Amasya'nın Yeşilırmak kıyısındaki çarşı bölgesinde, Hükümet Köprüsü'nün karşısında, Yavuz Selim Meydanı'na biraz yukarıdan bakan küçük bir yükseltinin üzerinde Gümüşlü Camii yer alır. Yapı, XIV. yüzyılın başında İlhanlı yönetimi altındaki Amasya'da kurulmuş, sonraki altı yüzyılda yangınlarla, depremlerle ve değişen zevklerle defalarca biçim değiştirmiştir. Bugün şehir merkezinin tek ahşap kubbeli, tek minareli camisi olarak anılır. Bu sıra dışı görünümün arkasında kitabelerle, vakfiyelerle, eski fotoğraflarla ve Amasya'nın yerel tarihçilerinin notlarıyla izlenebilen uzun bir onarım tarihi vardır. Caminin adı da bu tarihin bir parçasıdır: yapı, kurulduğu günden XVIII. yüzyıla kadar aynı ailenin, Gümüşlüzâdelerin elinde yaşamış, ailenin emirleri, nişancıları, defterdarları, beylerbeyileri ve Halvetî şeyhleri onu kuşaktan kuşağa onarmıştır. Cami, İlhanlı döneminden erken Osmanlıya, oradan da geç dönem halk sanatına uzanan katmanları aynı duvarlar arasında taşıdığı için şehrin okunması en zor yapılarından biridir.
Konumu ve Adı
Caminin bulunduğu semt, eski kayıtlarda Gümüşlüzâde Mahallesi adıyla geçer ve bu ad caminin kurucusunun ailesini yaşatır. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın tarifine göre mahalle Selağzı'nın doğusunda yer alıyor, doğuda Yassı Kaya ve Sofîler Mahallesi, batı ve güneyde Selağzı ile dere, kuzeyde Sofîzâde Mahallesi ile sınırlanıyordu. Aynı yazar, mahallenin daha eski adının "Gıyâseddîn Şâh Mülkü" olduğunu, bu adın Selçuklu Sultanı Mesud'un şehzadesi Gıyâseddîn Mehmed Şâh'ın burada oturmasından kaldığını, Gümüşlüzâde adının ise sonradan resmî kayıtlara geçtiğini yazar. Bugün kimi tanıtımlar yapıyı Gümüşlü Mahallesi'nde gösterir; caminin mimarisi üzerine çalışan Fazilet Koçyiğit ise yapının bugün Mehmed Paşa Mahallesi sınırları içinde, Atatürk ve Mehmed Paşa caddelerinin kesiştiği köşede bulunduğunu belirtir.
Yapının batısında Yavuz Selim Meydanı, doğusunda küçük bir meydan, güneyinde Atatürk Caddesi, kuzeyinde ise Yeşilırmak uzanır. Bu konum, camiyi yüzyıllar boyunca nehir kıyısındaki ticaret ve geçiş hattının doğal bir durağı yapmıştır. Hemen önündeki köprü de eskiden Helkis Köprüsü diye anılırdı; Hüsameddin'in kayıtlarına göre köprüyü onaranlar arasında 800 (1397-98) yılında Gümüşlüzâde Şemseddîn Ahmed Çelebi ve 880 (1475-76) yılında bir Ahmed Bey de vardır. Caminin, köprünün ve karşı yakadaki Helkis bahçelerinin aynı ailenin hayır işleriyle birbirine bağlanması, Gümüşlüzâdelerin bu kıyıdaki ağırlığını gösterir.
Yapı kaynaklarda farklı adlarla geçer. Gümüşlüzâde Camii dışında Tâciye Camii ve Defterdar Ahmed Bey Camii adları da kullanılmıştır. Birincisi ilk banisi Tâceddin Mahmud Çelebi'yi, ikincisi XV. yüzyıl sonunda yapıyı kârgir olarak yeniden kurduran Defterdar Ahmed Bey'i hatırlatır. Tâciye adının 805 (1402-03) tarihli bir vakfiyede geçtiği bildirilir. Bugünkü ad ise yaygın kanaate göre 1688 onarımından sonra yerleşmiştir. O yıl camiyi onartan Gümüşlüzâde İbrahim Bey (Hüsameddin'de ve başka kaynaklarda İbrahim Paşa) vakıflarını da genişletmiş, yapı bundan sonra onun ailesinin adıyla anılmaya başlanmıştır.
Gümüşlüzâdeler ve Tâceddin Mahmud Çelebi
Gümüşlüzâde ailesi Amasya'nın en eski ve en kalabalık ileri gelen ailelerinden biridir. Hüsameddin ailenin atası olarak Selçuklu ümerasından "Emîr Gümüşlü" diye tanınan Emîneddîn Yûnus el-Müstevfî'yi gösterir. Selçuklu maliyesinin başında bulunan bu kişi, ünlü vezir Muînüddin Pervâne'nin eniştesiydi ve Amasya yakınlarındaki Gümüş kasabası çevresinden geliyordu. Ailenin adının da buradan geldiği anlaşılır. Hüsameddin'e göre soy zamanla pek çok kola ayrılmış, ama hepsi "Gümüşlüzâdelik" adını korumuştur. Bir kol emirler ve ileri gelenler, bir kol paşalar, bir kol da şeyhler ve âlimler yetiştirmiştir; Halvetiyye'nin Amasya'daki kurucusu sayılan Pîr İlyâs da bu son kola mensuptur.
Caminin banisi Tâceddin Mahmud Çelebi, bu ailenin Amasya ümerasından Sirâceddin İsmâil Bey'in oğludur. Anadolu'nun İlhanlı valisi Emîr Timurtaş'ın yakın adamlarındandı ve Hüsameddin'in aktarımına göre Amasya valisi İşboğa Noyin'in 720 yılı saferinde (Mart 1320) ölümü üzerine Timurtaş tarafından Amasya valiliğine getirildi. Timurtaş 1327'de İlhanlı hükümdarı Ebû Saîd'in gazabından kaçarak Memlûklere sığınınca, onun çevresindeki Amasya ümerası da Mısır'a götürülüp İskenderiye kalesinde hapsedildi. Tâceddin Mahmud Çelebi ve arkadaşları 732'de serbest bırakılmış ve 733 başlarında (1332 sonbaharı) Amasya'ya dönmüşlerdir. Hüsameddin onu dönemin en tanınmış Amasyalı ricali arasında sayar. Tâceddin Mahmud Çelebi 735 yılı rebîülâhirinde (Aralık 1334) öldü ve oğulları Abdullah, Ahmed ve Kâsım Çelebiler onun yerine geçtiler.
Emirin şehirdeki izleri camiyle sınırlı kalmaz. Hüsameddin, onun bir köşk ve bahçe yaptırdığını, kendi mahallesinde yaptırdığı birkaç çeşmeye Lokman Dağı'ndan inen Soğukpınar suyunu getirttiğini, kalenin 718 (1318) depremiyle zarar gören kısımlarını da onarttığını yazar. Mezarı hakkında verdiği bilgi, Pîr İlyâs Türbesi yakınındaki altıgen planlı, koyu renkli taştan, kubbe kuşağı çiçek motifleri ve ayetlerle bezeli küçük bir türbeyi işaret eder. Hüsameddin'e göre burada emir, eşi Döndü Hatun ve kızı Ayşe Hatun yatar ve türbenin vakfını Ayşe Hatun düzenlemiştir. Bu türbe "Tâceddin Türbesi" adıyla anılır; Hüsameddin, mütevellilik iddiasındaki kimi kişilerin burayı Kadem Paşa Türbesi olarak göstermesini yanlış bulur. Emirin gömüldüğü yerin kesin olarak bu türbe olup olmadığı başka bir belgeyle doğrulanamamıştır.
İlhanlı Döneminde Kuruluşu
Gümüşlü Camii, Amasya'nın Moğol-İlhanlı hâkimiyetinde olduğu yıllarda, 1325'te Gümüşlüzâde Tâceddin Mahmud Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Hüsameddin yapım yılını 725, vakıfların düzenlenişini 727 olarak verir; bu tarihler miladi 1325 ve 1326-27 yıllarına denk gelir. Kimi yayınlar yapımı 1326 olarak verir; iki tarih arasındaki farkı gideren bir belge bilinmemektedir. Tarihler doğruysa cami, Tâceddin Mahmud Çelebi'nin Amasya valisi olduğu ve Timurtaş'ın Anadolu'da en güçlü olduğu yıllarda yükselmiştir. Önemli olan, caminin Amasya'da İlhanlı dönemine tarihlenen az sayıdaki yapıdan biri olmasıdır.
İlk yapı ahşap çatılıydı. Hüsameddin'in yapının XV. yüzyılda "kârgir olarak" yeniden yapıldığını vurgulaması ve Amasya tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi'nin ahşap caminin yıkılarak yerine kârgir caminin yapıldığını yazması, ilk yapının büyük ölçüde ahşap olduğunu düşündürür. Bugün gördüğümüz taş duvarlar ve kemerler bu ilk yapının değil, sonraki yeniden inşaların ürünüdür. Caminin ilk hâline dair bilgi, büyük ölçüde sonraki onarımların vakfiyelere ve kitabelere yansıyan ayrıntılarından çıkarılabilmektedir.
Caminin ilk gelir kaynakları arasında Yeşilırmak'ın karşı yakasındaki Helkis Bahçesi önemli bir yer tutar. Hüsameddin bu vakıf hakkında iki ayrı yerde farklı bilgiler verir. Mahalleleri anlattığı bölümde bahçeyi Tâceddin Mahmud Çelebi'nin kendisinin vakfettiğini ve camiye Tâciye denildiğinin 805 (1402-03) tarihli vakfiyede görüldüğünü yazar. Biyografiler bölümünde ise Tâceddin Mahmud Çelebi'nin torunlarından, Ankara kadılığından azledilip Amasya'ya dönen bir kadının 802 (1399-1400) yılında Helkis Bahçesi'ni bütün müştemilatıyla dedesinin camisine vakfettiğini anlatır. Koçyiğit de bahçeyi camiye vakfedenin emirin torunu Şemseddin Ahmed Çelebi olduğunu kabul eder. Hüsameddin bu vakfiyeyi bizzat görüp kopyaladığını, ancak kopyanın Taşmusluk yangınında yandığını söyler. Vakfiyedeki sınırlara göre bahçe Saat Kulesi'nin önünden Leğen Kayası denilen yere kadar uzanıyordu ve Hüsameddin'in yaşadığı yıllarda Hükümet Konağı ile belediye binasının bulunduğu alan bu vakfın sınırları içinde kalıyordu.
Halvetî Zaviyesi ve Gümüşlüoğlu Tekkesi
Caminin tarihi, Amasya'da Halvetiyye tarikatının yerleşmesiyle iç içedir. Hüsameddin'e göre caminin doğu ve güney yanındaki boş alan, Amasya'da Halvetîler için yapılmış ilk tekkenin, Gümüşlüoğlu Tekkesi'nin yeridir. Aynı aileden Pîr Şücâeddin İlyâs burada halvete çekilmiş ve tarikatını yaymaya başlamıştır. Hüsameddin bir başka yerde, 809 (1406-07) yılında Çelebi Mehmed'in defterdarı Gümüşlüzâde Hâce Celâl Çelebi'nin, akrabası Pîr İlyâs için "şimdiki Gümüşlüzâde Camii yerinde" yüksek bir Halvetî zaviyesi yaptırdığını kaydeder. Bu iki ifade arasındaki ince fark, zaviyenin caminin bitişiğinde mi yoksa tam yerinde mi olduğu konusunda kesin bir şey söylemeyi zorlaştırır. Yine de Pîr İlyâs'ın ilk tekkesinin bu caminin hemen yanında kurulduğu açıktır.
Pîr İlyâs 813 (1410-11) yılında öldükten sonra tekkenin şeyhliği damadı Pîr Abdurrahman Çelebi'ye, onun oğlu Celâl Çelebi'ye ve torunu Pîr Hayreddin Hızır Çelebi'ye geçti. Hüsameddin'in verdiği uzun listeye göre tekke iki yüz yılı aşkın bir süre Gümüşlüzâde ailesinin şeyhleri tarafından yönetildi. Şeyhler aynı zamanda Pîr İlyâs Türbesi'nin türbedarı ve vakfının mütevellisiydi. Tekkenin şeyhleri camide vaaz da veriyordu; Hüsameddin'in biyografilerinde, Gümüşlüzâde zaviyesinde şeyhlik yapan, camide düzenli olarak vaaz ve nasihat veren ve 851 (1447) yılında ölen Mevlânâ Şemseddin Ahmed Çelebi'den söz edilir.
XVIII. yüzyılın ortasında tekke yerini bir medreseye bıraktı. Sultan I. Mahmud'un saray kadınlarından Amasyalı Fâtıma Hatun, tekkenin son şeyhi ve Pîr İlyâs Türbesi'nin türbedarı Şeyh İsmâil Efendi'nin tavsiyesiyle 1153 (1740-41) yılında Gümüşlüoğlu Tekkesi'nin yerinde ahşap bir medrese yaptırdı ve vakfını 1158 (1745) yılında düzenledi. Medrese "Medrese-i Hâtuniye", "Medrese-i Fâtımiye" ve "Gümüşlü Medresesi" adlarıyla tanındı. Vakfına Sarı Alan ve Ortaköy malikâneleri bağlanmış, gelirden mütevelliye, müderrise, câbiye, medresenin aydınlatma, yakacak ve onarım giderlerine pay ayrılmıştı. İlk müderrisi Şeyh İsmâil Efendi oldu; onun 1179 (1765-66) yılında ölümüyle müderrislik ile türbedarlık birbirinden ayrıldı. Ahşap medrese bakımsızlık yüzünden 1280 (1863-64) yıllarına doğru harap oldu ve bugün izi kalmamıştır.
1415 Depremi ve Nişancı Ahmed Paşa
Amasya'yı derinden sarsan bir deprem, ilk caminin de sonunu hazırladı. Depremin tarihi kaynaklarda farklıdır. Bugünkü tanıtımların çoğu 1419 yılını verir. Hüsameddin ise depremi 818 yılına, yani 1415-16'ya koyar ve Koçyiğit de onarımı 1415 olarak verir. Onarımı ailenin o sırada en güçlü üyesi olan Gümüşlüzâde Ahmed Paşa üstlendi.
Ahmed Paşa, Hüsameddin'in verdiği biyografiye göre Pîr İlyâs'ın yakın akrabası ve öğrencisiydi. Timur'un 1402'deki Anadolu seferinden sonra Pîr İlyâs ile birlikte Şirvan'a sürgün edilmiş, Timur'un ölümünden sonra 808'de (1405-06) hocasıyla birlikte Amasya'ya dönmüştü. Çelebi Mehmed'e sunduğu "Mir'âtü'l-Mülûk" adlı ahlak ve siyaset kitabıyla dikkat çekmiş, 811'de (1408-09) Çelebi Mehmed'in başkâtibi, 816'da (1413) onun tek başına padişah olmasıyla nişancısı olmuştu. 822'de (1419) vezirlik payesi aldı, II. Murad döneminde emekliye ayrıldı ve 827 (1423-24) yılı sonlarında öldü. Caminin onarımı, Osmanlı divanının en yüksek kalemiyle Amasya'nın eski bir ailesinin aynı kişide buluştuğu bu yıllara rastlar. Hüsameddin, Ahmed Paşa'nın caminin vakıflarını da genişlettiğini ve kardeşi Şeyhülislam Pîr Abdurrahman Çelebi için Sofular Mahallesi başında Kasr-ı Sûfiyân adlı bir zaviye yaptırdığını ekler.
Defterdar Ahmed Bey ve Kârgir Yeniden İnşa
Ahmed Paşa'nın onardığı yapı bir yangında kullanılamaz hâle geldi ve yeni camiyi onun torununun oğlu yaptırdı. Hüsameddin bu kişiyi Abdullah Bey oğlu, Mahmud Bey torunu, Nişancı Ahmed Paşa'nın torununun oğlu Defterdar Şemseddin Ahmed Bey olarak tanıtır. Ahmed Bey Amasya'da yetişmiş, şehzadeliğinde Amasya'da sancakbeyi olan II. Bayezid'in hizmetine girerek önce divan kâtibi, ardından onun defterdarı olmuştu. 886 (1481) yılında II. Bayezid tahta çıkınca onunla İstanbul'a gitti ve başdefterdar oldu. Ancak saraydaki rakipleri onu, Sadrazam İshak Paşa ve başka bazı Amasyalı devlet adamlarıyla birlikte Şehzade Cem'in taraftarı olmakla suçladı. 889 (1484) yılında görevinden alınıp Dimetoka'ya sürüldü.
Yeniden inşanın başlangıç yılı kaynaklarda 1480, 1481 ve 1483 olarak farklı verilir, bitişi ise kitabeye göre 1485'tir. Hüsameddin'e göre Ahmed Bey, Dimetoka'daki çiftliklerini 888 (1483) yılında vakfetmiş ve Amasya'da yeniden yaptırdığı caminin kapısı üzerine kazınan beyitleri bu vakfiyeye yazdırmıştı. Aynı yazar, beyitlerden caminin 888'de başlayıp 890'da tamamlandığını çıkarır; Koçyiğit ise Hüsameddin'e dayanarak kitabenin ilk iki mısraının ebced değerlerinin 885 ve 890 yıllarını, yani 1480 ve 1485'i verdiğini yazar. Hangi okuma esas alınırsa alınsın, Hüsameddin'in verdiği tarihlere göre cami tamamlandığında banisi Dimetoka'da sürgündeydi. Defterdar Ahmed Bey 891 yılı başlarında (1486) Dimetoka'da öldü ve şehirdeki I. Bayezid Camii'nin kuzeyindeki mezarlığa gömüldü. Hüsameddin 1308 (1890-91) yılında Dimetoka'ya giderek mezarını aramış, kendisine bir defterdarın orada yattığı söylenmiş, ama gösterilen yerde yazısız, küçük kara bir taştan başka bir şey bulamamıştır. Hüsameddin'in eserinin başka bir yerinde Ahmed Bey'in 890'da öldürüldüğünün söylenmesi, ölüm tarihi ve biçimi konusunda yazarın kendi içinde de tutarlı olmadığını gösterir.
Ahmed Bey, Hüsameddin'in ifadesiyle "ceddinin camii arsası üzerine" ve onu genişleterek yeni bir cami yaptırdı. Aslında ahşap olan cami bu yıllarda düzgün kesme taştan, kârgir olarak yeniden yapıldı. Ahmed Bey aynı vesileyle batı yönüne, bugün kuzeybatı köşesinde duran minareyi ekletti ve caminin vakıflarını düzenletti. Mermer üzerine sülüs hatla yazılmış kitabe dört mısralık Farsça bir manzumedir ve bugün de taç kapının kavsarasının hemen altında durur. Okunuşu şöyle verilir:
Şud tamam in mescid-i cami be-tevfik-i Hüda
der zaman-i padişah-i adil daniş-pezir
ibtida-yi in bina ba-hayr-i Ahmed Bey be-hân
lik tariheş bud kad temme cami-i kebir
Türkçesiyle kitabe, bu mescid-i caminin Allah'ın yardımıyla, adil ve ilme değer veren padişahın zamanında tamamlandığını söyler, binaya başlayan Ahmed Bey'in hayırla anılmasını ister ve son mısraın "cami-i kebir" (büyük cami) sözüyle tarih düşürülmüş olduğunu bildirir; bu sözün ebced değeri 890'dır. "Cami-i kebir" ifadesi, yapının mahalle mescidinden geniş bir cemaate hizmet veren büyük bir cami olarak düşünüldüğünü gösterir. Sürgündeki bir defterdarın, kendisini sürgün eden padişahı kitabesinde adil ve ilim sever diye anması, dönemin kitabe dilinin kalıplarını da hatırlatır.
Bu tarih konusunda kaynaklar tamamen uyumlu değildir. Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün yayınları ikinci yapımı 1491'e koyar ve bu inşayı Defterdar Mahmut Bey'e bağlar. Kitabe metnine ve Hüsameddin'e dayanan kaynaklar ise 1485 tarihini ve Defterdar Ahmed Bey adını verir. Ahmed Bey'in büyükbabasının adının Mahmud Bey olması, iki adın birbirine karışmasının bir nedeni olabilir. Burada kitabeye dayanan ikinci görüş esas alınmıştır.
Yangınlar, Depremler ve Onarımlar
Gümüşlü Camii'nin tarihi, bir bakıma onarımlarının tarihidir. 1485'ten sonra yapı yangınla, depremle ve yıpranmayla defalarca karşılaştı; her seferinde Amasya'nın ileri gelenleri ya da caminin vakfını yöneten mütevelliler devreye girdi. XVII. yüzyılın başındaki bir yangın yapıya büyük zarar verdi. Caminin ahşap çatısı ve ahşap üst yapısı, yangınların bu kadar yıkıcı olmasında rol oynamış olmalıdır. Hüsameddin bu yangını 1011 (1602-03) yılına koyar ve "eşkıya vakası" sırasında çıktığını söyler; bu, Amasya'nın Celali isyanlarıyla sarsıldığı yıllara denk gelir. Bugünkü tanıtımlar ise büyük yangının tarihini 1612 olarak verir. Koçyiğit iki tarihi ayrı olaylar olarak ele alır: ona göre cami 1602'de onarılmış, 1612'de yeniden yanmıştır. Onarımı, Defterdar Ahmed Bey'in torunlarından Beylerbeyi Şemseddin Paşa yaptırdı ve vakıfları yeniden düzenletti.
1688'de yapılan onarım, caminin bugünkü adını belirleyen onarım oldu. Birkaç depremden zarar görmüş olan yapıyı Gümüşlüzâde İbrahim Bey tamir ettirdi ve vakıflarını genişletti. Hüsameddin'in biyografisine göre İbrahim Paşa, İstanbul'da Küçük Ayasofya yakınında oturan Amasyalı bir ailenin oğluydu ve soyu Pîr İlyâs'a çıkıyordu. 1069'da (1659) Amasya'ya gelen Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa'nın hizmetine girmiş, onun sadaretinde kapıcılar kethüdası olmuş, sonra Eğri beylerbeyi, Bursa mutasarrıfı, vezir rütbesiyle Kamaniçe ve Temeşvar muhafızı, ardından Erzurum, Bağdat ve Şam valisi olmuştu. 1097 (1686) yılında Amasya sancağı ona arpalık olarak verildi. Camiyi onarttığı 1099 (1687-88) yılı bu arpalık dönemine denk gelir. İbrahim Paşa bir yıl sonra Pîr İlyâs'ın da yattığı Pîrler Türbesi'ni yeniden onarttı ve Selağzı'nda, Gümüşlüzâde Muhyiddin Mehmed Türbesi'nin önüne bir çeşme yaptırdı.
1720'de çıkan yeni bir yangının ardından cami 1721'de vakfın mütevellisi Hacı Mustafa Ağa tarafından onartıldı. Hüsameddin, yangının 1133 (1720-21) yılında birkaç depremin ardından geldiğini, Mustafa Ağa'nın yapıyı 1134 (1721-22) yılında "tecdîden", yani yenileyerek yaptığını yazar. 1823'te ayandan Rahtvan Paşazâde Hacı Ali Bey camiye bir vaaz kürsüsü yaptırdı ve dükkânlarını caminin kürsü şeyhliğine vakfetti. Hüsameddin'in yaşadığı yıllarda bu dükkânlar, Amasya tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi'nin torunlarının elinde vakıf olarak işletiliyordu.
Vakıflar, Vaizler ve Caminin İşleyişi
Caminin yaşaması, yapıdan çok vakıflarına bağlıydı. Defterdar Ahmed Bey 1485'te yapıyı yenilerken vakıflarını da düzenletmiş, sonraki her büyük onarımcı bu vakıf düzenine yeni bir ekleme yapmıştır. Şemseddin Paşa XVII. yüzyıl başındaki onarımda vakıfları yeniden düzenlemiş, Gümüşlüzâde İbrahim Bey 1688'de vakıfları genişletmiş, 1823'te Hacı Ali Bey ise dükkânlarının gelirini kürsü şeyhliğine bağlamıştır. Bu sıralama, caminin her onarımla yalnızca taş ve ahşap bakımından değil, malî dayanağı bakımından da yenilendiğini gösterir. Onarımı üstlenenlerin birçoğu aynı aileden geliyordu: Ahmed Paşa, Ahmed Bey, torunu Şemseddin Paşa ve İbrahim Bey, Gümüşlüzâde adının taşıdığı soy çizgisinin farklı halkalarıdır. Mütevelli ise vakfı yöneten kişiydi ve 1721'deki onarımda olduğu gibi gerektiğinde bizzat onarım işini üstlenirdi.
Kürsü şeyhliği, caminin bir eğitim ve vaaz merkezi olarak işlediğini gösteren önemli bir görevdi. Kürsü şeyhi, cuma ve bayram günleri dışında da cemaate düzenli vaaz veren âlimdi ve bu görev ayrı vakıflarla beslenirdi. Hüsameddin'in biyografilerine göre birkaç kez Amasya mütesellimliği yapmış olan Hacı Sefer Ağa, 1072 (1661-62) başlarındaki ölümünden önce yeterli miktarda para vakfederek bunun gelirinden caminin kürsü şeyhliğine bir ödenek ayırmıştı. Aynı eserde Hacı Sefer ve Yakub ağaların camiye bağladıkları vaaz görevinin 1074 (1663-64) yılında bir müderrise verildiği de anlatılır. Hüsameddin ayrıca 1099 yılında Gümüşlü Camii kürsü şeyhi olan bir Halvetî şeyhinden, Zileli Muharrem Efendizâde Abdurrauf Efendi adlı bir kürsü şeyhinden ve camide uzun yıllar vaaz eden başka âlimlerden söz edilir.
Cami aynı zamanda bir ders yeriydi. Hüsameddin'in kayıtlarında 1188 (1774-75) yılında caminin imamı olan bir âlimin burada ders okuttuğu, bir başka müderrisin Gümüşlüzâde Mahallesi'nde oturup "câmi-i şerifinde" ilim tedrisine devam ettiği, bir diğerinin ise camide Beyzâvî Tefsiri okutarak 1257 (1841-42) yılına kadar ders verdiği anlatılır. Caminin imamlığı da itibarlı bir görevdi; Hüsameddin, sesi güzel olduğu için genç yaşta 1118 (1706-07) yılında imam olan bir hafızdan ve 1216 (1801-02) yılında babasının yerine imam olup "savt ü edâsıyla" camiyi şenlendiren bir başkasından söz eder. Fâtıma Hatun Medresesi'nin camiye bitişik kurulması da caminin bir eğitim çevresinin merkezinde durduğunu gösterir; imamlarla medresenin müderrisleri zaman zaman aynı kişilerdi.
Yirminci Yüzyılda Onarımlar
Caminin bugünkü dış görünüşünü belirleyen müdahalelerin çoğu son yüz yirmi yılda yapılmıştır. 1903'te kuzey cephesine ahşap bir son cemaat yeri eklendi. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yazışmalarından öğrenildiğine göre 1939 depremi yapıya zarar verdi. 1953'te Hürrem Arpacıoğlu yapıyı bir kez daha onarttı; bu onarımda son cemaat yerinin çatısı tamir edildi, doğusundaki ahşap ikinci kat kaldırıldı, yan kanatlara camekân eklendi, sıva, döşeme ve boya işleri yapıldı. 1960 yılındaki onarımda harimin bugün görülen mavi, kırmızı ve sarı renkli kalem işleri yapıldı.
1981'de halk Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne başvurarak camiyi o güne kadar hayırseverlerin yaptırdığı onarımların ayakta tuttuğunu, ama bunların yetersiz kaldığını, esaslı bir onarım yapılmazsa hâlâ ibadete açık olan caminin cemaatin başına yıkılabileceğini bildirdi. Cami bunun üzerine uzun süre ibadete kapatıldı. 1984'te Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından başlatılan onarım 1989'a kadar sürdü. 1986'daki çalışmalarda doğu ve batı cepheleri farklı yüksekliklere kadar yıkılıp yeniden örüldü, doğu cephesi sıvayla kapatıldı ve üst pencereler açığa çıkarıldı. Aynı yıl çevre yolu bağlantısı için caminin çevresindeki barakalar, tescilsiz ahşap evler ve bir iki katlı dükkân dizileri yıkılarak cami bugünkü açık meydanına kavuştu. Bu onarımlar sırasında iç mekândaki Amasya manzarası ve Edirne Selimiye Camii tasviri gibi eski kalem işleri de kaldırıldı. Bu müdahaleler yapıyı ayakta tutmuş, ama özgün plan ve bezemeleri belirgin biçimde değiştirmiştir. Samsun Vakıflar Bölge Müdürlüğü arşivindeki raporlar, 1979 tarihli rölöve çizimleri ve eski fotoğraflar, bu değişimin ölçüsünü izlemeye imkân veren başlıca belgelerdir.
Mimari
Cami kareye yakın planlıdır ve duvarları düzgün kesme taştan örülmüştür. Yapı, ortadaki harimden ve bunun doğu ile batısındaki iki yan bölümden oluşur. Yan bölümlere harimden Bursa kemerli birer açıklıkla geçilir; bu bölümler üç kısımlı ve bugün iki katlıdır, üst katlarında kuzey-güney doğrultusunda uzanan mahfiller bulunur. Kuzeyde son cemaat yeri, kuzeybatıda tek minare yer alır. Ortada bir ibadet mekânı, yanlarda ayrı odalar ve katlar bulunan bu düzen, erken Osmanlı mimarisinde zaviyeli camiler olarak adlandırılan yapı tipini hatırlatır.
Harimin üzeri, önce on altı kenarlı bir kasnağa, ardından üzerine oturan ahşap çatkılı sekizgen bir kasnağa dönüşen bir geçişle örtülür. Örtüye geçiş pandantiflerle sağlanır. Sekizgen kasnağın her kenarında ikişer ahşap pencere vardır ve bunun üzerini konik bir örtü kapatır; külahın eteğinde ahşap parmaklıklı dar bir galeri dolaşır. Yan kanatlar düz damla örtülüdür. Merkezî mekânın ahşap bir üst yapı taşıması, Amasya'daki taş kubbeli klasik camilerden ayrılan özelliğidir ve caminin "tek ahşap kubbeli cami" olarak tanınmasının nedeni budur. Bugünkü örtünün ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Koçyiğit, yapım tekniklerinin benzerliğinden yola çıkarak külahın da 1903 onarımında son cemaat yeriyle birlikte yapılmış olabileceğini, erken dönem Amasya camilerine bakarak özgün örtünün bir kubbe olduğunu ileri sürer. Harim zemini taştır, mahfiller ahşap, son cemaat yeri ise tuğla döşemelidir. İç mekân bugün tümüyle sıvalıdır.
Güney duvarındaki mihrap yarım daire planlı bir niştir ve mukarnas kavsaralıdır; nişin iki yanında birer sütunce bulunur. Ahşap minber özgün değildir. Harimin kuzeyinde ahşap direklerin taşıdığı kadınlar mahfili yer alır; mahfilin ortasında yarım daire biçimli bir çıkma vardır. Yapı beden duvarlarına ve kasnağa açılan çok sayıda pencereyle aydınlanır: kasnakta on altı, güney cephesinde on iki, doğu ve batı cephelerinde beşer, kuzey cephesinde dört pencere bulunur. Pencereler sivri kemerli ve lentolu olmak üzere iki biçimdedir; lentolu olanların üzerinde sağır sivri kemerli alınlıklar vardır.
Cümle kapısı kuzey cephesindedir ve taştan yapılmıştır. Beden duvarından dışarı taşırılan kapı, iç ve dış bükey silmelerle çerçevelenmiştir; yanlarında mukarnas kavsaralı mihrabiyeler, köşelerinde kum saati başlıklı sütunceler yer alır. Kapının mukarnas kavsarası içinde iki sarkıt bulunur. Bazı tanımlarda kapının yay kemerli bir açıklıktan oluştuğu, başka bir tanımda sivri kemerli bir niş içinde olduğu belirtilir. Sonraki onarımlarda beyaz yağlı boyayla boyanan taç kapı, mütevazı bir mimariye sahip yapıya hareket kazandıran başlıca öğedir. Kapının sağında ve solunda simetrik yerleştirilmiş kemerli kapılar, üst kattaki mahfillere çıkan taş merdivenlere açılır. Bunların yanındaki alçak kapılar yan kanatlara, doğu kanadının güney duvarındaki kapı ise iç mekânı dışarıya bağlar. Batıdaki sahanlıktan aynı zamanda minareye çıkan merdiven başlar. Eski fotoğraflarda taç kapının hemen batısında görülen müezzin mahfili bugün pencere olarak kullanılmaktadır.
Minare silindirik gövdelidir ve kesme taştan, kare biçimli bir kaide üzerinde yükselir. Kaynaklar minarenin konumunu farklı verir: bir kısmı kuzeybatı köşesinden, bir kısmı kuzeydoğu köşesinden söz eder; Hüsameddin'in Ahmed Bey'in minareyi batı tarafa yaptırdığını yazması ve bugünkü yerleşim, kuzeybatıyı destekler. Gövde tuğla örgülüdür. Basamaklar tuğladır, gövdeye kadar taş kullanılmış, üst bölüm ise ahşapla kaplanmış tuğladır, orta direk de ahşaptandır. Tek şerefelidir; şerefe altı kirpi saçak benzeri bir dizi ile geçilmiş, gövdenin üzeri alemli bir külahla örtülmüştür. Malzemenin bu karışıklığı, minarenin de caminin geçirdiği onarımlarda parça parça yenilendiğine işaret eder.
Son Cemaat Yeri ve Avlu
Kuzeydeki son cemaat yeri, caminin dış görünüşünü en çok değiştiren bölümdür. Bugünkü hâli 1903 tarihine dayanır. O yıl kuzey cephesine eklenen kısım altı ahşap direk üzerinde yükselir ve direklerin birbirine ve beden duvarına kemerlerle bağlanmasıyla beş gözlü bir mekân oluşturur. Ortadaki bölüm yan bölümlerden daha yüksek tutulmuş, üzerine üçgen bir alınlık yerleştirilmiştir. Bu orta bölüm çok basık, ahşap çatkılı bir kubbeyle, iki yandaki bölümler ise düz ahşap tavanla örtülüdür. Orta kubbenin göbeğinde altı yapraklı bir çiçek, eteğinde palmet dizisi bulunur. Kubbe yanlış bir yerleşimle taç kapının kavsarası üzerine oturtulmuş ve kavsaranın tepe noktasına ciddi zarar vermiştir. Son cemaat yerinin doğusundaki kaş kemerli kapı kadınlar mahfiline, batısındaki kaş kemerli kapı hem minareye hem de batı kanadına açılır. Doğu ucunda ise tuğladan, sivri kemerli, kirpi saçaklı küçük bir çeşme sonradan eklenmiştir.
Caminin özgün hâlinde son cemaat yerinin nasıl olduğu konusunda görüşler ayrılır. Kimi tanıtımlar, burasının beş ahşap bağdadi kubbeyle örtülü bir revak biçiminde olduğunu bildirir. Koçyiğit ise özgün düzene ait doğrudan bir veri bulunmadığını kabul ederek, yapının kârgir olması ve Amasya'daki XV. yüzyıl zaviyeli camilerinin, Mehmed Paşa (1486) ve Bayezid Paşa (1414) camilerinin örneğinden yola çıkar. Ona göre ilk son cemaat yeri kârgirdi, bugünkünden daha yüksekti ve beş kubbeyle örtülüydü. Kuzey cephesindeki sağır yuvarlak kemerlerin, yastıkların ve taç kapı kavsarasının bugünkü çatı tarafından kesilmesi bu görüşü destekleyen izlerdir. 1979 tarihli rölöve ve fotoğraflarda son cemaat yerinin yanları kârgir duvarlarla kapatılmış görünür; bugün bu kısımların yeniden açık bırakılması, kapatmanın sonraki bir onarımın işi olduğunu düşündürür.
Son cemaat yerinin önündeki avlunun ortasında ahşaptan, sekizgen planlı bir şadırvan bulunur. Şadırvanın camiden sonra yapıldığı düşünülmektedir. 1985 tarihli bir yazışmada caminin korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli olduğu, şadırvanın ise ayrıca tescilli olmamakla birlikte caminin koruma alanı içinde kaldığı belirtilmiştir.
Zaviyeli Cami Tartışması
Caminin mimarisi üzerine yapılan en kapsamlı akademik çalışma, Fazilet Koçyiğit'in 2022'de Art-Sanat dergisinde yayımlanan makalesidir. Yazar, caminin Amasya kent belleğinde önemli bir yeri olmasına ve hâlâ aktif olarak kullanılmasına rağmen yapı hakkında özel bir çalışma bulunmadığını belirtir. Çalışma, alanda yapılan incelemelere, Samsun Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nden alınan raporlara ve eski fotoğraflara dayanır. Varılan sonuca göre cami, özgün hâlinde zaviyeli bir camidir.
Zaviyeli cami, erken Osmanlı döneminde hem ibadet hem de dervişlerin ve yolcuların konaklaması için kullanılan, ortada bir ibadet mekânı, yanlarında odalar ve eyvanlar bulunan yapı tipidir. Semavi Eyice'nin klasikleşmiş çalışması bu yapıların tarihî ve toplumsal işlevini ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Eyice'ye göre bu yapıların ana şeması aynı eksen üzerinde art arda dizilen iki kubbeli ya da tonozlu mekândan ve girişe yakın mekâna bitişik küçük odalardan oluşur. Yan odalar, içlerindeki dolap ve ocaklardan da anlaşılacağı gibi barınmak için yapılmıştır ve tabhane, yani misafirhane diye adlandırılır. Bu yapılar XIV. yüzyılda sıkça inşa edilmiş, XV. yüzyılın ortalarına kadar yapılmaya devam etmiştir. XV. yüzyıl örneklerinde iç avlu kalkmış, tabhanelere caminin dışından ya da son cemaat yerinden girilmeye başlanmıştır. İstanbul Davut Paşa ve Tokat Hatuniye (1485), Amasya Mehmed Paşa (1486), Vezirköprü Taceddin Paşa ve Edirne II. Bayezid camileri bu avlusuz örneklerdendir.
Gümüşlü Camii'nin doğu ve batısında, Bursa kemerli birer eyvanın iki yanında tabhane odaları bulunur. Bu odalara hem eyvanın içinden hem de dışarıdan girilir: doğu kanadın kuzeydeki odasına son cemaat yerindeki küçük kaş kemerli kapıdan, güneydekine dışarıdan açılan basık kemerli bir kapıdan ve eyvan içindeki bir kapıdan ulaşılır; batı kanatta da benzer bir düzen vardır. 1979 tarihli rölöve ve fotoğraflar, bu odaların o tarihte tek katlı olduğunu, üzerlerinin harim örtüsünden daha aşağıda kalan eğimli çatılarla örtüldüğünü ve çatıların üzerinden büyük bir sağır sivri kemerin yükseldiğini gösterir. Cephede iki katlı bir hareket yaratan bu düzen, 1986 onarımında yan cephelerin harim örtüsü seviyesine kadar yükseltilmesiyle ortadan kalkmış, sağır kemer de yeniden yapılmamıştır. Bugün güneydoğu cephesinde kapı olarak kullanılan açıklığın özgün hâlinde pencere olduğu da aynı belgelerden anlaşılır.
Koçyiğit'ten önceki kısa değerlendirmelerde, kitabedeki "mescid-i cami" ve "cami-i kebir" ifadelerine dayanılarak yapının tek mekânlı, merkezî planlı bir cami olduğu düşünülmüştü. Koçyiğit ise planın bugünkü hâlini ve 1979 belgelerini öne çıkararak, yapının bu özellikleriyle XV. yüzyıl zaviyeli camilerine benzediğini ileri sürer. Gümüşlü Camii'nin yan kanatlarındaki üçer mekânlı alt katlar ve üst mahfiller bu tipe uygun düşer. Caminin Amasya'da Halvetîlerin ilk tekkesinin hemen yanında durması ve Pîr İlyâs çevresinin yüzyıllarca burayı kullanması, tabhanelerin işlevi açısından da anlamlı bir bağlam oluşturur. Ancak yapı yüzyıllar boyunca o kadar çok onarım görmüştür ki bu tipolojinin ne ölçüde özgün olduğu konusunda kesin bir hüküm vermek zordur. Koçyiğit de sonucunu belgelere dayanan bir ileri sürme olarak sunar.
Kalem İşi Bezemeler
İç mekânda taş, alçı ve kalemkârı bezemeler birlikte görülür, ama bunlardan en dikkat çekeni kalem işi süslemelerdir. Bugün görülen bezemeler 1960'ta yapılmıştır. Yani gördüğümüz renkli kalem işleri, caminin en eski dönemine ait değildir. Bu programda mihrabın kavsara köşelikleri mavi kıvrık dallar ve üsluplaştırılmış çiçeklerle bezenmiş, mihrap ve çevresindeki pencereler mavi zemin üzerine beyaz dallar, kırmızı ve sarı çiçekler ve yeşil yapraklarla işlenmiş şeritlerle çerçevelenmiştir. Pencerelerin üzerinde, yeşil zeminli ve mavi çerçeveli madalyonlar içinde "Allah" yazısı bulunur. Pandantiflerdeki madalyonlarda "Muhammed", "Ebubekir", "Hasan" ve "Ali", batı ve doğu girişlerinin üzerindeki madalyonlarda "Osman" ve "Ömer", kadınlar mahfili cephesinde ise "Hüseyin" adları yazılıdır.
Koçyiğit'in çalışmasında bu konu daha ayrıntılı ele alınır. Yazar, Vakıflar'dan ve yerel bir fotoğrafhanenin arşivinden alınan eski fotoğraflara bakarak bezemelerde de mimarideki kadar köklü bir değişim yaşandığını gösterir. Eski programda harimin dört ana kemeri sarı ve beyaz renklerin birbirine geçen almaşıklığıyla boyanmış, mihrabın iki yanına birer sütunce resmedilmiş, mihrabın üzerinde bugün kayıp olan bir ayet kuşağı yer almıştır. Pencere çevreleri akantus yaprakları, sarmal dallar ve taç biçimli tepeliklerle işlenmiş, bazı pencerelerde Bektaşi ve Mevlevî serpuşları tasvir edilmişti. Bezemelerin en dikkat çekeni, harimin giriş duvarındaki Edirne Selimiye Camii tasviriydi. Dört minareli, kubbeli, yedi bölümlü son cemaat yerine ve yarım kubbeye sahip olarak çizilen cami, kubbeleri maviye boyanmış, avlusunda dört ayaklı bir şadırvan ve çeşitli ağaçlarla gösterilmişti. Rüçhan Arık, kubbe kasnağında on madalyon bulunduğunu, bunların sekizinde manzara, ikisinde natürmort resmedildiğini, manzaralardan bazılarının Amasya'yı gösterdiğini, natürmortlarda vazoda çiçek, kâsede meyve ve dilimli karpuz tasvirleri yer aldığını yazmıştır. Bunların hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.
Fotoğraflardaki tasvirlerin konusu ve üslubu, Koçyiğit'e göre, Rüçhan Arık ve Gönül Cantay'ın da belirttiği gibi 1870'li yıllarda çalışmış halk sanatçısı Zileli Emin Usta'nın elinden çıkmış olabilir. Zileli Emin Usta, XIX. yüzyıl Anadolu duvar resminin tanınmış adlarındandır. Merzifon'daki Sofular Camii ile Kara Mustafa Paşa Camii'nin harim ve şadırvan kubbesindeki resimler onun imzasını taşır ve 1875 tarihlidir. Kara Mustafa Paşa Camii şadırvanının resimleri Baha Tanman'ın ayrı bir makalesinin konusu olmuştur ve orada da Bektaşi ve Mevlevî serpuşları görülür. Amasya'daki II. Bayezid Camii şadırvanının 1872 tarihli resimleri de bu üsluba çok yakındır. Gümüşlü Camii'ndeki Selimiye tasviri Merzifon'daki Süleymaniye tasvirine benzer. Gümüşlü Camii için yapılan atıf, bir belgeye değil üslup karşılaştırmasına dayanan bir olasılıktır.
Bu bezemeler, Osmanlı sanatında Batılılaşma dönemi olarak adlandırılan sürecin taşradaki yansımalarına örnek oluşturur. Batı etkili manzara, mimari kompozisyon ve bitkisel motifler, XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren İstanbul'un dışında da cami, türbe ve konak duvarlarında görünmeye başlamış, halk sanatçıları bu motifleri kendi üsluplarıyla yorumlayarak Anadolu'ya özgü bir duvar resmi geleneği oluşturmuştu. Başkente öykünen ayanların yanlarında getirdiği ustalardan usta-çırak ilişkisiyle bu işi öğrenen yerel ressamlar akademik bir eğitim almadıkları için, taşradaki örneklerde üslup birliği aranmaz.
Caminin kendisi de bu dönemin duvar resimlerine konu olmuştur. II. Bayezid Külliyesi'nin kuzeybatısında, 1840'ta Kaptancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi'nin yaptırdığı muvakkithanenin tavan eteğini dolaşan resim kuşağında evler, bir kale ve ortada yüksek duvarlı, geniş kasnaklı ve geniş kubbeli bir cami resmedilmiştir. Bu caminin Gümüşlü Camii olduğu araştırmacıların çoğunlukla kabul ettiği bir görüştür. Füsun Aytekin, restorasyondan önceki fotoğraflarla karşılaştırarak, bu tasvirde caminin kubbesinde eskiden görülen alemin son onarımda silindiğini ve caminin çevresindeki ağaçların değiştirildiğini tespit eder. Tasvirin kimliği kesinleşirse, XIX. yüzyıl ortasında caminin kubbeli bir yapı olarak algılandığına dair dolaylı bir tanık da elde edilmiş olacaktır.
Bugünkü Durumu
Gümüşlü Camii bugün ibadete açıktır ve şehir merkezinde olduğu için kolaylıkla ziyaret edilebilir. Namaz vakitleri dışında gündüz saatlerinde içeri girilebilir. Yapının sürekli kullanılıyor olması onarımların da hiç kesilmemesi anlamına gelir; yedi yüzyıla yaklaşan bu süreklilik, vakıf geleneğinin ve mahalle cemaatinin birlikte sürdürdüğü bir bakımın sonucudur. Ahşap üst yapının ve kalem işlerinin yarattığı atmosfer, Amasya'daki taş kubbeli camilerden farklı, daha samimi bir mekân duygusu verir.
Kronoloji
1320: Gümüşlüzâde Tâceddin Mahmud Çelebi, Emîr Timurtaş tarafından Amasya valiliğine getirilir (Hüsameddin'e göre 720 saferi).
1325: Gümüşlüzâde Tâceddin Mahmud Çelebi, İlhanlı hâkimiyetindeki Amasya'da ahşap çatılı camiyi yaptırır (kimi kaynaklarda 1326); vakıflar 727 (1326-27) yılında düzenlenir.
1334: Tâceddin Mahmud Çelebi ölür (735 rebîülâhiri).
1399-1400: Helkis Bahçesi, emirin torunlarından biri tarafından camiye vakfedilir (Hüsameddin'e göre 802).
1402-03: Caminin Tâciye Camii adıyla geçtiği vakfiye (805).
1406-07: Hâce Celâl Çelebi, Pîr İlyâs için caminin yerinde ya da bitişiğinde bir Halvetî zaviyesi yaptırır (809).
1415-16 veya 1419: Depremde cami zarar görür; Nişancı Gümüşlüzâde Ahmed Paşa onarır.
1481-1485: Yangın sonrası Defterdar Ahmed Bey camiyi kârgir olarak yeniden yaptırır; cümle kapısı kitabesine göre inşa 1485'te (890) tamamlanır (başlangıç kimi kaynaklarda 1480 ya da 1483).
1484: Defterdar Ahmed Bey, Cem taraftarlığı suçlamasıyla Dimetoka'ya sürülür; 1486 başında orada ölür.
1602-03 veya 1612: Yangın; Beylerbeyi Şemseddin Paşa onartır.
1661-62: Mütesellim Hacı Sefer Ağa ölümünden önce kürsü şeyhliği için para vakfı kurar.
1688: Gümüşlüzâde İbrahim Bey (Paşa) onarımı yapar ve vakıfları genişletir; cami bu adla anılmaya başlar.
1720-1721: Yangın; mütevelli Hacı Mustafa Ağa onartır.
1740-41: Fâtıma Hatun, Gümüşlüoğlu Tekkesi'nin yerinde ahşap bir medrese yaptırır; vakfı 1745'te düzenlenir.
1823: Rahtvan Paşazâde Hacı Ali Bey vaaz kürsüsü yaptırır ve dükkânlarını kürsü şeyhliğine vakfeder.
1840: II. Bayezid Külliyesi muvakkithanesi yapılır; duvar resimlerindeki caminin Gümüşlü Camii olduğu düşünülür.
1863-64: Fâtıma Hatun Medresesi harap olur.
1870'ler: Caminin kayıp duvar resimlerinin Zileli Emin Usta tarafından yapılmış olabileceği ileri sürülür.
1903: Kuzey cephesine bugünkü son cemaat yeri eklenir.
1939: Deprem yapıya zarar verir.
1953: Hürrem Arpacıoğlu onartır.
1960: Bugün görülen kalem işi bezemeler yapılır.
1979: Vakıflar Bölge Müdürlüğü rölöve çizimlerini hazırlar.
1981: Halk esaslı onarım için başvurur; cami uzun süre ibadete kapalı kalır.
1984-1989: Kapsamlı onarım; 1986'da yan cepheler yeniden yapılır, çevredeki yapılar yıkılır, eski kalem işleri kaldırılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Yasar, Hüseyin Hüsâmeddîn. Amasya Tarihi, c. 1-4 (Amasya Belediyesi e-kitap), s. 90, 100, 104, 130, 138, 154-155, 174, 182, 384, 389, 463. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page130.html
- Yasar, Hüseyin Hüsâmeddîn. Amasya Tarihi, c. 6-8 (Amasya Belediyesi e-kitap), s. 47, 115, 118, 119, 125. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page125.html
- Yasar, Hüseyin Hüsâmeddîn. Amasya Tarihi, c. 9-12 (Amasya Belediyesi e-kitap), s. 119, 278. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page278.html
Akademik çalışmalar
- Koçyiğit, Fazilet. "Geçmişin İzleriyle Amasya Gümüşlü Cami". Art-Sanat 17 (2022): 299-326. amasya.bel.tr
- Eyice, Semavi. "İlk Osmanlı Devrinin Dinî ve İçtimaî Bir Müessesesi: Zaviyeler ve Zaviyeli Camiler". İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası 1 (1962): 3-80.
Resmî kaynaklar
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü: "Gümüşlü Camii". amasya.bel.tr
- T.C. Amasya Belediyesi Kent Rehberi: "Gümüşlü Camii". kentrehberi.amasya.bel.tr
- Amasya Valiliği. Amasya Kültür Envanteri. Ankara, 2007.
Diğer kaynaklar
- Aytekin, Füsun. "Amasya II. Bayezid Külliyesi Muvakkithanesinin Duvar Resimlerinin Tarih ve Usta Sorunsalı ile Son Restorasyonu Üzerine Bir Değerlendirme". Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı yayını (çevrimiçi PDF, 2025), s. 151 vd.
- Özcan, Selim. "Gümüşlü Camii". Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, 2019.
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü: "Gumuslu Mosque" (İngilizce tanıtım).
- Gürelli, Mustafa. "Gümüşlü Camii / Amasya". Tarih Gezisi, 2020.
- Tanman, Baha. "Merzifon, Kara Mustafa Paşa Camii Şadırvanının Kubbesinde Zileli Emin'in Yarattığı 'Osmanlı Dünyası'". Güner İnal'a Armağan, 1993.
Çevrimiçi kaynaklar









