Amasya'nın manevi hayatı, şehrin Anadolu'daki öteki ilim merkezlerinden ayrıldığı noktalardan biridir. Medreseleri, şehzade sarayı ve kadıları kadar tekkeleri de şehrin gündelik düzenini belirlemiş, bu tekkelerin en kalabalığı ve en kalıcısı Halvetî tekkeleri olmuştur. Halvetîlik, cehrî yani yüksek sesle ve toplu yapılan zikri esas alan, zikrin içine ilahiyi, kasideyi ve çeşitli sazları katan bir yoldur. Amasya'da bu yolun dört asra yayılan varlığı, şehre yalnızca bir dinî kurumlar ağı kazandırmamış, şiir, hat ve musiki alanında da kendine özgü bir tekke kültürü bırakmıştır. Burada o kültürün musiki ve zikir yönü ele alınır; tarikatların genel tarihi ayrı bir yazının, Bimarhane'deki müzikle tedavi geleneği de ayrı bir konunun işidir.
Halvetîliğin Amasya'ya Gelişi
Halvetiyye, kaynaklarda Hazar Denizi'nin güneybatısındaki Geylân bölgesinden çıkan Ömer el-Halvetî'ye ve onun silsilesine bağlanır. Tarikatın ikinci pîri, bir bakıma gerçek kurucusu sayılan Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî Şamahı'da doğmuş, 1463-64'te Bakü'de vefat etmiştir. Tarikat Azerbaycan'da kurulup gelişmiş, buradan Anadolu'ya, Anadolu'dan da Balkanlara, Suriye'ye, Mısır'a ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Halvetiyye maddesine göre tarikatı Anadolu'ya getiren, Sadreddîn-i Hiyâvî'nin halifelerinden Amasyalı Pîr İlyas'tır.
Amasya Halvetîliği üzerine yazan Kadir Özköse bu noktayı özellikle vurgular. Bazı araştırmacılar tarikatın şehre II. Bayezid'in Amasya valiliği sırasında girdiğini yazmışsa da bu tespit doğru değildir; Halvetîlik Amasya'da Pîr İlyas aracılığıyla yayılmıştır. Pîr İlyas 1406'da, Timur'un ölümünün ardından Amasya'ya dönmüş, bir yıl sonra akrabası Hâce Celal Çelebi Gümüşlüoğlu Tekkesi'ni yaptırarak onu tarikatın kullanımına vermiştir. Özköse'ye göre bu, Amasya'da yalnız Halvetîlere tahsis edilen ilk tekkedir ve şehrin fetret yıllarında bozulan toplumsal düzenini yeniden toparlamasına katkıda bulunmuştur. Pîr İlyas'ın vefat tarihi 833 (1429) olarak verilir. Yerine geçen damadı Abdurrahman Çelebi aynı zamanda Amasya müftülüğü yapmış, Hüsamî mahlasıyla coşkulu şiirler yazmış, semâya düşkün biri olarak anılmıştır.
Halvetîliğin Osmanlı topraklarındaki asıl genişlemesi Şirvânî'nin öteki halifeleri eliyle olmuştur. Habîb-i Karamânî Karaman, Ankara, Amasya ve Sivas çevresini dolaşmış, Amasya'ya yerleştiğinde Hızır Paşazâde Mehmed Paşa'nın 1485'te kendisi için yaptırdığı külliyede irşat faaliyetini sürdürmüştür. Karamânî'nin Amasya'daki halifesi el-Hâc Hızır-ı Amâsî'nin başlattığı silsile ise sonradan Şemsiyye kolunun doğmasına yol açmıştır. Halvetîlik sonraki yüzyıllarda Cemâliyye, Sünbüliyye, Şabâniyye gibi kollara ayrılırken bunların birçoğunun şeyhi Amasya tekkelerinde yetişmiştir.
Amasya'nın Halvetî Tekkeleri
Özköse'nin makalesinde adı geçen on altı Halvetî tekkesi şunlardır: Çilehâne, Şamlar, Şehre Küstü, Kuşbaz, Hızır Paşa, Çevikçe, Meydan, Sâdeddin, Hoca Sultan, Gümüşlüoğlu, Ehlullah, Kutub, Mehmed Paşa, Müftüoğlu, Mahmud Çelebi ve Ak Hasanoğlu. Yazar bunlara ek olarak Nuhoğlu Tekkesi'ni de anar. Kuruluş tarihleri 1404 ile 1829 arasında dağılır; kimi baştan Halvetîler için yapılmış, kimi başka bir tarikata ait iken sonradan Halvetîlere geçmiştir. Mahmud Çelebi Tekkesi buna örnektir. Anadolu'daki ilk Nakşibendî tekkesi olarak bahsedilen bu yapı 1404'te, Şâh-ı Nakşibend'in halifesi Rükneddin Mahmud Buhârî için yaptırılmıştır. II. Bayezid döneminde buraya Halvetî şeyhler geçmiş, hatm-i hâcegân duası ile Halvetî âdeti bir arada yürütülmüştür.
Bu tekkelerin en bilinenlerinden biri, Pîrler Türbesi'nin yakınındaki Çilehâne (Yâkub Paşa) Tekkesi'dir. Ankara Beylerbeyi Pazarlıoğlu Yâkub Paşa onu 1412'de müftü Gümüşlüzâde Abdurrahman Çelebi için yaptırmış, vakfiyesi Şubat 1413'te Amasya Kadısı Mevlânâ Rükneddin Mahmud tarafından tescil edilmiştir. II. Bayezid 1485'te yapıyı kârgir olarak yeniden inşa ettirmiş, 1894'te halkın gayreti ve II. Abdülhamid'in vakıflarından ayrılan gelirle bina yeniden yapılmıştır. Çok sayıda şeyhin buradan yetişmesi yüzünden yapıya "derviş fabrikası" denmiştir. M. Baha Tanman'ın Halvethâne maddesinde aktardığı plan, bir Halvetî tekkesinin zikir ve inziva düzenini anlamak için iyi bir örnektir. Kıble yönündeki mescit iki yandan üçer halvethâne ile kuşatılmıştır. Yaklaşık 1,90 x 1,90 metre ölçüsündeki bu kare hücrelerin her birinde iki kapı bulunur, hücreler birer ocak ve dolap nişiyle donatılmıştır, mihrap duvarına bitişik olanlarda birer pencere açılmış, kalan dört halvethâne penceresiz bırakılmıştır. Halvetîlikte çile adı verilen kapanma dönemleri bu hücrelerde geçer, zikir ve namaz için ise tevhidhâneyle bağlantılı mescide çıkılırdı. Tanman, erken Osmanlı döneminden özgün biçimiyle günümüze ulaşan bu tekke planının sonraki Halvetî yapılarında sürdürülmemesini şaşırtıcı bulur.
Öteki tekkelerin kimi izini kaybetmiştir. Hızır Paşa Tekkesi 1564'te kurulmuş, 1730'da yanmış, yeri bilinemez olmuştur. Müftüoğlu Tekkesi 1603'te yapılmış, 1688'de yanmış, yeri tespit edilememiştir. Nuhoğlu Tekkesi'nin 1808'deki yangından sonra vakıfları da yitmiş, burası önce şeyhlerin, sonra herkesin gömüldüğü bir mezarlığa dönüşmüştür. Hoca Sultan Tekkesi 1759'da şeyh ailesinin mirasçıları arasında paylaşılmış, Mehmed Paşa Tekkesi'ne 1879'da Kafkas muhacirleri yerleştirilince yapı özel eve dönmüştür. Çevikçe Tekkesi 1843'te medreseye çevrilmiştir. Binalar kadar şeyhlik makamları da el değiştirmiştir; Şamlar Tekkesi'nin sonradan Nakşibendîlerin yönetimine geçmesi bunun bir örneğidir.
Tekke Musikisi Nedir
Nuri Özcan'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre Türk dinî musikisi cami musikisi ve tekke musikisi diye iki kolda incelenir. Son zamanlarda tasavvuf musikisi de denen tekke musikisi, "cehrî zikir yapan tarikatların zikirleri esnasında daha çok ritme dayalı, bazan bir veya birkaç enstrümanın iştirakiyle ortaya çıkan musiki" olarak tanımlanır. Formlar genellikle Mevlevî âyini, ilahi, mersiye, durak, şuğul ve nefes diye sıralanır. Ancak sınırlar keskin değildir. İlahi, mevlid, miraciyye, na't, kaside, tevşih ve mersiye hem camide hem tekkede kullanılmıştır. Zikir sırasında zâkirlerin okuduğu zikir ilahisi ile zikir dışında topluca söylenen cumhur ilahisi tekkeye, teravih sırasında okunan ramazan ilahileri camiye, muharrem ayının mersiyeleri ise her ikisine aittir.
Bu musikinin tekkedeki yerini anlamak için maddedeki bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Tekkelerde yapılan âyinlerde asıl amaç zikirdir. Zikir meclislerinde okunan eserler bir musiki meclisi meydana getirse de musiki asıl amaç olmayıp zikri yürütmek için kullanılan bir araçtır. Bu yüzden tekke musikisini bir konser repertuvarı gibi düşünmek yanıltıcı olur. İlahi zikrin gidişine göre seçilir, ritim zikrin hızına göre değişir, söz ve ezgi dinleyiciye değil zikredene hizmet eder.
Kuûdî, Kıyâmî ve Devrânî Zikir
Özcan, Mevlevîlik ve Bektaşîlik dışındaki tarikatlarda zikrin genellikle diz çöküp oturarak, ayakta ve dairevî yürüyüş biçiminde yapıldığını yazar. Diz çökülüp başın sağa sola çevrildiği ya da diz kapakları yerdeyken doğrulup oturulduğu zikre kuûdî, ayakta bele kadar eğilip kalkarak, olduğu yerde sağa sola dönerek ve sallanarak yapılan zikre kıyâmî denir. Ayakta kol kola ya da el ele tutuşup sağ ayak biraz ileri, sol ayak biraz geride, sağdan sola doğru bir tempoyla sürekli ilerleyip dönmekle yapılan zikir ise devrânîdir. Aynı âyin içinde kuûd, kıyam ve devran zikirlerinin ritmi birbirinden farklıdır. Zikir ağır bir ritimle başlar, giderek hareketlenir ve coşkulu biçimde sona erer.
Tarikatların tasavvufî anlayışı âyinin musikisine de yansır. Özcan, Celvetî âyininde coşkudan çok huşûa çağıran bir tavır görüldüğünü, bunun bir Halvetî ve Kâdirî âyininde bulunmadığını belirtir. Rifâî âyinindeki hareketlilik ve coşkunluk da Nakşibendî âyininde görülmez. Halvetî tekkesindeki zikir böylece Mevlevî semâhânesindeki ölçülü dönüşten olduğu kadar Celvetî meclisinin sakin havasından da ayrılır; daha hareketli ve açık sesli bir seyir izler.
Halvetî Zikrinin Yapısı
Halvetiyye'de seyrüsülûk yedi isimle yapılır: lâ ilâhe illallah, Allah, hû, hak, hay, kayyûm ve kahhâr. Bu isimlere karşılık nefsin yedi mertebesi vardır: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marziyye ve kâmile. Müridin her mertebede ilerlemesi, o mertebeye ait ismi zikretmesine ve nefsini arındırmasına bağlıdır. Kollar arasında bu sayı değişir; Dede Ömer Rûşenî ve Şemseddin Sivâsî eklemelerle isim sayısını on ikiye çıkarmış, Nûreddin Cerrâhî yirmi sekize kadar yükseltmiştir. Müridin her gün yalnız başına okuduğu zikirler, dualar ve virdler haftanın günlerine göre değişir; Yahyâ-yı Şirvânî'nin Virdü's-settâr'ı özellikle önemsenir.
Haftanın belli günlerinde tekkelerde topluca ve cehrî yapılan zikre darb-ı esmâ, devran ya da hadra denir. Devranda ilahiler okunur. Dervişler oturarak bir halka oluşturur, zikre ayakta devam eder, ardından devrana başlarlar. TDV'ye göre Halvetîlikte zikir yapılırken musikiye önem verilir; başta ney, kudüm ve def olmak üzere çeşitli aletler kullanılır. Halvetîler enfüsten âfâka, yani içten dışa doğru olan devre devr-i suğrâ, âfâktan enfüse doğru olan devre devr-i kübrâ derler. Bu ayrıntılar Amasya'daki tekkelerin kendi belgelerinde tek tek yazılı değildir; ancak aynı tarikatın aynı yüzyıllarda sürdürdüğü usulün Amasya'daki Halvetî tekkelerinde de uygulandığını düşünmek makuldür.
Zâkirbaşı ve Meclisin İdaresi
Tarikat âyinleri şeyh, zâkirbaşı, meydancı ve reisler tarafından idare edilir. Âyin, zikre katılanların sesleriyle iştirak ettiği, belirli bir bestesi olan evrâdla başlar, ardından zikrin sonraki safhalarına geçilir. Dervişler zikrederken zâkirler, zikrin gidişine ve ritmine uygun ilahiler okur. Arada na't, durak, kaside ve mersiye terennüm edilerek katılanlara soluklanma imkânı verilir. Musiki eserlerini zâkirbaşı yönetir. Bu çok önemli bir görevdir, çünkü zâkirbaşı olabilmek için birçok ilahi bestesini ezbere bilmek, geniş bir musiki kültürüne, pürüzsüz bir sese ve iyi bir idare kabiliyetine sahip olmak gerekir.
Zâkirbaşının işi yalnız ezberle sınırlı kalmaz. Okunacak ilahilerin hangi tür zikre uyduğunu, günün özelliklerini ve ayın niteliğini gözeterek seçim yapması gerekir. Muharrem ve safer aylarında Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehit edilmesini konu alan manzumeler, rebîülevvel ve rebîülâhirde çoğunlukla Hz. Peygamber'i öven ilahiler tercih edilir. Eski ilahi repertuvarlarında her hicrî ay için bestelenmiş ilahiler bulunur. Makamların sırası da önemlidir, çünkü âyin ilerledikçe ritim hızlanır ve sesler tizleşir; bu seyre uygun makamların art arda dizilmesi gerekir. İlahiler ayrıca yalnız bir tarikata bağlı kalmaz. Halvetî ilahisi diye bilinen bir eser Kâdirî âyininde de okunabilir. Başka tarikatların tekkelerini ziyaret eden şeyhlerin zaman zaman birbirlerinin âyinlerini idare ettiği de kayıtlarda geçer.
Zikre Eşlik Eden Sazlar
TDV'nin tekke musikisi maddesine göre tekkelerde yapılan zikirlerde ritme yardımcı olan mazhar, halîle, kudüm, bendir ve nevbe gibi vurmalı sazlara ney eşlik eder. Muharrem ayında yapılan zikirlerde ise saza yer verilmez. Mevlevî âyinlerinde ney, kudüm ve rebap önem taşır, son dönemlerde Türk musikisi sazlarının hemen hepsi kullanılmıştır. Bektaşî âyinlerinde ise daha çok bağlama ailesi çalınır. İstanbul dinî musikinin de merkezi olmuş, tekke musikisinin en güzel örnekleri İstanbul tekkelerinde yetişen veya buralardan feyiz alan bestekâr ve icracılar tarafından ortaya konmuştur. Halvetîliğin İstanbul'daki en büyük temsilcilerinden Cemal Halife'nin Amasya'dan gelmiş olması, iki şehir arasındaki bu bağın Amasya'dan başlayan bir yönü olduğunu da gösterir.
Devran Tartışması
Devranın meşruiyeti, Osmanlı ulemâsı ile sûfîler arasında uzun süre tartışma konusu olmuştur. TDV'nin Devran maddesine göre Melâmiyye ve Nakşibendiyye dışındaki tarikatların çoğu devranı kabul etmiş, Kâdiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye, Sühreverdiyye, Çiştiyye ve Halvetiyye başta olmak üzere hemen bütün tarikatlarda devranî zikir tarikatın bir esası haline gelmiştir. Kâdiriyye ve özellikle Halvetiyye ile kolları darb-ı esmâ dedikleri devrana büyük önem verir. Buna karşı İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye, Birgivî, Kemalpaşazâde ve Ebüssuûd Efendi gibi âlimler tepkilerini sert biçimde ortaya koymuş, bazıları raks ve devranı helâl sayanların kâfir olacağını iddia etmiştir. Saçaklızâde Mehmed ve İbrâhim Halebî döne döne zikri dinî oyun ve oyuncak haline getirmekten başka bir şey saymamıştır.
Halvetîler bu itirazlara risâlelerle cevap vermiştir. Zenbilli Ali Efendi bir risâlede devranı savunmuş, Kemalpaşazâde ve Ebüssuûd Efendi ona karşı çıkmıştır. Sünbül Sinan, Kemalpaşazâde'ye karşı devranı savunmak için biri Arapça, diğeri Türkçe iki risâle yazmıştır. Kemalpaşazâde'nin devranın câiz olduğu yolunda bir fetvası da vardır; devran halinde zikreden tarikat ehline dokunulmasını yasaklayan bir ferman çıkarıldığı da kaydedilir. Zembilli Ali Efendi'nin adı Amasya'yla da ilişkilidir. Özköse, II. Bayezid Külliyesi'ndeki Sultaniye Medresesi'nin ilk müderrisinin Zembilli Ali Efendi olduğunu yazar. Külliye ise Halvetî şeyhi Cemal Halife'nin ricası üzerine 1485'te yapılmıştır. Amasya'nın zikir hayatı bu yüzden yalnız tekkenin içinde kalmaz; şehrin medresesiyle, müftüsüyle ve tekke şeyhleriyle birlikte işleyen bir tartışma ortamının parçasıdır.
Şeyh-Şairler ve Tekke Edebiyatı
Özköse'nin vurguladığı gibi Halvetî şeyhlerinin çoğu tekke edebiyatının önemli temsilcileridir ve Amasya'da tasavvuf kültürü şiir, edebiyat ve musiki boyutunda onlar sayesinde zenginleşmiştir. Şiir bu çevrede bir hizmet aracıdır: şeyhler kafiyeli sözle kendi coşkun duygularını müntesiplerin gönlüne ulaştırmış, ilahi biçimindeki manzumeler zikir meclislerinde okunmuştur. İlahi kelimesi önceleri her türlü dinî şiir için kullanılmış, sonra tasavvufî temaları işleyen ve Türk dinî musikisinin makam ve usulleriyle bestelenerek dinî toplantılarda okunan şiirlere ad olmuştur. İlahi maddesine göre aruzla yazılmış ilahiler XV. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış, bestekârlar manzumeleri çoğunlukla divan şiirinden seçmiştir.
Amasya'nın şeyh-şairleri arasında önce Abdurrahman Çelebi anılır. Hüsamî mahlasını kullanan şair, Özköse'ye göre cezbe sahibi, Türkçe şiirleri bulunan, âşık meşrepli biriydi. Cemâl-i Halvetî (Çelebi Halife) ilk tahsilini Amasya'da görmüş, İstanbul'da okumuş, Zeyniyye'de ilk tasavvufî tecrübesini yaşamış, Amasya'ya dönünce Pîr İlyas'ın halifelerinden Tahirzâde'ye intisap etmiştir. Şeyhinin vefatından sonra Şirvan'a gitmek üzere yola çıkmış, Erzincan'da Muhammed Bahâeddin Erzincânî'nin yanında riyazetini tamamlamış, ondan aldığı icazetle Amasya'ya Halvetî halifesi olarak dönmüştür. Şehzade Bayezid'in yakın ilgisini görmüş, hatta ona intisap ettiği söylenmiştir. Hoca Sultan Tekkesi'nin şeyhliği ona verilmiş, II. Bayezid tahta geçince İstanbul'a davet edilmiştir. Cemal Halvetî'nin Dîvançe'sinde aruzla ve hece ile yazılmış yirmi üç ilahisi bulunur. Çengnâme, Risâle-i Teşrîhiyye ve Risâle-i Etvâr-ı Seb'a gibi manzum eserleri de vardır.
Habîb-i Karamânî de coşkun şiirleriyle tanınan bir mutasavvıftır. Biyografik kaynaklarda manzum Etvâr-ı Seb'a diye kaydedilen eserinin asıl adı Risâle-i Makâmât-ı Sülûk'tur. Mihrî Hatun ise Amasya Halvetîliğinin kadın sesidir. Dedesi Halvetî şeyhlerinden Pîr İlyas, babası Belâyî mahlasıyla şiirler yazan Kadı Hasan Amasyevî'dir. Ansiklopedi maddesine göre Mihrî Hatun, II. Bayezid'in ve sonra oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında şehzade sarayı çevresinde oluşan edebî muhite girmiş, Amasya'da dedesi Pîr İlyas'ın tekkesindeki hazîreye gömülmüştür. Özköse, divanının başındaki Tazarrunâme bölümünün onun Halvetiyye'ye mensup bir şair olduğunu gösterdiğini yazar. Ölüm tarihi tezkirelerde kaydedilmemiştir; günümüz araştırmaları 1506'yı gösterse de ansiklopedi maddesi, 1512'de II. Bayezid'e kaside gönderdiğine dair kayıt bulunduğundan bundan sonraki bir tarihi kabul etmek gerektiğini belirtir.
Hat sanatında da Halvetîlik Amasya'yla iç içedir. Ahmed Şemseddin Karahisârî, Cemâleddin İshak Karamânî'ye intisap ederek hilâfet almış bir Halvetî şeyhidir. Muhaşşî Sinan diye bilinen Amasyalı hattat Yusuf b. Hüsâm b. İlyas da Halvetiyye'ye bağlıdır. Bunlar, tekkenin yalnız zikir ve musiki yeri olmadığını, şiirin, yazının ve ilmin de birlikte yetiştiği bir okul işlevi gördüğünü gösterir.
Tekkelerin Toplumdaki Yeri
Amasya'daki Halvetî tekkeleri fetret döneminde yöre halkına sahip çıkmış, Özköse'ye göre irşat faaliyetinde herhangi bir menfaat beklemeksizin gelene geçene hizmet etmiştir. Gümüşlüoğlu Tekkesi'ndeki imarethane o yıllarda çok sayıda muhacire ev sahipliği yapmıştır. Pîr İlyas İmareti, Mehmed Paşa İmareti ve Yörgüç Paşa İmareti, tekkelerin eşgüdümünde çalışan önemli imaretlerdi. Evliya Çelebi, Amasya'da fakire ve yoksula yemek veren çok sayıda ziyafethaneden söz eder. Zikir ve ilahi, bu hizmet ağının manevi tarafını oluşturuyordu.
Tekkelerle yönetim arasındaki ilişki de sıkıydı. Pîr İlyas Çelebi Mehmed'in saltanat mücadelesinde ona maddi ve manevi destek vermiştir. II. Murad 1438 Ramazan Bayramı'nda şehzadeleri Ahmed, Alaeddin ve Mehmed'i Amasya'daki Halvetî şeyhi Abdurrahman Çelebi'nin elini öpmeleri için dergâha göndermiştir. Şehzade Bayezid ile Cem Sultan arasındaki taht mücadelesinde Cemal Halvetî Bayezid'i desteklemiş; bunun karşılığında Amasya'daki külliye yapılmış ve Cemal Halife İstanbul'a çağrılmıştır. Şehzade Mustafa'nın Amasya valiliği sırasında ise tekke ile saray arasında bir kırgınlık yaşanmıştır. Vaiz Pîr Sinan, Mustafa'nın oğlu Süleyman Çelebi'nin sünnet düğünündeki israfı vaazlarında eleştirmiş, vaizlikten alınmış, küserek şehrin ücra bir köşesine çekilip bir tekke kurmuş, mahalle de bu yüzden Şehre Küstü diye anılmıştır.
Tekkelerin Sonu
Amasya'daki Halvetî tekkeleri XIX. yüzyılın sonlarına kadar şehrin sosyal, siyasi, kültürel ve dinî hayatına doğrudan etki etmiştir. Yapıların çoğu yangın, harap oluş ya da başka bir amaca dönüştürülme yoluyla bu tarihten önce işlevini yitirmişti. Ak Hasanoğlu Tekkesi 1829'da yapılmış, son şeyhi Mansur Efendi'nin 1866'daki vefatından sonra dershâneye, 1886'da ise fervahâne ve medreseye çevrilmiştir. Türkiye'de tekkelerin 1925'te kapatılmasıyla Halvetî tekkeleri faaliyetlerine resmen son vermiş, TDV'nin ifadesiyle bazen gizli, bazen açıktan zikir ve âyinlerini sürdürmeye devam etmiştir. Abdizâde Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi'nde yetmiş bir türbenin adını sayar; Özköse bunlardan on sekizinin Halvetî şeyhlerine ait olduğunu belirtir. Pîr İlyas'ın Pîrler Türbesi bugün şehrin en çok ziyaret edilen yeridir. Kaynaklarda Amasya'ya özgü ilahi repertuvarı ve zâkirbaşıları hakkında ayrıntılı bir kayıt bulunmaz; bu yönüyle Amasya tekke musikisi, ortak Halvetî usulünün şehirdeki uygulaması olarak anlaşılabilir.
Kronoloji
1404: Mahmud Çelebi Tekkesi, Anadolu'daki ilk Nakşibendî tekkesi olarak yapılır.
1406-1407: Pîr İlyas Amasya'ya döner; bir yıl sonra Gümüşlüoğlu Tekkesi yapılır.
1412-1413: Çilehâne (Yâkub Paşa) Tekkesi yaptırılır ve vakfiyesi tescil edilir.
1429: Pîr İlyas'ın vefat tarihi 833 (1429) olarak verilir.
1438: II. Murad, şehzadelerini Amasya'da Halvetî şeyhi Abdurrahman Çelebi'ye gönderir.
1485: Mehmed Paşa Tekkesi ile II. Bayezid Külliyesi yapılır.
1544-1564: Şamlar (1544), Kuşbaz (1554) ve Hızır Paşa (1564) tekkeleri kurulur.
1829: Ak Hasanoğlu Tekkesi yapılır.
1925: Türkiye'de tekkeler kapatılır.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Kadir Özköse, "Amasya'da Bulunan Halvetiyye Tekkeleri", AKADEMİAR Akademik İslam Araştırmaları Dergisi, sayı 5, Aralık 2018, s. 91-118.
Diğer kaynaklar
- Nuri Özcan, "Tekke Mûsikisi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, 2011, s. 384-385. islamansiklopedisi.org.tr
- "Halvetiyye", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Devran", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- Mehmet Nuri Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "İlâhi", TDV İslâm Ansiklopedisi.
Çevrimiçi kaynaklar









