Yeşilırmak'ın güney yakasında, Şamice Mahallesi'nde, Gökmedrese'ye yakın dar bir sokağın kıyısında sekizgen gövdeli bir türbe durur. Üstü sivri bir piramidal külahla örtülüdür, batı yanında ise yarı yıkık bir medrese duvarının kalıntıları görülür. Halk arasında "Hilfet Gazi" diye söylenen ad, aslında Halîfet Gazi'dir. Adını taşıyan kişi, tam adıyla Mübârizüddin Halîfet Gazi, Danişmendli beyliğinin emirlerinden olup beylik ortadan kalkınca Selçukluların hizmetine girmiş, Amasya valiliği yapmış ve 1232'de Gürcülere karşı çıkılan seferde şehit düşünce bu türbeye gömülmüştür. Yapı topluluğu, Amasya'da Danişmendli ve Selçuklu mirasının nasıl iç içe geçtiğini gösteren az sayıdaki anıttan biridir; üstelik tarihi üzerine bugün de uzmanların tam anlaşamadığı bir yapıdır.
Konumu ve Bugünkü Durumu
Yapı topluluğu il merkezinde, Şamice Mahallesi'nde, Torumtay Sokağı üzerindedir. Bazı yayınlarda mahalle adı "Şamlar" biçiminde de yazılır, ancak ansiklopedi maddelerinde yerleşik biçim Şamice'dir. Türbe Gökmedrese'nin hemen yanında kalır ve Amasya'nın yürüyerek gezilebilen çekirdeğinin içindedir; Yeşilırmak kıyısıyla ve Gökmedrese ile aynı rotada rahatça görülebilir.
Türbenin üst katına çıkan merdivenler yıkılmıştır, bu yüzden kapı bugün yerden yüksekte kalır. Çok harap durumdaki alt kata ise girilememektedir. Yapı dışarıdan her zaman izlenebilir, ancak içerisi genel olarak ziyarete açık değildir. Giriş koşulları yıllar içinde değişebildiğinden, içeriyi görmek isteyenlerin Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden güncel bilgi alması yerinde olur. Türbe onarım geçirmiş ve bugün sağlam durumdadır; medrese ise yalnızca kalıntılarıyla ayaktadır.
Mimarisi
Türbe kare kaideli, sekizgen gövdeli ve piramidal külahlı, iki katlı bir yapıdır. Kaide moloz taşla örülmüş, cepheler ve külah düzgün kesme taşla kaplanmıştır; iç mekânda ise moloz taş kullanılmıştır. Sekizgen planlı gövde içeriden, doğrudan duvarlara oturan basık bir kubbeyle örtülür, kubbenin iç yüzeyi ve duvarlar kireç sıvalıdır. Kapı güney cephenin ekseninde, basık kemerli bir açıklıktır. Bu cephe, anıtsal bir ön yüz oluşturmak üzere öbürlerinden daha geniş tutulmuştur ve yapının bezemesi neredeyse tümüyle burada toplanır, diğer cepheler sade bırakılmıştır. Yola dönük yüzün tören yüzü olarak düşünüldüğü, bu farktan kolayca anlaşılır.
Güney cephedeki kapı, üç sıra mukarnas kavsaralı, kademeli sivri bir taçkapı nişinin içindedir ve nişin üzerinde ikiz kemerli bir pencere yer alır. Kemeri zikzaklar çizen ince silmeler kuşatır, bütün düzen geometrik bir dış bordürle çerçevelenir. Kemerin üstündeki boşluklarda ve cephenin dış kenarlarında, içleri geometrik geçmeler ve yıldızlarla dolu rozetler görülür. Rozetler farklı boyutlardadır ve boşlukları dolduracak biçimde serbestçe yerleştirilmiştir; bu bezemede aşırı bezemeci bir üslup ve asimetrik özellikler bulunduğu belirtilir. Taçkapıdaki işlemede örgü, zikzak, altıgen geçme, altı ve sekiz kollu yıldızlar ile yarım yıldızlar, bunların yanında kıvrık dal, rûmî ve palmet kompozisyonları bir arada kullanılmıştır. Geometrik motifler ağır basar, bitkisel öğeler daha azdır.
Sekizgen gövdenin öteki yüzlerinde de pencereler vardır. Batı cephesinde basık kemerli ve şebekeli, doğu cephesinde yuvarlak kemerli birer pencere açılmış; doğudaki pencerenin üzeri üç sıra mukarnaslıdır. Güneydoğu ve kuzey cephelerin üst kısımlarında ikiz kemerli birer pencere daha bulunur. Doğu ve güney pencere çerçevelerinde dendan dizisi, yıldız, rûmî ve palmetler, yazı ve rozetler dikkati çeker. Türbenin batı cephesinde ise medreseye açılan dikdörtgen bir kapı yer alır; bu kapı, iki yapının birbirine bağlı kullanıldığını gösteren en açık işarettir.
Alt kat, bazı yayınlarda cenazelik olarak anılır. M. Oluş Arık'a göre oval planlı olup ortada iri dikdörtgen bir payenin desteklediği basık tonozlu bir mekân izlenimi verir. Bugün girilemediği için bu tarifin yerinde sınanması mümkün değildir.
Kümbet Geleneği İçinde Yeri
Anadolu'daki mezar anıtları iki ayrı biçimde anılır. Türbede ölü doğrudan toprağa verilir ve gövde çoğunlukla kare ya da çokgendir; kümbette ise cenazelik, mumyalık ya da kripta denen bir bodrum katının üzerinde silindirik veya çokgen bir gövde yükselir, bunun üstü içeriden kubbe, dışarıdan konik ya da piramidal bir çatıyla kapanır. Halifet Gazi Türbesi'nin kare kaideli, sekizgen gövdeli ve piramidal külahlı iki katlı düzeni, kaynaklarda neden hem "türbe" hem "kümbet" diye anıldığını açıklar: dış görünüşüyle kümbet tipine, altındaki cenazelik katı ve üstteki ziyaret mekânıyla kümbetin işlevine uyar. Sema Doğan'ın TDV maddesi, bu tür yapılarda mumyalama geleneğinin on üçüncü ve on dördüncü yüzyıl Anadolusu'nda da sürdüğünü, bunun Türkler arasında ölü gömme geleneğinin ne kadar köklü olduğunu gösterdiğini vurgular. Aynı yazıda Josef Strzygowski'ye dayanan bir görüş de aktarılır: kümbetler, Türklerin çadır sanatının mimariye geçmiş örnekleridir ve külahlı, yivli gövdeler bu çadır hatırasını taşır.
Büyük Selçuklu çağında Doğu İran'da genellikle silindirik gövdeli ve konik çatılı kümbetler yapılmış, sekizgen gövdeler ise on birinci yüzyılın sonlarından başlayarak Harakan'daki tuğla kümbetlerde ve Demavend'de görülmüştür. Anadolu'da ise kümbetler çoğunlukla iki katlı, taş ve çokgen gövdelidir; kare planlı kümbetler ancak on üçüncü yüzyıldan sonra ortaya çıkar. Sekizgen gövde ve piramidal külah düzeni Anadolu'da geniş bir coğrafyada yinelenir. Nahçıvan'daki 1162 tarihli Yusuf b. Küseyr Kümbeti sekiz kenarlı ve piramidal külahlıdır. Divriği'de Mengücüklü dönemine ait 1196 tarihli Kamereddin ve Sitti Melik kümbetleri sekizgen planlı, piramidal çatılıdır ve Sitti Melik Kümbeti gösterişli giriş cephesi ile geometrik bezemesiyle öne çıkar. Erzurum'da Emir Saltuk Kümbeti iki renkli kesme taştan, üçgen alınlıklı cepheleri olan sekizgen bir yapıdır. Kayseri'de Huand Hatun Külliyesi'ndeki 1238 tarihli kümbet, mukarnaslı mermer kaide üzerinde kesme taştan sekizgen bir gövde ve piramidal bir külah taşır. Halifet Gazi Türbesi bu dizinin içine, külah biçimi ve plan şeması bakımından rahatlıkla yerleşir; onu ayıran, bezemenin bütün yükünü tek bir cepheye vermesidir.
Tarihleme bakımından Halifet Gazi Türbesi'nin kümbet yazınında özel bir yeri vardır. Sema Doğan, Anadolu'da Artuklu dönemine ait bağımsız bir mezar anıtı bilinmediğini, Danişmendli çağından kaldığı kabul edilen mezar anıtlarından bazılarının durumunun ise tartışmalı olduğunu belirtir ve Amasya'daki Halifet Gazi Kümbeti'ni bu tartışmalılardan biri olarak sayar. Aynı yazı, Niksar'daki sekizgen planlı basit Kulak Kümbeti'ni on ikinci yüzyılın sonlarına tarihler. Selçuklu çizgisinin başlangıcı olarak ise Konya'daki II. Kılıçarslan Kümbeti (1192'den önce), Kayseri'de 1205-06 tarihli Çifte Medrese'deki Gevher Nesibe Kümbeti ve Sivas'ta 1217 tarihli İzzeddin Keykâvus Kümbeti anılır. Halifet Gazi Türbesi'nin Gabriel ve Aslanapa'nın önerdiği gibi 1145-46'ya ya da yaygın kanaatin işaret ettiği 1225'e tarihlenmesi, onu bu dizinin başına ya da ortasına yerleştirir; bu nedenle yapının tarihi, Anadolu kümbetlerinin erken evresinin nasıl kurulacağını da etkiler.
Roma Lahdi
Türbenin içindeki en dikkat çekici nesne, doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş mermer lahittir. Lahit Halifet Gazi döneminde yapılmamıştır; Roma dönemine ait bir eser olup burada ikinci kez kullanılmıştır. Köşeleri koçbaşlarıyla bağlı çelenklere dayanan eroslar ve kanatlı medusalarla süslüdür. Güneye bakan yüzde kıvrık boynuzlu koç başı kabartmaları ayırt edilir. Kapağında kıvrımları belirgin bir elbise giymiş, uyuyan bir kadın betimlenmiştir ve kapağın köşelerinde birer akroter vardır. Bu özelliklerinden lahdin Roma dönemine ait bir kadın lahdi olduğu anlaşılır.
Kaynaklar lahdin türbenin hangi katında durduğu konusunda ayrışır. Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün metni onu cenazelik olan alt katta anar, TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi ise üst katın iç mekânında gösterir ve maddeyi süsleyen fotoğraf da lahdin güney yüzünü üst kat içinden verir. İki kat da ziyaretçiye kapalı olduğundan bu ayrım bugün kolayca açıklığa kavuşturulamaz.
Tanju Cantay'ın Sanat Tarihi Yıllığı'nda yayımladığı notlar lahdi ayrıca ele alır. Cantay, Roma lahdi olan sandukada mumyalanmış bir naaşın bulunduğunu belirtir. Ona göre bir kümbette mumyalık işlevli bir bölüme gerek yoktur; bu durum, yapının altında kilise yapısına bağlı mahzenli bir memoriumun ya da bir mezar şapelinin bulunmasıyla açıklanabilir. Bu yorum, türbenin alt katının alışılmadık planına bir yanıt önerir, ama kazıyla doğrulanmış bir sonuç değildir. Roma dönemine ait bir lahdin bir Selçuklu çağı türbesinde yeniden kullanılması, eski çağlardan kalan malzemenin yüzyıllar boyunca el değiştirerek yaşadığı Anadolu'da sık rastlanan bir durumdur.
Roma dönemine ait bir lahdin bir Selçuklu çağı yapısında yeniden kullanılması beklenmedik değildir. Amasya, antik çağda Strabon'un yetiştiği, kale-şehir olarak gelişmiş eski bir kenttir. Medrese duvarının moloz dolgusunda devşirme malzeme kullanıldığı TDV maddesinde belirtilir ve lahdin de aynı geleneğin bir parçası olması akla gelir. Lahdin yapı alanında mı bulunduğu, yoksa dışarıdan mı getirildiği kaynaklarda belirtilmez; Cantay'ın kilise bağlantılı memorium yorumu birinci ihtimale yaklaşır, ama elde kesin bir belge yoktur. Kümbet geleneğinin mumyalama âdetini sürdürdüğü düşünülürse, mumyalanmış bir naaşın antik bir mermer sandukada yatması, yeniden kullanımın gömü geleneğiyle de ilgili olabileceğini düşündürür.
Medrese
Türbenin batısındaki medrese, kitâbesine göre Hicrî 606'da, yani 1209-10'da yapılmıştır. Bugün güney duvarı ve doğu bölümü kısmen ayakta durur; Türkiye Kültür Portalı'ndaki bir anlatımda ise geriye yalnızca bir kemer sütunu ile türbenin batı duvarında taş kalıntıların kaldığı yazılıdır. Bu iki ifade arasındaki fark, kalıntının nasıl okunduğuna bağlıdır.
Yapı taş ve tuğladan örülmüştür. Güney bölümde, altı taş üstü tuğla bir payeye oturan kemer yayının başlangıcı seçilebilir. Eski fotoğraflarda ise üç paye üzerine oturan yuvarlak bir çift kemer fark edilir. Türbeye bitişik doğu duvarın moloz dolgusu büyük ölçüde ayaktadır ve bu dolgudan inşaatta devşirme malzeme kullanıldığı anlaşılır.
Medresenin iki katlı olup olmadığı da tartışmalıdır. Cantay, kümbete doğru uzanan tonozlu mekânın üzerinde ikinci bir kat bulunduğunu ve bu bölümün medreseyi iki katlı yaptığı için önemli olduğunu söyler.
Medresenin geçmişinde iki onarım öne çıkar. 1647 depreminden sonra Müderris Hasan Efendi, yıkılan yerleri ahşaptan yaptırmıştır. 1888'de ise Amasya müftüsü Hacı Osman Hilmi Efendi binayı köklü biçimde onartmıştır. Medresenin 622 (1225) tarihli vakfiyesi günümüze ulaşmıştır; Refet Yinanç, Vakıflar Dergisi'nde yayımladığı makalesinde medreseyi bu vakıflarıyla birlikte ele almıştır.
Anadolu Medreseleri Arasında
Anadolu'daki medrese yapılarının ilk örnekleri Danişmendli çağındandır. Danişmendli hükümdarı Nizameddin Yağıbasan'ın yaptırdığı, on ikinci yüzyılın ortalarına ait Niksar ve Tokat medreseleri kısmen ayaktadır ve her ikisinde kapalı avlulu bir şema kullanılmıştır. Selçuklular bir şehri ele geçirdiklerinde ilk iş olarak cami, medrese ve zaviye kurmuş, böylece şehre tüccar, din adamı ve Türk nüfus yerleştirmişlerdir. Medrese mimarisi bu çerçevede, avlusunun açık ya da kapalı oluşuna göre sınıflandırılır. Kapalı avlulu tip, avlunun aydınlıklı bir kubbeyle örtüldüğü Isparta'daki Ertokuş (1224), Konya'daki Karatay (1251) ve İnce Minareli (1265), Kırşehir'deki Caca Bey (1273) medreseleriyle olgunlaşmıştır. Açık avlulu tipte ise Konya'daki Sırçalı Medrese (1243), Akşehir'deki Taşmedrese (1250) ve Sivas'taki Burûciye Medresesi (1272) planı giderek simetrikleştirmiş, bu çizgi on üçüncü yüzyılın son çeyreğinde Sivas ve Erzurum'daki çifte minareli medreselerde en olgun hâline ulaşmıştır.
Halifet Gazi Medresesi'nin 1209-10 tarihi, bu gelişmenin erken evresine, Kayseri'deki Gevher Nesibe Çifte Medresesi'nin (1205-06) hemen ardına düşer. Elimizdeki kalıntılar, medresenin planını kesin olarak okumaya yetmez; ayakta kalan güney duvarı ve doğu bölümü ile kemer yayları, bir avlu etrafında düzenlenmiş bir yapı düşündürse de bunun açık mı kapalı mı olduğu ayrıca belirtilmemiştir. Yine de yapıyla ilgili iki ayrıntı, onu dönemin medrese anlayışına bağlar. Birincisi medreseyle türbenin yan yana, aralarında kapı bulunacak biçimde kurulmasıdır. Anadolu Selçuklularından günümüze gelen en eski türbe, İzzeddin Keykâvus'un Sivas'ta yaptırdığı medresenin bir hücresinde oluşturulmuştur ve türbe-medrese ilişkisinin erken örneklerinden biri sayılır. İkincisi, medresenin vakfiyesinde banisinin adının geçmesidir; Selçuklu çağında medreseler, bani tarafından vakıf geliriyle ayakta tutulan hayır kurumlarıydı.
Amasya'da on üçüncü yüzyılın ortasında yapılan Gökmedrese ise Halifet Gazi Medresesi'nden farklı bir çözüm gösterir. Seyfeddin Torumtay'ın vakfiyesinde Gökmedrese adıyla anılan yapı, hem cami hem medrese olarak kullanılmış ve kuzeydoğudan bitişen türbeyle bir kompleks oluşturmuştur. Bu karşılaştırma, Amasya'da medrese, cami ve türbe işlevlerinin tek bir yapı topluluğunda farklı oranlarda birleştirildiğini gösterir. Perrot'nun 1861'de Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" olarak anması ve buradaki medreselerde yaklaşık 2000 öğrencinin okuduğunu yazması, bu geleneğin sonraki yüzyıllarda da sürdüğünü gösterir.
Vakıf ve Vakfiye
Halifet Gazi Medresesi'nin elde bulunan 622 (1225) tarihli vakfiyesi, Selçuklu vakıf düzeninin dar bir kesitidir. Vakfiye, vakfedilen malın hangi hayır işlerinde kullanılacağını ve vakfın nasıl yönetileceğini gösteren resmî belgedir. Anadolu Selçukluları dönemine ilişkin belirlenebilen vakfiye sayısı seksenin üzerindedir; en eskisi 440 (1048) tarihlidir ve çoğunun yalnızca sonraki dönemlerde hazırlanmış, kopya hataları içeren suretleri günümüze ulaşmıştır. Bir Farsça vakfiye dışında hepsi Arapçadır. Selçuklu vakfiyeleri tomar hâlindedir; Karatay'ın kervansaray vakfiyesi gibi eni 0,27, boyu 10,64 metreyi aşan örnekler vardır. Orijinal Selçuklu vakfiyelerinin başında besmeleden sonra, tuğra yerinde kırmızı mürekkeple "es-sultan" yazılır ve hemen hemen bütün vakfiyelerin giriş bölümünde sultanın adı anılır. Vakfiyeyi kadı tescil eder; onun vakfın geçerliliğine ve bağlayıcılığına karar vermesi belgeye işlenir.
Halifet Gazi'nin vakfiyesinin kendisi tam metin olarak okunamamıştır. İçeriği için Refet Yinanç'ın makalesine ve Sadi S. Kucur'un Sivas, Tokat ve Amasya'daki Selçuklu ve Beylikler dönemi vakıflarına ayrılmış doktora tezine bakmak gerekir. Karşılaştırma için Gökmedrese uygun bir örnektir: Seyfeddin Torumtay'ın bizzat düzenlediği vakfiye 665 (1266-67) tarihlidir ve yapının inşa tarihi kitabesi bulunamadığı için ancak bu belgeye dayanılarak, en geç o yıl içinde tamamlanmış sayılır. Halifet Gazi Medresesi'nde durum tersidir: kitabe 1209-10'u verir, vakfiye 1225'tir ve aradaki on beş yıllık farkın nedeni kaynaklarda açıklanmamıştır.
Halifet Gazi Kimdir
Adının tam biçimi Mübârizüddin Halîfet Gazi'dir. Doğum yeri ve tarihi bilinmez; Sefer Solmaz'ın hayatına ayırdığı makaleye göre babasının adı Tulf, dedesinin adı Türkân-şah idi. Danişmendli emirlerindendi ve beyliğin ortadan kalkmasının ardından Selçukluların hizmetine girdi. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre 1215'te Sinop'u fetheden I. İzzeddin Keykâvus onu Karadeniz sahil muhafaza kumandanlığına tayin etti. I. Alâeddin Keykubad döneminde, 619 (1222) yılında Amasya valiliğine getirildi. Daha sonra Keykubad'ın Mengücüklüler üzerine yaptığı sefere katıldı ve zaferin kazanılması üzerine Erzurum valiliğine atandı. 1232'de Gürcülere karşı yapılan seferde ordu komutanı olarak görevlendirildi, bu sefer sırasında şehit düştü ve naaşı Amasya'ya getirilerek buradaki türbeye gömüldü. Solmaz, onun Selçuklu devletine idari, askerî ve kültürel alanlarda hizmet ettiğini belirtir.
Kaynaklar bu zincirin iki halkasında birbirinden ayrılır. Amasya valiliğini TDV maddesi Keykubad zamanına, 1222'ye yerleştirir; daha genel anlatımlarda ise görev, I. İzzeddin Keykâvus döneminin sonlarına, on üçüncü yüzyılın başlarına bağlanır. İkinci ayrım Sinop'la ilgilidir. Bazı yayınlarda şehrin 1215'te Halifet Gazi tarafından alındığı yazılır, oysa Sinop'u alan Sultan I. İzzeddin Keykâvus'tur; Halifet Gazi'nin payına düşen, fetihten sonra Karadeniz kıyısının savunmasını üstlenmesidir. Danişmendli kökenli bir emirin Karadeniz sahilinden Amasya'ya, oradan Erzurum'a uzanan bir görev çizgisi izlemesi, yeni devletin eski beylik çevresinden gelen yöneticileri hizmetine kattığını gösterir.
Halifet Gazi'nin adı yalnızca askerî ve idari görevlerle anılmaz. Adına Farsçadan Türkçeye bir tıp kitabı çevrilmiştir; Hekim Bereket'in Lübâbü'n-nühab adlı eseri, Farsça aslı Tuhfe-i Mübârizî olan bir çeviridir ve aslın adındaki sıfat, emirin Mübârizüddin lakabıyla aynı kökten gelir. On üçüncü yüzyıl başında Anadolu'da yapılan sporlara dair bir kitap da, Kitâb-ı Hulâsa der İlm-i Tıb, onun adına yazılmıştır. Bu iki eser, emirin ilim çevrelerinin hamisi olarak da bilindiğine işaret eder.
Amasya'nın Selçuklu Yapıları Arasında
Amasya Anadolu Selçuklu Devleti döneminde "Dârü'l-izz" unvanıyla anılmış, Danişmendli topraklarının II. Kılıçarslan tarafından ilhakından sonra bu devletin bir şehri olmuştur. 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra Moğol valilerinin idaresine geçmesine kadar geçen dönemde yapılan eserler, TDV Amasya maddesine göre genellikle Yeşilırmak'ın güneyinde yer alır. Şehirdeki en eski Türk yapısının, Danişmendoğlu Melik Gazi'nin kalenin hemen doğusunda, bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde yaptırdığı cami olduğu bilinir. Bugüne ulaşan Selçuklu dönemi eserleri arasında Burmalı Minare Camii (1237-1247), Gökmedrese Camii (1266-1267), Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi (1209-1210) ve Torumtay Türbesi sayılır. Halifet Gazi yapısı bunların en eskisidir ve ötekilerden ayrılan yönü, Danişmendli kökenli bir emirin Selçuklu hizmetinde yaptırdığı bir vakıf olmasıdır.
Burmalı Minare Camii, kitabesine göre II. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde (1237-1246) emirlerinden Ferruh b. Selçuk tarafından yaptırılmıştır. Kıble yönünde uzanan dikdörtgen planlı camide, orta eksende art arda üç kubbe sıralanır; giriş cephesi düzgün kesme taşla, öteki cepheler moloz taşla örülmüştür. Caminin girişinin solunda ona bitişik, onunla birlikte yapılmış bir türbe vardır. Köşeleri üçgen pahlı kare bir kaide üzerinde yükselen bu türbenin gövdesi sekizgendir ve üstü piramit külahla tamamlanmıştır; altında cenazelik mahzeni bulunur ve üst kata cami içinden geçilir. Bu düzen, Halifet Gazi Türbesi'nin kare kaide, sekizgen gövde, piramidal külah ve cenazelik katı şemasıyla aynı yapı ailesindendir. İki türbede de pencerelerin bezemesi mukarnaslıdır; Burmalı Minare Türbesi'nde minareye bakan pencere, mukarnaslı nişi, sütunçeleri ve rozetleriyle bir dış kapı karakteri taşır. Ayrım, bezemenin yoğunluğundadır: Burmalı Minare Camii'nde önemli bir mimari süsleme yoktur.
Gökmedrese Camii'nin adı, bitişiğindeki türbenin mor ve firuze çini ve sırlı tuğlalarla süslü sekizgen kasnağından gelir. Kare kaideli, küp biçimli kesme taş gövdenin üzerinde tuğladan bir kasnak yükselir; kasnağın üst bölümünde firuze sırlı tuğlalardan kûfî bir yazı frizi dolanır. Türbenin camiye açılan kemerinin içi firuze ve mor tuğlalarla, alınlığı yeşil çini levhalarla kaplıdır. Halifet Gazi Türbesi bu çini zenginliğinden yoksundur; iç ve dış yüzeylerde yalnızca taş kullanılmıştır ve bezeme taşın kabartma ve oyma işçiliğine dayanır. Gökmedrese'nin camii ise dışa kapalı, kalın ve masif kesme taş duvarlarıyla Selçuklu mimarisinin karakteristik özelliklerini taşır; cephesi iki yandan silindirik köşe kuleleriyle sınırlanmış, ortasında sivri tonozlu bir eyvanın içine yerleştirilmiş bir kapı bulunmaktadır. Girişteki bordürlerde alçak kabartma tarzında geometrik süsleme görülür, pencereler mukarnaslı kavsaralı birer mihrap nişi gibi düzenlenmiştir. Bu cephe düzeniyle Halifet Gazi Türbesi'nin güney cephesi arasında benzerlik vardır: ikisinde de bezeme bir yüzde toplanır, geometrik geçmeler ve yıldız örgüleri kullanılır ve diğer yüzler sade kalır.
Bu üç yapı bir arada düşünüldüğünde, Amasya'da on üçüncü yüzyıl boyunca türbe tipinin sekizgen gövde ve piramidal külah düzeninde sürdüğü, ancak yapıldığı döneme ve bânisine göre bezeme yönteminin değiştiği görülür. Halifet Gazi Türbesi taş kabartmaya, Burmalı Minare Türbesi sadeliğe, Gökmedrese Türbesi ise çini ve sırlı tuğlaya dayanır. Bu karşılaştırma, tarihleme tartışmasında da bir ipucudur: Üç yapının bezeme yöntemi birbirinden ayrıldığı için, Halifet Gazi Türbesi'ni yalnızca bezemesine bakarak tarihlemek güvenilir görünmez.
Tarihleme Tartışması
Yapının en tartışmalı yanı, türbenin yaşıdır. Türbenin kitâbesi yoktur. Genel kanaat onu on üçüncü yüzyılın ilk çeyreğine, çoğunlukla 1225'e bağlar. Ancak türbenin batı cephesi medreseye bitişik olduğundan, onun medreseyle aynı tarihte ya da daha önce yapılmış olması gerektiği ileri sürülmüştür. Medresenin kitâbesi 1209-10'u verdiğine göre türbenin de bu tarihte ya da daha önce inşa edildiği kabul edilir. Türkiye Turizm Ansiklopedisi'ndeki madde de yapıyı bitişiğindeki medresenin inşa tarihine dayanarak on üçüncü yüzyılın başlarına tarihler. Daha kısa anlatımlarda türbe 1210 dolaylarına ya da 1210-1225 aralığına konur; bu aralık, medrese kitabesi ile vakfiye arasındaki on beş yılı kapsar.
Aynur Durukan'ın TDV maddesi bu konuda daha ileri gider. Kapının medresenin moloz taş dolgusu altında kalması, türbenin doğusunda bazı duvar kalıntılarının fark edilmesi ve iki yapının malzeme ile teknik özellikleri birlikte düşünüldüğünde, türbenin yaygın kanaatin aksine en geç medreseyle çağdaş, hatta daha eski olduğu düşünülebilir. Nitekim Doğan Kuban yapının on ikinci yüzyılın ortalarında, Albert-Louis Gabriel ve Oktay Aslanapa ise 540 (1145-46) yılında yaptırılmış olabileceği kanaatindedir. Yaptıranı konusunda da farklı görüşler vardır; yine de genel kanaat türbeyi Halifet Gazi'nin yaptırdığı yönündedir.
Tartışmanın bir başka boyutu yapının kökenidir. Danişmendname'ye göre yapı kiliseden medreseye çevrilmiştir ve Gabriel de bu kanaattedir. Metin Sözen, kemerli bölümün eski bir Bizans yapısının cephesi olabileceğini öne sürer. Türkiye Turizm Ansiklopedisi'nde ise türbenin bir Bizans yapısının kalıntıları üzerine inşa edildiği ve batı cephesinden bu kalıntıya bitiştiği yazılıdır. Bunlar araştırmacıların yorumlarıdır; konuyu kesinleştiren yazılı bir belge ya da kazı sonucu bilinmemektedir. Alt katın alışılmadık planı, devşirme malzeme ve Roma lahdi birlikte okunduğunda eski bir yapının izlerinin burada bulunması ihtimali akla yatkın görünür, ama bunun ötesinde bir şey söylemek mümkün değildir.
Ziyaret İçin Notlar
Taçkapıdaki mukarnas ve geometrik örgü yan ışıkta daha okunaklı olur; bu yüzden sabah ya da öğleden sonraki saatler yüzeyi izlemek için daha uygundur. Güney taçkapı, ikiz kemerli pencere, pencere çerçeveleri, medresenin kemer başlangıcı ve türbeye bitişik moloz dolgulu duvar bakılacak başlıca yerlerdir. İç mekân kapalı olduğundan lahit çoğu zaman yalnızca yazılı ve görsel kaynaklardan izlenir. Türbeyi medresenin kalıntısıyla birlikte kadraja almak, yapı topluluğunun asıl boyutunu görmeyi kolaylaştırır.
Kronoloji
1145-46: Gabriel ve Aslanapa'nın türbe için önerdiği olası tarih (varsayım).
1209-10: Medrese, kitâbesine göre inşa edilir.
1215: I. İzzeddin Keykâvus Sinop'u fetheder; Halifet Gazi Karadeniz sahil muhafaza kumandanlığına atanır.
1222: Halifet Gazi, I. Alâeddin Keykubad zamanında Amasya valisi olur.
1225: Medresenin vakfiyesi düzenlenir; türbe için yaygın olarak anılan tarih.
1232: Halifet Gazi, ordu komutanı olarak katıldığı Gürcü seferinde şehit düşer ve Amasya'da gömülür.
1647: Depremde yıkılan medrese bölümleri Müderris Hasan Efendi tarafından ahşaptan yeniden yapılır.
1888: Müftü Hacı Osman Hilmi Efendi binayı köklü biçimde onartır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Medrese", "Vakfiye", "Amasya", "Burmalı Minare Camii ve Türbesi" ve "Gökmedrese Camii" maddeleri. islamansiklopedisi.org.tr
Akademik çalışmalar
- Sefer Solmaz, "Türkiye Selçukluları Devrinin Ünlü Gazisi Mübarizü'd-Din Halifet Gazi", Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, sy. 16, 2006, s. 237-248.
- Refet Yinanç, "Selçuklu Medreselerinden Amasya Halifet Gazi Medresesi ve Vakıfları", Vakıflar Dergisi, sy. 15, 1982, s. 5-14 (TDV bibliyografyası üzerinden).
Resmî kaynaklar
- Türkiye Kültür Portalı, "Halifet Gazi Türbesi" (Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü kaynaklı), kulturportali.gov.tr. kulturportali.gov.tr
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Halifet Gazi Kümbeti", amasya.ktb.gov.tr.
Diğer kaynaklar
- Aynur Durukan, "Hilfet Gazi Medresesi ve Türbesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, İstanbul 1998, s. 30-31. islamansiklopedisi.org.tr
- Göksu Demircan, "Halifet Gâzi Türbesi", Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, 2019. turkiyeturizmansiklopedisi.com
- Tanju Cantay, "Bir Kuzey-Batı Anadolu Gezisinden Notlar", Sanat Tarihi Yıllığı, sy. 7, 1977, s. 21-40.
- Sema Doğan, "Kümbet", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 26, Ankara 2002, s. 547-550.
Çevrimiçi kaynaklar









