Keçe, insanoğlunun iplik eğirmeden, tezgâh kurmadan elde ettiği belki de en eski kumaştır. Ne çözgüsü vardır ne atkısı; yünün kendi yapısından doğan bir kenetlenmeyle, su, sıcaklık, sabun ve basıncın birleşmesiyle oluşur. Bu yüzden keçecilik, Orta Asya bozkırlarındaki göçebe çadırından Anadolu'nun hanlarına, çarşılarına ve köy evlerine uzanan uzun bir zanaat geleneğinin adıdır. Amasya ve çevresinde de keçe, çobanın sırtındaki kepenekten evin yer yaygısına, semerin altındaki yastıktan seccadeye kadar gündelik hayatın içinde yer almış, yörenin hayvancılığıyla ve çarşı esnafıyla birlikte yaşamıştır.

Yörenin el sanatlarını sayan resmî kayıtlar halı ve kilim dokumacılığını, Merzifon'daki kamçılı tezgâhlarda dokunan peştamal ve çarşafı, iğne oyasını, ağaç işlerini, demirciliği ve teneke semaver yapımını anar; Gümüşhacıköy'de kendir ya da keçi kılından eğrilen kırnap ipinden çuval, kilim, heybe ve halat yapıldığını da belirtir. Keçeciliğe bu listede ayrı bir başlık ayrılmamıştır. Amasya'ya özgü keçe üretimi üzerine ayrıntılı bir belge ya da araştırma da bilinmemektedir. Bu nedenle aşağıdaki anlatı, keçenin Anadolu'daki genel tarihine ve tekniğine dayanır; Amasya'ya ilişkin bölümler yalnızca kayıtlarda geçen olguları ve yörenin ortak zanaat ortamını yansıtır.

Keçe Nedir, Nasıl Oluşur

Yün lifinin yüzeyine büyüteçle bakıldığında, kiremit dizisini andıran küçük pulcukların birbiri üzerine bindiği görülür. Isı, nem ve basınç altında, sabunlu ve kaygan bir ortamda bu pulcuklar sürtünerek birbirine geçer ve bir daha ayrılmaz. Keçeleşme dediğimiz olay budur. Hayvansal liflerin hepsi bu özelliği taşır; koyun yününün yanı sıra keçi kılı ve deve tüyü de keçe yapımında kullanılır, ama Anadolu'da en çok tercih edilen hammadde kuzu yünüdür. Bilim ve zanaat literatürü, ilk keçenin nerede ve nasıl üretildiğine dair kesin bir bilgi bulunmadığını söyler. Keçe yapımının yaygın olduğu yerlerin soğuk iklimli ve koyunculuğun güçlü olduğu bölgeler olması dikkat çekicidir. Mağara çağında keçenin yün artıklarının, nemin ve baskının etkisiyle kendiliğinden oluşmuş olabileceği de ileri sürülür.

Anadolu'daki yünlü dokumalarda baharda kırkılan yün ile sonbaharda kırkılan yün ayrı değerlendirilir; keçe için genellikle ilk kırkım olan haziran yünü ve ağustostaki ikinci kırkımın yünü seçilir. Yapağı önce yıkanıp kirinden arındırılır, kuruduktan sonra elle ditilir ya da hallaç yayıyla lif lif açılır. Hallaç, yayın telini tokmakla titreştirerek yünü kabartan zanaatkârın adıdır ve atölyelerin duvarında yayı ile tokmağı, yünü tartmaya yarayan kantarla birlikte asılı dururdu. Sonraki dönemde bu işi yün atma makineleri üstlenmiş, tepme ve pişirme de makineleşmiştir.

Yapım Aşamaları

Geleneksel yöntemde kamışlarla birbirine bağlanmış hasır kalıp yere serilir. Keçe desenli olacaksa önce desen hazırlanır; bu iş için renkli yün lifleri kullanılabildiği gibi, önceden yapılmış keçeler şeritler hâlinde kesilip yerleştirilebilir. Desenin üzerine yün, sepki ya da dirgen denen çubukla eşit kalınlıkta yayılır. Sepki, kimi yörelerde nar ağacından yapılan bir alettir. Yünün üzerine sıcak su serpilir, buna su vermek denir; ardından hasır rulo hâline getirilir, bezle sarılıp iple sıkıca bağlanır. Bu rulo ayakla ileri geri itilerek tepilir. İlk tepmeden sonra dağınık kenarlar içe kıvrılır, bu işleme pevantlamak denir; keçe çevrilip arka yüzü de tepilir.

Tepme yünü bir araya getirir, asıl kenetlenme ise pişirmeyle tamamlanır. Pişirmede keçe sıcak su ve sabunla, kimi yerlerde göğüsle dövülerek sıkıştırılır. Amaç, kalınlığın bütün yüzeyde eşit olması ve liflerin tümüyle iç içe geçmesidir. Pişirilen keçe yıkanır, kurutulur, istenen ölçüde kesilir. Rutubetli ve sıcak bir ortam gerektiği için pişirme işi eskiden hamamlarda yapılırdı. Konya'da Selçuklu başkentindeki Sahip Ata Hamamı'nda keçe yapımı için ayrılmış bölümlerin bulunduğu bilinir; İstanbul'da keçeciler 1783 yılına kadar keçelerini At Pazarı ve Yenibahçe'de kendilerine tahsis edilen birer hamamda pişirirdi. Aynı kaynaklar, kimi anlatımlarda yer alan sabunsuz pişirme yöntemini de not eder; yani sabun kullanımı yörelere ve ustalara göre değişebilmektedir.

Keçenin boyutu ve yünün miktarı yaptırılacak eşyaya göre değişir. Geniş bir yer yaygısı genellikle yedi ile on beş kilogram arasında yün tüketir. Bu ağırlığın içinden ince, dengeli bir yüzey çıkarmak, ustanın yünü ne kadar eşit yaydığına ve tepmeyi ne kadar ölçülü sürdürdüğüne bağlıdır. Çünkü lifler bir kez kenetlendikten sonra yapılan hatayı gidermek olanaksızdır. Desen de aynı kuralın içindedir; renkli yünler pişirmeden önce yerleştirilir, kenetlenme başladıktan sonra değiştirilemez. Bu yüzden usta, işe başlamadan önce tüm düzeni kafasında kurmak zorundadır.

Bozkırdan Anadolu'ya Keçenin Yolculuğu

Keçenin geçmişi, arkeolojik buluntularla Orta Asya'nın kurgan kültürüne dayanır. Altay'daki Pazırık Vadisi'nde Rus arkeolog S. I. Rudenko'nun kazdığı kurganlarda, İskit ya da Saka çevresine ait ve MÖ beşinci ile dördüncü yüzyıllara tarihlenen çok sayıda keçe örtü, figürlü keçe işlemeler ve yurtların içinde kötülüklerden koruduğuna inanılan ongun adlı keçe heykelcikler bulunmuştur. Noin Ula kurganlarından çıkan keçelerde de figürlü süslemelerin yanı sıra mitolojik yaratıkların mücadele sahneleri görülür. Bu örnekler, keçenin o dönemde yalnızca bir örtü olmadığını, teknik ve estetik bakımından gelişmiş bir sanat olduğunu gösterir. Hun toplumunda kadın ve kızların zamanlarının büyük bölümünü keçe yaygı yaparak ya da tezgâh başında halı ve kilim dokuyarak geçirdiği, boyama ile keçe yapımının ise yalnızca sıcak aylarda ve açık havada yürütüldüğü aktarılır. Meslekleşmenin henüz olmadığı bu çağda keçe, çadırın içindeki ev işinin bir parçasıdır.

Oğuz boyları keçeyle kaplı çadıra yurt ya da topak ev adını verirdi. Yurt, birbirine geçmelerle bağlanan ahşap bir iskeletin üzerine keçelerin serilip kolan ve çarpana gibi dar dokumalarla sabitlenmesiyle kurulurdu; keçe soğuğu, nemi ve rüzgârı dışarıda tutan yalıtım katmanıydı. Türk kültüründe keçenin simgesel bir değeri de vardır. Hükümdarların tahta çıkış törenlerinde keçenin üzerine oturtulması, bu malzemeye törensel bir anlam da yüklendiğini gösterir.

Anadolu'da keçenin daha eski izleri de vardır. Hitit kadınlarının yaygın olarak keçeden sivri başlıklar giydiği, Antik Çağ'da batı kıyılarında keçeden basık başlıkların, Roma döneminde ise çeşitli keçe başlıkların kullanıldığı bilinir. On birinci yüzyıldan sonra Oğuz boylarının Yörük ve Türkmen kolları Anadolu'ya yerleşirken keçeden börk ve külah gibi başlıkları, çobanlar da kepenek adı verilen, soğuğa ve rüzgâra karşı koruyan üst giysileri beraberlerinde getirdi. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu'ya akan Türk toplulukları bu zanaati kendi geleneklerinden alıp buradaki dokuma birikimiyle birleştirdi.

Çarşıda ve Ahilik Düzeninde Keçeciler

Yerleşik düzene geçişle birlikte keçe ev içi bir iş olmaktan çıkıp ekonomik değeri olan bir meslek hâline geldi. Anadolu Selçuklu şehirlerinde çarşılar yapılan işe göre adlandırılırdı ve keçeciler çarşısı, en kalabalık üretim gruplarından birini barındıran yerlerden biriydi. On üçüncü yüzyılda Anadolu'da örgütlenen Ahilik teşkilatı içinde keçeciler esnafı önemli meslek kollarından biri oldu. Ahilik; fiyat, mal kalitesi ve esnafın devletle ilişkilerini düzenlerken usta, kalfa ve çırak basamaklarını da disipline bağlamıştı. Çırağın mesleği çok iyi öğrenmeden dükkân açması olanaksızdı. Ahi Evren'in Letaif-i Hikmet adlı eserinde, hiç kimsenin tüm ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağı ve bu yüzden bütün zanaat kollarının yaşatılması gerektiği vurgulanır. Anadolu esnafının meslek ahlakı bu düşünceye dayanıyordu.

Çıraklık düzeni sıkıydı. Ustanın yanında yetişecek çocuklar on yaşını geçmeden işe başlar, önce iki yıl ücretsiz yamaklık yapardı. Usta uygun görürse iki yıllık çıraklık, ardından 1001 günlük kalfalık dönemi gelirdi; bazı iş kollarında bu süre mesleğin özelliğine göre değişirdi. Yeterli olgunluğa ulaşan kalfaya ustalık hakkı, şed kuşanma töreniyle verilirdi. Çırak taklit ederek öğrenir, kalfadan ise yöneticilik yeterliliği ve sözünün güvenilirliği de beklenirdi.

Osmanlı döneminde keçeler yalnızca sivil yaşamın değil devletin de gereksinimiydi. Askerî başlık, çizme, çadır, eğer ve at koşumlarında keçe sık kullanılırdı. I. Abdülhamid döneminde İstanbul'da keçeciler ayrı bir esnaf grubu oluşturuyor, aldıkları yün ve yapağıdan Cebehane, Mehterhane, Tophane, Has Ahur, Buzhane ve Tersane için mirî fiyatla keçe üretip teslim ediyorlardı. At Pazarı'nda yirmi, Yenibahçe'de on keçeci dükkânı bulunuyordu. Evliya Çelebi ise İstanbul'daki esnaf alaylarında keçecilerin tahtırevanlar üzerinde yün atarak geçit yaptığını anlatır. Buna karşın bir tespit, keçenin saray ve yönetici çevresinde kullanılsa bile taşraya ait basit bir halk uğraşı olarak görüldüğünü hatırlatır; zanaatın değeri çoğunlukla onu üretenlerin dışında takdir edilmemiştir.

Atölye ve Dükkân

Geleneksel keçe atölyeleri belli bir mimari düzene sahipti. Çoğu üç ile üç buçuk metre cepheli, bitişik nizamda, uzunlamasına uzanan dar dükkânlardı. Keçeyi hamamda pişirme geleneği olan soğuk bölgelerde dükkânın önü kapalı tutulur, cephede kapının yanına yerden bir metre yükseklikte bir ya da iki pencere açılırdı. Pencerenin arkasında bir kişinin oturabileceği genişlikte bir sedir bulunur, zemin toprak olurdu. Toprak taban iki yılda bir kazılıp bol suyla ıslatılır, çiğnenip mala ile düzeltilerek sert bir yüzey hâline getirilirdi. Toprağın yumuşak olması, soğuğu az geçirmesi ve kalıptan akan fazla suyu emmesi bu tercihin sebebiydi. Hamamda pişirme geleneği olmayan merkezlerde ise zemin tahta döşenirdi. Makineleşmeyle birlikte topraklı zeminlerin yerini beton aldı.

Bu atölyeler yalnızca üretim yeri değildi. Üretimin yanında sergileme, pazarlama ve depolama işlevleri de görür, çırak ve kalfalara görgüyü, adabı ve zanaatı öğreten bir meslek okulu gibi çalışırdı. Konya'daki Gevraki Han'da gözlenen dükkânlarda altmış metrekarelik odaların yüksek tavanına yakın çivilere, yere kadar uzanan işlenmiş keçelerin asıldığı kaydedilir. Bazı yörelerde ustalar belli dönemlerde köy ve mezralara giderek orada gösterilen mekânlarda keçe üretirdi; bu uygulama günümüzde kalmamıştır.

Keçenin Kullanım Alanları

Keçenin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni, hammaddesinin doğal ve sağlam olmasının yanında içine konan yiyeceği konulduğu hâlde korumasıdır. Süt keçesi, at keçesi, ter keçesi, yük keçesi, semer keçesi, çadır keçesi, kapı perdesi, kar keçesi, namazlık, beşik, sedir keçesi, keçe çizme, külah, sikke ve sargı keçesi olarak bilinen kundak gibi onlarca çeşit sayılabilir. Ayrıca arakıye adı verilen takke, börk ve Hayderiyye gibi giysi türleri de bu zanaatın ürünüdür.

Gündelik hayatta en çok bilinenleri yer yaygısı, kepenek ve semer keçesidir. Yer yaygısı geniş ebatlı bir zemin örtüsüdür. Seki örtüsü ev içindeki sedirlere ya da duvar diplerine serilir ve daha ince desenlidir. Kepenek, çobanların soğuğa ve yağmura karşı sırtlarına aldığı, sade ve su geçirmez bir üst giysidir; özellikle Afyon ve Iğdır çevresinde bilinir. Eyer ve semerlerde ise keçe doğrudan hayvanın sırtıyla temas eden koruyucu tabakadır. Semercilik üzerine yazılan bir derleme, semerin ahşap iskeletinin üzerine keçe, deri ve saz gibi malzemelerin sarılmasıyla yapıldığını, alt yüzeye hayvanın rahatı için yumuşak keçenin dikildiğini, üst yüzeyin ise keçe ya da halıyla kaplandığını anlatır. Semercilik de Amasya'da kayıtlı el sanatlarındandır; keçe ile semer işinin bu ortak malzeme üzerinden birbirine bağlandığı söylenebilir, ancak Amasya'daki bu ilişkiye dair ayrıntılı bir kayıt bulunmamaktadır.

Desen ve Anlam

Keçelere çoğu zaman anlam yüklü motifler işlenirdi. Yaygın motifler arasında mal gözü kötülüklerden korunmayı, tik denge ve düzeni, kaburga dayanıklılığı ve gücü, yürek sadakati, alaca kapı geçiş ve dönüşümü, cılga tekir ise süreklilik ve hareketi simgeler. Mihrap deseni manevi yöneliş anlamı taşır. Sığır sidiği, bukağı ve kaz ayağı gibi motifler ise geleneksel dokuma desenlerinden gelir. Motifler yörenin zevkine ve kullanım amacına göre değişir. Üretim sırasında yünün döşenmesiyle yapılan desenlemeye döşeme nakışı, bitmiş keçeye sonradan uygulanan süslemeye el işleme nakışı denir. Aplike, boyama, mozaik aplike ve suzeni ya da zincir işi gibi teknikler de keçe süslemesinde kullanılır.

Bu desenlerin çoğu, kadınların emeğinin ürünüdür. Yün temizliğinde, çeyiz hazırlığında ve desen yerleştirmede kadınlar belirleyici rol oynardı. Genç kızlar için evlenmeden önce iki ya da üç desenli keçe yaygısının çeyize hazırlandığı kaydedilir. Bu uygulama bölgeden bölgeye değişse de iyi yapılmış bir keçenin yıllarca yıpranmadan hizmet ettiği, bu yüzden çeyizin değerli parçalarından biri sayıldığı geniş ölçüde kabul edilir. Anadolu'nun bazı yörelerinde keçe yapmak köyün ortak işine dönüşür, davul zurna eşliğinde halay çekilir, keçe türkülere ve deyimlere konu olurdu. Tepme sırasında söylenen türküler ve mırıldanılan tekerlemeler, ağır işi hafifleten ve işçilerin hareketini bir ritme bağlayan bir yöntem olarak anlatılır.

Gerileme ve Yeniden Keşif

Keçeciliği sarsan etkenler sanayi tekstilinin ucuz ve hızlı üretimi, köyden kente göç ve hayvancılığın gerilemesi oldu. 1980 sonrasında birçok atölye kapandı, ustalar gezici çalışmaya yöneldi. Afyon'da bir zamanlar altmış kadar keçe atölyesi varken bugün üç tanesi kalmıştır. Siverek'te yirmi atölyeden yalnızca biri işlemekte, Isparta'nın Yalvaç ilçesinde 1960 ile 1975 arasında keçeciler çarşısında seksen kadar atölye çalışırken bugün tek atölye ayaktadır. Ardahan'da üretim tamamen sona ermiştir. Hâlen Konya, Afyon, Balıkesir, Urfa, Kahramanmaraş, Isparta, Manisa'nın Akhisar ve Kula ilçeleri ile İzmir'in Tire, Ödemiş ve Bademli yöresinde ustalar geleneği sürdürür.

Bu gerilemeye rağmen zanaatın değeri ulusal ve uluslararası ölçekte kabul görmüştür. Konyalı usta Mehmet Girgiç 2009'da, Afyonlu usta Ahmet Yaşar Kocataş 2016'da UNESCO tarafından keçecilik alanında Yaşayan İnsan Hazinesi seçilmiştir. Cumhuriyet döneminde 1924 tarihli Ticaret ve Sanayi Yasası ve 1949 tarihli Esnaf Dernekleri ve Esnaf Birlikleri Yasası çıraklık, kalfalık ve ustalık düzenini yasal çerçeveye oturtmuş, bu eğitim bugün Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çıraklık sistemi, KOSGEB desteği ve yerel yönetimlerin açtığı meslek edindirme kurslarıyla sürmektedir. Atölyelerin ve ustaların kaybolması kültürel sürekliliği de tehdit eder; UNESCO'nun somut olmayan kültürel mirası koruma yaklaşımında üretimin yapıldığı mekân ve insanın öne çıkarılması bu yüzdendir.

Son yıllarda keçenin doğal, nefes alan ve tamamen organik bir malzeme olması bu zanaata yeniden ilgi doğurmuştur. Tasarımcılar keçeyi çanta, terlik, şapka, takı ve sanatsal panolara taşımakta, akademisyenler geleneksel tekniklerle yeni tasarımlar denemektedir. Uzmanlar, zanaatın yaşaması için değişen beğenilerin iyi okunmasını ve günümüz insanının ihtiyacına uygun ürünlerin yaygınlaştırılmasını önerir. Amasya'da bu yönde belgelenmiş bir girişim bilinmemektedir.

Kronoloji

MÖ 5.-4. yüzyıl: Altay'daki Pazırık kurganlarında figürlü keçe örtüler ve ongun adlı keçe heykelcikler.

11. yüzyıl: Oğuz boylarının Anadolu'ya yerleşmesi; börk, külah ve kepenek kullanımı.

1071: Malazgirt Zaferi'nin ardından Türk topluluklarının Anadolu'ya akışı.

13. yüzyıl: Ahilik teşkilatının kurulması; keçeciler esnafının örgütlenmesi.

1783: İstanbul'da keçecilerin keçeleri hamamda pişirme usulünün sona erdiği tarih olarak kaynaklarda geçer.

1924 ve 1949: Ticaret ve Sanayi Yasası ile Esnaf Dernekleri ve Esnaf Birlikleri Yasası.

2009 ve 2016: Mehmet Girgiç ve Ahmet Yaşar Kocataş'ın UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi seçilmesi.

Kaynakça

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar