Özgün Metin

Vezin: Mefā‘ilün Fe‘ilātün Mefā‘ilün Fe‘ilün

Müyesser oldı yine iltifāt-ı sulṭānī
Zihī nihāyet-i ās̱ār-ı luṭf-ı Yezdānī
Ṭulū‘ idüp şeref evcinde kevkeb-i iḳbāl
Cihān-ı cānı cinān gibi ḳıldı nūrānī
Açıldı gülşen-i devletde ġonce-i maḳṣūd
Müzeyyen eyledi gül gibi ravża-i cānı
Uyandı dīde-i iḳbāl baḫt-ı ḫᵛāb-ālūd
Yüzine āb ṣaçup keff-i cūd-ı Raḥmānī
Uyandı lem‘a-i iḳbāl ile çerāġ-ı ümīd
Münevver oldı yine baḫtumuñ şeb-istānı
Sipihr-i defter-i devletde ḳıldı nāmumı s̱ebt
Ki buldı nāme-i baḫtum anuñla ‘ünvānı
Zihī kemāl-i şeref zī nihāyet-i iḳbāl
Müyesser oldı şehüñ intisāb-ı dīvānı
Ne şehdür ol ki aña şevket ü ṣalābetle
Sikender olmaya s̱ānı meger ola s̱ānī
Emīr-i arş-ı serīr u ḫıdīv-i mihr-i żamīr
K’anuñ durur şeref-i şemsi ḳadr-i keyvānı
‘Alī-seḫā vü Muḥammed-ḫiṣāl u ‘Os̱mān-şerm
Ki ‘adlidür ‘Ömerī Bū [Bekir’dür] īmānı
Netīce-i şeref-i Ḥażret-i Süleymān’ı
Nebīre-i neseb-i ḫüsrevān-ı ‘Os̱mānī
Güzīn ü ekber-i şeh-zādegān-ı şāh-ı cihān
K’odur mebānī-i ‘adle zemānede bānī
Cihānı bāni-i inṣāfı eyledi ma‘mūr
Anuñla buldı fer inṣāf bu cihān-bānı
Sirāc-ı millet ü dīn Şāh Muṣṭafā ā‘nī
Nihāl-i bār dur[ur] būstān-ı sulṭānī
‘Inān-ı ‘adli anuñ virdi destine çü Ḫudā
Semend-i devleti sürsin ki aldı meydānı
Ser-i ‘adū n’ola ġalṭān olursa kūy-ṣıfat
Çü dest-i mihrine tevfīḳ ṣundı çevgānı
Alursa destine tīġ-ı şecā‘ati bir dem
Hirās u ḫavf ile düşmen revān ider cānı
Oḳ alsa destine ehl-i ḳubūr dirler hep
Kemānuñ oḳına ā‘dā hemīşe ḳurbānı
Çü rezme ‘azm ide iḳbāl ile ḫalāṣ içün
Hezār Rüstem ider ḥaḳḳa fetḥ-i destānı
Çü ḳaṣd-ı bezm ide sāḳī-i zer-piyāle-i mihr
Şarābla pür ider cām māh-ı tābānı
Degül mi devlete dāll iy kerīm kim bir bir
Gelür işigüñe dünyānuñ ehl-i ‘irfānı
Teveccühi fużalānuñ cenāb-ı ḳadrüñedür
Ḫarīmsin çü maḳādīr-i nev‘-i insānı
Bahā-yı cevheri ṣarrāf-ı cevherī añlar
Güher nedür ne bilür bile dür-fürūş ānı
Ma‘ārif ehline ḳıl her-dem iltifātı ziyād
K’odur zekāvet ü ‘aḳluñ delīl ü bürhānı
Çü ‘aḳl u fehm ola sulṭāna yār lā-büd olur
Seḫā vü ‘adl ile mi‘mār-ı milk-i iḥsānı
Çü milke adl ola memlūke luṭf mūcib olur
Ḳabūl-i ‘ālemiyān u rıżā-yı Sübḥānī
Çü şehden ola Ḫudā rāżı vü cihān şākir
Ḥaḳīḳaten olur ol ṣūretā cihān-bānı
Fütāde Fażlī egerçi ki bī-fażīletdür
Çü fażla bestesi vardur revā idi anı
Müşerref eylemek envā‘-ı iltifātuñla
Niteki eyledüñ iy şāh ẓıll-ı Yezdān’ı
Faḳīr ise n’ola vardur kemāle dest-resi
Kemāl ehline ḳılsañ revādur iḥsānı
Zihī kemāl ki ḥüsn-i kelām ile oldı
Senüñ gibi ulu şeh-zādenüñ s̱enā-ḫvānı
Kemāl ü devlet ile çün ṭapuñ durur ḫāḳān
Ḳuluñ da ḥüsn-i kelām ile oldı ḫāḳānī
Selāset-i süḫanum ger işitse nāṭıḳ ide
Maḳāl-i sellemehu’llāh lisān-ı Selmānī
Hemīşe maẓhar-ı luṭf olduġınca şāhlara
Kelām-ı pāk u kemāl ehli iy kerem kānı
Kemāl-i pīr olup devlet ile ol kāmil
Kemāl-i ḳudretüñ olmaya hīç noḳṣānı
Kemāli ile ola yār u yāverüñ her-dem
‘İnāyet-i Hemedānī vü luṭf-ı Rabbānī
O tāze ġonce k’açıldı riyāż-ı devletde
Müdām ola ter ü tāze çü naḫl-i büstānī

Günümüz Türkçesiyle

1. Sultanın iltifatı yine nasip oldu; ne güzel, Allah'ın lütfunun eserlerinin vardığı son nokta.

2. İkbal yıldızı şeref doruğunda doğdu ve can dünyasını cennetler gibi nurlandırdı.

3. Devlet gül bahçesinde maksat goncası açıldı ve can bahçesini gül gibi süsledi.

4. Rahman'ın cömert avucu yüzüne su serpince, uykulu talihin ikbal gözü uyandı.

5. Ümit kandili ikbal parıltısıyla yeniden tutuştu; talihimin gece odası yine aydınlandı.

6. Adımı devlet defterinin göğüne kaydetti; talihimin mektubu onunla başlığını buldu.

7. Ne kemal bir şeref, ne yüce bir ikbal: şehin divanına bağlanmak nasip oldu.

8. Ne şahtır o ki şevkette ve sağlamlıkta İskender ona eş olamaz, olsa olsa ikinci olur. ("S̱ānī" hem eş, denk hem ikinci demektir.)

9. Tahtı arş olan bir emir, gönlü güneş gibi bir hükümdardır; güneşin şerefi ve Zühal'in yüceliği onundur.

10. Cömertliği Ali'nin, huyu Muhammed'in, hayası Osman'ın gibidir; adaleti Ömer'in, imanı Ebû Bekir'in imanıdır.

11. O, Hazret-i Süleyman'ın şerefinin meyvesi, Osmanlı hükümdarları soyunun torunudur.

12. Cihan şahının şehzadelerinin seçkini ve en büyüğüdür; zamanında adalet binalarını kuran odur.

13. İnsafın kurucusu (olan o) cihanı mamur etti; bu cihanı yöneten insaf da onunla parlaklık buldu.

14. O, milletin ve dinin kandili, yani Şah Mustafa'dır; sultanlık bahçesinin meyve veren fidanıdır.

15. Allah adaletin dizginini onun eline verdiğine göre devlet atını sürsün, çünkü meydanı o aldı.

16. Allah onun sevgi dolu eline başarı çevgânını sunduğuna göre, düşmanın başı top gibi yuvarlansa şaşılır mı. (Çevgân, at üstünde topa vurulan değnektir.)

17. Eline bir an yiğitlik kılıcını alsa, düşman korkudan ve dehşetten canını verir.

18. Eline ok alsa kabir ehli hep şöyle der: düşmanlar daima onun yayının okuna kurbandır.

19. Kurtuluş için ikballe savaşa niyet edince, bin Rüstem doğrusu onun adına destan açar.

20. Meclis kurmayı dileyince, güneşin altın kadehli sakisi parlak ayın kadehini şarapla doldurur.

21. Ey cömert kişi, dünyanın irfan sahiplerinin birer birer kapına gelmesi devletine delil değil midir.

22. Faziletlilerin yönelişi senin yüce katınadır; çünkü insan türünün değerleri senin katında korunur. (Mısradaki "ḫarīm" kelimesi, korunan kutsal alan anlamında alınmıştır.)

23. Mücevherin değerini mücevher sarrafı anlar; inci satıcısı bile güherin ne olduğunu bilmez.

24. Marifet ehline iltifatını her an artır; çünkü bu, zekânın ve aklın delili ve kanıtıdır.

25. Akıl ve anlayış sultanın dostu olunca, o mutlaka cömertlik ve adaletle ihsan ülkesinin mimarı olur.

26. Ülkede adalet, kullara lütuf olunca, bu, âlemin kabulüne ve Allah'ın rızasına sebep olur.

27. Allah şahtan razı, cihan da ona şükreder olunca, o hem gerçekte hem görünüşte cihanın koruyucusu olur.

28. Düşkün Fazlî gerçi faziletsizdir; ama fazla, yani lütfa bağlılığı olduğu için ona şeref vermek yerinde olur. (Mahlas "fażīlet" ve "fażl" kelimeleriyle oynanmıştır.)

29. Ey şah, onu türlü iltifatlarınla şereflendirmek (yerinde olur), nitekim öyle de yaptın, ey Allah'ın gölgesi. (Mısraın sonundaki "ẓıll-ı Yezdān'ı" ifadesinin cümleye bağlanışı tam açık değildir.)

30. Fakir ise ne olur, eli kemale erişir; kemal ehline ihsan etsen yerindedir.

31. Ne kemaldir ki güzel sözüyle senin gibi ulu bir şehzadenin övücüsü oldu.

32. Senin kapın kemal ve devletle hakan olduğuna göre, kulun da güzel sözle bir Hâkânî oldu. (Hâkânî, İranlı kaside şairidir; ad "hakan" kelimesiyle oynanmıştır.)

33. Sözümün akıcılığını işitse Selmân'ın dili "Allah onu esenliğe erdirsin" sözünü söyler. ("Sellemehu'llāh" ile İranlı kaside şairi Selmân'ın adı arasında ses oyunu vardır.)

34. Ey kerem madeni, temiz söz ve kemal sahipleri şahların lütfuna mazhar oldukça,

35. O kâmil (şehzade) devletle kemale erip yaşlansın, kudretinin kemaline hiç eksiklik gelmesin.

36. Her şeyi bilenin inayeti ve Rabbin lütfu bütün kemaliyle her an dostun ve yardımcın olsun. ("Hemedānī" kelimesi Farsçada "her şeyi bilen" anlamındaki "hemedān"a bağlanırsa Allah kastedilmiş olur.)

37. Devlet bahçesinde açılan o taze gonca, bahçe fidanı gibi daima taze ve diri kalsın.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir otuz yedi beyitlik bir medhiye kasidesidir. Vezin müctes bahrinin "mefā‘ilün fe‘ilātün mefā‘ilün fe‘ilün" kalıbıdır. Kafiye "-ānī" sesidir (sulṭānī, Yezdānī, nūrānī, cānı, Raḥmānī...); redif yoktur. Başlığı "Ḳaṣīde-i Fażlī Çelebi"dir. Şehzade Mustafa 14. beyitte "Şāh Muṣṭafā" diye adıyla anılır, mahlas 28. beyitte geçer. Kasidenin nesip bölümü yoktur; ilk yedi beyit şairin kendi talihinin açılışını anlatır, 8. beyitten itibaren şehzadenin övgüsüne geçilir, 24-27. beyitlerde şehzadeye öğüt verilir, 28-33. beyitler şairin kendi durumunu ve şiirini anlatır, son dört beyit duadır.

Metin yalnız Süleymaniye Kütüphanesi Âşir Efendi 314 numaralı mecmuada (vr. 106b) bulunur. 10. beyitteki "Bekir'dür" kelimesi nüshada "ḳaçaġa" biçimindedir; Özkat bunu anlama uygun bulmadığı için düzeltmiş ve köşeli parantez içinde vermiştir. 14. beyitteki "dur[ur]" da neşirde yapılmış bir tamamlamadır.

Anlam ve Söz Sanatları

Kasidenin ilk beyitleri bir sevinç haberinin dilidir. İkbal yıldızı doğar, maksat goncası açılır, uykulu talihin gözü Rahman'ın avucundan serpilen suyla uyanır, ümit kandili yeniden tutuşur. Bu sevincin sebebi 6. ve 7. beyitlerde söylenir: şairin adı devlet defterine yazılmış, şehin divanına intisap etmek ona nasip olmuştur. Özkat bu iki beyti, kasidenin şairin Şehzade Mustafa'ya divan kâtibi olarak atanması üzerine yazıldığına delil olarak gösterir. Altıncı beyitteki "defter", "nāme" ve "‘ünvān" kelimeleri kâtiplik mesleğine uygun bir tenasüp oluşturur. Beşinci beyitteki "ateşi uyandırmak" deyimi, Özkat'ın derlediği deyimler arasındadır.

Övgü bölümünde Mustafa, Hazret-i Süleyman'ın şerefinin meyvesi, Osmanlı soyunun torunu ve cihan şahının şehzadelerinin "seçkini ve en büyüğü" olarak anılır (11-12. beyitler); 14. beyitte de sultanlık bahçesinin meyve veren fidanıdır. 10. beyitte cömertliği Hz. Ali'ye, huyu Hz. Muhammed'e, hayası Hz. Osman'a, adaleti Hz. Ömer'e, imanı Hz. Ebû Bekir'e benzetilir; şehzade bu yolla dört halifenin erdemlerini kendinde toplayan bir hükümdar adayı olarak sunulur. 15-19. beyitlerde savaş ve av imgeleri, 20. beyitte meclis imgesi kullanılır: güneş altın kadehli bir saki olur ve ayın kadehini doldurur.

21. beyitten sonra kaside, irfan ehline ilgi göstermenin bir hükümdar için ne kadar önemli olduğunu anlatan bir öğüt bölümüne döner. 23. beyitteki "mücevherin değerini mücevher sarrafı anlar" sözü, Özkat'ın Fazlî'nin şiirlerinde tespit ettiği atasözlerinden biridir; "altının kıymetini sarraf bilir" atasözünün şiirdeki karşılığıdır. Şair bu öğütle kendi durumuna geçer: 28. beyitte mahlasını "fażīlet" ve "fażl" kelimeleriyle oynatarak faziletsiz olduğunu, ama lütfa bağlı olduğunu söyler. 32. beyitte şehzadenin kapısı "hakan" olduğu için kendisinin de "Hâkânî" olduğunu, 33. beyitte Selmân'ın dilinin bile sözünü işitse onu takdir edeceğini söyler. Hâkânî ve Selmân, kaside türünün Fars edebiyatındaki büyük adlarıdır; şairin kendini onlara benzetmesi kasidelerde sık görülen fahriye geleneğine uyar. Kasidenin son beyti, devlet bahçesinde açılan taze goncanın daima taze kalması dileğidir.

Tarihî Bağlam

Kara Fazlî önce Manisa sancakbeyi Şehzade Mehmed'in divan kâtibiydi. Mehmed 6 Kasım 1543'te genç yaşta ölünce Fazlî, o sırada Amasya sancakbeyi olan Şehzade Mustafa'ya divan kâtibi olarak atandı ve Mustafa'nın öldürüldüğü 1553 yılına kadar Amasya'da kaldı. Özkat'a göre bu kaside, Fazlî'nin Mustafa'ya divan kâtibi olarak atanması üzerine yazılmıştır; bu durumda kaside 1543'ten kısa bir süre sonra, Amasya'da yazılmış olmalıdır. Hüseyin Hüsameddin de Mustafa'nın Amasya'daki meclisini anlatırken "kâtib-i dîvânı Fazlî Çelebi şu'arâdan idi" der. Özkat'a göre Fazlî'nin 27. kasideye kadarki bütün kasideleri Mustafa için yazılmıştır ve bu kaside o dizinin ilk halkası sayılabilir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005, s. 164-167, kaside no. 14 (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi 314, vr. 106b); ayrıca s. 9 ve 19 (hayatı), s. 43 (atasözleri), s. 51 (kasideler üzerine) ve s. 90 (deyimler), https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5E/T0051713.pdf.
  • Hasan Aksoy, "Kara Fazlî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 360-361, https://islamansiklopedisi.org.tr/kara-fazli.

Çevrimiçi kaynaklar