Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, Türk milletinin diline, kültürüne, tarihine ve özellikle Türk milliyetçiliğine hizmet etmiş önemli bir şahsiyettir. Tüm eserlerinde olduğu gibi Amasya Tarihi’nde de bunun izlerini görmek mümkündür. Anadolu’daki Türk hakimiyetinin tarihi, Amasya’da bulunan Türk boyları, boy isimlerinin ve diğer pek çok ismin Türkçe olduğunun delilleriyle ispatı gayreti bunun somut göstergelerindendir. Amasya Tarihi’nde geçen “Şimdiye kadar yazılan tezâkir-i şu'arâdan anlaşıldığı üzere Anadolu bilâdında Türk ilinde sırf Türk dili üzere ilk şi'ir (ezgi) söyleyen, Amasyalı "Babazâde Âşık Paşa"dır.”⁴³ ifadesi konu Türkçe, Türklük ve Amasya olunca ne kadar detaylı düşündüğünün ve araştırdığının göstergesidir. İkinci cildin giriş bölümünde de Türk milletinin özelliklerini çeşitli kaynaklardan detaylı bir biçimde aktarmış, diğer milletlerden farklı ve üstün yönlerine ve özellikle İslam dinine olan hizmetlerine dikkat çekmeye çalışmıştır. Hatta bazı peygamber isimlerini dil bakımından inceleyerek bunların Türklerden gelen peygamberler olabileceğini iddia etmiştir.
Yüzyıllar sonra Osmanlı Tarihi dönemine ilişkin olaylarda da benzer hassasiyeti taşıdığı görülmektedir. 17. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı idaresinde Amasya’da Türk olmayan unsurların göstermiş olduğu baskı ve zulümlerin büyük maddi ve manevi zarara sebebiyet verdiğini belirtmiş ve bunlara karşı yapılan hareketleri birer milli ihtilal olarak değerlendirmiştir. Türklerin bu dönemdeki rolleri ve bunda Amasya’nın etkisini şu sözleriyle ifade etmiştir: “Fakat feyz-i irfâniyle yetişdirdiği erleri sâyesinde o hasârat ve zâyiâtını büyük gayretlerle telâfî ederek kendisini gayr-ı Türkler’in idâre-i cebbârânesinden kurtardı. Gayr-ı Türkler’in açtıkları yaralarını Türk elleriyle sardı. Amasya, bu devre-i şu’ûrunda kendisinin yetişdirdiği paşalar, beyler, kadılar, müftüler, alaybeyleri, ağalar ellerinde güzel bir idâre gördü. Bağrında açtığı irfan müesseselerinde, kahraman ocaklarında besleyip büyüttüğü şanlı erler, inkırâza doğru sürüklenen Osmânlı İmparatorluğu’nu değil, deli ve kızıl cahil padişahların delice ve çocukça hareketlerinden istifadeye kalkışan vatansızların ihtirâsât-ı iblisânesi yüzünden pek korkunç bir uçuruma doğru giden Türk varlığını başında tutup kurtardıktan başka, Türklüğün en yüksek bir çağı olan Devr-i Kânûnî’deki ikbâline erdirdi. Şirâze-i intizâmı bozulan yeniçerileri demir pençesiyle inzibat altına alan, zorbalığa hitâm veren Köse Mehmed Ağa gibi bir yeniçeri ağasını Türklüğü ölüm yatağından kaldırıp göklere kadar çıkaran Köprülü Mehmed Paşa gibi bir sadrâzamı Amasya yetişdirdi.
Köprülü Mehmed Paşa, Arnavut Belgradı kazâsına tâbî “Ruznik” adlı köyden devşirilmiş bir kuloğlu olduğu halde Amasya’nın Köprü kasabasında, Türk muhitinde doğdu. Türk anasının sütüyle beslendi. Türk kafasıyla büyüdü. Amasyalıların himmetleri sâyesinde yükseldi. Türklüğü korkunç uçurumdan kurtaran bir hârika-i fıtrat oldu.
Türkiye târihinde hâdisâtı güzel tâkip edenler bilirler ki 929 senesinde Frenk İbrâhîm Paşa’nın sadâretinden itibaren 1020 târihine kadar Türkler vezâret-i uzmâdan, hatta vezâretten, Rumeli ve Anadolu beylerbeyilerinden, başkumandanlıktan mahrum edilerek bütün şu’abât-ı idâreyi gayr-ı Türkler inhisâr altına almışlardı.
Türkler, bu inhisara karşı 1007 senesi zilhiccesinde ihtilâl ve isyan bayrağını kaldırdılar. Kanlarıyla bu inhisarı yıkıp vezârete, sadârete, başkumandanlığa Türkleri getirdiler. Bundan sonra gayr-ı Türklerle müsâvâta erdiler.
Şâyân-ı dikkatdir ki, Köprülü Mehmed Paşa’nın sadâretinden itibaren mesned-i sadâret ekseriyetle Anadolu Türkleri’ne nasip oldu. Gayr-ı Türkler’in zamanlarındaki rezâletler görülmedi. Çünkü Köprülü Paşa, Enderun Mektebi’nden gayr-ı Türkleri birer suretle atıp yerlerine Anadolu Türklerini yerleşdirmişdi.”⁴⁴
Müellifin Köprülü Mehmed Paşa ile ilgili ifadelerinden onun milliyetçiliğinin ırkçı bir milliyetçilikten ziyade kültür milliyetçiliğine dayandığı görülebilmektedir.
Zaman zaman yine yukarıdaki gibi düşüncelerinin abartılı olarak görüleceğini ve eleştirileceğini düşünen müellif cevabı yine kendi yazılarında vermiştir. Özellikle Türk milliyetçiliğine hizmet etmeği amaç edinen İkdam Gazetesi’nde yayımlanan yazılarında Türk hakanları, Boğdı Han, Azerbaycan ve Azerbaycan tarihi, Türklerde “Han” Unvanı, Bakü’de Ermeniler, tarihimiz, Tarih-i Osmaniye hizmet, Vakit gazatesinde de Milli Tarih Hakkında gibi başlıklar altında yazılar yazmış; tarih yazımı, Türk tarihi, milliyetçilik, milli tarih ile ilgili fikirlerini dile getirmiştir. Müellif medeni milletlerin aydınlarının, mensup oldukları milletlerin kültürel varlığını, tarihini, dilini, coğrafyasını, ruhî ve fikrî ihtiyaçlarını, sosyal ihtiyaçlarını bulup araştırmak suretiyle meydana getirdiklerini ifade etmiştir. Ancak konu ile ilgili bir serzenişte bulunarak bu konularda kütüphaneler dolusu eserler yazdıklarını ve yaptıkları bu işten dolayı milliyetçilikle itham edilip ayıplanmadıklarını, halbuki bizde aynı amaç doğrultusunda çalışan insanların “Türkçü” diye ayıplandıklarını öne sürmüştür. Türkçülüğün ayıplanacak kusur olmadığını belirten Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, medeni milletleri örnek alarak bu yolda çalışanların amacının Türklerin medeniyet yolundaki liyakatini sahip olduğu bütün eserleriyle ispat etmek, Türklerin tarihini, dilini, ilini, erenlerini kendilerine bildirmek ve öğretmek olduğunu söylemiştir. Özellikle Türk milliyetçiliği konusundaki hassasiyeti dolayısıyla medeniyet tecrübesi hiçbir milletten aşağı olmayan, siyasi ve askeri liyakatıyla Asya’daki en yüksek milletlerden olarak asırlardan beri milli hayatını kahramanca yaşayan ve siyasi varlığını cihana taşıyan Türklere, kendi tarihini bildirmenin ve kendi varlığını öğretmenin içinde bulunulan koşullarda milli bir zorunluluk olduğunu vurgulamıştır. Fakat bu zorunluluğu gerçekleştirecek ilim erbabı için de gerekli tahsisatın yapılması gerektiğini, bu işi yapacak ilim erbabının maişet derdinden uzak olması gerektiğini; ancak bu şekilde Osmanlı arşivlerindeki belgelerin incelenerek yetersiz kalan veya yanlış olan Osmanlı tarihlerinin düzeltilebileceğini belirtmiştir. Tarih-i Osmanî Encümeni’nin milli bir hizmet olarak arşiv belgelerini araştırma ve toplamaya rehberlik etmek amacıyla kurulmuş bir kurul olduğunu belirterek, bu Encümen’in çalışmalarına her ilim şubesinin ve heyetinin katılımıyla yapılacak görev taksiminin işleri kolaylaştıracağını ifade etmiştir. Tarih araştırmalarında milli hassasiyet, ekonomik refah ve işbölümünün önemine vurgu yapan Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, Türk tarihinin ilk zamanlardan itibaren yazılması gerektiğini belirterek Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişiyle başlayıp Osman Bey’i Türklerin ilk padişahı olarak sunan Osmanlı tarihi eserlerini eleştirmiştir. Ona göre milli tarihin İslamiyetten evvel ve sonra olarak ikiye ayrılması da ilmi değildir. Aynı zamanda sosyal ve kültürel tarih ile ilgili konuların araştırılmasının da oldukça önemli olduğuna dikkat çekerek Türk milletinin cihan medeniyetine yaptığı tesirin adım adım takip edilmesi, bunun asla bir harp tarihi olmaması, hars tarihi olması gerektiğini ve yeni nesillere ruh verecek milli bir tarihin inşasını öngörmektedir. ⁴⁵
Bu duygular çerçevesinde Amasya Tarihi’ni kaleme alan müellif eserini yıllarca fedakârlıklar gösterek ve kimseden yardım almadan yazmaya gayret etmiştir. Onun hem millet hem de Amasya sevgisi bütün bu zahmetlerin önüne geçmiştir. Amasya Tarihi’nin pek çok yerinde memleketi olan Amasya sevgisinin izlerini de görmek mümkündür. Eserin dokuzuncu cildinde Hızrî Mehmed Bey (Hızır Paşazâde)’nin Âb-ı Hayat risalesinde Amasya hakkında yazdığı beyitler üzerine duygularını şu şözleriyle dile getirmiştir: “Ah Amasya! Beni kendi uğrunda yıllarca fedakârane ve kimseden yardım görmeksizin çalıştıran ve bu şâir-i kadir-şinâsı sükkân-ı kirâmına duâ-hân eden, seni bütün maârifiyle, sanayiğiyle hayrat ü evkâfıyla müessesât-ı diniyye ve medeniyyesiyle asırlarca yükselten âl-i cenâb, keremkâr, kadir-şinâs ricâlin ve senin şerefindir.”⁴⁶
Zaman zaman aşırı Amasya sevgisi nedeniyle yine eleştirileceğini tahmin eden Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn bu eleştirilere Amasya yöneticilerinden Hacı Şadgeldi padişah ile ilgili bilgi verirken şu şekilde cevap vermiştir: “Bu emâret-i müstakilleyi, hükümdârlarını, beylerini ve bunların evlâdını Amasya ve Amasyalılık şerefine îcâd eden Amasya Müverrihi değildir. Amasya Müverrihi'nin yegâne hizmeti, Amasya'da şânlı sûretde hükûmet etmiş, sonradan adı sanı unutulmuş bir hükûmet ve emâret-i müstakilleyi, bunu kuranları, yaşayanları ancak bir sâ'ika-i hamiyyetle hiçbir tarafdan en ufak bir himâyet ve mu'âvenet görmeksizin, hâssaten bu uğurda bütün varlığını sarf ederek bulup meydâna çıkarmakdır.”⁴⁷
Bir başka yerde Amasya ile ilgili duygularını “Amasya, vahdet-i milliyye sâyesinde ikbâlin en yüksek zirvesine çıkarak en yüksek refâh ve medeniyyet görmüş, en büyük fâtihlere, en şânlı kahramânlara vatan olmuş, gerek ilmen ve gerek iktisâden en yüksek irfân ve sa'âdete ermişdi. Amasya, yüksek medreseleriyle, fâzıl müderrisleriyle, âlim şâ'irleriyle, hâzık tabîbleriyle, mütefennin üstâdlarıyla, mâhir hattâtlarıyla muhteşem bir dâru'l-irfân, şanlı bir dâru'l-fünûn, mu'azzam bir merkez-i medeniyyet olmuşdu. Amasya, yetişdirdiği fâtih pâdişâhları, vezîr-i a'zamları, vezîrleri, kadı-askerleri, beylerbeyileri, nişâncıları, monlâları, vâlîleri, fâzılları, kâmilleri, âlimleri, üstâdları, hattâtları bütün Türkiye târîhinin medâr-ı iftihârıdır.”⁴⁸ şeklinde ifade etmiştir.
Birinci ciltte bulunan Amasya güzellemesi de onun şehre duyduğu sevginin en önemli yansımasıdır.
Günümüz Türkçesiyle
Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, Türk milletinin diline, kültürüne, tarihine ve özellikle Türk milliyetçiliğine hizmet etmiş önemli bir şahsiyettir. Bütün eserlerinde olduğu gibi Amasya Tarihi'nde de bunun izlerini görmek mümkündür. Anadolu'daki Türk hâkimiyetinin tarihini, Amasya'da bulunan Türk boylarını, boy adlarının ve diğer pek çok adın Türkçe olduğunu delillerle ispatlama gayreti bunun somut göstergelerindendir. Amasya Tarihi'nde geçen şu ifade, konu Türkçe, Türklük ve Amasya olunca yazarın ne kadar ayrıntılı düşündüğünün ve araştırdığının göstergesidir: "Şimdiye kadar yazılan şairler tezkirelerinden anlaşıldığı üzere Anadolu ülkesinde, Türk ilinde saf Türk dili üzere ilk şiiri (ezgiyi) söyleyen, Amasyalı 'Babazâde Âşık Paşa'dır." İkinci cildin giriş bölümünde de Türk milletinin özelliklerini çeşitli kaynaklardan ayrıntılı biçimde aktarmış, diğer milletlerden farklı ve üstün yönlerine, özellikle İslam dinine olan hizmetlerine dikkat çekmeye çalışmıştır. Hatta bazı peygamber adlarını dil bakımından inceleyerek bunların Türklerden gelen peygamberler olabileceğini ileri sürmüştür.
Yüzyıllar sonra Osmanlı dönemine ilişkin olaylarda da benzer bir hassasiyet taşıdığı görülmektedir. 17. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı idaresinde Amasya'da Türk olmayan unsurların gösterdiği baskı ve zulmün büyük maddi ve manevi zarara yol açtığını belirtmiş, bunlara karşı yapılan hareketleri birer millî ihtilal olarak değerlendirmiştir. Türklerin bu dönemdeki rollerini ve bunda Amasya'nın etkisini şu sözlerle ifade etmiştir: "Fakat Amasya, irfan feyziyle yetiştirdiği erler sayesinde o hasarı ve kayıpları büyük gayretlerle telafi ederek kendisini Türk olmayanların zorba idaresinden kurtardı. Türk olmayanların açtığı yaralarını Türk elleriyle sardı. Amasya bu şuur devresinde kendi yetiştirdiği paşaların, beylerin, kadıların, müftülerin, alaybeylerinin, ağaların ellerinde güzel bir idare gördü. Bağrında açtığı irfan müesseselerinde, kahramanlık ocaklarında besleyip büyüttüğü şanlı erler, yıkılmaya doğru sürüklenen Osmanlı İmparatorluğu'nu değil, çılgın ve kızıl cahil padişahların çılgınca ve çocukça hareketlerinden yararlanmaya kalkışan vatansızların şeytanî hırsları yüzünden çok korkunç bir uçuruma doğru giden Türk varlığını başında tutup kurtardıktan başka, Türklüğün en yüksek çağı olan Kanunî devrindeki yükselişine eriştirdi. Düzeni bozulan yeniçerileri demir pençesiyle disiplin altına alan, zorbalığa son veren Köse Mehmed Ağa gibi bir yeniçeri ağasını, Türklüğü ölüm yatağından kaldırıp göklere kadar çıkaran Köprülü Mehmed Paşa gibi bir sadrazamı Amasya yetiştirdi.
Köprülü Mehmed Paşa, Arnavut Belgradı kazasına bağlı 'Ruznik' adlı köyden devşirilmiş bir kul çocuğu olduğu hâlde Amasya'nın Köprü kasabasında, Türk muhitinde doğdu. Türk anasının sütüyle beslendi. Türk kafasıyla büyüdü. Amasyalıların himmeti sayesinde yükseldi. Türklüğü korkunç uçurumdan kurtaran, yaratılışı olağanüstü biri oldu.
Türkiye tarihinde olayları iyi izleyenler bilirler ki 929 [1522-23] yılında Frenk İbrâhîm Paşa'nın sadrazamlığından itibaren 1020 [1611-12] tarihine kadar Türkler, sadrazamlıktan, hatta vezirlikten, Rumeli ve Anadolu beylerbeyliklerinden, başkomutanlıktan yoksun bırakılarak bütün idare kollarını Türk olmayanlar tekellerine almışlardı.
Türkler bu tekele karşı 1007 [1599] yılı zilhiccesinde ihtilal ve isyan bayrağını kaldırdılar. Kanlarıyla bu tekeli yıkıp vezirliğe, sadrazamlığa, başkomutanlığa Türkleri getirdiler. Bundan sonra Türk olmayanlarla eşitliğe erdiler.
Dikkate değerdir ki Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığından itibaren sadaret makamı çoğunlukla Anadolu Türklerine nasip oldu. Türk olmayanların zamanlarındaki rezaletler görülmedi. Çünkü Köprülü Paşa, Enderun Mektebi'nden Türk olmayanları bir şekilde atıp yerlerine Anadolu Türklerini yerleştirmişti."
Yazarın Köprülü Mehmed Paşa ile ilgili ifadelerinden, milliyetçiliğinin ırkçı bir milliyetçilikten çok kültür milliyetçiliğine dayandığı görülebilmektedir.
Zaman zaman, yukarıdaki gibi düşüncelerinin abartılı görüleceğini ve eleştirileceğini düşünen yazar, cevabı yine kendi yazılarında vermiştir. Özellikle Türk milliyetçiliğine hizmet etmeyi amaç edinen İkdam Gazetesi'nde yayımlanan yazılarında "Türk hakanları", "Boğdı Han", "Azerbaycan ve Azerbaycan tarihi", "Türklerde 'Han' unvanı", "Bakü'de Ermeniler", "Tarihimiz", "Tarih-i Osmaniye hizmet" gibi başlıklar altında, Vakit gazetesinde de "Millî Tarih Hakkında" gibi başlıklarla yazılar yazmış; tarih yazımı, Türk tarihi, milliyetçilik ve millî tarih ile ilgili fikirlerini dile getirmiştir. Yazar, medeni milletlerin aydınlarının, mensup oldukları milletlerin kültürel varlığını, tarihini, dilini, coğrafyasını, ruhî ve fikrî ihtiyaçlarını, sosyal ihtiyaçlarını bulup araştırarak meydana getirdiklerini ifade etmiştir. Ancak bu konuda bir sitemde bulunarak, onların bu konularda kütüphaneler dolusu eser yazdıklarını ve yaptıkları bu işten dolayı milliyetçilikle suçlanıp ayıplanmadıklarını, hâlbuki bizde aynı amaç doğrultusunda çalışan insanların "Türkçü" diye ayıplandıklarını öne sürmüştür. Türkçülüğün ayıplanacak bir kusur olmadığını belirten Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, medeni milletleri örnek alarak bu yolda çalışanların amacının, Türklerin medeniyet yolundaki liyakatini sahip oldukları bütün eserlerle ispat etmek, Türklerin tarihini, dilini, ilini, erenlerini kendilerine bildirmek ve öğretmek olduğunu söylemiştir. Özellikle Türk milliyetçiliği konusundaki hassasiyeti nedeniyle, medeniyet tecrübesi hiçbir milletten aşağı olmayan, siyasi ve askeri liyakatiyle Asya'daki en yüksek milletlerden olan, asırlardan beri millî hayatını kahramanca yaşayan ve siyasi varlığını dünyaya taşıyan Türklere kendi tarihini bildirmenin ve kendi varlığını öğretmenin, içinde bulunulan koşullarda millî bir zorunluluk olduğunu vurgulamıştır. Fakat bu zorunluluğu gerçekleştirecek ilim adamları için de gerekli ödeneğin ayrılması gerektiğini, bu işi yapacak ilim adamlarının geçim derdinden uzak olması gerektiğini; ancak bu şekilde Osmanlı arşivlerindeki belgelerin incelenerek yetersiz kalan ya da yanlış olan Osmanlı tarihlerinin düzeltilebileceğini belirtmiştir. Tarih-i Osmanî Encümeni'nin millî bir hizmet olarak arşiv belgelerini araştırma ve toplamaya rehberlik etmek amacıyla kurulmuş bir kurul olduğunu belirterek, bu encümenin çalışmalarına her ilim şubesinin ve heyetinin katılımıyla yapılacak görev paylaşımının işleri kolaylaştıracağını ifade etmiştir. Tarih araştırmalarında millî hassasiyetin, ekonomik refahın ve iş bölümünün önemine vurgu yapan Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, Türk tarihinin en eski zamanlardan itibaren yazılması gerektiğini belirterek, Süleyman Şah'ın Anadolu'ya gelişiyle başlayıp Osman Bey'i Türklerin ilk padişahı olarak sunan Osmanlı tarihi eserlerini eleştirmiştir. Ona göre millî tarihin İslamiyet'ten önce ve sonra diye ikiye ayrılması da bilimsel değildir. Aynı zamanda sosyal ve kültürel tarih konularının araştırılmasının da çok önemli olduğuna dikkat çekerek, Türk milletinin dünya medeniyetine yaptığı etkinin adım adım takip edilmesini, bunun asla bir savaş tarihi olmaması, bir kültür (hars) tarihi olması gerektiğini ve yeni nesillere ruh verecek millî bir tarihin inşa edilmesini öngörmektedir.
Bu duygular çerçevesinde Amasya Tarihi'ni kaleme alan yazar, eserini yıllarca fedakârlıklar göstererek ve kimseden yardım almadan yazmaya çalışmıştır. Onun hem millet hem de Amasya sevgisi, bütün bu zahmetlerin önüne geçmiştir. Amasya Tarihi'nin pek çok yerinde memleketi Amasya'ya duyduğu sevginin izlerini görmek de mümkündür. Eserin dokuzuncu cildinde Hızrî Mehmed Bey'in (Hızır Paşazâde) Âb-ı Hayat risalesinde Amasya hakkında yazdığı beyitler üzerine duygularını şu sözleriyle dile getirmiştir: "Ah Amasya! Beni kendi uğrunda yıllarca fedakârca ve kimseden yardım görmeksizin çalıştıran ve bu kadir bilir şairi sakinlerine, yani halkına dua eder hâle getiren, seni bütün bilim kurumlarınla, sanatınla, hayır eserlerin ve vakıflarınla, dinî ve medenî müesseselerinle asırlarca yükselten yüce, cömert, kadir bilir ricâlin ve senin şerefindir."
Zaman zaman aşırı Amasya sevgisi yüzünden yine eleştirileceğini tahmin eden Abdîzâde Hüseyin Hüsameddîn, bu eleştirilere, Amasya yöneticilerinden Hacı Şadgeldi Padişah hakkında bilgi verirken şu şekilde cevap vermiştir: "Bu bağımsız emirliği, hükümdarlarını, beylerini ve bunların çocuklarını Amasya ve Amasyalılık şerefine icat eden Amasya Müverrihi değildir. Amasya Müverrihi'nin tek hizmeti, Amasya'da şanlı biçimde hükûmet etmiş, sonradan adı sanı unutulmuş bir hükûmeti ve bağımsız emirliği, bunu kuranları, yaşayanları ancak bir hamiyet kıvılcımıyla, hiçbir taraftan en küçük bir himaye ve yardım görmeksizin, özellikle bu uğurda bütün varlığını harcayarak bulup ortaya çıkarmaktır."
Bir başka yerde Amasya ile ilgili duygularını şöyle ifade etmiştir: "Amasya, millî birlik sayesinde talihin en yüksek zirvesine çıkarak en yüksek refah ve medeniyeti görmüş, en büyük fatihlere, en şanlı kahramanlara vatan olmuş, gerek ilim gerek iktisat bakımından en yüksek irfana ve saadete ermişti. Amasya, yüksek medreseleriyle, fazıl müderrisleriyle, âlim şairleriyle, mahir hekimleriyle, sanatını bilen ustalarıyla, usta hattatlarıyla muhteşem bir irfan yurdu, şanlı bir üniversite, büyük bir medeniyet merkezi olmuştu. Amasya, yetiştirdiği fatih padişahları, sadrazamları, vezirleri, kadıaskerleri, beylerbeyileri, nişancıları, molları, valileri, fazılları, olgun kişileri, âlimleri, ustaları, hattatları ile bütün Türkiye tarihinin övünç kaynağıdır."
Birinci ciltte bulunan Amasya güzellemesi de onun şehre duyduğu sevginin en önemli yansımasıdır.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- tezkire-i şu'arâ: şairlerin hayatını ve şiirlerinden örnekleri veren kitap
- bilâd: ülkeler, memleket
- kuloğlu: devşirme kökenli kul sınıfından gelen kimse
- gayr-ı Türk: Türk olmayan
- inhisar: tekel, bir şeyin yalnız bir gruba ait olması
- vezâret-i uzmâ, mesned-i sadâret: sadrazamlık makamı
- şu'abât-ı idâre: idarenin kolları
- Enderun: saray içindeki okul ve yetiştirme kurumu
- devre-i şuûr: bilinçlenme dönemi
- inkırâz: yok oluş
- emâret-i müstakille: bağımsız emirlik
- müverrih: tarihçi
- hars: kültür
- tahsisat: ödenek
- maişet: geçim
- dâru'l-irfân, dâru'l-fünûn: bilgi yurdu, üniversite
- nişancı: padişah fermanlarına tuğra çeken yüksek görevli
- hattat: güzel yazı sanatçısı
Köprülü Mehmed Paşa Üzerine
Hüsameddin'in en çok vurgu yaptığı kişi Köprülü Mehmed Paşa'dır. Ansiklopedi maddesine göre Mehmed Paşa Berat sancağına bağlı Rudnik (Ruznik) köyünde doğmuş, devşirilerek İstanbul'a getirilmiş ve Enderun'da yetişmiştir. Amasya'ya bağlı Köprü (Vezirköprü) kasabasına gidip Ayşe Hanım'la evlenmiş, burada bulunduğu için "Köprülü" olarak tanınmıştır. Yani Köprü kasabasıyla bağı doğumdan değil, sonradan yerleşmeden gelir. Hüsameddin'in "Köprü kasabasında, Türk muhitinde doğdu" cümlesi bu bilgiyle uyuşmaz. Köprülü'nün Amasya sancak beyliği yaptığı da ansiklopedide kayıtlıdır; Hüsameddin'in Amasya'nın "himmeti" ile yükseldiği yorumu ise yazarın kendi değerlendirmesidir.
Köprülü, 15 Eylül 1656'da sadrazamlığa getirilmiş, göreve gelmeden önce bazı şartlar ileri sürmüştür: sunulan her telhisin uygulanması, atamalara karışılmaması, yetkilerinin sınırlandırılmaması ve kendisini sevmeyenlerin sözlerine önem verilmemesi. Padişah IV. Mehmed ile Valide Turhan Sultan bu şartları yeminle kabul etmiştir. Hüsameddin'in "Enderun'dan Türk olmayanları atıp yerlerine Anadolu Türklerini yerleştirdi" iddiasını, ansiklopedi maddesinde okuduğumuz bölümde doğrulayan bir ifade bulamadık; bu nedenle iddia yazarın yorumu olarak okunmalıdır. Aynı şekilde 1007 isyanına ve 929-1020 arasındaki "tekel" tarihlerine ilişkin ifadeler başka bir kaynakla doğrulanamamıştır.
Hüsameddin'in Türkçülüğü
Giriş yazarı, bu bölümde Hüsameddin'in milliyetçiliğinin ırkçı değil, kültür milliyetçiliği olduğunu söyler. Ansiklopedi maddesi ise daha sert bir tablo çizer: Hüsameddin güçlü bir İslam kültür ve terbiyesi almış olmasına rağmen "koyu bir Türkçü"dür; hayatının amacını "Türk tarihini ve dilini araştırmak" olarak göstermesi, devşirmeler hakkında çok ağır hükümler vermesi ve "dilde Türkçülük" akımı içinde yer alması bunu gösterir. Köprülü Mehmed Paşa bölümündeki "gayr-ı Türk" vurgusu da bu çerçevede okunmalıdır. Dönemin tarih yazıcılığında Türkçülük, hem Tarih-i Osmanî Encümeni'ndeki tartışmalarda hem de gazete yazılarında önemli bir yer tutmuştur; Hüsameddin'in İkdam ve Türk Yurdu gibi yayınlarda yazması bu ortamın parçası olduğunu gösterir.
Amasya Sevgisi ve Eleştiri
Hüsameddin'in kendisine yöneltilebilecek "Amasya'yı fazla öne çıkarıyor" eleştirisine cevabı, Hacı Şadgeldi bahsinde geçer. Cevabında Amasya'nın bağımsız emirliğini "icat etmediğini", yalnızca unutulmuş bir devleti belgeleriyle ortaya çıkardığını söyler. Giriş yazarı da aynı yönde bir tespit yapar: yazar bazı kişilerin Amasyalı olduğunu kanıtlamak için olağanüstü çabaya girmiştir. Eserin dokuzuncu cildinden aktarılan satırlar ise Hızır Paşazâde'nin Amasya hakkındaki beyitlerine bir karşılıktır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, Giriş Cildi, s. 27–30. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Turgut Akpınar, "Hüseyin Hüsâmeddin Yasar", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, 1998, s. 551-552. (https://islamansiklopedisi.org.tr/huseyin-husameddin-yasar)
- "Köprülü Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. (https://islamansiklopedisi.org.tr/koprulu-mehmed-pasa)
- Abdülkadir Özcan, "Târîh-i Osmânî Encümeni", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, 2011. (https://islamansiklopedisi.org.tr/tarih-i-osmani-encumeni)
Diğer kaynaklar