Merzifonlu Muallim İbrâhim Cûdî (1850-1931), XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında yaşamış bir öğretmen, mebus ve şairdir. Merzifon'da doğmuş, ilk tahsilini Amasya'da yapmış, ömrünün büyük kısmını Beşiktaş, Selanik ve İstanbul mekteplerinde Türkçe, Arapça, Farsça, edebiyat ve felsefe okutarak geçirmiştir. II. Meşrutiyet'in ilk Meclis-i Mebûsan'ına Amasya mebusu olarak girmiş, 1917'de Isparta'dan mebus seçilmiştir. Uzun yıllar ders verdiği için adı "Muallim" unvanıyla anılır; aynı mahlası taşıyan Trabzonlu Cûdî Efendi'den ayırmak için de kaynaklarda "Merzifonlu" ya da "Merzifonî" diye geçer.
Cûdî, divan şiiri geleneğini XX. yüzyıla taşıyan son şairlerden biridir. Şiirlerini yayımlamaktan kaçınmış, yalnız bir kısmı dergilerde ve şair tezkirelerinde çıkmıştır. Çağdaşları şiirlerinin birkaç divan dolduracak kadar çok olduğunu, ama basılamadığı için kaybolma tehlikesine düştüğünü yazmıştı. Bugün İstanbul'da tek nüsha bir divanı bilinmektedir ve bu divan 2017'de Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde hazırlanan iki yüksek lisans teziyle baştan sona çeviriyazıya aktarılmıştır. Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu kendi hemşehrisi sayar; Cûdî de Birinci Dünya Savaşı üzerine yazdığı uzun "Harb-i Umûmî" kasidesini kendi eliyle yazıp "Amasya Müverrihi" diye andığı Hüsameddin'e hediye etmiştir. Merzifon'un XIX. yüzyılda yetiştirdiği şairler arasında Merzifon'un Ünlü Şahsiyetleri yazısında da anılır.
Hüsameddin'in Kaydı
Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin sekizinci cildinde, adı "cim" harfiyle başlayan Amasyalıları sıraladığı bölümde Cûdî'ye uzun bir madde ayırır. Şairi şahsen tanıyan, ondan şiir isteyen ve cenazesinde bulunan bir yazarın kaydı olduğu için madde ayrı bir değer taşır. Hayatını anlatan kısım şöyledir:
Cûdî İbrâhim Bey-Mu'allim Merzifonludur. Hüseyin Efendi bin Ahmed bin Mustafa bin Abdullah'ın mahdûmudur. Merzifon'un Hacı Bâlî Mahallesi'nde 1267 senesi muharreminde doğdu. İki yaşında iken pederinin vefâtıyla vâlidesi yanında büyüdü. Sıbyân mektebinde hıfz-ı Kur'ân ederek fünûn-ı ibtidâ'iyyeyi Amasya Rüşdiyyesinde görüp medrese tahsîline başladı. Amasya'da Şirvânî Mustafa Efendi'den tahsîl-i ulûm edib 1291'de İstanbul'a gitdi. Bir yıl kadar tahsîlini ikmâle çalışdı. 1292'de açılan müsâbaka imtihânında isbât-ı ehliyet etdiğinden Beşiktaş'ta Askerî Rüşdiyye mektebinde Türkçe mu'allimi oldu. Üç yıl bu vazîfesini îfâ etdikten sonra 1296'da Selânik'te ilk te'sîs ve küşâd edilen Terakkî mekteb-i husûsîsine mu'allim oldu. Bu mektebte fünûn-ı muhtelifeden yedi yıl tedrîsât ile iştigâl etdikten sonra 1304'de yine orada İdâdî-i mülkî mektebine mu'allim oldu. Yıllarca bu mektebte kalıp vezâ'if-i tedrîsini hüsn-i îfâ ederek mu'ahharan Selânik Rüşdiyye-i askeriyyesine Türkçe ve ba'dehû Arabça mu'allimi oldu. 1326 senesi cumâdelâhiresinde meşrûtiyet i'lân edildiğinden açılan meb'ûsân intihâbâtında taraf-ı âcizânemden verilen îzahât üzerine Amasya meb'ûsu olup İstanbul'a geldi. Meclis-i Meb'ûsan'ın ilk feshine kadar vazîfesine devâm etdi. 1330'da Gelenbevî Mekteb-i idâdîsine edebiyât ve Mercân mekteb-i idâdîsine Türkçe mu'allimi oldu. 1331'de mezkûr mektebler sultânîye kalb edildiğinden Gelenbevî mekteb-i sultânîsine edebiyât ve felsefe mu'allimi olarak ibkâ edildi. 1333'de terfî'an Bezm-i âlem Vâlide sultânîsine edebiyât mu'allimi oldu. 1335'de açılan intihâbâtda Isparta meb'ûsu olup mu'allimlik uhdesinde ibkâ edildi. Meclisin feshine kadar her iki vazîfeyi de gördü. Sonra mu'allimlik vazîfesine devâm edib İstanbul civârında Yeşilköy'de ikâmet etdi. 1340'da sinni kemâle erdiğinden tekâ'üd edilip mütâla'a-i edebiyât ve tanzîm-i eş'âr ile dem-güzâr oldu. Mu'ahharan Yeşilköy'den kalkıp Kâdıköyü'nde mahdûmu Ahmed Azmî Bey'in hânesine nakl-i ikâmet ve orada 1350 senesi cumâdelûlâsının beşinci gecesi âlem-i ebediyyete göçüp gitdi. Âlim, şâir, fâzıl, elsine-i selâsede mahâreti müsellem, feylesof-meşreb, muktesid, inzivâyı sever, edîb-i meşhûr idi. Derd-i ma'îşet kendisini mu'allimliğe çabuk atmayıp da medrese tahsîlini ikmâl, kavâ'id-i kelâmiyyeye ve tefsîr ve hadîse âid ma'lûmâtını tevsî' edebilseydi, fezâ'il-i ilmiyyesi daha yüksek, akâ'id-i dîniyyesi daha sağlam olurdu. Çünkü gâyet zekî, kuvve-i hâfızası mükemmel, karîhası gâyet ceyyid idi.
Günümüz Türkçesiyle kayıt şunu söyler: Cûdî İbrâhim Bey, Muallim diye tanınır ve Merzifonludur. Hüseyin Efendi bin Ahmed bin Mustafa bin Abdullah'ın oğludur. 1267 yılının muharrem ayında [Kasım 1850] Merzifon'un Hacı Bâlî Mahallesi'nde doğdu. İki yaşındayken babası ölünce annesinin yanında büyüdü. Sıbyan mektebinde Kur'an'ı ezberledi, ilk bilgileri Amasya Rüşdiyesi'nde aldı ve medrese tahsiline başladı. Amasya'da Şirvânî Mustafa Efendi'den ders okuduktan sonra 1291'de [1874] İstanbul'a gitti ve bir yıl kadar tahsilini tamamlamaya çalıştı. 1292'de [1875] açılan yarışma sınavında yeterliğini gösterdiği için Beşiktaş'taki Askerî Rüşdiye'ye Türkçe muallimi oldu. Bu görevi üç yıl yürüttükten sonra 1296'da [1878-79] Selanik'te ilk kez kurulup açılan Terakkî adlı özel mektebe muallim oldu. Bu mektepte yedi yıl çeşitli dersler okuttuktan sonra 1304'te [1886-87] yine Selanik'te Mülkiye İdadisi'ne geçti. Yıllarca orada kalıp görevini iyi yürüttü, daha sonra Selanik Askerî Rüşdiyesi'ne önce Türkçe, ardından Arapça muallimi oldu. 1326 yılının cemaziyelahir ayında [Temmuz 1908] Meşrutiyet ilan edilince yapılan mebus seçimlerinde, Hüsameddin'in kendi ifadesiyle "benim verdiğim açıklamalar üzerine", Amasya mebusu seçilip İstanbul'a geldi ve Meclis-i Mebûsan ilk kez kapatılıncaya kadar görevini sürdürdü. 1330'da [1912] Gelenbevî İdadisi'ne edebiyat, Mercan İdadisi'ne Türkçe muallimi oldu. 1331'de [1912-13] bu mektepler sultaniye dönüştürülünce Gelenbevî Sultanisi'nde edebiyat ve felsefe muallimi olarak bırakıldı. 1333'te [1914-15] terfi ederek Bezm-i Âlem Vâlide Sultanisi'nin edebiyat muallimi oldu. 1335'te [1916-17] yapılan seçimlerde Isparta mebusu oldu, muallimliği de üzerinde bırakıldı ve meclis kapanıncaya kadar iki görevi birlikte yürüttü. Ardından muallimliğe devam ederek İstanbul yakınındaki Yeşilköy'de oturdu. 1340'ta [1921] yaşı dolduğu için emekliye ayrıldı, vaktini edebiyat okumak ve şiir yazmakla geçirdi. Sonra Yeşilköy'den Kadıköy'e, oğlu Ahmed Azmî Bey'in evine taşındı ve orada 1350 yılı cemaziyelevvel ayının beşinci gecesi [Eylül 1931] hayata gözlerini yumdu. Âlim, şair, faziletli, üç dildeki ustalığı herkesçe kabul edilen, filozof tabiatlı, tutumlu, yalnızlığı seven tanınmış bir edipti. Hüsameddin'e göre geçim derdi onu muallimliğe erken itmeseydi de medrese tahsilini tamamlayıp kelam, tefsir ve hadis bilgisini genişletebilseydi, ilmî faziletleri daha yüksek, dinî inançları daha sağlam olurdu; çünkü son derece zeki, hafızası kuvvetli, kavrayışı çok iyiydi.
Hüsameddin maddenin devamında İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın Son Asır Türk Şâirleri'ndeki övgü dolu değerlendirmesini aktarır. Ardından Cûdî'nin, İnal'ın kardeşi Ahmed Tevfik Bey'in ölümü üzerine Yeşilköy'den yazdığı 6 Haziran 1339 [1923] tarihli mektubu verir. Cûdî bu mektupta, kendisi önce ölürse Merzifonlu olduğu için hemşehrisi saydığı Sünbül Efendi'nin yanına gömülmek istediğini, edipler kabrine bir taş dikerse üzerine "Şi'rden başka safâ peymânesi nûş etmedim" diye başlayan gazelinin yazılmasını dilediğini söyler. Hüsameddin iki dipnotla bu dileğin nasıl sonuçlandığını anlatır: şair Karaca Ahmed Mezarlığı'na gömülmüş, başına da "Divriğili İbrâhîm Ağa" adına kazınmış bir taş dikilmiştir. Hüsameddin, Sünbül Efendi'nin yanına kabul edilmemesini kendi kanaatiyle açıklar; muallim olduğu günden beri onu oruç tutarken ve namaz kılarken gören olmadığını, buna karşılık mezhepler, tarikatlar ve din adamları aleyhindeki sözlerini işitenlerin çok olduğunu yazar. Bu sert hüküm, maddenin başındaki "akaidi daha sağlam olurdu" cümlesiyle birlikte okunmalıdır ve tarihçinin şahsî görüşüdür. Maddenin son kısmı cenazeyi ve aileyi anlatır:
Cûdî Efendi kendisinin yetiştirdiği Selânik erenlerinden ve binlerce şâkirdân-ı irfânından cenâze alâyı beklerken hazret-i Kemâl ile iki oğlundan ve yirmiyi geçmeyen avâm ve ameleden başka cenâzesinde kimseyi göremedim. Cûdî Bey, 1301'de Selânik'te te'ehhül edib üç erkek evlâdı dünyâya geldi. Birinci oğlu Mehmed Nûru'l-hudâ Bey kendisinden evvel vefât etdi. Diğer oğulları Ahmed Azmî, Hüseyin Sâfî Beylerin her biri ricâldendir.
Günümüz Türkçesiyle: Cûdî Efendi'nin yetiştirdiği Selanikli aydınlardan ve binlerce öğrencisinden oluşan bir cenaze alayı beklerken, cenazesinde Mahmud Kemal Bey ile iki oğlundan ve sayısı yirmiyi geçmeyen halk ve işçiden başka kimseyi göremedim. Cûdî Bey 1301'de [1883-84] Selanik'te evlendi ve üç oğlu dünyaya geldi. İlk oğlu Mehmed Nûrulhüdâ Bey kendisinden önce öldü. Öteki oğulları Ahmed Azmî ve Hüseyin Sâfî Beylerin her biri devlet hizmetinde tanınmış kimselerdendir. Hüsameddin bu satırların ardından Cûdî'nin kendisine yazıp verdiği "Harb-i Umûmî" kasidesini tam metin olarak yayımlar.
Hayatı
Hüsameddin'in kısa tuttuğu çocukluk yılları, Merzifon Şâirleri yazarı Vehbi Cem Aşkun'a ve öteki çağdaş kaynaklara dayanan araştırmalarda daha ayrıntılı anlatılır. Babası Hüseyin Efendi'yi küçük yaşta kaybeden İbrâhim, annesiyle birlikte dedesinin evine yerleşmiş, orada kıraat, tecvit, ilmihal ve ahlak dersleri almıştır. Annesi yeniden evlenince teyzesi ve eniştesinin yanında kalmıştır. Bir sûfînin kızı olan teyzesi Emine Hanım ona okuma yazmayı bizzat öğretmiş, eniştesi Saraç Müezzini Halil Bey de eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Mahalle mektebinde Kur'an dersleri alan çocuk, sülüs yazısı öğrensin diye bir hattata gönderilmiş, ardından rüşdiyeye devam etmiş, bir yandan da medreselerde sarf, nahiv, mantık ve fıkıh derslerini izlemiştir. Yoksul bir hayat süren Cûdî, babasından kalan arazileri satarak 1874-75'te tahsil için İstanbul'a gelmiştir. İsmail Hakkı Eldem'in Muasır Şâirlerimiz'deki kaydına göre "Merzifonî" nisbesini İstanbul'a geldiğinde almıştır.
Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi'nde Türkçe ve Farsça okuttuğu yıllarda yetiştirdiği ilk öğrencilerden biri, genç yaşta ölen hikâyeci Nâbizâde Nâzım'dır; Nâzım'ın edebiyat zevkini bu Farsça hocasından aldığı kaydedilir. Cûdî daha sonra Selanik'e geçmiş ve orada uzun yıllar kalmıştır. Ali Canip Yöntem, 1943'te yayımladığı "Unutulmuş Şöhretlerden: Muallim Cûdî Efendi" yazısında Selanik'in iki meşhur muallimi olarak Şemsi Efendi ile Cûdî Efendi'yi anar. Onun anlatısında Cûdî münzevi, insanlardan kaçan, vakur, hatta biraz mağrur bir adamdır; kimseye minnet etmemiş, talihine razı olmuş, kendi âleminde yaşamıştır. Yöntem'e göre derslerde bilgisi ölçüsünde verimli olduğu söylenemezdi; asıl değeri, bir kıraathane köşesinde eski öğrencileriyle yaptığı sohbetlerde, Arap, Fars ve Türk şair ve ediplerinin hikâyelerini anlattığı saatlerde ortaya çıkardı. Yöntem, Cûdî'nin İstanbul'da bir gazetede çıkmış "Vücûd" adlı uzun manzumesini bulup ezberlediğini, bir gün hocasına okuyunca aralarında baba oğul samimiyeti başladığını anlatır ve bunu 1903-1904 yıllarına koyar. Aynı yazıya göre Cûdî, öğrencisinin şiirlerini beğendiği hâlde şiirle uğraşmasını hoş görmemiş, ona "Olsan olsan benim kadar şair olabilirsin. Görüyorsun, ben şair oldum da başım göğe mi erdi? Vazgeç bu sevdadan" demiştir.
Havva Tok Yıldız'ın tezi, Serpil Sürmeli'nin bir çalışmasına dayanarak Cûdî'nin Selanik Askerî Rüşdiyesi'nde Mustafa Kemal'in kavaid ve ilmihal derslerine girdiğini yazar. Aynı tez, Ahmed Emin Yalman'ın hatıralarında hocası Cûdî Efendi'den övgüyle söz ettiğini, Cûdî'nin Selanik'te çıkan Gonca-i Edeb dergisinin yazarları arasında bulunduğunu ve dönemin şair ve siyasetçilerinden Mehmed Besim Bey ile uzun yıllar dost kaldığını da kaydeder. Cûdî'nin kendisi hakkında söylediği sözler, Aşkun'un kitabından aktarılarak bugüne ulaşmıştır: "Kimse ile görüşmez, ikbal arkasında koşmaz, merdüm-gürîz, münzevî meşrep, hâline kani bir adamım." Bunu da 1271'de [1854-55] babasının ölümüyle yetim kalmasına, anne sütünden sonra hüzün zehriyle büyümesine bağlar. İnsanlardan kaçan, yalnızlığı seven ve hâline razı bir adam olduğunu söyleyen bu cümle, Hüsameddin'in "inzivayı sever" hükmüyle de, Yöntem'in hatırasıyla da örtüşür.
Meşrutiyet'in ilanından sonra Amasya mebusu olarak İstanbul'a dönen Cûdî, meclisin kapatılmasından sonra İstanbul'un idadi ve sultanilerinde edebiyat, Türkçe ve felsefe okutmuştur. Mart 1915'te Bezm-i Âlem Vâlide İnas Sultanisi'ne atanmış, 1917'de Isparta mebusu seçilince öğretmenliği bırakmadan iki görevi birlikte yürütmüştür. Eylül 1921'de emekliye ayrılmış, ömrünün son on yılını önce Yeşilköy'de, sonra Kadıköy'de, oğlunun evinde inzivada geçirmiştir. Eylül 1931'de, seksen yaşındayken ölmüştür. Ölüm günü kaynaklarda farklı verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi ve Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün metni 17 Eylül 1931 der, Tok Yıldız'ın tezi 19 Eylül der. Hüsameddin'in verdiği hicrî tarih, 5 Cemâziyelevvel 1350 gecesi, Eylül 1931'in ortasına, yani 17 Eylül'e yakın bir güne düşer. Tok Yıldız'a göre cenazesi Kadıköy'deki evinden kaldırılarak Karaca Ahmed Mezarlığı'nın Saraçlar Çeşmesi mevkiine gömülmüş, cenazede oğullarından başka ancak bir avuç tanıdığı bulunmuştur. Hüsameddin'in "binlerce öğrencisi" varken cenazenin bu kadar tenha geçmesine duyduğu şaşkınlık, aynı tabloyu kendi gözüyle görmüş bir tanığın sesidir.
Amasya ile Bağı
Cûdî'nin Amasya ile bağı üç yönlüdür. İlki doğduğu yerdir. Merzifon, Osmanlı döneminde Amasya sancağının bir kazasıydı ve bugün de Amasya'nın ilçesidir; şairin doğduğu Hacı Bâlî Mahallesi Merzifon'dadır. Kasabanın tarihi ve yapıları için Merzifon yazısına bakılabilir. İkincisi tahsilidir. Hüsameddin, Cûdî'nin ilk bilgileri Amasya Rüşdiyesi'nde aldığını ve medrese derslerini Amasya'da Şirvânî Mustafa Efendi'den okuduğunu yazar. Öteki kaynaklar rüşdiyenin ve medrese derslerinin yerini belirtmez; Cûdî'nin İstanbul'a gitmeden önceki tahsil yıllarını Amasya'ya bağlayan tek kaynak Hüsameddin'dir.
Üçüncüsü siyasî ve kişisel bağdır. 1908 seçimlerinde Amasya mebusu seçilmiştir ve Hüsameddin bu seçimde kendi verdiği açıklamaların etkili olduğunu söyler. Bu açıklamaların ne olduğu ve seçimde nasıl bir rol oynadığı maddede anlatılmaz; seçimin ayrıntısını gösteren başka bir kayıt da bulunamadı. İki adam arasındaki yakınlık sonraki yıllarda da sürmüştür. Cûdî, Hüsameddin'in ricası üzerine "Harb-i Umûmî" kasidesini kendi kalemiyle yazmış ve başına "Amasya Müverrihi muhterem hem-şehrim Asrî mahlas Hüseyin Hüsâmeddîn Efendi'ye hediyye-i kalemiyye-i Cûdî" ithafını koymuştur. Bu ithaftan Hüsameddin'in şiirlerinde "Asrî" mahlasını kullandığı da öğrenilir. Kaside, Amasyalı askerlerin Birinci Dünya Savaşı'ndaki kayıplarıyla birlikte Çanakkale'de Amasyalı Şehitler yazısında da anılmıştır.
Cûdî'nin şiirlerinde de Amasya ve Merzifon yer tutar. Tok Yıldız'ın tezine eklenen, divanda bulunmayan şiirler arasında "Amasya'da Ferhad Dağı, Mecnun dilinden olmak üzre" başlıklı bir gazel ile "Merzifon'da (Tavşan Dağı ve Hıdırlık hakkında)" başlıklı bir kaside vardır. İkincisi Merzifon'u kuşatan bağları, Tavşan Dağı'ndan şehre su getiren Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı ve şehrin ortasındaki camiyi anar, şairin gençliğinde o camide namaz kıldığını hatırlayarak biter. Ölümünden sekiz yıl önce Merzifonlu Sünbül Efendi'nin yanına gömülmeyi dilemesi de, ömrünü Selanik ve İstanbul'da geçiren şairin memleketini unutmadığını gösterir.
Şiiri ve Divanı
Cûdî'nin şiirleri sağlığında dağınık biçimde yayımlandı. Muallim Nâci ile Selanikli Tevfik'in çıkardığı Teâvün-i Aklâm mecmuasında kırka yakın, Peyâm-ı Sabah gazetesinin edebî eki Peyâm-ı Edebî'de on kadar şiiri çıkmış; İsmail Hakkı Eldem'in Muasır Şâirlerimiz'i (1311 [1893-94]), İnal'ın Son Asır Türk Şâirleri'ni ve Aşkun'un Merzifon Şâirleri'ni (1937) şiirlerinden örnekler almıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddeye göre Muallim Nâci ile Yenişehirli Avni'nin etkisinde kalmıştır. İnal'ın Hüsameddin tarafından aktarılan değerlendirmesi, Cûdî'yi devrin ilim erbabının en seçkinleri arasında sayar:
Eş'ârı ekseriyyetle mutasavvıfânedir. Yenişehirli Avnî Bey istisnâ edilirse Cûdî Efendi mutasavvıfâne şi'r söyleyenlerin umûmuna tefevvuk edebilir. Hikemî ve garâmî şi'rlerinde metânet ü nefâset arz-ı dîdâr etmektedir. Eski ve yeni yolda söylemiş olduğu eş'âr-ı bedî'a bir kaç dîvân teşkîl edecek mikdârdadır. Te'essüf olunur ki bu kıymetdâr eserler kitâb hâlinde tab' olunamadı.
Günümüz Türkçesiyle: Şiirleri çoğunlukla tasavvufidir. Yenişehirli Avni Bey bir yana bırakılırsa, Cûdî Efendi tasavvufi şiir söyleyenlerin hepsini geride bırakabilir. Hikmetli ve aşk konulu şiirlerinde de sağlamlık ve incelik kendini gösterir. Eski ve yeni tarzda söylediği güzel şiirler birkaç divan dolduracak kadardır. Ne yazık ki bu değerli eserler kitap hâlinde basılamadı. İnal aynı değerlendirmede Cûdî'nin Arapçayı ve Farsçayı ana dili gibi bildiğini, üç dilde nazım ve nesir yazabildiğini, Fransızcaya da aşina olduğunu, Ebüssuûd Efendi'nin Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı meşhur Arapça mersiyeyi Selanik'te birkaç saat içinde hem nazım hem nesir olarak Türkçeye çevirdiğini anlatır. Aşkun ise onu "eski zevkin son üstatlarından" ve tam bir divan şairi olarak görür, şiirlerinde felsefi düşünceyi anlatmaktaki başarısını öne çıkarır.
TDV'deki maddeye göre yayımlanmamış şiirlerinin bulunduğu defterin dostu Merzifonlu Sıdkı Hoca'da olduğu söylenmiş, ama onun ölümünden sonra kitapları satıldığı için defterin akıbeti öğrenilememiştir. Bugün bilinen divan nüshası başka bir yoldan gelmiştir. Rik'a yazısıyla yazılmış, 238x158 mm ölçüsünde, 87 varaklık bu tek nüshanın zahriyesinde İbnülemin Mahmud Kemal Kütüphanesi kaydı vardır ve sonunda "Birâderim Ahmed Tevfîk Beg tahrîr itmişdir" notu bulunur. Nüsha 2017'de iki yüksek lisans tezinde ele alınmıştır: Havva Tok Yıldız 1b-43a, Zeynep Adıyahşi 43b-87b varaklarını çeviriyazıya aktarmıştır. Divanda Tok Yıldız'ın sayımına göre 286 manzume vardır; gazel, kaside, kıt'a, rubai, mesnevi, muhammes, müseddes, terkib-i bend, tahmis, şarkı, ilahi, münacat ve tevhid gibi biçimlerin yanında bir serbest müstezat ve "dedim dedi" tarzında bir gazel de bulunur. Arapça ve Farsça rubailer, Fuzûlî, Nâilî ve Nigârî gibi şairlere yazılmış nazire ve zeyller, Ebü'l-Alâ el-Maarrî'den çeviriler divanın öteki kısımlarını oluşturur.
Divanı klasik örneklerinden ayıran yanlar da vardır. Şiirlerin çoğuna başlık konmuş, bu başlıkların bir kısmı gündelik hayattan alınmıştır; "Şimendifer" adlı bir şiirin başında "1902 yılında şimendiferdeyim, Vardar Ovası'na doğru yola çıktım, vakit sabah 11" diye bir not durur. Cûdî noktalama işaretlerini düzenli kullanmış, divanı da kafiye harfine göre sıralamamıştır. Fransızcadan Lamartine'in "Le Lac" (Göl) şiirini ve "Amele Şarkısı" adlı bir şiiri çevirmiştir. Adıyahşi'nin tezi, "Tenbel" adlı ahlakî manzumesinin, "Amele Şarkısı" çevirisinin, "Vücûd" kasidesinin ve oğlu için yazdığı tarihli mersiyenin çevresinde çok beğenildiğini kaydeder. İki tez de divanı, eski şiirin biçimlerini sürdüren ama yeni edebiyatın etkilerini de taşıyan bir geçiş eseri olarak değerlendirir.
Bu kategoride Cûdî'nin beş şiiri ayrı sayfalarda yer alır: mezar taşına yazılmasını istediği "Şi'rden başka safâ peymânesi nûş etmedim" gazeli, Hüsameddin'e hediye ettiği 78 beyitlik "Harb-i Umûmî" kasidesi, Mecnun'un ağzından Amasya'daki Ferhad Dağı'na seslenen "Olmadı madame kim şiyri senin, Leylâ benim" gazeli, Merzifon'un Tavşan Dağı'nı ve Hıdırlık'ını anlatan "Bir dağ ki dameninde Hıdırlık niyaz eder" kasidesi ve Lamartine'in "Le Lac" şiirinden yaptığı "Göl" çevirisi.
Kaynakların Durumu
Cûdî hakkındaki kaynaklar ana çizgilerde birbirini tutar, ama birkaç noktada ayrılır. Babasını kaç yaşında kaybettiği konusunda Hüsameddin ve TDV iki, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü iki üç, Tok Yıldız'ın tezi dört beş yaş der; Cûdî'nin kendi sözünde babasının ölüm yılı 1271 [1854-55] olarak geçer ki bu, dört yaşa denk gelir. Evlenme tarihi Hüsameddin'de 1301 [1883-84], Aşkun'a dayanan tezde 1886'dır. Mebusluk konusunda Hüsameddin ve TDV, 1908'de Amasya'dan, 1917'de Isparta'dan seçildiğini yazar; Tok Yıldız'ın tezi ise birinci ve üçüncü dönemlerde Amasya mebusu olduğunu söyler. Ölüm günü 17 ya da 19 Eylül 1931 olarak verilir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün başlığında yer alan "Muharrem 1266" doğum tarihi ile "19 Cemâziyelevvel 1350" ölüm tarihi, aynı maddedeki miladî tarihlerle uyuşmaz; Hüsameddin'in verdiği Muharrem 1267 ve 5 Cemâziyelevvel 1350 tarihleri Kasım 1850 ve Eylül 1931 ile uyumludur.
Defin yeri de tartışmalıdır. Hüsameddin ve Tok Yıldız şairin Karaca Ahmed Mezarlığı'na gömüldüğünü yazar; TDV'deki madde ise mezarının Kadıköy'deki aile kabristanında olduğunu söyler. Divan nüshasının bulunduğu kütüphane Tok Yıldız'ın tezinde "İstanbul Kütüphanesi, Nadir Eserler Birimi" (NEKTY10076), Adıyahşi'nin tezinde "İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi" (894.35-1) diye geçer; manzume sayısı da bir yerde 280, başka bir yerde 286 olarak verilir. Nüshanın sonundaki "Birâderim Ahmed Tevfîk Beg tahrîr itmişdir" notunu Tok Yıldız, eseri şairin kendi kardeşinin yazdığı biçiminde yorumlar. Oysa İnal'ın da Ahmed Tevfik adında bir kardeşi vardı ve nüsha İnal'ın kütüphanesinden gelmektedir; notun İnal'a ait olabileceği ve divanı onun kardeşinin temize çekmiş olabileceği bizim çıkarımımızdır, kaynaklarla kesinleşmez. Son olarak Hüsameddin'in aktardığı İnal metninde Lamartine'in çevrilen şiiri "Gül" diye geçer; Tok Yıldız'ın aynı metinden yaptığı alıntıda ve divanın kendisinde ise şiirin adı "Göl"dür. Osmanlı harfleriyle iki kelime aynı yazıldığından, "Gül" okumasının bir okuma yanlışı olduğu anlaşılır.
Kronoloji
Muharrem 1267 (Kasım 1850): Merzifon'un Hacı Bâlî Mahallesi'nde doğar.
1291 (1874-75): Tahsil için İstanbul'a gider.
1292 (1875): Sınavı kazanarak Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi'ne Türkçe muallimi olur.
1296 (1878-79): Selanik'te Terakkî Mektebi'ne muallim olur.
1304 (1886-87): Selanik Mülkiye İdadisi'ne geçer; daha sonra Selanik Askerî Rüşdiyesi'nde Türkçe ve Arapça okutur.
1908: Meclis-i Mebûsan'a Amasya mebusu seçilir.
1912: Gelenbevî İdadisi'ne edebiyat, Mercan İdadisi'ne Türkçe muallimi olur.
23 Şubat 1330 (8 Mart 1915): Ayastefanos'ta "Harb-i Umûmî" kasidesini yazıp Hüsameddin'e hediye eder.
Mart 1915: Bezm-i Âlem Vâlide İnas Sultanisi'ne edebiyat muallimi olur.
1917: Isparta mebusu seçilir.
Eylül 1921: Emekliye ayrılır.
6 Haziran 1339 (1923): İnal'a yazdığı mektupta mezar taşına yazılacak gazelini bildirir.
Eylül 1931: Kadıköy'de ölür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 8, s. 191-197 (e-kitap s. 535-537). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page535.html
Akademik çalışmalar
- Ekrem Bektaş, "Cûdî Efendi, Muallim", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993, s. 80. https://islamansiklopedisi.org.tr/cudi-efendi-muallim
- Havva Tok Yıldız, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [1b-43a], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 2-9, 178-188. http://libra.omu.edu.tr/tezler/116853.pdf
- Zeynep Adıyahşi, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [43b-87b], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 2-5. http://libra.omu.edu.tr/tezler/116831.pdf
Kitaplar
- Havva Tok Yıldız, "Cûdî, Merzifonlu Muallim İbrâhîm Cûdî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2022. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/cudi-merzifonlu-muallim-ibrahim-cudi
Çevrimiçi kaynaklar






