paşa'nın karısı Melek Hanım ve ünlü Türkolog Léon Cahun ile görüşme fırsatı buldu.

Hürriyet'i yayımladıkları süre içinde Ziya, hükümetin iç ve dış politikasını zaman zaman eleştirmekle birlikte, katıldığı siyasi mücadeleyi hiçbir zaman kişisel bir mesele hâline getirmedi. Bu tutum, gazetenin 63. sayısından sonra Namık Kemal'in İstanbul'a dönmek üzere ayrılmasıyla değişti; Ziya bundan sonra doğrudan Âlî Paşa'yı hedef alan ve ağır suçlamalar içeren makaleler yayımlamaya başladı. TDV'ye göre 67. sayıda çıkan bir yazısı yüzünden, Bâbıâli'nin başvurusuyla İngiliz hükümetince tutuklandı. Kimi kaynaklar aynı tutuklanmayı Ali Suavi'nin 78. sayıdaki "Ali Paşa Muhakemesi" başlıklı makalesine bağlar. Her iki anlatımda da kefaletle serbest bırakıldığı belirtilir. Can güvenliğini tehlikede görerek Londra'dan Paris'e, oradan Cenevre'ye geçti ve gazeteyi 89. sayıdan 100. sayıya kadar burada litograf baskıyla çıkardı. Hürriyet, 29 Mayıs 1870'te son sayısını yayımlayıp kapandı.

Namık Kemal'le arası ise bu yıllarda açıldı. Ziya'ya göre ülkenin kötü gidişinin sebebi vezirlerin suistimaliydi, Namık Kemal'e göre sistemin kendisi bozuktu; iki isim gazetede zaman zaman birbirine zıt fikirler savundu. Sultan Abdülaziz'le anlaşıp İstanbul'a dönen Mustafa Fâzıl Paşa'nın cemiyet mensuplarına ödediği tahsisat kesilince cemiyet kendiliğinden dağılmaya yüz tuttu. Ziya, Mustafa Fâzıl Paşa'nın siyasi rakibi olan Mısır Hidivi İsmâil Paşa'yı öven yazılar yazmaya başladı.

Avrupa'daki bu dört yıl, edebi üretimini de belirledi. 1867'de Paris'te yazmaya başladığı Zafernâme'yi 1870'te Cenevre'de tamamladı. Eser, 1866'daki Girit isyanını ve Âlî Paşa'nın işi Girit'e muhtariyet vererek bir oldubittiyle çözüp muzaffer bir edayla İstanbul'a dönüşünü hicveder. İzmit mutasarrıfı Fâzıl Paşa'nın ağzından Âlî Paşa için yazılmış altmış altı beyitlik methiye tarzında bir kasideden ve iki ayrı tahmisten oluşur; tehzîl sanatının bütün özelliklerini gösteren bir örnektir. Hürriyet'in 68 ve 69. sayılarında çıkan Rüyâ ise divan edebiyatının hâbnâme geleneğinde kaleme alınmış, Âlî Paşa'nın azlini isteyen siyasi bir hicivdir. Türk edebiyatında siyasi eleştirinin ve yeni nesrin başarılı ilk örneklerinden biri sayılır. 1870'te Avrupa'dayken yazdığı Terkîb-i Bend ise onar beyitlik on iki bentten oluşur ve birçok parçası atasözü hâline gelmiştir.

İstanbul'a Dönüş ve Anayasa Yılları

Âlî Paşa 7 Eylül 1871'de öldü; kimi kaynaklar tarihi 8 Ağustos olarak verir. Yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa aracılığıyla Abdülaziz'e sunduğu bir kaside havayı yumuşattı ve Ziya İstanbul'a dönebildi. 1872 başında Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye'de kurulan İcra Cemiyeti'nin başkanlığına getirildi, Adliye Nâzırı Midhat Paşa ile birlikte adliyeyi yeni bir düzene sokmak için çalıştı ve 1876'ya kadar kalacağı Şûrâ-yı Devlet üyeliğine atandı. Harâbât'ı bu yıllarda, 1874-1875'te yayımladı.

Mayıs 1876'da Abdülaziz'in tahttan indirilip V. Murad'ın tahta çıkarılmasının ardından Mâbeyn başkâtipliğine ve Maarif Müsteşarlığı'na atandı. Ne var ki görevinin ilk günlerinde, Namık Kemal başta olmak üzere siyasi sürgünlerin affına dair padişah iradesini sadrazama bildirmekte aceleci davrandığı gerekçesiyle azledildi. V. Murad'ın üç aylık saltanatının ardından II. Abdülhamid tahta çıkınca, Namık Kemal'le birlikte bir süre Kânûn-ı Esâsî Encümeni'nde çalıştı. Doksanüç Harbi sırasında askerin kışlık ihtiyacını karşılamak için kurulan Hediyye-i Askeriyye Cemiyeti'ne başkanlık etti.

Suriye, Konya ve Adana Valilikleri

II. Abdülhamid Meclis-i Mebûsan'ı Şubat 1878'de süresiz kapatmadan kısa süre önce, Ziya'nın İstanbul mebusluğuna aday olacağı söylentisi çıktı ve o, vezir rütbesi ve paşa unvanıyla Suriye valiliğine tayin edildi (1877). Kimi kaynaklara göre padişah, anayasanın 23 Aralık 1876'da ilanından sonra Genç Osmanlıları sürgün ve tutuklamalarla çevresinden uzaklaştırırken Ziya'yı da bu görevle İstanbul'dan göndermişti.

Suriye'de serbest düşünceleri yüzünden Müslüman halkla, sıkı para politikası yüzünden Hıristiyan ve Yahudi tebaayla arası açıldı ve üç buçuk ay kadar sonra Konya'ya nakledildi. Burada bir yandan tefecilerle mücadele etti, bir yandan imar çalışmalarına girişti. Tefecilerin şikâyeti üzerine görevden alınarak 1878'de Adana valiliğine gönderildi.

Adana'da da ciddi bir imar faaliyetine başladı. Önce bir tiyatro binası yaptırdı ve temsil vermesi için İstanbul'dan bir tiyatro topluluğu getirtti. Şehirde yeni okullar açtı, devlet memurlarının daha verimli çalışması için zorunlu kurslar düzenledi. Kimi kaynaklar, Bursa valisi Ahmed Vefik Paşa'yı örnek aldığını ve Gülek nahiyesinde bir rüşdiye açtığını da kaydeder. Bilinen son eseri, Cebelibereket sancağı merkezi sayılan Yarpuz kasabasındaki hükümet konağının inşası için yazdığı tarih manzumesidir. Adana'da Molière'den çevirdiği Riyânın Encâmı'nı (Tartuffe) da tamamladı. Daha Avrupa'dayken çevirmeye başladığı bu beş perdelik manzum komedi, Türk edebiyatında manzum tiyatronun ilk örneği sayılır ve valiyken kurduğu tiyatroda sahnelenmek üzere bitirilmiştir.

Ölümü ve Türbesi

Kıbrıs'ta başlayan ve Amasya'da nüksetmiş olan hastalığı Adana'da yeniden ortaya çıktı. Ziya Paşa 17 Mayıs 1880'de elli bir yaşında öldü; bir kaynak ölüm sebebini siroz olarak yazar. Cenazesi kalabalık bir cemaatle Adana Ulu Camii hazîresine defnedildi. Kimi kaynaklara göre 1881'de Adana valisi Abidin Paşa tarafından türbesi yaptırıldı; çevresi 1960'larda parka dönüşmüş, Adana'da işlek bir cadde de onun adını taşımaktadır. Ziya Paşa, Amasya'da değil Adana'da öldü ve orada yatmaktadır.

İki evlilik yapan Ziya Paşa'nın ilk evliliğinden Hayali Bey, Seniha Hanım ve Vahid Ziya Bey adlı üç çocuğu olmuştur; ikinci eşinin adı Saadet Hanım'dır. Kıbrıs dönüşü hasta olan ilk eşini de kaybettiği aktarılır.

Edebî Kişiliği

Ziya Paşa, Şinasi'den sonra Namık Kemal'le birlikte, 1860'lardan itibaren Fransız edebiyatının etkisinde gelişen yeni Türk edebiyatının kurucularından biri sayılır. Asırlardır süren bir edebi gelenek içinde yetişen Tanzimat sonrası yazarların çoğunda görülen ortak özellikler, yani divan şiiri, âşık tarzı ve Fransız edebiyatı etkisi, onda iç içedir. TDV'ye göre Batı'dan on sekizinci yüzyıl Aydınlanma filozoflarının etkisinde kalmış, siyasal ve toplumsal içerikli eserlerinde büyük ölçüde gerçekçiliğe yaklaşırken bazı manzumelerinde romantizme yer vermiştir. Duygularıyla yerli kalmaya çalışırken şekilden çok fikir yönüyle eskilerden ayrılır.

Siyasi ve fikri yazılarında Batılı serbest düşüncenin izleri görülür. Hürriyet'teki makalelerinde hak, adalet, hukukun üstünlüğü ve eşitlik gibi çoğu Tanzimat Fermanı'yla Osmanlı gündemine girmiş konulara eğilir. Meşrutiyet konusunda Namık Kemal ve Ali Suavi'den pek farklı düşünmeyen Ziya, Hulefâ-yi Râşidîn devrini örnek göstererek yöneticilerin meşveretle seçilmesinin İslami devlet geleneğinde bulunduğunu ileri sürer ve Batılı parlamenter rejime İslami bir çerçeve kazandırmaya çalışır. TDV, onun şekil ve muhteva bakımından dönemin edebiyat anlayışında bir yenilik hareketine girişmediğini de kaydeder; siyasi mücadeleleri ve resmi görevleri arasında bir edebiyatçı olarak beklenen kadar verimli olamamış, Muhbir ve Hürriyet'teki yazıları da henüz kitap hâlinde yayımlanmamıştır.

Namık Kemal'den itibaren eleştirilen bir tutarsızlığı da vardır. Hürriyet'te yayımladığı "Şiir ve İnşâ" makalesinin başında, yurt dışında bulunmanın verdiği rahatlıkla, Osmanlı şiiri denebilecek bir şiirle Türk milletinin gerçek anlamda saf bir dilinin olup olmadığını sorar. Necâtî, Bâkî ve Nef'î'nin divanlarındaki manzumeleri, Nedîm'in ve Enderunlu Vâsıf'ın şarkılarını Türk şiiri saymaz ve divan şiirinin orijinal sayılamayacağını söyler; Türk edebiyatı tarihinde ilk kez, gerçek Türk şiirinin halk şiiri olduğunu ileri sürer. Aynı yazıda Türk nesrini de ele alır. Veysî ile Nergisî'nin yazılarında ve Feridun Bey'in Münşeât'ında Türkçe kelimelerin üçte bir oranına bile ulaşmadığını yazar, sade nesre örnek olarak Mütercim Âsım Efendi'nin Kâmus Tercümesi'ni ve Muhbir'in dilini gösterir, fakat bu makaleyi kendisi savunduğu anlaşılır dille yazamaz. Altı yıl sonra, 1874'te yayımlanan Harâbât'ın önsözünde ise eleştirdiği divan şairlerinden Necâtî, Ahmed Paşa ve Zâtî'nin Türk dilinin temellerini attığını söyler, halk şairlerinin eserlerini ise eşek anırmasına benzetir. Bu çelişki, yeni edebiyatı savunan yazarlarca uzun süre ağır biçimde eleştirildi; Namık Kemal "Tahrib-i Harâbât" ile karşılık verdi.

Buna rağmen onun her devirde zevkle okunan ve en çok beğenilen eserleri, eski tarzda yazdığı manzumelerdir. Tercî-i Bend, İslam dünyasında asırlardır geçerli olan hayat felsefesini adeta özetler ve Cebriyye anlayışı doğrultusunda insanların ve bütün varlığın kader karşısındaki mutlak aczini dile getirir; Türk edebiyatında Nâbî'den beri süren bir geleneğin son halkası sayılmıştır. Terkîb-i Bend'in on dokuzuncu yüzyılda, on altıncı yüzyılda Rûhî-yi Bağdâdî'nin açtığı çığırın devamı olduğu söylenir. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu manzumeyi bütün harabat neşvesine rağmen bir polemik eseri olarak niteler. İki beyti atasözü gibi dolaşır:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

Başlıca Eserleri

  • Tercî-i Bend ve Terkîb-i Bend: kader karşısında insanın aczini ve çağın düşünce dünyasını anlatan iki ünlü manzume; müstakil olarak ilk kez 1872'de basılmıştır.
  • Harâbât (1874-1875): Arap, Fars ve Türk şiirinden üç ciltlik antoloji.
  • Zafernâme, Rüyâ, Arz-ı Hâl: Âlî Paşa'yı ve dönemin idaresini hedef alan siyasi hiciv ve mektuplar.
  • Verâset-i Saltanat-ı Seniyye Hakkında Mektup (Londra 1868): Mustafa Fâzıl Paşa'nın haklarını savunan risale.
  • Eş'âr-ı Ziyâ (1881): şiirleri, damadı Hamdi Bey derlemiştir; Süleyman Nazif'in düzeltmesiyle Külliyât-ı Ziyâ Paşa adıyla 1924'te yeniden basılmıştır.
  • Çeviriler: Endülüs Tarihi, Engizisyon Tarihi, Molière'den Riyânın Encâmı; Rousseau'dan Émile çevirisi ile Les Confessions ve Fénelon'dan Télémaque çevirileri yayımlanmamış ya da eksik kalmıştır.

Amasya Hafızasında Ziya Paşa

Amasya'da Ziya Paşa'nın anılması, şiirinden çok idareciliği üzerinedir. Mutasarrıflığına dair en ayrıntılı bilgi Kenan Akyüz'ün 1964'te yayımladığı belgelere dayanır. Bu belgeler hem yaptırdığı işleri hem de hazine yetmediği için başvurduğu salmaları, hasımlarının suçlamalarını ve onun kendi savunmasını bir arada gösterir. Saat kulesi ise bugün de şehrin merkezinde, bu iki yılın en görünür izi olarak durmaktadır.

Kronoloji

1829: İstanbul Kandilli'de doğdu (TDV; kimi kaynaklarda 1825).

1856: Mustafa Reşid Paşa aracılığıyla Mâbeyn-i Hümâyun beşinci kâtibi oldu (TDV; kimi kaynaklarda 1855).

1858: Mustafa Reşid Paşa öldü.

1861 Haziran: Abdülaziz tahta çıktı.

1862 Nisan: Paşa unvanıyla Kıbrıs mutasarrıflığına atandı (TDV; kimi kaynaklarda 1861).

1863 Eylül: Deâvî Nâzırlığına getirildi.

1863-1865: Amasya mutasarrıfı.

1865: Amasya Saat Kulesi yapıldı; Canik mutasarrıflığına nakledildi.

1865 Ekim: Meclis-i Vâlâ üyeliğiyle İstanbul'a döndü.

1867 Mayıs: 17 Mayıs'ta Paris'e kaçtı.

1868: Londra'da Hürriyet gazetesinin yayımına başladı (TDV 29 Haziran, kimi kaynaklarda 29 Ağustos).

1870: Zafernâme'yi Cenevre'de tamamladı; Hürriyet 29 Mayıs'ta kapandı.

1871 Eylül: 7 Eylül'de Âlî Paşa öldü; Ziya sonrasında İstanbul'a döndü.

1874-1875: Harâbât yayımlandı.

1877: Suriye valiliğine atandı; üç buçuk ay sonra Konya'ya nakledildi.

1878: Adana valisi oldu.

1880 Mayıs: 17 Mayıs'ta Adana'da öldü, Ulu Cami hazîresine gömüldü.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Abdullah Uçman, "Ziyâ Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt 44, İstanbul 2013, s. 475-479 (islamansiklopedisi.org.tr) islamansiklopedisi.org.tr
  • Halil İnalcık, Kenan Akyüz'ün "Ziya Paşa'nın Amasya Mutasarrıflığı Sırasındaki Olaylar, Belgeler I" (Ankara 1964) adlı eseri üzerine tanıtım yazısı, Belleten, cilt 30, sayı 117, Ocak 1966, s. 163-164 belleten.gov.tr

Diğer kaynaklar