Gelibolulu Mustafa Âlî, XVI. yüzyıl Osmanlı dünyasının en verimli ve en huzursuz kalemlerinden biridir. Tarihçi, şair, münşî ve maliye memuru olarak kırk yılı aşkın bir süre imparatorluğun dört bir yanında görev yaptı; Halep'ten Bosna'ya, Bağdat'tan Kahire'ye uzanan bu hayatın çok kısa ama dikkate değer bir durağı da Amasya oldu. 1595 yazında sancakbeyi olarak geldiği şehirde, kaynaklara göre birkaç aydan bir yıl kadara uzanan kısa bir dönem geçirdi. Bu süre, onun idarî kariyerinde parlak bir sayfa sayılmaz; ancak Âlî'nin büyük tarihi Künhü'l-ahbâr, Amasya'nın şairlerini, şeyhlerini ve şehzade sarayının çevresinde yaşanmış olayları anlatırken şehri yakından tanıyan bir yazarın kalemine dönüşür. Amasya tarihçiliğinin büyük ismi Hüseyin Hüsameddin Yasar, Âlî'nin şehirde dinlediği rivayetleri ve yaptığı soruşturmaları kendi eserinde defalarca kaynak olarak anar.
Âlî'nin Amasya ile bağı üç katmanda izlenebilir. Birincisi, bizzat yürüttüğü sancakbeyliği ve onunla birlikte verilen Rûm defterdarlığıdır. İkincisi, Künhü'l-ahbâr'ın Amasya'ya dair kayıtlarıdır: şehrin ırmağının eski adları, II. Bayezid'in camisinin yapılışına bağlanan Halvetî rivayeti, Pîr İlyas zaviyesinin şeyhleri ve şehzadelerle ilgili yerel anlatılar. Üçüncüsü ise eserin tezkire kısmında Amasyalı ya da Amasya'daki şehzade divanlarında yetişmiş şairlere ayırdığı biyografilerdir. Mihrî Hatun'dan Münîrî'ye, Tâcî Bey'den Âfitâbî'ye kadar şehrin edebî hafızasının önemli bir bölümü, bugün de Âlî'nin cümleleri üzerinden okunmaktadır.
Gelibolu'da Doğumu ve Yetişmesi
Mustafa Âlî, 2 Muharrem 948 (24/25 Nisan 1541) gecesi Gelibolu'da doğdu. Babasının adı Hoca Ahmed, annesininki Ümmühânî, dedesininki Abdullah'tır. Dedesinin adından hareketle ailenin devşirme kökenli olabileceği tahmin edilmiştir; bu bir tahmindir ve kesin belgeye dayanmaz. Anne tarafından Nakşibendî şeyhi Emîr Buhârî'nin müridi ve halefi olan Şeyh Muslihiddin Mustafa'nın torunuydu. Âlî, Gelibolu'ya yıllar sonra döndüğünde hazırladığı Sadef-i Sad-güher'in önsözünde ailesinden ayrıntılı biçimde söz eder: üç erkek kardeşin en büyüğüdür, kardeşlerinden Mehmed iyi derecede Arapça ve Farsça bilir, diğerinin adı İbniyamin'dir. Kardeşlerinden birinin Râzî mahlasıyla şiir yazdığı da başka bir kaynaktan öğrenilir. Ailenin maddî durumu iyiydi ve Âlî kendi ifadesiyle mutlu bir çocukluk geçirdi.
Beş yaşında okula başladı. Gelibolu'nun o dönemde Osmanlı ülkesinin en çok şair yetiştiren şehirlerinden biri olması, gencin edebiyata erken yönelmesinde etkili oldu. On altı yaşında İstanbul'a gitti, Rüstem Paşa, Haseki ve Sahn medreselerine devam etti. İstanbul'da hemşehrisi ve hocası müderris şair Sürûrî ile devrin önde gelen şairlerinden Hayâlî'nin yakınında edebî terbiye aldı. İlk şiirlerinde Çeşmî mahlasını kullandı, kısa süre sonra bütün hayatına damgasını vuracak olan yükselme arzusuna uygun düşen Âlî mahlasını benimsedi.
Hocası Sürûrî'nin hayatı, Gelibolu ile Amasya arasındaki ilk bağı da gösterir. Sürûrî'nin babası Şaban Efendi, II. Bayezid'in şehzadeliği sırasında Amasya'da defterdarlık yapmıştı. Sürûrî ise 1548'de Kanûnî Sultan Süleyman'ın büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın hocalığına çağrılmış, Türk edebiyatının ilk derli toplu belagat kitabı sayılan Bahrü'l-maârif'i 11 Safer 956'da (11 Mart 1549) Amasya'da, şehzadenin yanında iken tamamlamıştı. Hüsameddin ise Gelibolulu Sürûrî Mustafa Efendi'nin şehzade muallimi olarak Amasya'ya gelişini 953 (1546) yılına yerleştirir. Genç Âlî'nin edebî eğitimini borçlu olduğu hoca, böylece Amasya'daki şehzade sarayının kültür çevresinden geçmiş bir âlimdi.
Şehzade Selim'in Divanında
Medrese tahsilini tamamlayan Âlî'nin önünde iki yol vardı: ilmiye sınıfına girip müderris ya da kadı olmak veya kalemiye yoluyla bürokraside yükselmek. 1558'de Konya sancakbeyi olan Şehzade Selim'e (II. Selim) sunduğu ilk eseri Mihr ü Mâh, ona şehzadenin divan kâtipliğinin kapısını açtı. 968'de (1561) yazılan bu 1164 beyitlik mesnevi, Âlî'nin bizzat yaşadığı bir aşk macerasının etkisiyle kaleme alınmıştı. Şehzadenin hizmetinde Konya ve Kütahya'da bulundu, burada Celâl Bey, Kara Fazlî ve Durak Çelebi gibi devrin aydınlarıyla aynı çevreyi paylaştı. 969'da (1562) Kütahya'da yazıp şehzadeye sunduğu Tuhfetü'l-uşşâk mesnevisinde, henüz yirmi iki yaşındayken değerinin bilinmediğinden yakınmaya başlaması dikkat çeker. Bu şikâyet ömrünün sonuna kadar eserlerinden eksik olmayacaktı.
Âlî'nin mevki hırsı onu erken yaşta zorluklara düşürdü. Ne Şehzade Selim ne de İstanbul'a giderek başvurduğu Kanûnî, müderrislik ya da kadılık isteğini kabul etti. Şehzadenin lalası Hüseyin Bey ile arası açılınca, Konya'da iken tanıdığı şehzadenin eski lalası Mustafa Paşa'nın davetiyle önce Halep'e, sonra Şam'a gitti ve altı yıl bu vilayette onun divan kâtipliğini yaptı. Lala Mustafa Paşa ile kurulan bu bağ, Âlî'nin sonraki yirmi yılını belirleyecekti.
Bu yıllarda yazdığı ilk tarih kitabı Nâdirü'l-mehârib (1567-1569), Amasya'yı doğrudan ilgilendiren bir olayı konu alır: Kanûnî'nin iki oğlu Selim ile Bayezid arasında 1559'da yapılan Konya Savaşı'nı ve Selim'in tahta çıkışına kadarki gelişmeleri. Şehzade Bayezid, babasının Eylül 1558'de verdiği emirle Kütahya'dan Amasya'ya nakledilmiş, savaşı kaybettikten sonra Amasya'ya dönmüş ve 7 Temmuz 1559'da oğullarıyla birlikte buradan çıkarak İran'a sığınmıştı. Âlî bu eseri ağdalı bir dille ve Farsça şiirlerle bezeyerek edebî gücünü göstermek için yazmıştır. Yıllar sonra Künhü'l-ahbâr'ın tezkire kısmında Şehzade Bayezid'i şair olarak da anacak, onun yenilgiden sonra İran'a giderken söylediği gazeli devrin şairlerinin çoğundan üstün bulacaktı: "N'ideyin zâyi' idüp tûl-ı emelle nefesi / Kalmadı zerre kadar dilde bu dünyâ hevesi."
Lala Mustafa Paşa ile Geçen Yıllar
Lala Mustafa Paşa Yemen serdarlığına tayin edilince Âlî onunla Mısır'a geçti. Paşa azledilip teftişe uğrayınca, muhtemelen yazdığı mektuplar yüzünden kendisi de zor durumda kaldı ve Saruhan sancakbeyi Şehzade Murad'a (III. Murad) sığınarak onun aracılığıyla affedildi. Manisa'da Mihr ü Vefâ ile Nâdirü'l-mehârib'i şehzadeye sundu, Râhatü'n-nüfûs'u onun emriyle genişleterek tercüme etti. İstanbul'a gidip Heft Meclis'i Sokullu Mehmed Paşa'ya sunduysa da umduğu zeamet yerine Bosna beylerbeyi Ferhad Paşa'nın divan kâtipliği verildi. 1574'te III. Murad tahta çıkınca yeniden İstanbul'a geldi, Zübdetü't-tevârîh'i sundu, fakat yine bir memuriyet alamadan Bosna'ya dönmek zorunda kaldı. Bosna ve çevresinde geçirdiği sekiz yıl, onu divan şiirinde savaş konularına en çok yer veren şairlerden biri yaptı.
1578'de Lala Mustafa Paşa Gürcistan ve Şirvan seferine serdar tayin edilince, Hoca Sâdeddin Efendi'nin aracılığıyla Âlî'yi yeniden divan kâtipliğine getirtti. Bu sefer sırasında pek çok olayın yakın tanığı oldu; serdar adına yazdığı mektupları ve olayların tasvirini Nusretnâme'de topladı. Eserin tezhipli ve minyatürlü bir nüshası bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir; bazı minyatürlerde Âlî'nin kendi figürü de yer alır. Ardından Halep tımar defterdarlığına tayin edildi. Zilkade 989'da (Aralık 1581) Halep'te hükümdarlar için gerekli vasıfları anlatan Nushatü's-selâtîn'i yazdı. 1581'de Halep ve çevresinin askeriyle Van sınırının korunmasıyla görevlendirildi. 1583'te Halep'teki görevinden alınınca iki yıl açıkta kaldı.
1585 baharında Tebriz seferine çıkan Özdemiroğlu Osman Paşa onu Erzurum hazine defterdarlığına getirdi. Altı ay sonra Bağdat mal defterdarlığına nakledildi, fakat kısa sürede azledilip İstanbul'a döndü. Bağdat'tayken Kerbelâ'yı ziyaret etti ve burada mersiyeler yazdı. Hattat, nakkaş ve mücellitlerin tarihini anlatan Menâkıb-ı Hünerverân'ı Nisan 1587'de Bağdat defterdarı iken kaleme aldı. Bu eser, Amasyalı büyük hattat Şeyh Hamdullah hakkındaki erken kaynaklardan biri olarak da kullanılır. 1589'da Sivas defterdarlığına getirildiyse de görev kısa süre sonra başkasına verildi. Temmuz 1592'de yeniçeri kâtibi, Ekim 1592'de defter emini, Ocak 1595'te yeniden yeniçeri kâtibi oldu. Kırk yaşından sonra şiirine yerleşen karamsarlık, bu yıllarda iyice koyulaştı.
Künhü'l-ahbâr'ın Yazılışı
Âlî'nin en önemli ve en hacimli eseri olan Künhü'l-ahbâr, 1000-1008 (1591-1599) yılları arasında yazıldı. Yazar eseri "rükün" adını verdiği dört bölüme ayırmıştır. İlk rükün kâinatın yaratılışını, dağları, denizleri ve iklimleri; ikincisi peygamberleri ve İslâm-Arap tarihini; üçüncüsü Türk ve Moğol hanedanlarını anlatır. Hacmi öteki üçünden büyük olan dördüncü rükün, başlangıcından Safer 1005'e (Ekim 1596) kadar Osmanlı tarihini ve her padişah devrinde yetişen devlet adamları, âlimler, şeyhler ve şairlerin biyografilerini içine alır. Her saltanatın sonunda yer alan bu biyografik bölümler, eserin "tezkire kısmı" olarak ayrıca incelenmiş ve yayımlanmıştır.
Âlî, eserin başında yararlandığı 130 kitabı sayar. Dördüncü rüknün önsözünde Âşıkpaşazâde, Rûhî ve Neşrî gibi ilk Osmanlı tarihçilerini adıyla anar, İdrîs-i Bitlisî ile Kemalpaşazâde'nin Osmanlı tarihi yazmakla görevlendirildiğini kaydeder, Hoca Sâdeddin'in Türkçe tarih yazımında seleflerinden üstün olduğunu söyler. Yer yer öznel ve taraflı hükümler verse de isabetli eleştirileri eserin değerini artırır. Âlî bu kitabı herhangi bir resmî görevlendirme ya da himaye olmadan, kendi entelektüel kaygılarıyla yazdı. Hicrî bininci yılın yaklaşmasının Osmanlı aydınlarında yarattığı tedirginlik ve devlet düzeninin bozulduğu kanaati, eserin her yerinde hissedilir. Yazarın Mısır defterdarlığını istemesinin bir sebebi de bu büyük tarih için Kahire'de bol kitap bulacağını ummasıydı.
Eserin yazımına, Jan Schmidt'in tespitine göre muhtemelen 1000 (1592) kışında başlanmıştır. Âlî kitap üzerinde sekiz, bir başka yerde on yıl çalıştığını söyler; sürekli değişiklikler yapmış, ilaveler yazmış ve Kahire'ye, ardından Cidde'ye eserin nüshalarını yanında götürmüştür. Dördüncü rükünde resmî görevli olmanın sağladığı imkânla devlet belgelerinden yararlandığı gibi, uzun meslek hayatında tanıdığı sadrazamlar, vezirler, valiler ve âlimlerle yaptığı görüşmeleri de şifahî kaynak olarak kullanmıştır. Amasya'da dinlediği yerel rivayetlerin esere girmesi bu yöntemin doğal bir sonucudur. Eserin yüzlerce yazma nüshası bilinir; Peçevî, Solakzâde, Hezarfen Hüseyin Efendi ve Naîmâ gibi sonraki tarihçiler ondan yararlanmıştır.
Amasya Sancakbeyliği
1003 Cemaziyelevvelinde (Ocak 1595) III. Murad ölünce yerine III. Mehmed geçti. Âlî yeni padişahtan, Künhü'l-ahbâr için kaynak bulmayı umduğu Mısır defterdarlığını istedi. Sarayın nüfuzlu harem ağaları buna engel oldu ve Âlî, Amasya sancakbeyliği ile Rûm (Sivas) defterdarlığını birlikte kabul etmek zorunda kaldı. Hüsameddin bu tayini Âlî'nin kendi ifadesine dayanarak biraz farklı anlatır: Amasya beyi Koçi Bey Estergon savaşında şehit düşünce yerine Âlî tayin edilmiş, bu tayin onun yeni padişaha sunduğu cülûs kasidesinin bir câizesi olarak verilmişti. Hüsameddin'e göre Âlî 1 Şevval 1003'te (Haziran 1595 başı) Amasya'ya gelmiştir. Hüsameddin onu bu sırada Erzurum defterdarlığından mazul gösterir, oysa kariyerini belgelerle izleyen araştırmalar Âlî'nin Ocak 1595'te yeniçeri kâtipliğine getirildiğini kaydeder.
Âlî'nin geldiği Amasya, huzursuz bir dönemden geçiyordu. Aynı yılın Ramazan ayında gelen bir fermanla, 925'ten beri işleyen Amasya darphanesi kaldırılmış ve şehirde sikke basımı durdurulmuştu. Darphanede kalpazanlık yapıldığı anlaşılmış, sorumlular kale zindanına konmuş, sonra zindanı kırıp kaçmışlardı. Sivas beylerbeyi Deli İbrahim Paşa'nın keyfî yönetimi bölgede büyük bir hoşnutsuzluk doğurmuş, Amasya çevresinde silahlı topluluklar köyleri basmaya başlamıştı. Bunların başında debbağ ustalarından "Yaramaz Ahmed Ağa" diye bilinen bir mültezim vardı. Âlî'nin sancakbeyliği sırasında bu topluluk giderek daha fazla dikkat çekti ve Köprü voyvodası Durak Ağa onları dağıtmakla görevlendirildi. Ramazan 1004'te (Mayıs 1596) Amasya müftüsü Tâceddin Efendi görevden ayrıldı, yerine Malgaralı Köse Ahmed Efendi Amasya müftüsü ve Sultaniye müderrisi olarak geldi. Bu sırada Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Sivas'a getirilmesi, eşkıyalığın her tarafta arttığının bir işaretiydi.
Âlî'nin Amasya'daki idaresi uzun sürmedi. Yanındaki kapıkullarından birinin halka eziyet etmesi yüzünden Eylül 1595'te Rûm defterdarlığından alındı. Kısa bir süre sonra Amasya sancakbeyliğinden de Kayseri'ye nakledildi. Nakil tarihi kaynaklarda farklı görünür: Âlî'nin hayatını onun kendi eserleri ve arşiv belgeleri üzerinden izleyen çalışmalar Kayseri sancakbeyliğini 1596'ya yerleştirir, Hüsameddin ise 1005 yılının başında (1596 sonbaharı) Kayseri'ye gönderildiğini, yerine gelen Bâlî Bey'in Rebiülevvel 1005'te (Ekim-Kasım 1596) Amasya'ya ulaştığını yazar. Hüsameddin'in Âlî hakkındaki hükmü kısadır: Amasya beyi Âlî Bey âlim, faziletli ve tarihçi bir zattı, fakat her tarafta baş gösteren isyancılara karşı âciz kalmıştı. Ardından gelen sancakbeyleri de bu karışıklığı yatıştıramadı; 1005 Şevvalinde Amasyalı Budak Bey'in oğlu Hüseyin Paşa, sancağın önemi gözetilerek Anadolu müfettişliği yetkisiyle Amasya'ya tayin edildi.
Amasya'daki bu kısa görev, Âlî'nin ömrü boyunca yaşadığı hayal kırıklıklarının bir halkası olarak görülebilir. Kendini nişancılığa, beylerbeyiliğe ya da büyük bir defterdarlığa layık gören yazar, taşranın en çalkantılı yıllarından birinde, devletin bozulmasını eserlerinde ağır bir dille eleştirdiği bir düzenin içinde, sınırlı imkânlarla bir sancak yönetmek durumunda kaldı. Bu yıllar onun eleştirel bakışını besledi; Künhü'l-ahbâr'ın Osmanlı kısmı da tam bu sırada, 1596 sonbaharına kadar getirildi.
Âlî'nin Kaleminde Amasya
Âlî Amasya'da kaldığı süreyi bir tarihçi olarak da kullandı. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde, Âlî'nin şehirde dinlediği yerel rivayetleri ve yaptığı araştırmaları Künhü'l-ahbâr'a geçirdiğine dair birkaç açık kayıt vardır. Bunların en bilineni, Pîr İlyas Halvetî zaviyesinin şeyhi Gümüşlüzâde Pîr Celâleddin Abdurrahman Çelebi ile ilgili anlatıdır. Rivayete göre 841 (1437-38) Ramazan Bayramı'nda II. Murad'ın Amasya'da bulunan üç şehzadesi, Ahmed, Alâeddin ve Mehmed Çelebi, şeyhi ziyarete gittiler. Şeyh, en küçükleri olan Mehmed Çelebi'ye iltifat edip hırkasını omuzlarına örttü, öbür şehzadelere ise yalnızca yol gösterdi. Halk bu işaretten Mehmed Çelebi'nin padişah, ötekilerin ahiret yolcusu olacağını anladı. Hüsameddin'e göre Şehzade Ahmed iki buçuk ay kadar sonra Amasya'da öldü, Alâeddin Ali 846'da hayatını kaybetti ve küçük şehzade Fatih Sultan Mehmed olarak tahta çıktı. Hüsameddin, bu yerel anlatıyı Âlî'nin Amasya mutasarrıfı olduğu sırada işitip Pîr Abdurrahman Çelebi'nin biyografisinde kaydettiğini belirtir.
Aynı aileden bir başka şeyhin başından geçenler de Künhü'l-ahbâr'a girmiştir. Yavuz Sultan Selim tahta çıktıktan sonra Amasya'da Şehzade Ahmed'in taraftarları hakkında geniş bir soruşturma açılmış, şehzadenin şeyhi Gümüşlüzâde Pîr Muhyiddin Mehmed Çelebi de İstanbul'a gönderilmişti. Âlî'nin anlattığına göre Şâdî Paşa'nın adamları şeyhi tutmak için evine gelirler, hücresinde namaz kılarken onu pencereden görürler, içeri girdiklerinde ise bulamazlar. Bu durum iki kez tekrarlanır; üçüncüsünde ülü'l-emre itaat etmesini isteyerek yeniden girerler ve bu defa şeyhi bulup Şâdî Paşa'ya götürürler. Şeyh İstanbul'da Yedikule zindanına konur. Âlî, yıllar sonra Yavuz'un özel emriyle serbest bırakılıp Hicaz'a giden şeyhin çıkarken Sultan Selim için "ağır dualar" ettiğini de yazar. Bu kayıtlar, olayların üzerinden seksen yıl geçmişken Amasya'da hâlâ canlı olan bir hafızanın Âlî aracılığıyla yazıya geçtiğini gösterir.
Hüsameddin, Âlî'nin Amasya'da tanıdığı kişilere dair notlar da aktarır. Amasya meşayihinden Mehmed Çelebizâde Halil Efendi'nin oğlu olan ve pek çok kasabada kadılık yapan Gümüşlüzâde Abdullah Çelebi'yi, Âlî Amasya beyi iken görmüş ve övmüştür. Hüsameddin, Pîr İlyas zaviyesinin şeyhlerine ve Amasya ulemasına ayırdığı biyografilerde de aynı üç şehzade rivayetini, Künhü'l-ahbâr müellifinin Amasya'da sancakbeyi iken yaptığı araştırmaya dayanarak yeniden aktarır.
Eserin Amasya'ya dair başka bilgileri de vardır. Hüsameddin, şehrin adının eski biçimlerini tartışırken Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'da Amasya ırmağını "Nehr-i Amîs" ve "Nehr-i İrîs" adlarıyla kaydettiğini belirtir; bunlardan ikincisi, Yeşilırmak'ın antik çağdaki Iris adının yankısıdır. II. Bayezid'in Amasya'daki külliyesinin yapılışına bağlanan rivayet de Hüsameddin'in aktardığına göre Heşt Bihişt ve Mir'ât-ı Kâinât ile birlikte Künhü'l-ahbâr'da yer alır. Bu rivayete göre Bayezid Amasya'da, kardeşi Cem Karaman'da şehzadeyken Cem'in saltanatı elde etmeye teşebbüs ettiği haberi Bayezid'i tedirgin etmiş; Amasya'nın Halvetî şeyhlerinden Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır Çelebi ile Cemâlîzâde Pîr Cemâleddin Mehmed Çelebi Halife onu teselli edip saltanatın kendisine nasip olacağını müjdelemiş, Amasya'da bir cami, medrese ve imaret yaptırmasını rica etmişlerdi. Bayezid tahta çıktıktan sonra bu sözünü yerine getirdi.
Künhü'l-ahbâr'da Amasyalı Şairler
Künhü'l-ahbâr'ın tezkire kısmı, padişah devirlerine göre sıralanmış yüzlerce şair biyografisi içerir. Âlî bu bölümde kendinden önceki tezkirelerden, özellikle Latîfî, Âşık Çelebi ve Kınalızâde Hasan Çelebi'den yararlanmış, onları zaman zaman düzeltmiş, kendi gördüklerini ve duyduklarını eklemiştir. Amasya bu biyografilerde özellikle II. Bayezid'in ve oğlu Şehzade Ahmed'in şehirdeki uzun valilikleri sayesinde öne çıkar. Âlî'nin birkaç cümlelik notları, bugün bu şairler hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümünü oluşturur.
Mihrî Hatun için Âlî kısa ve açık bir hüküm verir: "Amasiyyedendür." Onu düşüncesi mümtaz, tabiatı mucizeye yakın, aşk şiirlerinde usta bir kadın olarak tanıtır. Mihrî, Şehzade Ahmed'in meclisine girmiş, çağdaşı şairlerle latifeleşmişti; İskender adında bir gençle adı töhmet altında anılmışsa da Âlî'ye göre iffetine hiçbir el uzanmamıştı. Âlî bu bağlamda Mihrî'nin doğaçlama söylediği şu beyti nakleder: "Nice İskender'i la'lüm zülâli / Suya iletdi vü susuz getürdi." Âlî'nin kanaatince Mihrî dünyanın aldatıcılığına kapılmadan, "mertçe" gelip gitmişti.
Münîrî hakkında da Âlî aynı açıklıkla konuşur: "Amasiyyelidür." Onu Şehzade Ahmed'i övenlerden ve şehzadenin özel meclisine kabul edilen yakın ariflerden biri olarak tanıtır ve bir matlaını kaydeder: "Dökdi cevâhirini su gibi çeşm-i eşk-bâr / Gülzâr-ı kûyuna getürince iki bıñar." Tâcî Bey için ise, nişancı Câfer Çelebi'nin babası olduğunu, Sultan Bayezid şehzadeyken önce şehremini, sonra defterdar ve divan münşisi olduğunu yazar. Ondan aktardığı matla şudur: "Göz yaşlu göñül zülf-i perîşanlar içinde / Kaldum karañu gicede bârânlar içinde."
Âfitâbî'nin hikâyesi Amasya sarayındaki kıskançlıkları gösterir. Âlî'ye göre Âfitâbî, Amasya'da Sultan Bayezid'in yakınlığını şiiri sayesinde kazanmış, fakat bazı garaz sahipleri araya nifak sokarak onu şehzadenin iltifatından düşürmüşlerdi. Yaşlılığında yüksek mevkiinden düşen şair, durumunu anlatan bir kaside yazıp şehzadeye göndermiş ve öfkesini yatıştırmaya çalışmıştı. Âlî bu kasideden beyitler nakleder: "Müjeñ tîrine cân atmak hedef devlet nişânıdur / Velî benden gibi hâkinüñ ol devlet ne şânıdur." Sinoplu kadı Seyfî de Âlî'nin anlatımında Amasya ile bağlantılıdır: Sultan Bayezid Amasya'da şehzadeyken onunla dostluk kurmuş, sonraları kadılık için gelen arzlar okunurken "Seyfî'nin yine yeni bir şiiri var mı" diye sorarmış.
Âlî'nin listesinde başka Amasyalılar da vardır. Edâyî Çelebi, Amasya'dan çıkmış, kâtiplik hizmetiyle yetişmiş bir ehl-i dildir. Gençliğinde Şehzade Mustafa'nın kapısındaki kâtiplere ve şairlere karışmış, sonra Kaptan-ı derya Piyâle Paşa'nın kâtibi olmuştur. Mâşîzâde diye bilinen Mevlânâ Fikrî'nin babası Mâşî Şemseddin, Amasya müftülüğü yapmış, seyyid ve faziletli bir âlimdi; Fikrî'nin Behrâm u Zühre, Ebkâr u Efkâr, Hurşîd ü Nâhid ve Şükûfezâr adlı eserleri vardır. Kınalızâde Ali Çelebi'nin ağabeyi Müslimî ise Amasya kadılığına getirilmiş, fakat bu görev Şehzade Bayezid'in isyanına rastladığı için büyük sıkıntı çekmiş ve uzun süre görevsiz kalmıştı.
II. Bayezid'in oğlu Şehzade Korkud da Âlî'nin şairler arasında andığı isimlerdendir. Hüsameddin'e göre Korkud, babasının Amasya valiliği sırasında bu şehirde doğmuştu. Âlî, Arap ilimlerinde eser sahibi ve nazımda yetenekli bu şehzadenin, babasının Ahmed'i veliaht yapmak istemesi karşısında küskünlüğünü dile getirdiği beyitleri kaydeder: "Tâc u kabâyı terk idüp üryân olayın bir zamân / Gurbetde seyrân eyleyüp mihmân olayın bir zamân."
Âlî'nin kayıtları her zaman Amasya kaynaklarıyla örtüşmez. Zeyneb Hatun'u Latîfî'nin sözüne dayanarak Kastamonulu sayar ve divanını Fatih Sultan Mehmed'e sunduğunu yazar. Oysa kaynakların çoğu onu Amasyalı kabul eder; Hüsameddin de Zeyneb Hatun'u Şehzade Bayezid'in Amasya çevresinde gösterir ve 883 (1478) yılında İstanbul'a gittiğini kaydeder. Benzer biçimde Âlî, Hubbî Hatun'u II. Selim'in hocası Şems Efendi'nin eşi ve Hurşîd ü Cemşîd mesnevisinin sahibi olarak tanıtır, fakat doğum yerinden söz etmez; Hubbî'nin Amasyalı olduğunu söyleyen kaynak Kâtib Çelebi'dir.
Son Yılları ve Ölümü
Kayseri'den sonra Âlî Şam beylerbeyiliğine tayin edildi, fakat görevine başlayamadı. Son olarak Cidde sancakbeyliğine getirildi. 1599 yazında Kahire'ye gitti ve orada beş ay kaldı; bu sırada Mısır'ın eski ve yeni tarihini, burada hüküm süren hanedanları ve Osmanlı valilerini anlatan Hâlâtü'l-Kâhire mine'l-âdâti'z-zâhire'yi Rebiülevvel 1008'de (Eylül 1599) yazdı. 1600 yılı başlarında Cidde'ye geçti. Son eseri Mevâidü'n-nefâis fî kavâidi'l-mecâlis'i, padişahtan Mısır beylerbeyiliğini istemek amacıyla Mekke'de tamamladı. Bu eserde umduğu mevkilere ulaşamamanın kırgınlığıyla devlet teşkilatının bozukluğunu, çeşitli sınıfların âdetlerini ve yaşayışlarını acı bir dille eleştirir. Muhtemelen 1600 yılında, Cidde sancakbeyi iken öldü; mezarının yeri bilinmemektedir.
Eserleri ve Edebî Kişiliği
Âlî, yaşı kırka geldiğinde on yedi eser yazmıştı; 1001 (1593) yılına ait dökümünde bu sayı yirmi sekize, 1006'da (1598) elliye yükselir. Adını vermediği ya da sonra yazdığı eserlerle toplam altmışa yaklaşır. Kendisi 1005 yılına ait bir listede eserlerinden otuzunun kitap, yirmiden fazlasının risale olduğunu belirtir. Bu eserlerin çoğu bir mevki elde etmek umuduyla padişahlara ve devlet büyüklerine sunulmuştu.
Tarih alanındaki eserleri arasında Künhü'l-ahbâr'ın yanı sıra Sigetvar seferini ve II. Selim'in cülûsunu anlatan Heft Meclis, Gürcistan ve Şirvan seferini anlatan Nusretnâme ile onun zeyli olan Fursatnâme, Şehzade Mehmed'in 1582'deki elli iki günlük sünnet düğününü 2772 beyitle anlatan Câmiu'l-buhûr der Mecâlis-i Sûr, devletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini inceleyen Fusûlü'l-hal ve'l-akd sayılabilir. Sivas defterdarlığından azledildikten sonra Niksar'da bulunurken eline geçen, Danişmend Gazi'nin gazalarını anlatan menkıbevî kitabı da Mirkātü'l-cihâd adıyla süslü bir üslupla yeniden yazmıştır. Bu eser, Âlî'nin Amasya'nın yakın çevresindeki Danişmendli hafızasıyla da ilgilendiğini gösterir.
Âlî dördü Türkçe, biri Farsça beş divan sahibidir. İlk Türkçe divanını 975'te (1567) tertip etti. İkinci divanı Vâridâtü'l-enîka'yı III. Murad'ın cülûsu üzerine 982'de (1574) Banaluka'da düzenledi; nüshaları en yaygın olan divanı budur. Üçüncü divan Lâyihatü'l-hakîka 1000 Muharreminde (Ekim-Kasım 1591) İstanbul'da tertip edildi. 1591'den ölümüne kadarki şiirlerini içeren dördüncü divanı ise şair Hisâlî düzenlemiştir. Farsça divanı bugüne ulaşmamıştır. Bu divanlar İ. Hakkı Aksoyak tarafından tek divan olarak yayımlanmıştır.
Şair olarak Âlî, divan şiirinin estetik disiplinine büyük ustalar ölçüsünde bağlı kalmadı. Daha serbest, tabiiliğe ve yaşanan hayata yakın bir yol tuttu. Uğradığı haksızlıkları, azillerle bir köşeye atılmasını, esirgenen makamları şiire getirdi ve devrindeki bozulmayı sosyal muhtevası güçlü manzumelerle dile getirdi. 989 (1581-82) sıralarında yazıldığı sanılan 247 beyitlik bir terciibendinde hükümdarlıktan tüccara kadar her sınıfın bozulmasını acı bir mizahla anlatır. Erzurum defterdarlığı sırasında genç Nef'î'nin yetişmesinde etkisi oldu; Nef'î mahlasını da ona Âlî vermiştir. Çok yazdığı için bazı şiirlerinde sıradanlığa düştüğü de olmuştur.
Kişiliği, onu tanıyanlar arasında sevilmesini zorlaştırdı. Mevki ve servet hırsı, kibri ve kimseyi beğenmeyişi yüzünden istekleri çoğu zaman geri çevrildi; bu da onu çevresine karşı küskün ve saldırgan yaptı. Menfaat bekleyip göklere çıkardığı bir kişiyi, isteğini yerine getirmediğinde ağır bir dille yermekten çekinmedi. Buna rağmen tarih eserleri, XVI. yüzyıl Osmanlı devleti için başka yerde bulunmayan zengin malzeme içerir. Amerikalı tarihçi Cornell H. Fleischer, Âlî'yi bürokrat ve aydın kimliğinin kesiştiği bir figür olarak ele alan kapsamlı monografisiyle onun modern araştırmalardaki yerini sağlamlaştırmıştır.
Amasya Tarihçiliğindeki Yeri
Âlî'nin Amasya'daki idarî izi silik, edebî ve tarihî izi ise kalıcıdır. Kendi adına yapılmış bir eser ya da vakıf bu şehirde bilinmemektedir. Buna karşılık Amasya'nın XV. ve XVI. yüzyıldaki şair ve şeyhleri hakkında yazan her araştırmacı, er geç onun cümlelerine başvurur. Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi'nin kaynakları arasında Künhü'l-ahbâr'ı sayar ve Âlî'yi şehre dair rivayetlerin tanığı olarak defalarca anar. Mihrî Hatun'un, Münîrî'nin, Âfitâbî'nin, Tâcî Bey'in hayatlarına dair bugün bildiklerimiz, Latîfî ve Âşık Çelebi'nin yanında Âlî'nin kısa ama yoğun notlarına dayanır.
Âlî'nin Amasya'ya bakışı, şehrin şehzade sancağı olduğu yüzyılların hatırasıyla doludur. Onun için Amasya, II. Bayezid'in ve Şehzade Ahmed'in meclislerinde şairlerin yarıştığı, Halvetî şeyhlerinin şehzadelere gelecek müjdelediği, Mihrî'nin dillere düştüğü bir şehirdi. Kendisi buraya geldiğinde ise o parlak devir çoktan kapanmış, şehir darphanesi kapatılmış, çevresi eşkıyalığın tehdidi altında bir sancak merkezine dönüşmüştü. Âlî'nin kendi kırgınlıkları ile Amasya'nın kaybolmuş ihtişamı arasındaki bu karşıtlık, Künhü'l-ahbâr'ın Amasyalılara ayırdığı sayfalara ayrı bir anlam katar.
Kronoloji
1541: 2 Muharrem 948 (24/25 Nisan) gecesi Gelibolu'da doğar.
1549: Hocası Sürûrî, Bahrü'l-maârif'i Amasya'da Şehzade Mustafa'nın yanında tamamlar.
1558: Konya sancakbeyi Şehzade Selim'in hizmetine girer; Şehzade Bayezid Amasya'ya nakledilir.
1559: Selim ile Bayezid arasında Konya Savaşı; Bayezid 7 Temmuz'da Amasya'dan çıkıp İran'a gider.
1561: İlk eseri Mihr ü Mâh'ı yazıp Şehzade Selim'e sunar.
1567-1569: Konya Savaşı'nı anlatan Nâdirü'l-mehârib'i yazar.
1578: Lala Mustafa Paşa'nın divan kâtibi olarak Gürcistan ve Şirvan seferine katılır.
1581: Nushatü's-selâtîn'i Halep'te yazar.
1585: Erzurum hazine defterdarı, altı ay sonra Bağdat mal defterdarı olur.
1587: Menâkıb-ı Hünerverân'ı Bağdat'ta yazar.
1591: Üçüncü divanı Lâyihatü'l-hakîka'yı İstanbul'da tertip eder.
1592: Muhtemelen bu yılın kışında Künhü'l-ahbâr'ı yazmaya başlar; Temmuz'da yeniçeri kâtibi, Ekim'de defter emini olur.
1593: Gelibolu'yu ziyaret eder, Sadef-i Sad-güher'i hazırlar.
1595: Ocak ayında yeniden yeniçeri kâtibi olur; Amasya sancakbeyliği ve Rûm defterdarlığına getirilir, Hüsameddin'e göre 1 Şevval 1003'te (Haziran başı) Amasya'ya gelir; Eylül'de Rûm defterdarlığından alınır.
1596: Amasya'dan Kayseri sancakbeyliğine nakledilir; Künhü'l-ahbâr'ın Osmanlı kısmı Ekim 1596'daki olaylara kadar getirilir.
1599: Kahire'de Hâlâtü'l-Kâhire'yi yazar.
1600: Mevâidü'n-nefâis'i Mekke'de tamamlar; muhtemelen bu yıl Cidde sancakbeyi iken ölür.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- Bekir Kütükoğlu, "Âlî Mustafa Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul 1989, s. 414-416. islamansiklopedisi.org.tr
- Ömer Faruk Akün, "Âlî Mustafa Efendi (Edebî Yönü)", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul 1989, s. 416-421. islamansiklopedisi.org.tr
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (ilk baskı Atatürk Kültür Merkezi, 1994).
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4 ve 9-12, Amasya Belediyesi yayını.
- Jan Schmidt, "Künhü'l-ahbâr", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 26, Ankara 2002, s. 555-556. islamansiklopedisi.org.tr
- Ekmeleddin İhsanoğlu, Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-Ahbâr'ında Medrese ve İlmiye, Türkiye Bilimler Akademisi, Ankara 2020.
- "Sürûrî, Muslihuddin Mustafa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 170-172.
- "Bayezid, Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Zeyneb Hatun" ve "Hubbî Hatun" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Cornell H. Fleischer, Bureaucrat and Intellectual in the Ottoman Empire: The Historian Mustafa Âli (1541-1600), Princeton 1986 (Türkçesi: Tarihçi Mustafa Âlî: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı, çev. Ayla Ortaç, İstanbul 1996).
- "Gelibolulu Mustafa Ali", İngilizce Vikipedi (yardımcı kaynak). en.wikipedia.org
Çevrimiçi kaynaklar






