Merzifon, Amasya'nın kuzeybatısında, Tavşan (Taşan) Dağı'nın güney eteğinde, adını taşıyan verimli ovanın kıyısında kurulmuş bir şehirdir. Denizden yüksekliği yaklaşık 750 metreyi bulan yerleşim, İstanbul ve Ankara'yı Samsun Limanı'na bağlayan yolun üzerinde durduğu için yüzyıllar boyunca bir geçit ve pazar kasabası olarak önem taşımıştır. Büyük kentlerin gölgesinde kalmış bir kasabadan beklenmeyecek kadar çok sayıda devlet adamı, mutasavvıf, müderris ve şair, adını bu şehre nisbet ederek tarihe geçmiştir. Osmanlı sadrazamlığına yükselen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bunların en tanınmışıdır, ancak kasabanın ilim ve irfan hayatı yalnızca onunla anlatılamaz; on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda medresesinde ders veren âlimler ile tekke ve zaviyelerinde ders veren şeyhler en az o kadar belirleyici olmuştur.

Şehrin Tarihî Zemini

Merzifon'un çekirdeğini Hititler döneminde yapılmış, sınır karakolu niteliğinde küçük bir kalenin oluşturduğu kabul edilir. Yerleşim, Pontus Krallığı'nın ardından Roma hâkimiyetine girdiği milattan önce birinci yüzyılda tarih sahnesine çıkar. Pompeius'un Pontus Kralı Mithridatis'i yendiği milattan önce 64 yılında burada Fazemonid adlı bir yerleşme vardı ve Pompeius bu yeri şehir ilan ederek Neapolis adını vermişti. Bugünkü adın kökeni tartışmalıdır. Bizanslı Stefan'ın beşinci yüzyılda Famizon biçiminde kaydettiği ad zamanla Mazifon, Marsovan ve Mersivan'a dönüşmüş, Selçuklu kaynaklarında Bâzimûn, Fars kaynaklarında Merzubân, Osmanlı belgelerinde ise Merzifon olarak yazılmıştır. Adın Hun Türklerinden Barsevinç'e dayandığı yolundaki iddiaya ya da Farsça merz ve Pont sözcüklerinin birleşmesinden doğduğu görüşüne ise ciddi bir dayanak bulunmamaktadır.

Malazgirt Muharebesi'nin ardından şehri Danişmend emirlerinden İltegin Gazi fethetti. Oğlu Sihâmüddevle Hüseyin Gazi uzun süre burada oturdu ve kaldığı yer, bugün Samandolu (Buğdaylı) adıyla şehrin bir mahallesi olarak anılır. Merzifon, Danişmendlilerden başlayarak tipik bir Türk-İslam şehri görünümü kazandı. Anadolu Selçuklularından sonra İlhanlıların, ardından Eretnaoğullarının idaresine giren kasaba, on dördüncü yüzyılın sonlarında Kadı Burhâneddin'in, Candaroğulları emirlerinin ve Yıldırım Bayezid'in mücadelelerine sahne oldu. Kadı Burhâneddin 1393'te buraya gelip karargâh kurmuş, olaya karışan Yıldırım Bayezid kalabalık bir orduyla Merzifon'a ulaşarak şehri ele geçirmişti.

Şehrin asıl kurumsal omurgası Osmanlı döneminde kuruldu. Ankara Savaşı'ndan sonra Tokat ve Amasya çevresinde otoritesini sağlamlaştıran Çelebi Mehmed, 1414 ile 1417 arasında Merzifon'da bir medrese yaptırdı. Türk-İslam mimarisinin en eski örneklerinden sayılan bu yapı, bir buçuk yüzyıl boyunca ilim hayatının merkezi oldu. Çelebi Mehmed'in annesi Devlet Hatun da 1419'da İmaret mahallesinde bir cami ve zaviyeyle birlikte imaret yaptırdı. Oğlu II. Murad ise, kaynaklarda Çelebi Sultan Mehmed Camii adıyla geçen Medreseönü Camii'ni ve ikinci bir medreseyi inşa ettirdi. Bu yapılar şehrin on beşinci ve on altıncı yüzyıllardaki görünümünü belirlerken, bu çevrede yetişen insanlar da şehrin adını Anadolu'nun dört bir yanına taşıdı. 1520 tarihli tahrire göre kasabada yirmi sekizi Müslüman, altısı gayrimüslim olmak üzere otuz dört mahalle bulunuyordu ve nüfusun beş altı bin kişi kadar olduğu tahmin edilmektedir.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Merzifon'un dünyaca bilinen evladı Kara Mustafa Paşa, 1634-1635 yıllarında Merzifon'un Marınca köyünde, bugünkü adıyla Karamustafapaşa'da doğdu. Babası Oruç Bey adlı bir timarlı sipahiydi ve IV. Murad'ın Bağdat kuşatması sırasında şehit düştü. Mustafa dört yaşında yetim kalınca, o sırada Amasya sancak beyi olan ve babasının dostları arasında bulunan Köprülü Mehmed Bey'in himayesine girdi ve onun oğullarıyla birlikte iyi bir medrese eğitimi gördü. Kaynaklarda bunun dışında, babasının Derviş adlı bir sipahi olduğunu ve doğum yılının 1626-1627 olduğunu bildiren başka bir rivayet de yer alır. Köprülü'nün damadı olan Mustafa, kayınpederinin sadrazamlığı sırasında önce silahdarlık, ardından telhisçilik yaptı ve onunla birlikte Erdel seferine katıldı. Yanova'nın fethi müjdesini getirmesi üzerine IV. Mehmed onu mirahur-ı sâniliğe getirdi, iki yıl sonra Silistre beylerbeyiliği verildi. Sonraki yıllarda Diyarbekir beylerbeyi ve Köprülüzade Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadrazamlığında 1661-1666 arasında kaptan-ı derya oldu, ayrıca sadaret kaymakamlığı yaptı.

Fâzıl Ahmed Paşa'nın ölümü üzerine 5 Kasım 1676'da sadrazamlığa getirildi ve yaklaşık yedi yıl bu makamda kaldı. Sadrazamlığının ilk büyük meselesi Ukrayna Kazaklarının statüsü oldu. Çehrin'in Rus nüfuzuna girmesi üzerine yürütülen seferlerde 1678'de Çehrin Kalesi ele geçirildi ve ardından Bahçesaray'da belirlenen barış şartları 1681'de onaylandı. Asıl dönüm noktası ise 1683 Viyana Kuşatması'dır. Baba oğul Köprülülerden iç ve dış meseleleri büyük ölçüde çözülmüş bir devlet devralan Kara Mustafa Paşa, sadarette kalabilmenin selefleri düzeyinde büyük bir başarıya bağlı olduğunu düşünüyordu. Kuşatma 14 Temmuz 1683'te başladı, ağır kuşatma topları götürülmediği için uzadı ve 12 Eylül'de Jan Sobieski komutasındaki müttefik kuvvetlerin saldırısıyla bozguna dönüştü. Paşa'nın bu yenilgiden sonra Belgrad'a çekilip orduyu toparlamayı düşündüğü, ancak saraydaki rakiplerinin entrikaları sonucu IV. Mehmed'in onun idamını emrettiği aktarılır. 25 Aralık 1683'te Belgrad'da idam edildi. Cenazesinin nereye gömüldüğü konusunda kaynaklar ayrışır; kimi anlatılara göre Belgrad'da bir caminin avlusuna ya da sur dışına, kimine göre Edirne'de Saruca Paşa Camii hazîresine defnedilmiştir.

Kara Mustafa Paşa'nın memleketine bıraktığı eserler, Merzifon'un fizikî dokusunu bugün de belirler. 1666 ile 1679 arasında yaptırdığı külliyenin içinde cami, Taşhan, bedesten, kütüphane, sıbyan mektebi, iki hamam ve dükkânlar bulunuyordu; vakıflarına bağlı su yolları da şehrin sosyal ve ekonomik hayatında önemli değişimlere yol açtı. Annesi Âbide Hatun'un adına Bahçekent köyünde bir cami de yapılmıştır. Kamaniçe, Çorum, Tokat, İzmir ve Halep'te de vakıflar kuran paşanın İstanbul'da Divanyolu üzerindeki külliyesini oğlu Ali Paşa tamamlamıştır. Çağdaş gözlemciler onu zeki, cesur ve yetenekli bir asker olarak, aynı zamanda mağrur, inatçı ve şöhrete düşkün biri olarak tarif eder. Batı'da "Kara", Türkiye'de "Merzifonlu", öldürülmesinden sonra ise "Maktul" sıfatıyla anılmıştır.

Şeyh Abdürrahîm-i Rûmî

Merzifon'un manevi hayatında devlet adamlarından daha eski ve daha kalıcı bir iz bırakan isim, mutasavvıf ve şair Şeyh Abdürrahîm-i Rûmî'dir. Merzifon'da doğan Abdürrahîm, Sarı Dânişmend lakabıyla bilinen bir zatın oğludur; Ahmet Suphi Furat babasının adını Emir Aziz Efendi olarak verir. İlk eğitimini memleketinde aldıktan sonra Mısır'a gitti ve orada Sühreverdiyye tarikatının Zeyniyye kolunun kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'ye bağlandı. Daha sonra şeyhiyle birlikte Horasan'a geçti, orada birkaç yıl kalarak yolculuğunu tamamladı. Şeyhinin kendisine verdiği, Arapça yazılmış 832 (1428-1429) tarihli icazetnamenin metni Lâmiî'nin Nefehât Tercümesi'nde yer alır. Bu belge, Abdürrahîm'in okuduğu ve okutma yetkisi aldığı eserleri sıralar; bunların arasında Zeynüddin el-Hâfî'nin Vesâyâ-yi Kudsiyye'si ile Sühreverdiyye tarikatının kurucusu Şihâbüddin es-Sühreverdî'nin İ'lâmü'l-hüdâ ve Avârifü'l-me'ârif adlı kitapları da bulunur. Avârif, Zeyniyye mensuplarının en çok okuduğu tasavvuf kitaplarından biridir.

Hâfî, onu Anadolu'ya gönderirken "Bir aşk kütüğü yaktık, diyâr-ı Rûm'a attık" demiştir. Taşköprülüzade'nin de aktardığı bu söz, Abdürrahîm'in görevinin yalnızca bir eğitimin sonu olmadığını, bir tarikat kolunun Anadolu'ya taşınması anlamına geldiğini gösterir. Abdürrahîm, doğduğu Merzifon'a yerleşti ve ölümüne kadar burada eser okutmak, yazmak ve irşatla meşgul oldu. Rûmî mahlasıyla Türkçe şiirler söylediği, "Tövbe yâ rabbi hatâ râhına gittiklerime / Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime" beytiyle şöhret bulduğu bilinir. Kaynaklarda İrşâdü'l-enâm, Vesâyâ, Dîvançe-i İlâhiyyât ve Işknâme adlı eserleri anılmakla birlikte, bunlardan yalnızca Işknâme günümüze ulaşmıştır; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde Türkçe Yazmalar arasında kayıtlıdır. Muhtemelen 850 (1446) yılında vefat etmiştir. Edirneli Mecdî Efendi, hayatında ve ölümünde kerametler gösterdiğini, halkın teberrüken kabrini ziyaret ettiğini kaydeder. Türbesi bugün de Merzifon'dadır. Hakkında Berin Taşan'ın 1975'te İzmir'de yayımlanan müstakil bir çalışması vardır.

Pîrî Baba ve Merzifon'un Halk Velîleri

Merzifon tarihinde Pîrî Baba'nın ayrı bir yeri vardır. Hayatı hakkındaki bilgiler, Hoca İbrâhim'in yazdığı Menâkıb-ı Pîrî Baba ile Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sine dayanır. Menkıbeye göre Ahmed Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği dervişlerden olan Pîrî Baba'nın gerçekte on beşinci yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı sanılmaktadır. Menâkıbnâme, Narince köyünden olduğunu, yedi sekiz yaşında annesi tarafından Merzifon'da bir ayakkabıcı ustasının yanına çırak verildiğini ve çocuk yaşta bile ibadete düşkün olduğunu anlatır. Anlatıya göre öğle namazlarını Kâbe'de kılar, ustası su istediğinde Zemzem'den su getirirdi. Hoca İbrâhim, Pîrî Baba adına yapılan zaviyenin 926 (1520) tarihli tahrir defterinde yer aldığını ve eserin, Pîrî Baba'nın yeğeni Ali Dede'nin hayatta olduğu bir sırada, muhtemelen Yavuz Sultan Selim döneminde yazıldığı ileri sürülmüştür.

Kaynaklarda asıl dikkat çeken konu, Pîrî Baba'nın dönemin padişahıyla ilişkisidir. Menâkıbnâme'ye göre hamamın külhanında yaşayan dervişin kadınların hamam saatinde de orada kalması Merzifon ulemasının tepkisini çekmiş ve padişaha şikâyet edilmiştir. Evliya Çelebi ise şikâyet gerekçesini, kadınların sırtına kese ve sabun sürmesi ve hamilelere doğacak çocuğun cinsiyetini haber vermesi olarak anlatır. Menâkıbnâme şikâyet edilen hükümdarı Fâtih Sultan Mehmed olarak gösterir. Pîrî Baba'yı cezalandırmaya gelen padişah, olağanüstü hallerini görünce onun bir velî olduğunu anlamış, Pîrî Baba da ona İstanbul'un fethini müjdelemiştir. Fetihten sonra Fâtih hediyeler ve araziler bağışlamak istemişse de derviş bunları reddetmiş, kendisine hayır dua edecek Merzifon ulemasına verilmesini istemiştir. Evliya Çelebi'ye göre ise padişah II. Murad'dır; Pîrî Baba ona İzmir'in, Şehzade Mehmed'e de İstanbul'un fethini müjdeler, müjde gerçekleşince tekkeye 366 köy ve Merzifon şehri vakfedilir. Bu rivayetteki köy sayısı ve vakıf, tarihî bir belgeye dayanmayan menkıbe unsurlarıdır. Araştırmacılar bu motifi, velinin sultanın üzerinde bir konuma yerleştirildiği, aynı dönemin Otman Baba menâkıbında da görülen bir anlatı kalıbı olarak değerlendirir ve Fâtih'in dervişlere karşı olumsuz politikasına verilmiş bir tepki olarak yorumlar.

Pîrî Baba'nın hangi tarikata mensup olduğu tartışmalıdır. Ahmet Yaşar Ocak onun menâkıbını on altıncı yüzyılda yazılmış Bektaşî menâkıbnameleri arasında sayar, ancak eserdeki bilgiler onun Bektaşî olduğunu söylemeye yetmez. Çıplak dolaşması, Evliya Çelebi'nin o dönemde Kalenderî dervişlerini nitelemek için kullanılan "ışık" terimiyle anması ve Otman Baba ile benzerlikleri onun Kalenderî olduğunu düşündürür. Suraiya Faroqhi, tekkenin on yedinci yüzyılda Bektaşilerin elinde bulunduğunu, fakat başlangıçta Bektaşî zaviyesi olarak kurulduğunun söylenemeyeceğini belirtir. 1520 tahririnde zaviyede Şahkulu Baba b. Bâyezid adlı bir şeyhin görev yaptığı, 1574-1575 tahririnde aynı kişinin görevini sürdürdüğü anlaşılır. Evliya Çelebi, Merzifon'u 1647-1648 yıllarında ziyaret ettiğinde türbeyi ve tekkeyi çok sayıda ziyaretçinin dolaştığını, hamamda yıkanan hastaların iyileştiğine inanıldığını ve o dönemde tekkede Memi Dede Can adlı bir şeyhin bulunduğunu yazar. Pîrî Baba'nın ölüm tarihi bilinmemektedir. Türbesi Merzifon'un Tekke mahallesindedir ve en son 1977'de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmıştır. Pîrî Baba Tekkesi ve Pîrî Baba kültü bugüne kadar sosyal ve kültürel etkisini sürdürmüştür.

Yörenin tasavvuf tarihinde bunlarla birlikte, türbeleri bugüne kadar ayakta kalan başka isimler de anılır: Kılıç Baba, İsmâil Dede, Topçu Baba, Pehlivan Dede, Fevzi Baba, Fîruz Dede ve Dâvud Dede. Bunların çoğu hakkında yazılı kaynaklar sınırlıdır ve bilgiler büyük ölçüde halk anlatılarına dayanır.

Merzifon Medresesi ve Müderrisleri

Merzifon'un ilim tarihini Ahmet Suphi Furat, İslam Tetkikleri Dergisi'nde yayımlanan makalesinde Taşköprülüzade'nin Şekâik-i Nu'mâniyye'si, Mecdî Efendi'nin tercümesi, Nev'îzâde Atâî'nin Hadâiku'l-hakâyık'ı ve Kefevî'nin Ketâ'ib'i gibi tabakat kitaplarına dayanarak derlemiştir. Makaleye göre Merzifon, Çelebi Mehmed döneminden itibaren âlimler, edipler, fakihler, mutasavvıflar, kadılar ve müftüler yetiştirmiş, medrese Kanuni Sultan Süleyman döneminin sonuna kadar, yani klasik Osmanlı dönemi boyunca eğitimini sürdürmüştür. Furat, kasabada medrese dışında cami, tekke ve ilim erbabının evlerindeki meclislerde de edebî, ahlakî ve tasavvufî bir eğitimin yaşatıldığını belirtir. Aynı dönemde yaşayan Abdürrahîm-i Rûmî ile medrese hocaları, tasavvufî ve ilmî alanın iki ayrı önderi olarak, II. Murad dönemine kadar birbirini besleyen bir ilim ve kültür ortamı oluşturmuştur.

İlyas er-Rûmî ve Kırımlı Seyyid Ahmed

Merzifon Medresesi'nde ders vermiş ilk müderrisler arasında Kefevî, Molla İlyas b. Yahya b. Hamza er-Rûmî'yi anar. Taşköprülüzade onu Merzifon'un müderrisi, kadısı ve müftüsü olarak tanıtır ve fıkhı, Hâce Muhammed Parsa diye ünlü Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Buhârî'den okuyarak 821 (1418) yılında Buhara'da ondan icazet aldığını söyler. Kefevî'ye göre II. Murad, Merzifon Medresesi'ni İlyas er-Rûmî'ye vermiş, o da kadılık ve müftülük yapmıştır. Kaynaklarda herhangi bir eseri kaydedilmediğinden, hakkında daha fazlasını bilmiyoruz.

İlyas er-Rûmî'den sonra medresenin başına Kırımlı Seyyid Ahmed b. Abdullah geçti. Taşköprülüzade, II. Murad'ın ona Merzifon'daki medreseyi verdiğini bildirir. Furat'ın hesabına göre bu sırada yirmi beş otuz yaşlarında olması gereken genç âlim, medresede 1451'e kadar, yani II. Murad'ın tahtı ikinci kez oğluna bıraktığı yıla kadar kalmış, daha sonra İstanbul'a gelmiş ve Mahmud Paşa'nın vezirliği sırasında Fâtih Sultan Mehmed'le görüşmüştür. Merzifon'da yalnızca öğretimle yetinmediği, 849 (1449) tarihli Haşiye ale't-Telvîh adlı eserinden anlaşılır. Bu eser, Sa'düddin et-Teftâzânî'nin et-Telvîh'ine, o da Sadrüşşerîa Ubeydullah b. Mes'ud'un et-Tenkîh adlı usul-i fıkıh kitabına yazdığı Tavdîh şerhine yapılmış, yaklaşık 250 varaklık, yani 500 sayfalık bir Arapça haşiyedir. Aynı âlimin Teftâzânî'nin el-Mutavvel'ine yazdığı, belagat konulu el-Muavvel adlı haşiyesi ise 856 (1452) tarihlidir ve Furat'ı, eserin hazırlık döneminin Merzifon Medresesi'nde geçtiğini düşünmeye götürür. Yazma nüshaları bugün Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir.

Abdullah el-Amâsî ve Muhammed Kocevî

II. Murad devrinde Merzifon'da müderrislik yapan bir başka isim Abdullah el-Amâsî'dir. Amâsî nisbesi onun Amasya'da doğduğunu ya da bir süre orada görev yaptığını düşündürür. Taşköprülüzade onu Fâtih devri âlimleri arasında anar ve devrin ileri gelen âlimlerinden okuduktan sonra Merzifon Medresesi'nde müderris olduğunu, ardından görevini Amasya'daki Sultan Bayezid Han Medresesi'nde sürdürdüğünü ve orada vefat ettiğini yazar. Abid, zahid ve salih bir kişi olarak tanıtılır; fıkıh, hadis ve tefsirin yanı sıra edebî ilimlerde de derin bilgisi vardı ve belagat alanında usta kabul edilirdi. Sekkâkî'nin Miftâhu'l-ulûm'unu şerhlere başvurmadan, büyük bir öğrenci topluluğuna sevdirerek okuttuğu da kaydedilir.

Taşköprülüzade'nin II. Bayezid dönemi âlimleri arasında andığı Muhyiddin Seyyidî Çelebi'nin (ö. 931/1524) babası Muhammed Kocevî de Merzifon Medresesi'nde müderris olmuştur. Furat, onun hakkında bu medresede uzun süre hocalık yaptığından başka bir şey bilmediklerini, görevini oğlundan önce yürütmüş olabileceğini düşündüklerini belirtir.

Molla Ahî Yûsuf ve Molla Seyyid İbrahim

II. Bayezid devrinde yaşamış Tokatlı Molla Ahî Yûsuf b. Cüneyd, Kırımlı Seyyid Ahmed'in öğrencisiydi. Taşköprülüzade bunu "Molla Seyyid Ahmed o medresede müderris iken" kaydıyla verdiğine göre, Ahî Yûsuf'un öğrenimine Merzifon Medresesi'nde başladığı anlaşılır. Daha sonra Sultan Bayezid'in hocalarından Molla Salâhaddin'in öğrencisi olmuş ve Molla Hüsrev'in maiyetine girmiştir. Bursa, Edirne ve İstanbul'daki medreselerde müderrislik yaptı, Sahn-ı Semân medreselerinden birine tayin edildi. Sadrüşşerîa'nın Şerhu'l-Vikâye'sine yazdığı Zahîretü'l-ukbâ adlı haşiye ile küfre götüren sözleri ele alan Hediyyetü'l-mühtedîn adlı eserin yazarıdır. Çok sayıda kitabı olduğu ve bunları âlimlerin okuması için vakfettiği bildirilir.

Yine II. Bayezid dönemi âlimlerinden Molla Seyyid İbrahim (ö. 935/1528), Merzifon Medresesi'nde de müderrislik yapmıştır. Ailesi İran'dan Anadolu'ya göç etmiş ve Amasya yakınlarında Yenice adlı bir köye yerleşmişti. Taşköprülüzade babasının kerâmet sahibi bir zat olduğunu, II. Bayezid'in de ona saygı gösterdiğini yazar. Önce babasından, sonra İznik Medresesi'nde Hocazâde'den okuyan Seyyid İbrahim, bir ara Şehzade Korkut'a hocalık etti, ardından Merzifon Medresesi'ne tayin edildi. Daha sonra Karahisar'da, İstanbul'da Vezir Mustafa Paşa Medresesi'nde ve Amasya'da Bayezid Han Medresesi'nde ders verdi, günlük seksen akçeyle Amasya'da fetva makamına getirildi. Çok geçmeden görevinden ayrılıp günlük yüz akçeyle emekli edildi. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca Eyüp'te ona bir ev satın aldı; Seyyid İbrahim ölünceye kadar bu evde oturdu ve ev, Ebû Eyyûb el-Ensârî Medresesi'nde müderris olacaklara vakfedildi. Güzel yazısıyla çok sayıda kitap istinsah eden, son yıllarında gözleri görmez olan bu âlimi Taşköprülüzade vefatından bir gün önce ziyaret ettiğini kaydeder.

Molla Atûfî

Yavuz Sultan Selim dönemi âlimleri arasında anılan Molla Atûfî'nin tam adı, kendi yazdığı Keşfü'l-meşârik şerhinin sonunda Hıdır b. Mahmud b. Ömer el-Merzifonî el-Atûfî biçiminde geçer. Kaynaklar onu genellikle yalnızca Atûfî olarak anar; Taşköprülüzade Merzifonî nisbesini vermez, Mecdî'nin tercümesinde ise Kastamonî olarak görünür. Furat, onun muhtemelen Merzifon'da doğduğu için bu nisbeyi taşıdığı kanaatindedir. Eserlerinden bazılarını II. Bayezid'e ithaf etmiş, tıbb-ı nebevî konulu Ravzu'l-insân adlı kitabında onu çağının âlim ve âmil halifesi olarak anmıştır. Müderrislik yerine İstanbul camilerinde ders vermeyi ve vaaz etmeyi tercih etti; tefsir, hadis, tıp ve rüya ilmi gibi çeşitli alanlarda eser yazdı. 948 (1541) yılında oturduğu Eyüp'te öldü ve evinin yakınına gömüldü. Furat ayrıca, kaynaklarda hayatı hakkında bilgiye rastlanmayan, yalnızca Er-Risâletü'l-'Âşûriyye adlı bir risalesi bulunan Molla Bünyad er-Rûmî el-Merzifonî'yi de Yavuz dönemi âlimleri arasında anar.

Kanuni Döneminde Merzifon: Molla Hâfız Acem ve Öteki Müderrisler

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Merzifon Medresesi'nin en tanınmış hocası Molla Hâfız Acem'dir. Tam adı Hâfızüddin Mehmed b. Ahmed b. Âdil Paşa olan bu âlim, Şah İsmail'in baskısından kaçarak Anadolu'ya gelmiş, 1550 dolaylarında vefat etmiştir. Tebriz'de ciddi bir öğrenim gördükten sonra Şiraz'da Celâleddin ed-Devvânî'nin çevresinde tanıdığı Amasyalı Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin maiyetine girmiş, Müeyyedzâde onu Fâtih'in ölümünden sonra II. Bayezid'e takdim etmiş ve ona Ankara Medresesi'ni aldırmıştı. Hâfız Acem burada ders verirken bir ay gibi kısa sürede güzel hattıyla bir Sadrüşşerîa nüshası yazıp okuttu. Merzifon Medresesi'ne geçince hem ders verdi hem de eser yazmayı sürdürdü. Merzifon'da önce Seyyid Şerif'in Miftâh şerhinin bazı bölümleri için bir haşiye yazdı, sonra konuya dönerek Miftâhu'l-ulûm'un üçüncü bölümünü on beş günde yazıp haşiyesini tamamladı. Aynı konuda altmış küsur yıl önce Kırımlı Seyyid Ahmed de bu medresede belagat üzerine çalışmıştı. Hâfız Acem Merzifon'da yazdığı haşiyeyi İstanbul'a geldiğinde Müeyyedzâde'ye sundu. Yavuz Sultan Selim, Amasya'da kışlaktayken onu tanıyıp İstanbul'daki Eski Ali Paşa Medresesi'ne tayin etti. Sonraki görevleri İznik, Sahn-ı Semân ve Ayasofya medreselerinde sürdü; Heyûlâ risalesini İznik'te, Şerh-i Tecrîd'i Sahn-ı Semân'da, Medînetü'l-ilm'i Ayasofya Medresesi'nde yazdı.

Furat'ın kaydettiği öteki Kanuni dönemi Merzifonlu âlimlerinden Kutbeddin el-Merzifonî, II. Bayezid devrinin şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi'nin son yıllarında çevresinde bulunmuş, nisbesini büyük ihtimalle bu kasabada doğmasına borçlu olan bir müderristir. 935 (1528) yılında vefat etti, İznik, Davud Paşa ve Trabzon medreselerinde ders verdi. Arapça ilimlerde ve fıkıhta bilgisi geniş olan Kutbeddin'in Sadrüşşerîa'nın Vikâye şerhine ve Seyyid Şerif'in Miftâh şerhine talikleri olduğu kaydedilir, ancak bu çalışmalar yazma eser kütüphanelerinde bulunamamıştır. Ankara civarından olan Zeyrek Muhyiddin Muhammed el-Hüseynî (ö. 947/1540) ise Yusuf Germiyânî, Seyyidî Muhammed Kocevî ve Birgivîzâde Muslihuddin Efendi'den okumuş, Aydınlı Bâlî Efendi'nin muidi olmuş, Ankara, Merzifon ve Tokat medreselerinde müderrislik yapmış ve Kanuni'nin oğlu Şehzade Mehmed'in hocalığı sırasında vefat etmiştir. Kendi kasabasında bir mescit ve bir dârü't-ta'lim yaptırdığı bilinir. Asıl adı Abdullah olan Molla İbnü'ş-Şeyh, Zeyniyye şeyhlerinden Tâceddin'in halifesinin oğludur. Boyabatlı bir aileden gelen bu âlim, Merzifon Medresesi'ndeki müderrisliğiyle başlayan hocalığını başka medreselerde sürdürdükten sonra, çok geçmeden inzivayı tercih ederek emekli oldu. Özellikle Beyzâvî tefsirinde geniş ve güvenilir bir bilgisi olduğu kaydedilir. Asıl adı Abdurrahman olan Şeyhzâde ise, II. Bayezid dönemi âlimlerinden Cemâleddin Efendi'nin oğlu olup Merzifon Medresesi'nde Hâfız Acem'den ders aldı, sonra İznik'te Molla Karabağî'nin muidi oldu ve Karabağî'nin 1535'teki ölümünden sonra Cezerî Kasım Paşa Medresesi'nde görev yaptı.

Şairler ve Sonraki Yüzyıllar

Merzifon'un ilim ve edebiyat geleneği medreselerin kapanış çağıyla sona ermemiştir. On dokuzuncu yüzyılda şehirde Hilmi Dede, Hıfzî, Eyüb Sabri ve Muallim Cûdî Efendi gibi şairler yetişmiştir. Bu yüzyılda şehir nüfus ve fizikî yapı bakımından sürekli gelişti; 1866'da Amasya mutasarrıfı Ziyâ Paşa'nın medrese kapısı üzerine yaptırdığı saat kulesi ve 1876'da kurulan, hastane, okul, kütüphane, laboratuvar ve rasathanesiyle şehrin kuzeyindeki en yüksek noktada yer alan Amerikan Koleji kentin yeni eğitim kurumları arasında sayılır. Kasaba, Cumhuriyet döneminde de önemli bir ticaret ve eğitim merkezi olmayı sürdürmüş, 1960 yılına gelindiğinde nüfusu yirmi binin üzerine çıkmıştır.

Kronoloji

1414-1417: Çelebi Mehmed, Merzifon'da medrese yaptırır.

1418: İlyas er-Rûmî, Buhara'da Hâce Muhammed Parsa'dan icazet alır.

1419: Çelebi Mehmed'in annesi Devlet Hatun, Merzifon'da cami, zaviye ve imaret yaptırır.

1428-1429: Zeynüddin el-Hâfî, Abdürrahîm-i Rûmî'ye icazetname verir (h. 832).

1446: Abdürrahîm-i Rûmî'nin muhtemel ölüm yılı (h. 850).

1449: Kırımlı Seyyid Ahmed, Merzifon'da Haşiye ale't-Telvîh'i yazar.

1451: Kırımlı Seyyid Ahmed, Merzifon Medresesi'nden ayrılır.

1452: Kırımlı Seyyid Ahmed'in el-Muavvel haşiyesi tamamlanır.

1520: Tahrir defterine göre Merzifon'da otuz dört mahalle bulunmaktadır; Pîrî Baba Zaviyesi'nde Şahkulu Baba şeyhtir.

1528: Molla Seyyid İbrahim ve Kutbeddin el-Merzifonî vefat eder.

1541: Molla Atûfî, Eyüp'te vefat eder.

1634-1635: Kara Mustafa Paşa, Marınca köyünde doğar.

1647-1648: Evliya Çelebi Merzifon'u ziyaret eder.

1666-1679: Kara Mustafa Paşa'nın Merzifon'daki külliyesi inşa edilir.

5 Kasım 1676: Kara Mustafa Paşa sadrazam olur.

14 Temmuz 1683: Viyana kuşatması başlar.

25 Aralık 1683: Kara Mustafa Paşa Belgrad'da idam edilir.

1977: Pîrî Baba Türbesi Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılır.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

  • Berin Taşan, Merzifonlu Şeyh Abdürrahim Rumi, İzmir 1975.
  • Taşköprülüzade, eş-Şekâik en-Nu'mâniyye (nşr. Ahmet Suphi Furat), İstanbul 1985.

Çevrimiçi kaynaklar