Özgün Metin

Vezin: Fe‘ilātün Fe‘ilātün Fe‘ilātün Fe‘ilün

Gerçi ‘ālem ṣadefinde bulınur niçe dürer
Söz gibi gūşa ṭoḳınmadı girān-māye güher
Mihr ü meh keffe-i mīzān u kevākibdür hem
Keh-keşān olsa ‘amūdı vü felek mīzān ger
Müşterī yevm-i ḥisāba dek anı vezn itse
Ḳıymetin bilmeye söz gevherinüñ ḳaṭre ḳadar
Olmasa bāġ-ı vücūd içre eger çeşme-i nuṭḳ
Gül ü reyḥān-ı cihān olmaz idi tāze vü ter
Ādemüñ nuṭḳ iledür rütbeti ḥayvān üzre
Ekl ü şurb ile cihān içre çi-ḥayvān çi-beşer
Nev‘-i insānede nuṭḳ ile tefāżul vardur
Ḫazef üzre ṣadefe dürr iledür nīteki fer
Saḳf-ı kāḫ-ı felegi tā ḥarem-i zīr-i zemīn
Lafẓ-ı “Kün”den ki Ḫudā itdi ‘imāret yek-ser
Mebde’-i nuṭḳ durur cümle-i mevcūdātuñ
Ger delīl ister iseñ bu söze iy ehl-i hüner
Dīde-i ‘ibret ile sūre-i Yāsīn’de yüri
Āyet-i “Kün fe-yekūn”ı oḳıyup eyle naẓar
Evvelā ṣādır olan nuṭḳ imiş eyle anı fehm
K’oldı mecmū‘-ı kemālāt-ı İlāh’a maẓhar
Gögden ol nāzil olurdı yire bī-şübhe vü şekk
Olsa ger dürr-i süḫandan ilerü bir cevher
Ḥadd-i ẕātinde sözüñ luṭfına ġāyet yoḳdur
Olsa mevzūn u muḳaffā daḫı zībā daḫı ter
Şāhid-i ḫūb durur ḥacle-i ma‘nāda süḫan
Aña ger vezn libās ola vü ṣan‘at zīver
Sīm sāḳına ṭaḳup ḳāfiye zerrīn ḫalḫāl
Ḥüsn-i maṭla‘ k’ola başına muraṣṣa‘ efser
Şübhe yoḳdur ki olup ḥüsn ü cemāline esīr
Olur āşüfte vü ālüftesi erbāb-ı naẓar
Ḥacle-i fikrde bir bikr durur şi‘r-i laṭīf
Maḥrem olmayana ḳābil degül açmaz mi‘cer
Şi‘r-i efsūn-ı mükerrem durur efsāne degül
S̱emer-i ma‘rifet ü fażl durur ṣanma semer
Şi‘r kim lafẓı ṣaḥīḥ ola vü ma‘nāsı ṣarīḥ
Ḳıymet olmaz aña dünyā ṭolusı sīm ile zer
Ola mażmūnı ḫuṣūṣā ki anuñ ḥikmet ü pend
Ṣanma şi‘r ol naẓar ehline olur nūr-ı baṣar
Līk ol şi‘r degül k’eyleye her aḥmaḳ u dūn
Ẓann idüp şi‘r anı şöhre-i şehr ü kişver
Ġażab u şehvet ile söyleye birḳaç hezeyān
Cehl ile ma‘nā vü elfāẓı idüp zīr ü zeber
Ola elfāẓı rekīk ü düşe ma‘nāsı saḳīm
Zu‘mı bu līk ola cümle şu‘arādan eş‘ar
Çoḳdur el’ān bu zemān içre anuñ gibi za‘īm
Ki ḳoyup kendüye bir maḫlaṣ idüp da‘vālar
Gāh Selmān geçinür gāhi Niẓāmī derilür
Yoḳ velī itdügi da‘vāda ma‘ānīden es̱er
Ṣanma kim her müteḫalliṣ geçinen şā‘ir olur
Var delīlüm bu söze itmez iseñ ger bāver
İkisinüñ de Mesīḥ olmaġ ile nāmları
Dem-i Deccāl ile bir mi nefes-i Peyġāmber
Şi‘rden şi‘re tefāvüt çoġ olur iy ‘ārif
Kimi ḥanẓal gibi telḫ ü kimi şīrīn çü şeker
Anı derk eylemez illā şu meẕāḳ erbābı
K’ola ṭab‘ında anuñ leẕẕet-i ‘irfāndan es̱er
Ḥayf kim ma‘rifete olmaya teşḫīṣ ü s̱emīn
Şebeden dūn ola farḳ olmaya dürr-i ezher
Siḥr-i Seḥbān’ı olup hem-ser-i jāj-ı Bāḳıl
Bir ola ḫār u gül ü zehr ü şeker ‘ayb u hüner
Ġalaṭ itdüm ġalaṭ itdüm bu ne sözdür ḥāşā
Cevheri çoḳdur olur cevhere elbette naẓar
Cevherüñ var-ise bāzāra getür iy ḫᵛāce
Çoġ olur aña ḫarīdār bulur ḳıymeti zer
Luṭf-ı ṭab‘ ile ḫuṣūṣā şeh-i ‘ālī-şānuñ
Ola idrāk-ı ma‘ānīde żamīri enver
Muṣṭafā Ḫān-ı yegāne şeh-i gerdūn-‘aẓamet
Ki odur milk-i sa‘ādetde Süleymān-ı diger
Luṭf-ı idrāk ile ser-defter-i ehl-i ‘irfān
Kerem ü cūd ile erbāb-ı seḫāya server
Sensin ol şāh ki ḳapuñda Ferīdūn’la Cem
Ger zemānuñda olaydı olalardı çāker
Ṭab‘-ı pākuñ şu ḳadar rūşen ü nūrānīdür
Ẕerreden kim görinür aña göre şems ü ḳamer
Şu‘arā ḫayline şāhum naẓaruñ eyle ziyād
Ki olur nāmuñuñ iḥyāsına bā‘is̱ bu nefer
Dimese nāmına Firdevsi eger Şeh-nāme
Şāh Maḥmūd cihān içre olur mıydı semer
Sa‘d-ı Zengī’nüñ adın kim bilür idi şāhā
Virmese Sa‘di Gülistān’la Büstān’da ḫaber
Şāha lāzım durur elbette du‘ā-gū meddāḥ
Ki ola medḥ ü s̱enāsında anuñ şām u seḥer
İtse in‘āmla iḥsān aña şāh-ı ‘ālī
Luṭf-ı ṭab‘ına delīl ola vü fażlından es̱er
Fażlī-i bende ferīdidür o fennüñ demidür
Naẓaruñ eyle mużā‘af kerem olsun bī-mer
Pehlevānī durur ol ‘arṣa-i naẓmuñ şāhum
İşde meydān berü gelsün şu ki var anda ciger
Çünki her vech ile mümtāzdur aḳrānından
Eyle mümtāz şehā sā’ire ḳılma hem-ser
Ḳurı da‘vāyı nidem çünki ġaraż ma‘nādur
Ehl-i ma‘nā göricek sözlerümi fehm eyler
Nice kim şāhları medḥ idüp erbāb-ı kelām
Vireler naẓm-ı laṭīf ile cihāna zīver
Naẓm-ı devletde olup ẕāt-ı şerīfüñ şeh-beyt
Ḥaşre dek medḥüñ ide Fażlī-i midḥat-güster

Günümüz Türkçesiyle

1. Dünyanın sedefinde nice inciler bulunur, ama kulağa söz kadar değerli bir cevher dokunmamıştır. (Kulağa takılan inci küpe ile kulağa ulaşan söz arasında bir ilgi kurulur.)

2. Güneş ile ay terazinin kefeleri, yıldızlar da tartı taşları olsa; Samanyolu terazinin direği, felek de terazinin kendisi olsa;

3. Müşteri yıldızı onu kıyamet gününe kadar tartsa, yine söz cevherinin değerini bir damla kadar bilemez. ("Müşteri" hem Jüpiter gezegeninin adıdır hem "alıcı" demektir.)

4. Varlık bahçesinde konuşma çeşmesi olmasaydı, dünyanın gülü ve reyhanı taze ve canlı olmazdı.

5. İnsanın hayvana üstünlüğü konuşma iledir; yiyip içmek bakımından dünyada hayvan da insan da birdir.

6. İnsanlar arasındaki üstünlük de konuşma iledir; tıpkı sedefin çömlek kırığına üstünlüğünün, içindeki inciden gelmesi gibi.

7. Allah, feleğin köşkünün tavanından yerin altındaki odalara kadar her şeyi baştan başa "Kün" (Ol) sözüyle kurdu.

8. Bütün varlıkların başlangıcı sözdür; ey hüner ehli, bu söze delil istersen,

9. İbret gözüyle Yâsîn suresinde dolaş, "Kün fe-yekûn" (Ol der, o da hemen olur) ayetini okuyup dikkatle bak.

10. Önce şunu anla: ilk ortaya çıkan şey söz imiş; Allah'ın bütün kemalleri onda görünmüştür.

11. Söz incisinden daha üstün bir cevher olsaydı, şüphesiz gökten yere o inerdi. (Gökten inen vahiy de sözdür.)

12. Sözün inceliği kendi özünde sonsuzdur; hele bir de vezinli, kafiyeli, süslü ve taze olursa.

13. Söz, anlam gerdeğinde bekleyen güzel bir gelindir; vezin ona elbise, sanat da süs olursa,

14. Kafiye onun gümüş baldırına altın bir halhal olarak takılsa, güzel bir matla da başına mücevherli bir taç olsa,

15. Şüphe yok ki bakış sahipleri onun güzelliğine esir olur, ona tutulup perişan olurlar.

16. İnce şiir, düşünce gerdeğinde el değmemiş bir kızdır; mahremi olmayana başörtüsünü açmaz.

17. Şiir, değerli bir büyüdür, masal değildir; o, bilgi ve faziletin meyvesidir, onu bir gece hikâyesi sanma. (Mısrada "s̱emer", meyve ile "semer", gece masalı arasında ses oyunu vardır.)

18. Sözü doğru, anlamı açık olan şiire dünya dolusu gümüş ve altınla bile değer biçilemez.

19. Hele konusu hikmet ve öğüt olursa, onu yalnızca şiir sanma; o, bakış ehlinin gözünün nurudur.

20. Ama her ahmağın ve aşağılığın, şehirde ve ülkede ün sanarak yazdığı şey şiir değildir.

21. Öyleleri öfke ve şehvetle birkaç saçma söz söyler, cahilliğiyle anlamı da sözleri de altüst eder.

22. Sözleri bayağı, anlamı çürüktür; yine de iddiası, kendisinin bütün şairlerin en şairi olduğudur.

23. Bu zamanda onun gibi iddiacı çoktur; kendilerine bir mahlas koyup davaya girişirler.

24. Kimi Selmân geçinir, kimine Nizâmî denir; ama iddialarında anlamdan bir eser yoktur. (Selmân-ı Sâvecî ve Nizâmî, ünlü İran şairleridir.)

25. Mahlas edinen herkesin şair olduğunu sanma; bu söze inanmazsan delilim var:

26. İkisinin adı da Mesih olduğu hâlde Deccal'in nefesi Peygamber'in, yani Hz. İsa'nın nefesiyle bir midir? (Hz. İsa'nın nefesi ölüleri diriltir; Deccal'e de "Mesih" denir.)

27. Ey ârif, şiirden şiire çok fark vardır; kimi Ebucehil karpuzu gibi acı, kimi şeker gibi tatlıdır.

28. Bunu ancak yaratılışında irfan lezzetinden bir iz bulunan tat ehli anlar.

29. Yazık olur, eğer bilgiye değer biçilmez, en parlak inci kara kehribardan aşağı tutulur ve aralarında fark gözetilmezse;

30. Sehbân'ın büyüleyici sözü Bâkıl'ın saçmasıyla bir sayılır; diken ile gül, zehir ile şeker, ayıp ile hüner bir olursa. (Sehbân, Arapların güzel konuşmasıyla, Bâkıl ise söz bilmezliğiyle ün salmış kişileridir.)

31. Yanıldım, yanıldım; haşa, bu nasıl söz. Cevheri tanıyanlar çoktur, cevhere elbette bakılır.

32. Ey hoca, cevherin varsa pazara getir; alıcısı çok olur, değeri altın bulur.

33. Hele yüce şanlı şahın gönlü, yaratılışının inceliğiyle anlamları kavramada pek aydındır.

34. O, eşsiz Mustafa Han'dır, gök azametli şahtır; saadet ülkesinde ikinci bir Süleyman'dır.

35. Kavrayışının inceliğiyle irfan ehlinin başı, kerem ve cömertliğiyle cömertlerin önderidir.

36. Sen öyle bir şahsın ki Ferîdun ile Cem senin zamanında yaşasalardı kapında kul olurlardı. (Ferîdun ve Cemşid, İran destanlarının efsanevi hükümdarlarıdır.)

37. Temiz yaratılışın öyle parlak ve nurludur ki güneş ile ay onun yanında bir zerre gibi görünür.

38. Şahım, şairler topluluğuna ilgini artır; çünkü adının yaşamasına bu topluluk sebep olur.

39. Firdevsî Şehnâme'yi onun adına söylemeseydi, Sultan Mahmud dünyada dillere destan olur muydu?

40. Şahım, Sa'dî Gülistan'da ve Bostan'da ondan söz etmeseydi, Zengî oğlu Sa'd'ın adını kim bilirdi?

41. Şaha elbette sabah akşam onu övüp yücelten, ona dua eden bir övücü gerekir.

42. Yüce şah ona nimet ve ihsanda bulunursa, bu onun yaratılışının inceliğine delil, faziletinden bir eser olur.

43. Kulun Fazlî bu sanatın eşsizidir, bu zaman onun zamanıdır; ilgini iki katına çıkar, keremin sınırsız olsun.

44. Şahım, o şiir meydanının pehlivanıdır; işte meydan, yüreği olan buraya gelsin.

45. Madem her bakımdan akranlarından üstündür, ey şah, onu seçkin kıl, ötekilerle bir tutma.

46. Boş iddiayı ne yapayım; amaç anlamdır, anlam ehli sözlerimi görünce anlar.

47. Söz sahipleri şahları övüp ince şiirle dünyayı süsledikçe,

48. Devlet manzumesinde senin şerefli varlığın en seçkin beyit olsun; övgü yayan Fazlî seni kıyamete dek övsün. ("Şeh-beyt", bir şiirin en güzel beytidir.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir kırk sekiz beyitlik bir kasidedir. Vezin remel bahrinin "fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilün" kalıbıdır; kafiye "-er" sesidir: dürer, güher, ger, ḳadar, ter ve sonraki beyitlerde aynı ses. Kaside, divan şiirinde büyüklere sunulan, genellikle bir giriş (nesib), övgü (medhiye), şairin kendinden söz ettiği bölüm (fahriye) ve dua bölümlerinden kurulan uzun şiirdir. Mustafa Özkat'ın tespitine göre memduhun adı 34. beyitte geçer, şair mahlasını 43. ve 48. beyitlerde olmak üzere iki kez kullanır. İlk on dokuz beyit sözün değerini anlatır, 20. beyitten 30. beyte kadar kötü şiir ve sahte şairler yerilir, 31-33. beyitler övgüye geçişi sağlar, 34-42. beyitler şehzadeyi över ve şairlerin hükümdarlar için önemini anlatır, 43-46. beyitler fahriyedir, son iki beyit duadır.

Özkat kasideyi divanın 15. kasidesi olarak yayımlar. Şiir iki mecmuada bulunur: Süleymaniye Kütüphanesi Âşir Efendi 314 numaralı mecmuada (vr. 107b) ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Revan 1966 numaralı mecmuada (vr. 149a). Başlık Revan nüshasında "Ḳaṣīde-i Fażlī berāy-ı Sulṭān Muṣṭafā", Süleymaniye nüshasında yalnız "Ḳaṣīde"dir.

Anlam ve Söz Sanatları

Kasidenin asıl konusu sözün ve şiirin değeridir. Özkat, Fazlî'nin şiir anlayışının en açık biçimde bu kasidede görüldüğünü söyler. Şair önce sözü bir inciye benzetir ve bu benzetmeyi terazi imgesiyle genişletir: güneş ile ay kefeler, yıldızlar tartı taşları, Samanyolu direk, felek terazi olsa bile söz tartılamaz. Üçüncü beyitteki "Müşterī", hem Jüpiter gezegeni hem alıcı anlamıyla bir tevriyedir; terazi ve pazar imgesi 32. beyitte "bāzār", "ḫarīdār" ve "ḳıymet" kelimeleriyle yeniden döner. Yedinci ve on birinci beyitler arasında sözün üstünlüğü dinî bir temele bağlanır: âlem Allah'ın "Kün" emriyle var olmuştur, gökten inen vahiy de sözdür. Bu beyitlerde Yâsîn suresindeki "Kün fe-yekûn" ayetine yapılan telmih açıktır.

Kasidenin en çok dikkat çeken yeri 13-16. beyitlerdir. Özkat bu beyitleri şöyle açıklar: söz, vezin elbisesini ve sanat süsünü giydikten sonra anlam gerdeğindeki güzel bir gelin olur; kafiye onun gümüş baldırına takılmış altın halhal, güzel bir matla başındaki mücevherli taçtır. Şiir, düşünce gerdeğinde el değmemiş bir kızdır ve mahremi olmayana yüzünü açmaz. Özkat bu tasvirde XVI. yüzyıl gelinlerinin süslerine ve gerdek gecesinde yüz açma âdetine dair bir gözlem de görür. Teşbih ve istiare zinciri, şiir sanatının terimleriyle gelin süslerini aynı düzlemde buluşturan bir tenasüp kurar.

20-30. beyitler kötü şiirin ve sahte şairin eleştirisidir. Özkat'ın özetine göre Fazlî burada, ün peşindeki cahillerin öfke ve hevesle saçma sözler söylediğini, kendine bir mahlas bulan herkesin şairlik davasına kalkıştığını, kiminin Selmân, kiminin Nizâmî geçindiğini anlatır. 26. beyitteki delil ustacadır: Deccal'e de Mesih denir, ama onun nefesi Hz. İsa'nın ölü dirilten nefesiyle bir değildir. 27. beyitteki acı Ebucehil karpuzu ile şeker, 30. beyitteki diken ile gül, zehir ile şeker, ayıp ile hüner karşıtlıkları tezat sanatının örnekleridir. 31. beyitte şair "Ġalaṭ itdüm ġalaṭ itdüm" diyerek kendi sözünü geri alır ve değer bilen bir hükümdarın varlığına geçer; bu, girişten övgüye geçmek için kullanılan bir dönüş beytidir.

Övgü bölümünde şehzade "Süleymān-ı diger", ikinci bir Süleyman diye anılır. Bu söz hem Hz. Süleyman'a hem de şehzadenin babası Kanuni Sultan Süleyman'a işaret edebilir. 39. ve 40. beyitlerde şair, Firdevsî'nin Şehnâme'si sayesinde Gazneli Mahmud'un, Sa'dî'nin Gülistan ve Bostan'ı sayesinde Fars atabeyi Zengî oğlu Sa'd'ın adının yaşadığını hatırlatır. Özkat dipnotunda Sa'd'ın, Atabeg Ebubekir'in babası olduğunu ve 1203'ten 1226 ya da 1231'e kadar hüküm sürdüğünü belirtir. Bu örnekler, sözün değeri üzerine kurulan girişi şairin hükümdardan beklediği himayeye bağlar.

Tarihî Bağlam

Revan nüshasındaki başlık ve 34. beyitteki "Muṣṭafā Ḫān" sözü, kasidenin Şehzade Mustafa'ya sunulduğunu gösterir. Fazlî, Şehzade Mehmed'in 1543'te ölümünden sonra Amasya sancakbeyi Mustafa'nın divan kâtibi olmuş ve 1553'e kadar onun hizmetinde kalmıştır; Özkat'a göre Fazlî'nin 27. kasideye kadarki bütün kasideleri Mustafa için yazılmıştır. Bu kasidenin hangi yıl yazıldığı bilinmez. 38-45. beyitlerde şairin, kendisini akranlarından ayırmasını ve ilgisini iki katına çıkarmasını istemesi, şehzadenin çevresindeki şairler arasındaki rekabeti de yansıtır. Hüseyin Hüsameddin'in anlattığına göre Mustafa'nın Amasya'daki sarayında edebiyata düşkün bir meclis vardı ve divan kâtibi Fazlî Çelebi bu meclisin şairlerinden biriydi.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005, s. 167-171, kaside no. 15 (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi 314, vr. 107b; Topkapı Sarayı Müzesi Ktp., Revan 1966, vr. 149a); ayrıca s. 39-40 (şiir anlayışı), s. 52 (kasideler üzerine) ve s. 77, https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5E/T0051713.pdf.
  • Hasan Aksoy, "Kara Fazlî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 360-361, https://islamansiklopedisi.org.tr/kara-fazli.

Çevrimiçi kaynaklar