Özgün Metin
Vezin: Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Fe‘ûlün
Sefer-nâme yaz ey ḫâme o şâha
Ḳaşı ṭuġrâ başı zerrîn-külâha
Ṣaçı sünbül dili bülbül edîbe
Ruḫı gül ḫâli fülfül dil-firîbe
Dişi incü lebi yâḳût-fâma
Teni sîmîn boyı serv-i ḫırâma
Yüzi rengîn sözi şîrîn emîre
Semâḥat menba‘ı rûşen-żamîre
Hümâ-ṭâl‘at ḳamer-behcet civâna
Sa‘âdetlü ḥabîb-i ‘âli-şâna
Ḫuyı ḫûb imtizâcı nerm-i nerme
Güneş yüzli mizâcı germ-i germe
Emânet it yed-i peyk-i ṣabâya
İrişdirsün maḳâm-ı dil-güşâya
Te’eddüble gire bezm-i ‘alâya
Niçe ta‘ẓîm ide ol yüzi aya
Yüzin süre ḳadem-gâha edeble
Yaḳîn ola o mâha bu sebeble
Atınca semtine ol yâr ṭarfı
Küşâd ide hemân-dem ẓarf-ı ḥarfi
İde bu nâmeyi bir bir ḳırâ’at
İşide baş ayaḳ ol serv-ḳâmet
Sütûr-ı nâme bulduḳda ḫitâmı
Muḥabbet bûyın aldıḳda meşâmı
Ṣorarsa ḥâl-i ‘aşḳı ol dil-ârâ
İderse ẓulmden artıḳ tevellâ
Disün ol nâzenîn-i ḫoş-edâya
Firâḳıñ ḳaddini döndirdi yâya
Gezerken zîr ü bâlâyı te’essüf
Atıldı bi’r-i hicrâna çü Yûsuf
Cüdâ düşdi diyârından o maḥzûn
Firâḳıñla dü çeşminden aḳar ḫûn
Yüziñe baḳmaġa ṭoymazken aḳdem
Selâma muntaẓırdır şimdi her dem
Mürûr idinceye dek tâ aġustos
Ṭolandırdı anı hecriñ çü fânûs
Ḥulûl itdi şu günde mâh-ı eylül
Olur elbet ḫaber gelmezse ma‘lûl
Cemâliñ fikr idüp işin unutdı
Cefâ defterlerin dürdi de yutdı
Seni görmezse olur mı o ḫandân
Olur elbet bu dünyâ aña zindân
Dil-i vîrânı âbâd it sözüñle
Dü çeşmin rûşen ü şâd it yüzüñle
Gelürseñ bezmine ey serv-i bâlâ
‘Aceb dir mi seniñ emriñe lâ lâ
Görürse ḳadd-i ṭûbâñı a şimşâd
Dıraḫt-ı servi eyler mi dili yâd
İderseñ vaṣl ile göñlin ‘imâret
Ḳamu ḫûbâna eylersiñ imâret
Alursañ ‘âşıḳı zîr-i cenâha
İrersin şübhesiz evc-i necâḥa
Açarsañ mâh-rûyüñden niḳâbı
Ara yirden götürürsüñ ḥicâbı
Ḫulûṣâne açar aġzın du‘âya
Atar tîr-i s̱enâyı tâ semâya
Ḳıyupdur uġruña o cân u başı
Aḳar dâ’im seniñçün gözi yaşı
Çün oldı ‘aḳlı zülfüñ tek perîşân
Gezer Ferhâd gibi ṭaġda yemez nân
Gezerken vardı Şeyḫ Şâdî köyine
Derûnı âteşi belki söyine
Naṣılsa gün-be-gün artdı ḥarâret
İçinden ṭışına urdı merâret
Gice gündüz füzûn oldı bükâsı
Gözi yaşıyle ṭoldı müttekâsı
Bu ḥâlde gördi şeyḫiñ ḳabr-i pâkin
Gözine sürme ḳıldı ḫâk-i pâkin
Elif ḳaddini sîmîn dâl ḳıldı
Deri ḥalḳasına tims̱âl ḳıldı
Türâbın öpdi bed’ itdi s̱enâya
Ṣanevber gibi el açdı du‘âya
Didi yâriñ derinde bende olsun
Cihân serverleri efgende olsun
Hemîşe bedr-i ḥüsni bula pertev
Meḥâbîb-i zamâna ola ḫüsrev
Ola baḫtım viṣâliyle ḫuceste
Kelâmıyle ola her ġuṣṣa beste
Çerâġ-ı ḫaddiniñ pervânesiyim
Bahâr-ı ḥüsnünüñ dîvânesiyim
N’ola bir ṣorsa ḥâl-i pür-melâlim
Düşer mi pâyesinden pür-kemâlim
Mesâkîn ḫâṭırın itmek ri‘âyet
Degil mi ‘izzet ehline ‘alâmet
Ḳadem rencîde ḳılsun o şehen-şâh
Buyursun ḥücreme ol ruḥları mâh
Oṭam içre żiyâ virsün çü ḫurşîd
Buyursun şevḳimi vuṣlatla te’kîd
Leb-i ruḫsârını gözden geçürem
Aña da bâde-i ‘aşḳı içürem
Ḳoyam evrâḳımı iki cebine
Merâmım ‘arż idem ol meh-cebîne
Şeb ü rûz bâġ-ı vaṣlına gireyim
Dem-â-dem mîve-i ḥüsnin direyim
Ṭolaşam çâr eṭrâfın dem-â-dem
Yiyem hem dâne-i rûyin çü Âdem
Ṣorayım leblerin yüzin göreyim
Gözine yüzümi bir dem süreyim
İki ellerini alam dü deste
Okuyam her birine nîçe beste
Kemer gibi ṣarılam mû miyâne
Diyem ḥâlim aña ben yâna yâna
Teraḥḥum eyleye bu pür-melâle
Döküp ḳanım ulaşmaya vebâle
Göñül ta‘mîr iden ‘âlî-nesebdir
Ḫarâb iden ḥaḳîḳat bî-edebdir
Yüzin görmek dilerse Muṣtafânıñ
Yüzime açsun ebvâbın ṣafânıñ
Ḫulâṣâ Kâmiliñ meyli vefâya
Marîżdir ṭâḳatı yoḳdur cefâya
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey kalem, o padişaha bir yol mektubu yaz; kaşı tuğra gibi kıvrılan, başında altın sırmalı külah taşıyan o padişaha.
2. Saçı sümbül, dili bülbül gibi söz ustası olana; yanağı gül, beni karabiber tanesi gibi, gönül çelen o güzele.
3. Dişi inci, dudağı yakut renginde olana; teni gümüş gibi ak, boyu salınarak yürüyen bir servi olana.
4. Yüzü al renkli, sözü tatlı o emire; cömertliğin kaynağı, gönlü aydın olana.
5. Hüma kuşu gibi kutlu yüzlü, ay gibi parlak o gence; saadetli, şanı yüce sevgiliye.
6. Huyu güzel, mizacı yumuşacık olana; güneş yüzlü, tabiatı sıcacık olana.
7. Mektubu saba rüzgârının, o haberci ulağın eline emanet et; gönüller açan makama ulaştırsın.
8. O yüce meclise edeple girsin; o ay yüzlüye nice saygılar sunsun.
9. Onun ayak bastığı yere edeple yüzünü sürsün; bu vesileyle o aya yakın olsun.
10. O sevgili ona doğru bir göz atınca (ṭarf: bakış), mektubun zarfını hemen açsın.
11. Bu mektubu satır satır okusun; o servi boylu da baştan ayağa kulak kesilip dinlesin.
12. Mektubun satırları sona erip sevgilinin burnu bu sevgi kokusunu duyduğunda,
13. o gönül süsleyen aşkın hâlini sorarsa ya da zulmünden fazla bir ilgi ve yakınlık gösterirse (tevellâ sözü yüz çevirmek anlamına da gelir; o zaman dize "zulmünden de öte yüz çevirirse" diye okunur),
14. ulak o nazlı, hoş edalı güzele şöyle desin: Senin ayrılığın onun boyunu yay gibi büktü.
15. Esef içinde aşağı yukarı dolaşırken Yusuf gibi ayrılık kuyusuna atıldı.
16. O kederli adam yurdundan ayrı düştü; senin ayrılığınla iki gözünden kan akıyor.
17. Eskiden yüzüne bakmaya doyamazdı; şimdi her an senden bir selam bekliyor.
18. Ağustos ayı geçip gidinceye kadar senin ayrılığın onu fener gibi döndürüp durdu.
19. Bugün eylül ayı girdi; senden haber gelmezse elbette hastalanır.
20. Senin güzelliğini düşünmekten işini gücünü unuttu; çektiği cefaların defterlerini dürüp yuttu, yani hepsini sineye çekti.
21. Seni görmezse o hiç güler yüzlü olabilir mi? Bu dünya ona elbette zindan olur.
22. Onun yıkık gönlünü sözünle onar; iki gözünü yüzünü göstererek aydın ve sevinçli kıl.
23. Ey uzun boylu servi, onun meclisine gelirsen acaba senin buyruğuna "hayır, hayır" der mi?
24. Ey şimşir boylu, cennetteki Tûbâ ağacı gibi boyunu görünce gönlü artık servi ağacını anar mı?
25. Kavuşmayla onun gönlünü şenlendirirsen bütün güzellerin üstünde emirlik edersin.
26. Âşığı kanadının altına alırsan şüphesiz başarının doruğuna erersin.
27. Ay yüzünden peçeyi açarsan aradaki perdeyi kaldırmış olursun.
28. O, içtenlikle ağzını duaya açar; övgü okunu ta göğe kadar fırlatır.
29. Senin uğruna canını da başını da feda etmiştir; senin için gözyaşı durmadan akar.
30. Aklı senin zülfün gibi darmadağın olduğundan Ferhad gibi dağlarda dolaşır, ekmek yemez.
31. Dolaşırken Şeyh Şâdî köyüne vardı; içindeki ateş belki söner diye.
32. Ne oldu bilinmez, ateşi günden güne arttı; içindeki acı dışına vurdu.
33. Gece gündüz ağlaması çoğaldı; dayandığı yastık gözyaşıyla doldu.
34. Bu hâldeyken şeyhin temiz kabrini gördü; o temiz toprağı gözüne sürme diye çekti.
35. Elif harfi gibi dimdik boyunu gümüş bir dâl harfi gibi büktü; kendini türbenin kapısındaki halkaya benzetti, kapıda bir halka gibi durdu.
36. Türbenin toprağını öptü, övgüye başladı; çam ağacı gibi ellerini duaya açtı.
37. Dedi ki: Dünyanın ulu kişileri yârin kapısında kul olsun, ona düşkün olsun.
38. Onun güzelliğinin dolunayı her zaman ışık bulsun; zamanın sevgililerine padişah olsun.
39. Talihim onunla kavuşmakla kutlu olsun; onun sözüyle her kederim bağlanıp kalsın.
40. Ben onun yanağının çerağına uçan pervaneyim; güzelliğinin baharına tutulmuş bir divaneyim.
41. Ne olur, hüzün dolu hâlimi bir sorsa; kemal sahibi sevgilim bununla mertebesinden düşer mi?
42. Yoksulların gönlünü gözetmek izzet sahiplerinin alameti değil midir?
43. O şahlar şahı zahmet edip ayağını bana kadar yorsun; o ay yanaklı benim hücreme buyursun.
44. Odamın içine güneş gibi ışık versin; kavuşmayla şevkimi pekiştirsin.
45. Dudağını ve yanağını gözden geçireyim; ona da aşk şarabını içireyim.
46. Yazdığım kâğıtları onun iki cebine koyayım; muradımı o ay alınlıya arz edeyim.
47. Gece gündüz kavuşmasının bahçesine gireyim; her an güzelliğinin meyvesini toplayayım.
48. Her an onun dört yanında dolaşayım; Âdem'in buğday tanesini yediği gibi ben de yüzündeki ben tanesini yiyeyim.
49. Dudaklarının hatırını sorayım, yüzünü göreyim; yüzümü bir an onun gözüne süreyim.
50. Onun iki elini iki elime alayım; her birine nice besteler okuyayım.
51. Kıl kadar ince beline kemer gibi sarılayım; hâlimi ona yana yakıla anlatayım.
52. Bu hüzün dolu kişiye merhamet etsin; kanımı döküp vebal altına girmesin.
53. Gönül onaran kişi soyu yüce olandır; gönül yıkan ise gerçekte edepsizdir.
54. Mustafa'nın yüzünü görmek dilerse yüzüme safa kapılarını açsın. Dize iki türlü okunabilir: "Muṣṭafâ" Hz. Peygamber'in sıfatı sayılırsa gönül alan kişinin Peygamber'in yüzünü görmeye layık olacağı söylenir; bir kişi adı sayılırsa o kişinin kim olduğu bilinmiyor.
55. Sözün kısası, Kâmil'in gönlü vefadan yanadır; o bir hastadır, cefaya takati yoktur.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şair
Şiirin sahibi Mecdîzâde Abdurrahman Kâmil Efendi, 28 Nisan 1850'de Amasya'da doğdu ve 1941'de yine Amasya'da öldü. Ailesi Kırım'ın 1783'te Ruslarca ilhakından sonra Mecitözü'ne, oradan Amasya'nın Gümüşlü mahallesine yerleşmişti; Mecdîzâde adı dedesi Nakşibendî şeyhi Mustafa Mecdî Efendi'den gelir. Hâfızlığını tamamladıktan sonra Ziya Paşa'nın yaptırdığı rüştiyede ve Mehmed Paşa Medresesi'nde okudu, ağabeyi Sadık Efendi'den aruz da öğrendi ve 1879'da Mir Hasan Efendi'den icazet aldı. Sultan Bayezid Camii'nde kürsü şeyhliği, Gümüşlü Camii'nde tefsir dersleri, 1900'den sonra uzun yıllar Amasya müftülüğü yaptı. 13 Haziran 1919'da Sultan Bayezid Camii'nde verdiği cuma vaazı ve Amasya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ndeki yeriyle Millî Mücadele tarihine geçti. Hayatı sitedeki "Abdurrahman Kâmil Efendi: Amasya'nın Âlimi, Vaizi ve Millî Mücadele Müftüsü" başlıklı biyografide ayrıntılı anlatılır.
Kâmil Efendi'nin şairliği uzun süre yalnız birkaç cümleyle anıldı. Oğlu Ahmed Emrî Yetkin, babasının şiirlerinin bir kısmını kendisinin imha ettiğini, bir kısmının da kaybolduğunu söylemiştir. Avni Erdemir 2019'da, Millî Kütüphane'de Yz. A 8993 numarada kayıtlı, müellif hattı, 98 sayfalık Divançe'deki "Kâmil" mahlaslı on dört Türkçe şiiri (dört mesnevi, iki kaside, bir muhammes, bir müsemmen, altı gazel) çeviriyazıyla yayımladı. Eser manzum ve mensur karışıktır; tasavvufi düşünceler nesirle anlatılır, şiirler konuya göre aralara serpiştirilir. Erdemir'e göre Kâmil'in şiirlerinin konusu ilâhî aşktır ve şair, divan şairlerinin idealize edilmiş güzel için kullandığı sözleri tasavvufi anlamda kullanır. Burada yayımlanan mesnevi, yazmanın son şiiridir; son beyti aynı zamanda Divançe'nin son beytidir.
Şiirin Yapısı
Şiir 55 beyitlik bir mesnevidir: her beyit kendi içinde kafiyelenir (şâha / külâha, edîbe / firîbe, fâma / ḫırâma …), beyitler arasında ortak bir kafiye yoktur. Vezni aruzun "Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Fe‘ûlün" kalıbıdır; bu kalıp mesnevilerde sık kullanılır. Erdemir, Kâmil'in genel olarak vezni başarıyla kullandığını, yer yer uzun heceyi kısa okuduğunu ve bazı medli heceleri tek hece saydığını belirtir; bunu da zamanla değişen "Türk aruzu"nun şiirlerine yansıması olarak açıklar. Mahlas son beyitte gelir.
Şiir bir mektup kurgusuyla ilerler ve bölümleri kolayca ayrılır. İlk altı beyit, Osmanlı mektuplarındaki elkab (hitap ve övgü sıfatları) gibi, muhatabı yönelme hâlindeki sıfatlarla sıralar ve fiili bekletir: "o şâha … edîbe … emîre … civâna". 7-13. beyitlerde kalem mektubu saba rüzgârına emanet eder ve habercinin nasıl davranacağını anlatır. 14-30. beyitler ulağın söyleyeceği sözlerdir; âşık burada üçüncü şahıs olarak, "o" diye anılır. 31-36. beyitlerde anlatı Şeyh Şâdî köyüne ve türbeye geçer. 37. beyitteki "Didi" (dedi ki) ile türbede edilen dua başlar ve dil birinci şahsa döner: "pervânesiyim", "gireyim", "sarılam". 53-55. beyitler bir hikmet sözü ve mahlasla şiiri kapatır.
Anlam ve Söz Sanatları
Ana tema ayrılıktır. Divan şiirinin bilinen güzellik kataloğu ilk beyitlerde eksiksiz kurulur: kaş tuğraya, saç sümbüle, yanak güle, ben karabibere, diş inciye, dudak yakuta, ten gümüşe, boy salınan serviye benzetilir. Sevgili aynı zamanda "şâh", "emîr", "şehen-şâh" diye anılır; divan geleneğinde sevgilinin padişah, âşığın kul olarak düşünülmesi bu sözlerin arkasındadır. Saba rüzgârının haberci olması da geleneğin en yaygın mazmunlarındandır.
Telmihler âşığın hâlini tanıdık hikâyelere bağlar: kardeşlerince kuyuya atılan Yusuf (15), Şirin için dağ delen Ferhad (30), buğday tanesini yiyip cennetten çıkarılan Âdem (48). Son örnekte sevgilinin yüzündeki ben, Âdem'in yediği taneye benzetilir. 35. beyitte harf teşbihi vardır: dik duran boy elif harfine, eğilen boy dâl harfine benzetilir; âşık türbenin kapı halkası gibi eşikte kalır. 25. beyitte aynı sözün iki anlamıyla kurulmuş bir cinas dikkati çeker: ilk mısradaki ‘imâret "şenlendirme, bayındır kılma", ikinci mısradaki imâret "emirlik" demektir. Bahçe, gül, servi, şimşir, Tûbâ ağacı ve meyve gibi sözler birbirini çağırarak tenasüp kurar (24, 47). Gözlerden kan akması (16) ve yastığın gözyaşıyla dolması (33) geleneğin mübalağalarıdır. 34. beyitte, divan şiirinde sevgilinin yolundaki toprağın göze sürme yapılması mazmunu şeyhin kabrine uygulanır.
Mektubun muhatabı tartışmalı bir noktadır. Erdemir mesneviyi, Kâmil'in köyde yatan Şeyh Şâdî'ye duyduğu muhabbeti anlatmak için yazdığı bir şiir olarak değerlendirir ve şairin şeyhe "sanki divan şiirinin güzeline" seslendiğini söyler. Metinde ise mektup ayrı düşülen bir "şâh"a gönderilir; âşık türbeyi ziyaret eder, şeyhin kabrini görür ve orada yâri için dua eder, yani 34. beyitte şeyh ile sevgili ayrı anılır. Muhatabın kim olduğu bilinmiyor; şiir de kaynaklar da bir ad vermez. Kâmil'in başka bir gazelinde "mecaz köprüsünden geçmeden" ilâhî aşka varılamayacağını söylemesi, onun beşerî aşk diliyle tasavvufi bir anlam kurmayı benimsediğini gösterir; bu mesnevide sevgilinin hangi anlamda okunacağı açık bırakılmıştır. 53. beyitteki hüküm (gönül yapan soyludur, gönül yıkan edepsiz) ve 42. beyitteki yoksulların gönlünü gözetme öğüdü, şiirin aşk dilinin altına bir vaizin ahlak sözlerini de yerleştirir.
Şiirin Anlattığı Yerler
Şeyh Şâdî köyü. 31. beyitte anılan köy, bugün Amasya merkez ilçesine bağlı Şeyhsadi köyüdür. Şehrin Tokat yönündedir; şehir merkezine uzaklığı kaynaklarda 45-50 km olarak verilir. Köy adını burada yatan Şeyh Şâdî'den alır ve 1928'den beri bu adı taşır. Nüfusu 2022'de 303 kişidir. Hüseyin Hüsameddin köyü, Türkmen aşiretlerinin yaşadığı ve bu yüzden "Öz" adıyla anılan nahiyenin köyleri arasında sayar.
Şeyh Şâdî Türbesi. Şiirin 34-36. beyitlerinde ziyaret edilen türbe, Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde adı Şihâbeddîn Şâdî Çelebi olarak geçen şeyhe aittir. Hüsameddin'e göre Şâdî Çelebi Amasya'da büyük şöhret sahibi bir şeyhti; Kutlu Şah sülalesinden yana olduğu için Çelebi Mehmed'in Amasya'daki yıllarında şehirden uzaklaştırılıp bugün kendi adıyla anılan çiftliğine gönderildi ve 811 yılı muharreminde (1408) orada öldü. Yerine oğlu Abdülmennân Çelebi geçti; zaviyesine 812'de (1409) Musliheddîn Mûsâ Bey mülklerini vakfetti. Hüsameddin bir yerde onu Hacı Bayram Velî'nin şeyhi, Bayramî silsilesini verdiği başka bir yerde şeyhinin şeyhi olarak anar. Türbe bugün de ayaktadır ve ziyaret edilir. Necdet Kurt'un 2022'de yayımlanan derlemesine göre yapılan yenilemelerle özgün yapısından epeyce uzaklaşmıştır; çevresi mesire yeri olarak kullanılır, dileği olanlar kurban adar, dileği gerçekleşenler gelip kurbanını keser.
Tarihî Bağlam
Şiirin yazılış vesilesini Kâmil Efendi, yazmada mesnevinin başına koyduğu notta kendisi anlatır. Erdemir'in aktardığına göre Kâmil Efendi, Şeyh Şâdî Türbesi'nin yeniden inşası için görevlendirilmiş, "üç yüz sekiz ağustosunun sekizinci günü", yani rumî 8 Ağustos 1308'de (20 Ağustos 1892) Şeyh Şâdî köyüne gitmiş, türbeyi ziyaret etmiş ve iki gün sonra bu 55 beyitlik mesneviyi yazmıştır. Makalenin bir dipnotunda bu tarih 10 Ağustos 1890 olarak geçer; rumî 1308 yılı ise 1892'ye denk düşer. Şiirin kendisinde ağustosun geçip "bugün" eylülün girdiği söylenir (18-19. beyitler). Başlık notunun tam metni yayımlanmadığı için bu farkın nasıl açıklanacağı bilinmiyor. Kâmil Efendi o sırada 42 yaşındaydı; müftülüğe ancak 1900'de getirilecekti.
Mesnevi, Divançe'nin tarihlendirilmesinde de belirleyicidir. Erdemir'e göre eserin önsözü 1302 ramazanında (Haziran 1885) yazılmaya başlandığını söyler; son şiir olan bu mesnevinin tarihi de eserin bitiş tarihi sayılır. Böylece eser yaklaşık yedi yılda tamamlanmış olur. Erdemir'e göre eser için önsözdeki "nemîka-i firâk" (ayrılık mektubu) ve "vesîka-i iştiyâk" (özlem belgesi) sözlerinden hareketle Nemîka-i Firâk ve Vesîka-i İştiyâk adı düşünülebilir. Önsözünde kendi yazılış sebebini bir ayrılık mektubu diye anan kitabın, bir ayrılık mektubu biçimindeki bu mesneviyle kapanması bu bakımdan dikkat çekicidir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, ed. Songül Keçeci Kurt, Recep Orhan Özel, Metin Hakverdioğlu, Amasya: Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 1-4. ciltler, c. 1 s. 186, c. 3 s. 452 ve 462; 6-8. ciltler, c. 6, e-kitap s. 22 ve 33 (Şeyh Şâdî Çelebi ve Bayramî silsilesi). amasya.bel.tr
- Necdet Kurt, "Amasya ve Tokat Çevrelerinde Türbe ve Yatır İnanç Pratiği Örnekleri ile Velilere (Evliyalar) Bıçak Koyma İnancı", Kültür Evreni 47 (2022), s. 103 vd. (Şeyh Sadi Türbesi, s. 107).
Akademik çalışmalar
- Avni Erdemir, "Amasyalı Abdurrahman Kâmil (Yetkin) Efendi'nin Şairliği ve Türkçe Şiirleri", Amasya İlahiyat Dergisi 12 (Haziran 2019), s. 153-194, şiir s. 179-184 (4. Mesnevi; Mecdîzâde Abdurrahman Kâmil, Divançe, Millî Kütüphane Yz. A 8993, s. 93-98), doi:10.18498/amailad.579964 (çeviriyazı: Avni Erdemir). dergipark.org.tr
Diğer kaynaklar
- "Şeyhsadi, Amasya", Vikipedi (köyün konumu, adı ve nüfusu). tr.wikipedia.org
Çevrimiçi kaynaklar





