Amasyalıdır. Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî Amasya‘da vâlî iken muallimi olup Sultân-ı müşârün-ileyhin Amasya’da binâ etdiği medresesi müderrisi iken vefât eden es-Seyyid Abdullah Efendi bin es-Seyyid eş-Şeyh Sadreddîn Mehmed el-Horasânî mahdûmudur.
870’de pederi Amasya‘da muallim-i Sultânî iken tevellüd etdi. Pederinin vefâtında amcası Koca Emîr İbrâhim Efendi’nin yanında kalıp mukaddimât-ı ulûmu ondan gördü. Ba’dehû Şehzâde Sultân Ahmed muallimi Birgivîzâde Musliheddîn Mustafa Efendi’ye ittisâl edib onunla İstanbul’a gitdi.
Mustafa Efendi’nin Semâniye Müderrisliğinde ma’iyyet ve mülâzım olup sonra medreselere müderris oldu. 810’da lüzûmuna binâen Devlet-i Osmâniyye’de resmî bir nekâbet-i eşrâf mesnedi ihdâs edildikte ilk defa resmen nakîbü’l-Eşrâf ve hâkim-i sadât-ı kirâm oldu.
Otuzüç yıl mesned-i nekâbetde bilâ-azl ve fâsıla icrâ-i ahkâm edib 943 senesi zilka’desinde dâr-ı kudse irtihâl etdi. Alîm, fâzıl, müdebbir, [299] kerîm, sâkin, me’mûnü’l-gâile, müstakîm, şâir bir seyyid-i zîşân-ı Hüseynî idi.
Edirneli Mecdî Mehmed Efendi “Şakâyık-ı Nu’mâniye Tercümesi”nde bu zâtın tercemesi zeylinde diyor ki:
“Mûmâ-ileyhin zât-ı mahmedet-simât ve mekremet-sıfatı ziver siyer-i şâyeste ve pîrâye-i hulk-ı hamîd-i bâyeste ile hâlî olup cemî’-i umûrunda tarîka-i mahmûde-i mes’ûdeye ve sîret-i marziyye-i radiyyeye sâlik idi.
Şiir:
فى بابه شرف الإلقبال والدولفى شانه اية األخالق و السير ¹⁷¹
Hüsn-i akîde ve sıhhat-i i’tikâda mâlik olup Selîmü’t-tab’ halîmü’n-nefs mütevâzı’ ve müteşerri’ ve müteverri’ kimse idi. Nîrû-yı bâzû-yı cûd ve sehâ ile izhâr-ı yed-i beyzâ edib dest-i lütuf ve ihsânla fukarâ ve zuafânın gönlünü ele alır idi.”
Mevlana Latîfî Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ”sında bu zâtın terceme-i edîbânesini şöyle yazıyor:
“Kudvetü’l-eşrâf Mevlânâ Emîrî rahmetullahi aleyh sâdât-ı siyâdet-meâbdan ve eşrâf-ı sahîhü’l-ensâbdandır. İsm-i şerîfleri [300] Seyyîd Mahmûd ve kendileri erbâb-ı fazl ve kemâlden mahsûb ve ma’dûddur. Sultân Bâyezîd ve Sultân Selîm Hân zamanlarında Nakîbü’l-Eşrâf olup pâdişâhımız Sultân Süleyman saâdet-bahtla tahta geçdikte diyâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya nakletdi.
Âlim ve zâhid ve murtaz ve mücâhid-i azîz idi. Sâir maârifinden zâid fenn-i şiirde hisân-ı sânî ve tarz-ı kasîdede mânend-i zahîr ve hâkânî idi. Bu birkaç ebyât-ı belâgat-simât Sultân Bâyezîd-i Bâyezîd-hilkate dediği kasîdedendir:
İki cihânı iki Bâyezide kıldı tufeyl
Hudâ kılub nazar-ı lutfa herbirin manzûr
Birisi âlem-i ma’nide şöhre-i âfâk
Birisi sûret ü ma’nide gün gibi meşhûr
Birisi mehbit-i envâr-ı feyz-i rahmânî
Birisi rehber-i ecnâd-ı gâziyân-ı gayûr
Anın fezâil-i Hak fazlı gibi nâ-ma’dûd
Bunun hasâ’ili Hak vasfı gibi nâ-mahsûr
Bu verdi şer’ esâsına sıdk ile ahkâm [30l]
O kıldı zühd diyârını aşk ile ma’mûr
Şemâ’ili mütenâhî degil çü her birinin
Gerek birisine sarf ola mahirü’l-makdûr
Zihî merâsim-i cûdun mürebbiyyü’l-fuzalâ
Levâyih-i himemin feyz-bahş-ı ehl-i huzûr
Günümüz Türkçesiyle
Amasyalıdır. II. Bayezid [Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî] Amasya'da vali iken onun hocası olan ve adı geçen sultanın Amasya'da yaptırdığı medresenin müderrisi iken ölen es-Seyyid Abdullah Efendi'nin oğludur. Abdullah Efendi de es-Seyyid eş-Şeyh Sadreddîn Mehmed el-Horasânî'nin oğludur.
870'te [1465-66] babası Amasya'da sultanın hocası iken doğdu. Babası ölünce amcası Koca Emîr İbrâhim Efendi'nin yanında kalıp ilimlerin giriş derslerini ondan gördü. Sonra Şehzade Sultan Ahmed'in hocası Birgivîzâde Musliheddîn Mustafa Efendi'ye bağlanıp onunla İstanbul'a gitti.
Mustafa Efendi'nin Semâniye müderrisliğinde yanında bulundu ve mülâzım oldu, sonra medreselere müderris oldu. 810'da, gerek duyulduğu için Osmanlı Devleti'nde resmî bir nakîbüleşraflık makamı kurulunca ilk defa resmen nakîbüleşraf ve seyyidlerin hâkimi oldu.
Otuz üç yıl boyunca nakîbüleşraflık makamında hiç azledilmeden ve ara vermeden hükümleri yürüttü; 943 yılının zilkade ayında [1537] ahirete göçtü. Bilgili, faziletli, tedbirli, cömert, sakin, kötülüğünden emin olunan, dürüst, şair, şerefli bir Hüseynî seyyid idi.
Edirneli Mecdî Mehmed Efendi, "Şakâyık-ı Nu'mâniye Tercümesi"nde bu zatın hal tercümesinin ardından şöyle diyor:
"Adı geçenin övgüye değer kişiliği ve cömertlik sıfatı, yaşayışına yakışan örnek davranışlarla ve beğenilmeye değer güzel ahlâkın süsüyle donanmış olup bütün işlerinde uğurlu ve övülmüş yolda, hoşnutluk verici ve beğenilmiş bir gidişte idi.
Şiir:
Kapısında ikbal ve kalıcı cömertlik, işlerinde ahlâkın ve güzel davranışın timsali, anlamındaki Arapça beyit.
Doğru inançlı ve sağlam itikatlı olup yaratılışı temiz, huyu yumuşak, alçakgönüllü, şeriata bağlı ve haramdan sakınan bir kimseydi. Cömertlik ve bağışın güçlü koluyla üstün bir kerem gösterip lütuf ve ihsan eliyle yoksulların ve güçsüzlerin gönlünü kazanırdı."
Mevlânâ Latîfî Çelebi, "Tezkire-i Şu'arâ"sında bu zatın hal tercümesini edibane şöyle yazıyor:
"Eşrafın önderi Mevlânâ Emîrî, Allah ona rahmet etsin, seyyidlik makamının sahibi seyyidlerden ve soyu sağlam eşraftandır. Şerefli adları Seyyid Mahmud'dur ve kendileri fazilet ve olgunluk erbabından sayılır. Sultan Bayezid ve Sultan Selim Han zamanlarında Nakîbüleşraf olup padişahımız Sultan Süleyman bahtiyar bir talihle tahta geçince fani âlemden bekâ âlemine göçtü.
Âlim, zâhid, hoşnutluğu kazanmış, aziz bir mücahid idi. Diğer bilgilerinden fazla, şiir ilminde ikinci bir Hassân, kaside tarzında Zahîr ve Hâkânî gibiydi. Belagat işaretli şu birkaç beyit, Bayezid yaratılışlı Sultan Bayezid'e söylediği kasidedendir:
İki cihanı iki Bayezid'e bağışladı
Tanrı, lütuf nazarıyla her birine baktı
Biri mana âleminde ufukların şöhreti
Biri hem sûrette hem manada güneş gibi meşhur
Biri Rahmânî feyzin nurlarının indiği yer
Biri gayûr gazi ordularının rehberi
Onun faziletleri Hakk'ın lütfu gibi sayısız
Bunun nitelikleri Hakk'ın sıfatı gibi sınırsız
Bu, doğrulukla şeriatın temeline hükümler koydu
O, zühd diyarını aşkla bayındır kıldı
Huyları sonsuz, çünkü her birinin
Gerek birine harcansın gücü yeten usta
Ne güzel cömertliğinin âdetleri, fazilet sahiplerini yetiştiren
Yüksek himmetinin parıltıları, huzur ehline feyiz veren
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mahdûm: oğul
- muallim: hoca, öğretmen
- mukaddimât-ı ulûm: ilimlerin giriş dersleri
- ittisâl: bağlanma, yanına katılma
- mülâzım: müderris adayı olarak bir müderrisin yanında bekleyen kişi
- nekâbet-i eşrâf: seyyid ve şeriflerin işlerine bakma görevi
- hâkim-i sadât-ı kirâm: şerefli seyyidlerin başındaki görevli
- bilâ-azl ve fâsıla: görevden alınmadan ve ara verilmeden
- dâr-ı kudse irtihâl: ölme
- me'mûnü'l-gâile: kötülüğünden emin olunan
- seyyid-i zîşân-ı Hüseynî: Hz. Hüseyin soyundan şerefli seyyid
- müteşerri' ve müteverri': şeriata uyan ve haramdan sakınan
- tufeyl: bir şeyin bağışıyla yararlandırılan kimse; burada "armağan edilmiş"
- ebyât: beyitler
Nakîbüleşraflık Makamı ve Seyyid Mahmud
Osmanlılarda seyyid ve şeriflerin işlerine bakacak bir makamın ilk izleri Yıldırım Bayezid dönemine kadar iner; 802 ramazanında [Mayıs 1400] kurulan bu makama ilk olarak Bursa'daki İshâkıyye zâviyesinin postnişini Seyyid Muhammed Nattâ' Hüseynî getirilmiştir. Makamın kurumlaşmasında dönüm noktası, II. Bayezid'in 900'de [1494] hocası Seyyid Abdullah'ın oğlu Seyyid Mahmud'u maaşlı olarak bu göreve atamasıdır. O güne kadar görevliler devletten düzenli ücret almaz, "nâzır" unvanıyla anılırdı. Yeni atamayla birlikte, Memlük yönetimindeki Mısır ve Suriye'de aynı işi yapan kişinin kullandığı "nakîbüleşraf" unvanı Osmanlılarda da benimsendi ve bu unvanı kullanan ilk kişi Seyyid Mahmud oldu. Ansiklopedi, onun ölümünü 944 [1537] olarak verir ve tarihin yanına soru işareti koyar.
Hüsameddin'in verdiği tarihler bununla tam örtüşmez. Metinde makamın kurulduğu yıl 810, ölüm yılı 943 ve görev süresi otuz üç yıldır. 943'ten otuz üç yıl geri gidildiğinde 910 [1504-05] çıkar. Bu, 810 rakamının 910 yerine yazılmış olabileceğini düşündürür (çıkarım). TDV'nin 900 [1494] tarihi esas alınırsa görev süresi kırk üç yıla yakın olurdu. Latîfî'den yapılan alıntıda ise Seyyid Mahmud'un, Süleyman'ın tahta geçtiği sırada öldüğü anlaşılacak biçimde yazılmıştır; Hüsameddin ve TDV ölümü 1537 dolaylarına koyduğundan bu cümle onlarla doğrudan bağdaşmaz. Okunan kaynaklarda bu fark açıklanmıyor.
Babası Seyyid Abdullah
Metin, Seyyid Abdullah'ı II. Bayezid'in Amasya'daki hocası ve onun yaptırdığı medresenin müderrisi olarak tanıtır. Tâcîzâde Câfer Çelebi maddesinde, Câfer Çelebi'nin ilk derslerini Amasya'da Şeyhîzâde Abdi, Muîdzâde Muhyiddin Mehmed ve Horasânîzâde Seyyid Abdullah Çelebi'den aldığı yazılıdır. Bu Horasânîzâde Seyyid Abdullah'ın Hüsameddin'in "el-Horasânî" dediği kişiyle aynı olması muhtemeldir, ancak okunan kaynaklar bunu açıkça söylemez (çıkarım). Metnin medrese için söylediği şey de açık değildir: Hüsameddin medreseyi Bayezid'in vali iken yaptırdığı biçiminde anlatır. Amasya'daki II. Bayezid Külliyesi'nin medresesi ise 1486'da tamamlanan külliyenin parçasıdır ve Bayezid o sırada padişahtı. Metindeki medresenin hangisi olduğu okunan kaynaklardan anlaşılamadı.
Latîfî'den Alınan Beyitler
Kasidenin başlıca konusu iki Bayezid'dir. Beyitlerin ikinci bölümünde biri şeriat esaslarına hükümler koyan, öteki zühd diyarını aşkla bayındır eden kişi olarak anlatılır. Birincisinin "mana âleminde", ikincisinin "sûrette ve manada" şöhretli sayılması, iki kişiden birinin tasavvuf büyüğü, ötekinin padişah olabileceğini düşündürür; ancak bu yorum yalnızca beyitlerin kendisinden çıkarılmıştır ve kaynak tarafından doğrulanmamıştır. Mecdî ve Latîfî'den yapılan alıntılar tezkirelerin kendi metinlerinden karşılaştırılamadı; Hüsameddin'in aktarımına dayanılarak çevrilmiştir.
Birgivîzâde Musliheddîn Mustafa Efendi'ye, Semâniye müderrisliğine ve Koca Emîr İbrâhim Efendi'ye dair okunan kaynaklarda bilgiye rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 7. Cilt, s. 354–355. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar