Yörgüç Paşa Camii, Yeşilırmak kıyısında, Sultan Bayezid Külliyesi'nin batısında, eski Gökmedrese ve Hacı İlyas mahallelerinin sınırında yükselir. Osmanlı yönetimi Amasya'ya yerleştikten yaklaşık kırk yıl sonra, 1430 dolaylarında tamamlanan yapı, şehrin Osmanlı döneminde kurulan ilk büyük külliyesi sayılır ve bu külliyenin ayakta kalan çekirdeğini oluşturur. Çevresinde bir zamanlar medrese, imaret, hamam ve han bulunuyordu; bunların çoğu yok olmuş, cami ile türbe kalmıştır. Erken Osmanlı mimarisinin zâviyeli, yani konaklama odalarını da içeren cami tipinin Amasya'daki en dikkat çekici örneklerinden biri olan yapı, devşirme antik taşları, kırmızı beyaz kemerleri ve kitabesiyle, XV. yüzyılın ilk yarısında bu bölgede kurulan düzenin hem siyasi hem mimari izlerini taşır.
Banisi Yörgüç Paşa
Camiyi yaptıran Yörgüç Paşa, kitabelere ve mezar taşına göre adı Yörgüç, lakabı Celâleddin olan bir devlet adamıdır. Doğum yeri ve tarihi bilinmez; kaynaklarda adı Yörgüç, Yörgeç ve Yörgenç biçimlerinde geçer. Çelebi Sultan Mehmed'in oğlu Şehzade Murad'a lalalık yapmış, şehzade tahta çıkınca da ona Rum beylerbeyi olarak hizmet etmiştir. Rum vilâyeti, Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancık'ı içine alan geniş bir idari alandı. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Çelebi Mehmed, on iki yaşındaki Şehzade Murad'ı 1414'te bu vilâyetin başına Amasya'ya gönderdiğinde Yörgüç Paşa'yı da lalası olarak yanına vermiştir. Murad'ın tahta çıkışından sonra, 1423'te (hicrî 826), Rum beylerbeyliğine getirilmiştir. Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi ise paşanın Çelebi Mehmed'in yakın hizmetinde bulunduğunu ve 816'da (1413) Amasya beylerbeyi olduğunu yazar; sonraki dönemde 825'te Ankara'dan Amasya beylerbeyliğine geldiğini de kaydeder. Görev tarihlerindeki bu ayrılık, Osmanlı idaresinin bölgedeki erken yıllarındaki sık atamalardan ve kaynakların farklı tarih verişinden doğar.
Soyu hakkında kesin bilgi yoktur. Kimi araştırmalar onu Amasya'daki Atabekiye Medresesi'nin kurucusu Nâsırüddin Ahmed'in soyuna bağlar ve adını Yörgüç b. Muînüddin Abdullah b. Şücâüddin İlyâs b. Hayreddin Hızır b. Ömer b. Atabek Nâsırüddin Ahmed biçiminde verir. Hüsâmeddin de aynı yönde, paşayı Amasya'nın Atabeg Oğulları sülalesinden Atabeyzâde Abdullah Bey'in oğlu sayar ve Hacı Şadgeldi Paşazâde Mustafa Bey'in damadı olduğunu belirtir. Başka bir şecere onu Gâzî Ali b. Gâzî Mihal Bey'e bağlar ve asıl adının Yörüklüce olduğunu ileri sürer. Cami kitabesinde, mezar taşında ve vakfiyesinde babasının adı yalnızca Abdullah olarak geçtiği için bu şeceralerin hiçbiri güvenilir bulunmaz. Baba adından hareketle onun Slav asıllı olduğu, adının Yorgi'nin oğlu anlamına gelen Jorgiç'ten türediği de söylenmiştir. Hüsâmeddin, Solakzâde'nin paşayı Türk olmayan biri gibi gösteren anlatımına sert biçimde karşı çıkar; vakfiyede atalarının Müslüman olduğunun açıkça yazıldığını, paşaya sülâletü'l-ümerâ denildiğini ve kapı kitabesinde adının "Yörgüç Paşa bin Abdullah el-Atabegî" diye geçtiğini hatırlatır. Kitabedeki atabeg unvanı ise TDV maddesine göre babasına değil, büyük olasılıkla kendisinin lalalık görevine işaret eder. Eşinin adı Hüsâmeddin'e göre vakfiyede Safiyye Hatun'dur; Edirne'de vakfı bulunan Çiçek Hatun da paşanın eşi olarak kayıtlara geçmiştir. Hüsâmeddin ayrıca Şahbulâ Hatun adlı bir hâlileden söz eder.
Beylerbeyliğinin ilk yıllarında Yörgüç Paşa'nın başlıca uğraşı bölgedeki asayiş oldu. Amasya ve Tokat çevresinde yol kesen, zaman zaman şehirlere kadar sokulan Kızılkocaoğulları ile mücadele etti; bunlara Akkoyunlu Karayülük Osman Bey'in, Dulkadıroğlu Hasan Bey'in ve Bayındıroğlu Halil Bey'in destek verdiği anlaşılmaktadır. Hüsâmeddin, bu eşkıyanın ileri gelenlerini bir ziyafet bahanesiyle Amasya'ya çağırıp bir gecede yakalattığını ve Kale'nin kayalarındaki mağaralara hapsettiğini anlatır; olayı bir yerde 827'ye, başka bir yerde 833'e yerleştirir. Bu sert tedbirleri eleştiren tarihçilere de eşkıyanın yüzlerce masumu diri diri yaktığını hatırlatarak cevap verir. Kocakayası hâkimi Haydar Bey'in 828'de kuşatma sonunda boyun eğdirilmesi, Canik hâkimi Alparslanoğlu Hüsâmeddin Hasan Bey'in itaate alınması ve 1427'de Ordu ile Çarşamba çevresinin Osmanlı idaresine katılması da bu yıllara aittir. Bölgede huzuru sağlayan paşaya vezirlik rütbesi verildi. Adına para bastırdığı, bu akçelerin Yörgüç Paşa akçesi diye anıldığı Hüsâmeddin'de yer alır; TDV maddesi bu bilgiyi şüpheli bulur. Karakoyunlu hükümdarı İskender Mirza'nın 834-835'te adamlarıyla birlikte Amasya ve Tokat çevresinde yarattığı sıkıntı da paşanın görev süresinin önemli olaylarındandır.
Yapım Tarihi ve Kitabe
Cami kapısının üstündeki kitabeye göre yapı, hicrî 834 yılında Atabeg Yörgüç Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu yıl miladî 1430-1431'e denk düşer; kaynaklarda tarih bazen 1430, bazen 1431 olarak yazılmasının nedeni budur. Bazı anlatımlarda yapım yılı olarak 1428 de görülür; bunu doğrulayan bir belge görülmemiştir. Hüsâmeddin, kitabenin Arapça metnini ve Türkçe anlamını kaydeder: fakirlere ve yoksullara nispet edilen bu mübarek imaret, din ve dünya işlerinin yardımcısı, fetihler sahibi Sultan Mehmed'in oğlu Sultan Murad'ın devrinde, değerli vezir Yörgüç Paşa b. Abdullah el-Atabegî tarafından 834 yılının başında inşa edilmiştir. Kitabe böylece yapıya fakirlere ait bir imaret niteliği verir; zâviye düzeni ve külliyenin hayır işlevi bu ifadede açıkça görülür. Kapı üstündeki kitabenin sivri kemerli panonun altında, kenarları dilimli ve uçları palmetle süslü üç satırdan oluştuğu, üstünde de Tevbe suresinin yazılı olduğu bir bordürün kemeri çevrelediği bilinmektedir.
Hüsâmeddin'e göre cami, medrese ve imaretin yapımı paşa Dârende ve Sivas yöresindeki asayiş seferlerinde bulunduğu sırada Amasya'da sürüyordu; paşa 833'te şehre dönmüş, yapılar 834'te tamamlanmıştır. Paşa, Amasya'da yaptırdığı hayrat için 840 yılının Rebiülevvel ayında (1436) mallarını ve gayrimenkullerini vakfetmiş, vakfiyeyi Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahman Çelebi tescil etmiştir. Yapının belgelenmiş en eski evresi bu vakfiye ve kitabedir; Halil Edhem'in 1327'de yayımladığı Yörgüç Paşa ve evladına ait kitabelerle Ferruh Toruk'un vakfiye üzerine çalışmaları, külliyenin kuruluşunu inceleyenlerin başvurduğu ana kaynaklar arasındadır.
Külliyenin Birimleri
Yörgüç Paşa'nın Amasya'daki vakfı yalnızca bir camiden ibaret değildi. Vakfiye metinlerine ve tahrir defterlerine dayanan TDV maddesi, Amasya'da bir cami, bir medrese, bir imaret ve iki hamam yaptırdığını bildirir. Hüsâmeddin, cephesi mermerden, çevresi kızılca taştan, "gâyet musanna" (çok özenle işlenmiş), küçük ama sağlam bir cami tarif eder; doğu tarafında bir minare, kapının yanında paşa ile çocuklarına ait bir türbe, karşısında imarethane, caminin iki yanında dört hücreli bir medrese bulunduğunu yazar. Gelir getiren han ve hamam Gökmedrese mahallesindeydi; Hüsâmeddin, bu mahalledeki Hayriye ve Feyziye medreselerinin "Yörgüç Paşa'nın vakıf hanı" civarında ve sırasında bulunduğunu yazarak hanın yerini dolaylı olarak belirler. Altı Bahçeler diye anılan eski Danişmend bahçelerinin sınırı, Hüsâmeddin'e göre Yörgüç Paşa Hamamı'nın üzerinden Sultan Bayezid Camii'ne kadar uzanıyordu; bu cümle hamamın Yeşilırmak kıyısındaki yerini de gösterir.
Medrese kısmı caminin içinde ve önünde bulunan birkaç taş odadan oluşuyordu. Hüsâmeddin, vakfiyede bu odaların medrese olarak yapıldığının yazılı olduğunu, kıdem sıralamasında atmışlı derecede itibarlı, birinci sınıf sayıldığını belirtir. Öğrenci sayısı artınca mütevelli Yörgüç Paşazâde Mustafa Bey, hicrî 1044'te avlunun doğu tarafına ahşap, on iki hücreli bir medrese daha eklemiştir. TDV maddesi, giriş eyvanının yanında kalan kubbeli kapalı bölümün yok olmuş bu medresenin dershanesi olabileceğini düşünür. Amasya'da Hüsâmeddin'in saydığı beş imaretten biri Yörgüç Paşa İmareti'dir; her imaretin yanında bir tabhâne bulunduğu, yani şehirde beş imarethane ile beş tabhânenin işlediği anlaşılır. İmaretlerin amacı, medreselerdeki talebelere ve öğretmenlere gıda sağlamak, şehre dışarıdan gelen yoksul ve misafirleri doyurmaktı. Yörgüç Paşa İmareti'nin doğusundaki küçük mezarlıkta Halvetî şeyhlerinden Kutub Dede olarak tanınan Şeyh Ahmed medfundur. İmaretin kuzeydoğusunda ise Bayram Beyzâde Melikü'l-Ümerâ İsmâil Bey'in 819'da yaptırdığı Melik Gazi Zâviyesi, sonradan Sünbül Tekkesi adıyla bilinen yapı yer alır.
Plan ve Mekân Düzeni
Plan şeması bakımından yapı, Osmanlı mimarisinde ters T planlı, tabhâneli ya da zâviyeli denilen camiler grubuna girer ve son cemaat yeri yoktur. Amasya'da bu tipin başka örnekleri de vardır; Kimi tanıtımlar yapıyı şehirde sık görülen ters T planlı camilerden sayar ve ilgi çekici özelliği olarak son cemaat yerinin ana mekânın içine alınmış olmasını gösterir. Üç bölümlü giriş kısmının ortasında, yelpaze biçimli pandantiflerle geçilen bir kubbenin örttüğü giriş eyvanı bulunur. Eyvanın büyük kemeri kırmızı ve beyaz mermerden yapılmış, doğrudan duvara oturtulmak yerine duvardan biraz dışarı çıkıntı yapacak biçimde örülmüştür; bu, girişe zarif bir görünüm verir.
Giriş kapısından geçilen ana mekânın ortasında bir sofa, onun iki yanında kapılarla açılan tabhâne birimleri, güney tarafında ise yükseltilmiş cami bölümü yer alır. Sofanın kubbesine pandantiflerle geçilir; kubbe kasnağı on iki köşelidir ve üç niş ile bir pencere düzeniyle toplam on iki niş, dört pencere içerir. Yükseltilmiş cami bölümünün duvarları üç yönden askı kemerlerle çevrilmiş, pandantiflerle geçilen kubbe kasnağı yine on iki köşeli olup nişlerle tertiplenmiştir. Tabhâne odaları mermer çerçeveli, basık kemerli kapılardan girilen, prizmatik üçgenlerle geçilen on altı köşeli kasnak üzerine kubbeli mekânlardır; içlerinde yaşmaksız ocaklar ve duvarlarda alçı raflar bulunur. Bu raflar ve ocaklar, odaların yolcuların ve dervişlerin konaklaması için düşünüldüğünü gösteren somut izlerdir. Cami bölümünde mihrap mermerdendir ve mukarnaslı sade bir nişe sahiptir; minber ahşaptır ve yenilenmiştir. Kuzeyde kapının üzerinde ahşap bir mahfil bulunur, mahfilin yer aldığı duvarın ortasında dilimli kemerli, yanlarda daha alçak yuvarlak kemerli nişler görülür.
Cepheler kesme taştan yapılmıştır. Mihrap duvarı dışında, yüksek dikdörtgen çerçeveler içinde renkli taştan yuvarlak boşaltma kemerlerinin içine alınmış dikdörtgen pencereler sıralanır. Tabhâne odalarının güney duvarında üstte birer, cami bölümünün doğu, batı ve mihrap duvarında üstte ikişer yuvarlak kemerli pencere vardır. Caminin ilk minaresi günümüze ulaşmamıştır; yerinde sonradan yapılmış, ahşap basit bir minare durur. Kapı kemerinin dayandığı ayağın doğu yanındaki küçük bir kapıdan merdivenle minareye çıkılır.
Süsleme ve Devşirme Malzeme
Caminin en dikkat çekici yanı taş süslemesidir. İşçiliğin özenli olduğu bu süslemeler, ölçülü bir biçimde giriş eyvanında toplanmıştır. Yapının içinde ve dışında bütün kemerler kırmızı beyaz renkli taşla örülmüş, sarı beyaz ve kırmızı beyaz renk uyumu kemer karınlarında ve kilit taşlarında belirgin hâle gelmiştir. Giriş eyvanındaki kemerlerde bu renkler boyayla verilmiştir ve boyaların zamanla aktığı görülür. Taş kapının iki yanında rûmî palmetlerden oluşan zarif kabartmalar yer alır. Eyvanın doğusundaki kapalı bölümün renkli taştan basık kemerli kapısının üzerinde, dikdörtgen yüksek silme içine alınmış yuvarlak kemerli bir pano vardır; panonun içinde hatâyî üslupta taş işleme üzerine boyalı süsleme yapılmıştır. Giriş eyvanı kemerinin üzengi noktasında içeride, üzeri rûmî palmetli dilimli bir pano ve ortasında gülçe biçimli sarkıt bulunan bir süs, yine doğu duvarında iki küçük konsola oturan mukarnaslı bir niş ve altında rûmî palmetli madalyon süsleme görülür. Eyvanın kubbesindeki yelpaze biçimli pandantifler de aynı zamanda süsleme öğesidir.
Cephelerde çok sayıda devşirme malzeme kullanılmıştır. Girişteki kapalı bölümün kuzey cephesinde yer alan taş yazıt başta olmak üzere bu malzemenin büyük bölümü antik döneme aittir. Eski anlatımlar bunların Bizans ve Roma dönemlerine ait harabelerden getirildiğini söyler; Renkli kemer işçiliğinin, Amasya'da çalışmış Suriye ve Memlûk çevresiyle ilişkili ustaların etkisiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir; bu, kesinleşmiş bir bilgiden çok bir yorumdur. Süslemelerin Selçuklu geleneğinin erken Osmanlı ustalarınca nasıl sürdürüldüğünü göstermesi bakımından da önemli bir örnek olduğu söylenebilir.
Yeşilırmak kıyısında bulunduğu için cami zaman içinde su baskınlarından ağır zarar görmüş, iç mekân baştan yenilenmiştir. Bugün görülen kalem işi süslemeler de yenidir. Yapının özgün planı ve taş dokusu ise erken Osmanlı mimarisinin özelliklerini hâlâ okunabilir kılar.
Türbe ve Aile
Giriş eyvanının yanında yer alan türbe bölümü, bir seki ile yükseltilmiş, iki ayakla dışarıya açılan, üzeri pandantifli kubbeyle örtülü bir mekândır. Türbenin etrafı üç yönden mermer korkuluklarla çevrilmiştir; kuzeyde, korkulukların ortasında sivri kemerli, mermer söveli yüksek bir pencere açılmıştır. İçinde Yörgüç Paşa ve ailesine ait dört mermer sanduka bulunur. Hüsâmeddin türbeyi cami kapısının batı tarafında, taştan yapılmış yüksek bir hücre olarak anar ve içinde Yörgüç Paşa ile oğlu Yûnus Bey ve kızı Hundî Hatun'un yattığını yazar. TDV maddesi Yörgüç Paşa'nın Hızır, Yûnus ve Mustafa adlı oğulları ile Sitti ve Hundî Hatun adlı iki kızı olduğunu bildirir. Ayrıca Lefke'de vakıfları bulunan Molla Îsâ adlı başka bir oğlundan söz eder. Oğullardan Hızır ve Mustafa Beylerin 1444'te Varna Muharebesi'nde şehit düştüğü bilinmektedir.
Yûnus Bey, paşanın gözde oğlu ve Şehzade Alâeddin Ali'nin maiyetindeki beylerdendi; babasından önce ölüp babasının camii önündeki özel türbeye gömüldü. Yörgüç Paşa ise Zilhicce 845'te (Nisan-Mayıs 1442) vefat etti ve aynı türbeye defnedildi. Böylece cami, medrese ve imaret, yaptıranın mezarıyla aynı çatı altında birleşmiş oldu. Bu düzen, ibadeti, eğitimi, konaklamayı ve anmayı tek yapıda toplayan zâviyeli külliyelerde sık görülen bir uygulamadır.
Vakıf Düzeni ve Soyundan Gelenler
Külliyenin yüzyıllarca ayakta kalması, hayrata bağlanan gelirlere ve mütevelli seçimine bağlıydı. Yörgüç Paşa'nın mütevellileri öncelikle kendi soyundan gelenlerdi. Hüsâmeddin, Atabeg sülalesinin Amasya'da üç büyük koldan oluştuğunu, bunların Hoca Mehmed Paşazâde, Yörgüç Paşazâde ve Hızır Paşazâde adlarıyla anıldığını yazar ve yirminci yüzyıl başında Yörgüç Paşa evladının erkek soydan tam olarak sürdüğünü kaydeder. Mütevelli olarak Yörgüç Paşazâde Mustafa Bey'in adı, avluya eklenen medreseyle birlikte anılır. Yörgüç Paşa Vakfı'nın mütevellileri sonraki yüzyıllarda da kaynaklarda görülür: Hüsâmeddin, XVII. yüzyıl ortasında Hasan Beyzâde Mustafa Bey'in ölümüyle vakfa onun kardeşoğlu Mustafa Bey bin Ali Bey'in mütevelli olduğunu, bir başka yerde de vakıf mütevellisi Hakalacı Mustafa Bey'in adını anar. Yörgüç Paşa evladından Hızır Paşa ise 971'de Şâmîce Mahallesi'nde bir tekke yaptırıp vakfını düzenlemiştir.
Camiyle bağlantılı kişilerin adları da kaynaklara yansımıştır. Hüsâmeddin, Yörgüç Paşa Camii müezzini Muhyiddîn Efendi'nin hicrî 1035 dolaylarında ölümünü, camiye vaizlik yapan ve aynı zamanda medresesinde müderrislik eden bir âlimin ömrünün sonuna kadar ders ve nasihat görevini sürdürdüğünü kaydeder. Atabeg ve Halifet Gazi medreseleriyle birlikte Yörgüç Paşa Medresesi, şehrin ders verilen medreseleri arasında müderrislerin sırayla atandığı kurumlardan biriydi. Amasya'da hicrî dokuzuncu yüzyılın başından Kanuni'nin cülusuna kadar medrese yapımının doruğa çıktığı, Yakub Paşa, Yörgüç Paşa, Hızır Paşa ve Mehmed Paşa gibi hayır sahiplerinin birer medrese yaptırarak ilim ve talebeye ödenek ayırdığı Hüsâmeddin'in şehir tarihi anlatımında vurgulanan bir noktadır.
Yörgüç Paşa'nın hanımlarından Şahbulâ Hatun'un, Sofizâde Mahallesi'nde bir mescit yanında mektep ve çeşme yaptırıp vakıf düzenlediği de aynı kaynakta geçer. Hüsâmeddin mektebin yapım yılını bir yerde 841, başka bir yerde 843 olarak verir; mektep, yazıldığı çağda harap durumda Sıbyan Mektebi olarak kullanılıyordu.
Yörgüç Paşa'nın Diğer Hayratı
Yörgüç Paşa'nın hayır ağı Amasya ile sınırlı değildi. Vakfiye metinlerinden ve tahrir defterlerinden anlaşıldığı kadarıyla Tokat'ta bir hamam ve han, Gümüş'te bir cami, Havza'da bir imaret, Kavak'ta bir cami ve İskilip'te bir hamam yaptırmıştır; ayrıca Köprü'de bir cami vardır. Amasya, Gümüş, Kavak ve Köprü'deki camilerle Tokat'taki hamam günümüze ulaşmıştır. Hüsâmeddin, Köprü'ye ait vakfiyenin 834 tarihli olduğunu ve Kedeğra şehrinin yakınındaki Köprü köyü başında bir cami yaptırdığının yazılı olduğunu bildirir; paşanın bu köyün yakınında Koca Kayası beyi Haydar Bey'i Amasya'ya aldırdığı sırada boş bir yere cami yaptırıp çevresine bazı Türkmen aşiretlerini yerleştirdiğini, böylece Köprü'nün gelişmeye başladığını ekler. Aynı yazar Yörgüç Paşa'nın adının, Yeşilırmak üzerindeki Kuş Köprü ile ilişkilendirilmesini, Vazıh Efendi'nin köprüyü paşanın yaptırdığını yazmasına rağmen tarihî dayanağı olmayan bir anlatım olarak değerlendirir.
Hüsâmeddin'in aktardığına göre Yörgüç Paşa'nın bir Gümüş camii, sonradan Rüstem Paşa tarafından yenilenmiş ve çinilerle bezendiği için Çinili Cami adıyla anılmış, bu ad ilerleyen yıllarda mahalle adı olarak kalmıştır. Bu bilgi, Amasya'daki caminin kendi planından ve hikâyesinden ayrı tutulmalıdır.
Sonraki Yüzyıllar
Külliyenin yan birimleri zamanla ortadan kalktı. Medresenin ve imaretin yapıları, hamam ve han, XX. yüzyıla gelindiğinde ya harap ya yok durumdaydı; Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde Yörgüç Paşa İmareti artık işleyen bir kurumdan çok bir yer işareti olarak, çevresindeki mezarlık ve türbelerin konumunu tarif etmek için anılır. Cami ise ibadete açık kalmıştır. Nehir kıyısındaki konumu nedeniyle taşkınlardan etkilenmiş, bu yüzden iç mekân yenilenmiş, özgün minare kaybolmuş ve ahşap bir minare yapılmıştır. Mihrap mermerdir, minber ahşap olarak yenilenmiştir.
Hüsâmeddin'in eserinde Yörgüç Paşa Camii, çevresindeki yapıların konumunu belirlemeye yarayan bir ölçü noktası gibidir: Hacı İlyas Mahallesi'nin batı sınırı, Melik Gazi Zâviyesi'nin batı komşusu, Kutub Dede'nin yattığı mezarlığın bitişiği. Şehzadelerin yetiştiği çağda da ibadete açık olan cami, Amasya'nın Osmanlı yönetimine geçtikten sonraki ilk büyük hayır yapısı olarak bugün de Yeşilırmak kıyısındaki yerini korumaktadır.
Kronoloji
1413 (816): Hüsâmeddin'e göre Yörgüç Paşa Amasya beylerbeyi olur.
1414: TDV'ye göre Şehzade Murad on iki yaşında Amasya'ya gönderilir, Yörgüç Paşa lalası olarak yanında bulunur.
1423 (826): Yörgüç Paşa Rum beylerbeyliğine getirilir.
1427: Canik hâkimi Hasan Bey itaate alınır; Ordu ve Çarşamba çevresi Osmanlı idaresine katılır.
1430-1431 (834): Cami, medrese ve imaret kitabeye göre tamamlanır.
1436 (840): Yörgüç Paşa Rebiülevvel ayında Amasya'daki hayratı için mal varlığını vakfeder.
1442 (845): Yörgüç Paşa vefat eder ve camisinin türbesine defnedilir.
1444: Oğulları Hızır ve Mustafa Beyler Varna Muharebesi'nde şehit düşer.
1634-1635 (1044): Mütevelli Yörgüç Paşazâde Mustafa Bey avluya ahşap, on iki hücreli bir medrese ekler.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddin Yaşar, Amasya Tarihi, I-IV, VI-VIII ciltler (özellikle I, s. 125-131, 144-146, 162, 177-178; III, s. 465-473).
Akademik çalışmalar
- Ferruh Toruk, "Bani Yörgüç Paşa ve İmar Faaliyetleri", Vakıflar Dergisi, sy. 29 (2005), s. 105-133.
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Yörgüç Paşa Camii", Türkiye Kültür Portalı.
Diğer kaynaklar
- Emine Naza Dönmez, "Yörgüç Paşa Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 567-568. islamansiklopedisi.org.tr
- "Yörgüç Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 566-567. islamansiklopedisi.org.tr
- Ahmet Şimşirgil, "Rum Beylerbeyi Yörgüç Paşa'nın Hayatı ve Vakıf Eserleri", Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız Armağanı, Ankara 1995, s. 459-471.
- Halil Edhem, "Yörgüç Paşa ve Evlâdına Aid Birkaç Kitâbe", TOEM, II/9 (1327), s. 530-541.
- Ayverdi, Osmanlı Mi'mârîsi II, s. 215-226.
Çevrimiçi kaynaklar









