Amasya Dârüşşifâsı anlatılırken en sık tekrarlanan cümle, yapının akıl hastalarını musiki ve su sesiyle iyileştirdiği ve bunu dünyada ilk kez yaptığıdır. Cümle kısmen sağlam bir zemine dayanır, kısmen de zemini sorgulanmaya muhtaçtır. İslam tıbbında musikinin ruh ile beden üzerindeki etkisinin bin yılı aşkın bir süre boyunca tartışıldığı, Osmanlı hekimlerinin makamları hastalıklarla, burçlarla ve günün saatleriyle eşleştiren cetveller yazdığı, bazı hastanelerde çalgıcıların görevlendirildiği iyi belgelenmiş olgulardır. Bunların Amasya'daki yapıda tam olarak nasıl uygulandığı ise bugün elde bulunan kaynaklardan çıkarılamamaktadır. Konunun Amasya'ya özgü yanını doğru tartabilmek için önce bu geleneğin kuramını, metinlerini ve öteki şifahanelerdeki izlerini tanımak, ardından şehrin kendi belgelerine dönmek gerekir. Bu yol, hem musiki ile tedavi düşüncesinin gerçek derinliğini hem de Amasya hakkında söylenebileceklerin sınırını aynı anda görünür kılar.

Yapının Kısa Künyesi

Dârüşşifâ, Yâkutiye Mahallesi'nde Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kenarında, medrese plan şemasında inşa edilmiştir. Taçkapının üzerinde nişi üç yönden dolanan Arapça kitâbeye göre yapı 708 (1308-1309) yılında İlhanlı hükümdarı Olcaytu Han'ın eşi İlduş (Yıldız) Hatun'un kölesi Anber bin Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarının adı bilinmez. Dört yıl sonra, 712'de (1312) düzenlenen vakfiye günümüze ulaşmamıştır; bu kayıp, yapının günlük işleyişine, kadrosuna ve harcamalarına dair en doğrudan belgenin yokluğu anlamına gelir. Kimi tıp tarihçileri binanın aslında I. Alâeddin Keykubad döneminde, 1220'li ve 1230'lu yıllarda yapıldığını, İlhanlı kitâbesinin bir onarımı kaydettiğini ileri sürer; bu görüş azınlıkta kalmıştır ve yerleşik tarihlendirme kitâbedeki 708 yılına dayanır. Amasya'da İlhanlı döneminden günümüze ulaşan tek eser olması, kilit taşındaki diz çökmüş insan kabartması ve taçkapının taş işçiliği, yapıyı mimarlık tarihinde de ayrı bir yere koyar.

Kitâbede yapı bir dârüşşifâ, yani genel anlamda bir hastane olarak anılır. Halk arasında yerleşen Bîmarhâne adı, burada yalnızca akıl hastalarının bulunduğu düşüncesinden doğmuştur; Gönül Cantay'a göre yapı baştan beri ve uzun süre genel bir tıp kurumu olarak çalışmıştır. Cantay, ana eyvanın kuramsal derslerin verildiği bir eğitim mekânı, yan salonların hasta odaları, eyvan yanındaki bölümlerin ise eczane ve muayene yeri olarak kullanılmış olabileceğini yazar; usta-çırak yöntemiyle hekim yetiştirilen bir kurumdan söz eder. Şehir Osmanlı yönetimine geçtikten sonra da dârüşşifânın hekimleri ve eczacılarıyla hizmetini sürdürdüğü, Hatemi'ye dayanılarak aktarılır. Akıl hastalarına ayrılmış bir koğuşun varlığı ise mimari ya da yazılı belgeyle şimdilik gösterilebilmiş değildir. Binanın halk arasındaki adı bunu ima etse de ad, kanıt yerine geçmez; tıpkı Kayseri ya da Edirne örneklerinde olduğu gibi, akıl hastalarının bir bölümde tutulması genel bir hastane için olağan bir düzen de olabilirdi.

Ahlât-ı Erbaa ve Musikinin Tıptaki Yeri

Musikinin hastalığa iyi geleceği düşüncesi, İslam tıbbının temelindeki ahlât-ı erbaa, yani dört hılt kuramına yaslanır. Bu anlayışa göre bedende kan, balgam, sarı safra ve kara safra (sevdâ) bulunur; her biri sıcak, soğuk, kuru ve nemli niteliklerin bir bileşimidir ve dört unsur olan ateş, hava, su ve toprakla karşılık içindedir. Sağlık bu sıvıların dengesi, hastalık ise dengenin bozulmasıdır. Hipokrat'tan Câlînûs'a, oradan İslam hekimlerine geçen bu düşünce XIX. yüzyıla kadar tesirini sürdürmüştür. Sesin oranlarla kurulan bir düzen olduğu, evrenin de sayılarla ifade edilen bir ahenk taşıdığı yolundaki Pisagorcu kabul bununla birleşince, ahengi bozulmuş bir mizacın ahenkli seslerle yeniden dengelenebileceği sonucuna varmak kolaylaşmıştır. Makamlara burçların, gezegenlerin ve unsurların bağlanması bu ortak zeminden doğar.

Bu zemin üzerinde musikiyi en erken sistemli biçimde ele alan isim, IX. yüzyılda Bağdat'ta yaşayan filozof Kindî'dir. Günümüze eksik olarak ulaşan musiki risalelerinde Kindî, udun dört telini dört hıltla ve dört unsurla eşleştirir. En kalın tel olan bam teli toprağa ve sevdâya, mesles teli suya ve balgama, mesnâ teli havaya ve kana, en ince tel olan zîr ise ateşe ve safraya karşılık gelir. Recep Uslu'nun incelemesine göre Kindî zamanında teller de buna göre boyanırdı; bam siyaha, mesles beyaza, mesnâ kırmızıya, zîr safran sarısına. Kindî'ye göre her telin nağmeleri belli bir hıltı kuvvetlendirir, karşıtını yatıştırır. Mesnâ telinin nağmeleri kanı harekete geçirip sevdânın şiddetini engeller, zîr telininkiler safrayı güçlendirip balgamı teskin eder.

Kindî'nin metninde dikkati çeken başka ayrıntılar da vardır. Musikinin insanda uyandırdığı etkileri neşe, cesaret ve hüzün olarak üçe ayırır; ritim kalıplarının (îkâ) sabah, öğle, gün sonu ve yatma vakti için ayrı ayrı uygun düştüğünü söyler; dinleyicinin yaşına, mevsime ve mizacına göre musikinin başlama vaktinin değişmesi gerektiğini yazar. Etkiyi artırmak için gül, nergis, yasemin, menekşe gibi kokulardan ve renklerden yararlanmayı da önerir. Uslu'nun önemli bir tespiti, Kindî'nin hiçbir hastalık adı anmamasıdır; metin, duygular ve mizaçlar düzeyinde kalır. İbnü'l-Kıftî'nin aktardığı, Kindî'nin felçli bir çocuğu musikiyle iyileştirdiğine dair hikâye ise Kindî'nin hayatını anlatan daha yakın kaynaklarda bulunmadığı için şüpheli sayılır.

Fârâbî, İhvân-ı Safâ ve İbn Sînâ

Kindî'nin risaleleri, bir kuşak sonra Bağdat'ta Kitâbü'l-mûsîka'l-kebîr'i yazan Fârâbî'nin (ö. 950) ve Basra'daki İhvân-ı Safâ topluluğunun eline geçmiştir. Fârâbî'nin büyük musiki kitabı esas olarak ses, aralık ve ritim kuramına ayrılmış bir eserdir. Türkçe literatürde ona atfedilerek yaygın biçimde aktarılan bir liste ise makamlara duygusal nitelikler yükler: rast insana sefa, rehâvî beka düşüncesi, küçek hüzün, büzürg korku, ısfahan hareket ve güven, nevâ ferahlık, hüseynî sükûnet, bûselik kuvvet, hicâz alçakgönüllülük, sabâ cesaret, uşşâk gülme hissi, zirgüle uyku verir. Bu listenin Fârâbî'nin kendi metninde bu biçimde bulunup bulunmadığı ayrıca incelenmesi gereken bir sorudur. Makam adlarının büyük bölümünün Fârâbî'den sonraki yüzyıllarda yerleştiği düşünülürse, listenin sonraki bir derlemeye ait olması ve Fârâbî'nin adına bağlanmış olması güçlü bir ihtimaldir.

X. yüzyılda yazılan İhvân-ı Safâ risalelerinin musikiye ayrılan beşinci risalesi, musikiyi evrenin ahenginin bir yansıması olarak görür ve yerinde ve vaktinde kullanılan musikinin bedene şifa verdiğini söyler. Risale, farklı amaçlar için kullanılan ezgiler arasında hastanelerde seher vakitlerinde hastaların ağrısını hafifletmek için çalınan nağmeleri de sayar. Bu ifade, hastane içinde musiki kullanımına dair erken ve doğrudan bir metin olması bakımından değerlidir. Risalelerin XIV. yüzyılda yapılan Farsça serbest tercümesi Mücmelü'l-hikme de tabii ilimleri iyi bilen ve musikide mahareti olan kişinin duruma uygun bir musikiyle hastalıkları tedavi edebileceğini yazar.

İbn Sînâ (980-1037) hem hekim hem musiki nazariyecisidir. Kitâbü'ş-Şifâ'nın musiki bölümü kuram ağırlıklıdır; Türkçe literatürde ona atfedilerek sıkça aktarılan bir cümleye göre tedavinin en etkili yollarından biri hastanın akli ve ruhi güçlerini artırmak, ona hastalıkla mücadele cesareti vermek, çevresini sevimli kılmak, ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir. İbn Sînâ'nın tıp ile musikiyi en somut biçimde birleştirdiği yer ise nabız bahsidir. Alâüddevle Kâkûye için 1021'den sonra Farsça yazdığı Risâle-i Regşinâsî'nin altıncı bölümünde, bazı nabızların musiki vezinleri gibi düzenli bir ritim taşıdığını, îkâ ve musiki oranlarını bilmenin nabzı doğru hissetmeye yardım ettiğini anlatır. Câlînûs'un bu konudaki görüşünü aktarır, ama onun verdiği oranlarda yanlışlık bulunduğunu söyler ve hekimin musikiyi bir musikişinas kadar bilmesine gerek olmadığını ekler.

Nabız ile ritim arasındaki bu bağ, İslam tıbbında yalnız İbn Sînâ'ya özgü değildir. Ali b. Abbas el-Mecûsî, Kâmilü's-sınâa'da hekimin nabzı parmaklarıyla hissedebilmesi için tellere dokunma ve nağmeleri zihninde tutma bilgisine ihtiyaç duyduğunu yazar. Kindî'nin öğrencisi Ebû Zeyd el-Belhî, Mesâlihu'l-ebdân ve'l-enfüs'te tıbbı bedenî ve ruhanî diye ikiye ayırır, ruh hastalıklarında musiki dinletmeyi bir ilaç gibi tarif eder. Ebû Bekir er-Râzî el-Hâvî'de melankoli ve sinir hastalıkları için musiki meclislerini tavsiye eder, Ali b. Rabben et-Taberî de Firdevsü'l-hikme'de iştahı açmak ve vücudun zayıflığını gidermek için bahçelere bakmayı ve musiki dinlemeyi önerir. Bu metinlerin ortak noktası, musikiyi bir yardımcı unsur olarak, ortamın, beslenmenin ve ruh hâlinin düzenlenmesiyle birlikte düşünmeleridir.

Cürcânî ve Amasya'ya Uzanan Bir İplik

Bu zincirde Amasya açısından özel bir yeri olan halka, Harezmşahlar döneminin hekimi Zeynüddîn İsmâil el-Cürcânî'dir (ö. 1137). Cürcânî'nin Farsça büyük tıp kitabı Zahîre-i Hârizmşâhî'de musikinin tedavideki faydalarına değinilir ve bazı hastalıklar için makam ve usul adları da verilir. Murat Salim Tokaç ile Seyid Muhammed Taki Hüseynî'nin aktardığına göre Cürcânî, gam, keder ve mizaç bozukluğundan kaynaklanan uykusuzluk için ağır ritimde nihâvend ve beste makamlarında hoş ses dinlemeyi ya da yavaşça akan suyun ve rüzgârda kıpırdayan ağaçların sesini duymayı önerir. Su sesinin şifa ile ilişkilendirildiği, kaynağı belli en açık tıbbi metinlerden biri budur.

Aynı eser Amasya'da okunmuş ve tercüme edilmiştir. Sabuncuoğlu Şerefeddin, Zahîre-i Hârizmşâhî'nin ilaç formüllerini içeren son bölümü olan Akrâbâzîn'i 1444'te Türkçeye çevirmiş, otuz bir babı ilavelerle otuz üç baba çıkarmıştır. Bu, Amasya hekim çevresinin musiki ile tedavi tavsiyelerini de içeren bir tıp ansiklopedisini tanıdığını gösterir. Bununla birlikte Sabuncuoğlu'nun çevirdiği bölüm ilaçlara ayrılmıştır; Cürcânî'nin musiki ve su sesiyle ilgili satırlarının Amasya'da uygulandığını söyleyen bir belge bilinmez. Bu ilişki, Amasya'ya özgü bir kanıt olmaktan çok, şehrin tıp kültürünün hangi metinlerle beslendiğini gösteren bir ipucu olarak değerlidir.

Edvâr Kitaplarında Burçlar ve Makamlar

XV. yüzyıldan itibaren Anadolu'da Türkçe yazılan musiki nazariyesi kitapları, yani edvârlar, makamların insana etkisini kozmik bir çerçeveye yerleştirir. Yûsuf Kırşehrî ve Bedr-i Dilşâd gibi müelliflerin ardından gelen Hızır bin Abdullah, Kitâbü'l-edvâr'ını 1441'de Edirne'de II. Murad için yazmıştır. Kırk sekiz bölümlük eserin ilk yirmi yedi bölümü yıldızlara, burçlara ve bunların musiki ile insan üzerindeki etkisine ayrılmıştır; sonraki bölümlerde makamlar, usuller, çalgılar ve musiki ile tedavi konuları ele alınır. Bu kitaplarda makamların etkisi hastalığa, burca, vakte, millete, mesleğe ve hatta ten rengine göre değişen bir düzen içinde anlatılır. Musikişinaslar da tabiplerden geri kalmamış, Abdülkâdir-i Merâgî (ö. 1435) Câmiu'l-elhân'da ritim bilgisi olmayan hekimin hızlı bir nabzı yavaştan, sert olanı yumuşaktan ayıramayacağını yazmıştır. Sonraki yüzyılda Nesimî, Nesîm-i Tarab'da bazı nabız türlerini usul devirleriyle eşleştirmiştir.

Bu edebiyatın içinde adı sık geçen başka isimler de vardır. Ali Ufkî (1610-1675), Kantemiroğlu ve XIX. yüzyılda Haşim Bey, musikinin insana etkisini anan Osmanlı yazarları arasında sayılır. Ancak bu isimlerin her biri aynı ölçüde tedaviye ilişkin metin bırakmış değildir. Ali Ufkî'nin Mecmûa-i Sâz ü Söz'ünün Londra nüshasında incelenen tıbbi malzeme, sayfa kenarlarına düşülmüş baş ağrısı, öksürük, bel ağrısı ve yara gibi rahatsızlıklara yönelik ilaç reçeteleridir; bir makam-hastalık cetveli değildir. İkincil literatürde bu isimler çoğu zaman tek bir liste hâlinde anıldığı için, kimin gerçekte ne yazdığı ayrıca kontrol edilmelidir.

Şuûrî Hasan Efendi ve Ta'dîlü'l-Emzice

Osmanlı tıbbında musiki tedavisinin en temel metni, Halepli şair, dilci ve hekim Şuûrî Hasan Efendi'nin (ö. 1693-1694) bir vezir olan Ahmed Paşa'ya ithaf ettiği Ta'dîlü'l-emzice fî hıfzi sıhhati'l-beden adlı kitabının ikinci faslıdır. İstanbul'da Maliye Kalemi halifeleri arasında bulunan Şuûrî, hayatının sonlarında Halvetiyye'ye yönelmiş, ilaçlar arasında şarap kullanılmasını eleştirmiş ve Edirnekapı dışında defnedilmiştir. Müellif nüshasının ferağ tarihi Receb 1088, yani Eylül 1677'dir. Ahmet Hakkı Turabi'nin çevriyazısını yaptığı musiki bölümü, Millet Yazma Eser Kütüphanesi'ndeki nüshada 79a ile 87b varakları arasındadır. Şuûrî, makamların hastalıklara etkisini anlattığı her paragrafı bir beyitle pekiştirmiştir; tıp metni ile divan edebiyatı bu sayfalarda yan yana ilerler.

Fasıl, musikinin kökenine dair rivayetlerle açılır. Lâmek'in ud'u icat ettiği, Hz. Dâvûd döneminde ilmin yayıldığı, Pisagor'un bir rüyadan sonra tellerle ahengi ve usulleri düzenlediği anlatılır. Ardından hekimin kendi alanına geçilir. Şuûrî'ye göre nabız usul üzere hareket eder ve her ölçülü vuruş bir makama, bir nağmeye uygundur; nabzın usulden çıkması ruhun çıkmasına işarettir. Usulü ve vuruşları bilmeyen tabip hastalığı teşhis edemez. Musiki ile tıp arasındaki bağ bu yüzden tanının bir parçası olarak kurulur. On iki makam on iki burca, yedi âvâze yedi gezegene, dört şube dört unsura bağlanır; yirmi dört lahin gece ile gündüzün saatlerine dağıtılır.

Metnin hukuki ve ahlaki tartışma içeren kısmı da dikkate değerdir. Şuûrî, musiki icrasının Hanefî mezhebinde haram sayıldığını, Şafiî mezhebinde ise bir kısmının mübah görüldüğünü açıkça belirtir. Mevlânâ'nın ney üzerine beyitlerini ve Safiyyüddin Urmevî'nin otoritesini delil gösterir; nefsini yenmiş kimselerin dinlemesinin caiz olacağını, nefsin dizginini elinde tutamayanların ise bundan sakınması gerektiğini yazar. Eflâtun'a atfettiği bir sözle musikiyi eğlenceden öte bir amaçla, ruhi lezzet için, kuru mizaçları yumuşatmak, sevdâyı dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya konmuş bir ilim olarak tarif eder. Hemen ardından şu bilgiyi verir: eski zamanlarda şehirlerdeki bîmârhânelerin maaşlı sazendeleri vardı, dârüşşifâların odaları çalgılarla dolu idi ve her hastaya hâline ve hastalığına uygun saz çalınırdı. Zamanla bazı kimselerin bu nağmelerden kendinden geçtiği, hastaları rahatsız ettiği ve işlerinden alıkoyduğu gerekçesiyle uygulama büsbütün yasaklanmıştır.

Bu cümleler bir yandan kurumsal uygulamanın varlığına dair kıymetli bir ipucudur, bir yandan da 1677'de yazıldığı sırada uygulamanın artık geçmişe ait sayıldığını düşündürür. Turabi'nin yayımladığı metinde belirli bir hastanenin ya da şehrin adı geçmez. Tıp tarihçisi Nil Sarı ise Şuûrî'nin bu satırlarda Edirne'deki II. Bayezid Dârüşşifâsı'nda musiki uygulamasından vazgeçilmesini anlattığını yazar ve bunu, musiki tedavisinin bir dönem başarısız sayıldığına dair ender bir eleştirel kayıt olarak yorumlar. İki okuma arasındaki fark, hangi nüshanın esas alındığına bağlı olabilir; Amasya ise her iki okumada da anılmaz.

Makam ve Hastalık Eşleştirmeleri

Ta'dîlü'l-emzice'de makamlar tek tek ele alınır. Rast felç hastalığını giderir. Irak, hararetli mizaçtan doğan hastalıklara, sersâma ve çarpıntıya yarar. Isfahan zekâyı ve düşünce gücünü artırır, soğuk ve kuru hastalıklardan korur. Zirefkend yüz felcine, sırt ve mafsal ağrılarına, özellikle kulunca iyi gelir. Rehâvî baş ağrısına, çarpıntıya, balgamlı ve kanlı hastalıklara karşıdır. Büzürg zihni arıtır, vesveseyi, korkuyu ve endişeyi giderir. Zengûle kalp hastalıklarına ve ciğer sıcaklığına, hicâz idrar zorluğuna, bûselik kalça ağrısına ve soğuk baş ağrısına, uşşâk ayak ağrısına ve gut sızılarına yarar, uykuyu getirir. Hüseynî kalp ve ciğerin iltihabını söndürür, susuzluğu keser, mideyi güçlendirir; nevâ siyatiğe ve bozuk düşüncelere fayda sağlar. Dikkat çekici olan, listenin ruh hastalıklarından çok nörolojik ve bedensel şikâyetleri kapsamasıdır. Felç ya da siyatik bir akıl hastalığı sayılamaz; mizaç kuramı içinde ruh ile beden birbirinden bağımsız iki alan olarak düşünülmemiştir.

Şuûrî, makamların günün saatlerine göre seçilmesini de ister. Gün dört bölüme ayrılır ve her bölümün tabiatına ters nitelikli bir ahengin eşlik etmesi istenir; seherden kuşluğa kadar süren soğuk ve nemli vakte sıcak ve kuru, kuşluktan ikindiye kadar süren sıcak ve kuru vakte soğuk ve nemli nitelikli makamlar uygun görülür. Somut seçimler şöyledir: seherde rast ve rehâvî, sabahta hüseynî, öğle vakti nihâvend, iki namaz arasında hicâz, ikindide bûselik, gün batarken uşşâk, akşamdan sonra zengûle, gece yarısında rast, gecenin son üçte birinde zirefkend. Şuûrî bir mecliste her dinleyicinin mizacına uymanın mümkün olmadığını, bu yüzden zamanın tabiatına bakmanın yeterli sayılacağını belirtir. Aynı bölümde dinleyicinin kökenine ve mesleğine göre seçim de önerilir; Araplar için hüseynî, Acemler için ırak, Türkler için uşşâk, Rumlar ve Frenkler için bûselik, âlimler meclisinde rast, sûfîlerin toplantısında rehâvî, dervişler arasında hicâz uygun bulunur. Bu eşleştirmeler, hasta başındaki bir klinik notundan çok mizaç kuramına dayanan bir meclis âdabı olarak okunabilir. Modern literatürde dolaşan zaman cetvelleri bu aslî metinden farklı biçimlerde aktarıldığı için kaynağa dönmeden yapılan alıntılar birbirini tutmayabilir.

Gevrekzâde Hafız Hasan Efendi'nin Risâlesi

Şuûrî'nin bu bölümü, yaklaşık bir asır sonra Hekimbaşı Gevrekzâde Hafız Hasan Efendi'nin (1727-1801) kaleminde yeniden işlenmiştir. Gevrekzâde III. Mustafa döneminde ordu hekimbaşılığına yükselmiş, 1769'daki Rusya seferinden dönünce saray hekimleri arasına girmiş, 10 Şubat 1786'da sertabip olmuş, III. Selim tarafından beş ay sonra görevden alınarak Halep mevleviyetine gönderilmiştir. Çocuk ve kadın hastalıklarını konu alan Netîcetü'l-fikriyye fî tedbîri velâdeti'l-bikriyye'deki musiki bölümünün Şuûrî'den aktarıldığı ileri sürülür; hangi makamın hangi çocuk hastalığına iyi geldiğini anlatan parçayı Arslan Terzioğlu bugünkü Türkçeye aktarmıştır. Ayrıca er-Risâletü'l-mûsîkiyye mine'd-devâi'r-rûhâniyye adlı küçük bir risâle de ona aittir. Bu risâlenin literatürde sıkça geçen Emrâz-ı Rûhâniyye-i Nagamât-ı Mûsikiyye adının yanlış olduğunu Recep Uslu ayrıca belirtir. Turabi, risâlenin yegâne kaynağının Şuûrî'nin kitabı olduğunu savunur ve onu musikiyle tedaviyi müstakil olarak ele alan tek Osmanlı eseri olarak niteler.

Gevrekzâde'nin eşleştirmeleri Şuûrî'ninkilerle büyük ölçüde örtüşür; farklar ayrıntıdadır. Ona göre rast hamel burcuna ve ateş unsuruna bağlıdır, felce yarar; ırak sevr burcuna ve toprağa bağlıdır, ateşli hastalıklara karşıdır; ısfahan cevzâ burcundadır, düşünme ve hatırlama gücünü artırır; zirefkend seretan burcu ve su unsuruyla felce ve kulunç ağrılarına yarar; büzürg esed burcu ve ateşle zihni dinç tutar, kara sevdaya iyi gelir. Çocuk hastalıkları için ayrı bir sıralama da yapmıştır: bûselik kalça, baş ve göz ağrılarına, hicâz idrar yolu rahatsızlıklarına, hüseynî karaciğer ve kalp hastalıklarına, ırak çocuklardaki menenjite, rehâvî baş ağrısına ve burun kanamasına, uşşâk ayak ağrısına ve uykusuzluğa iyi gelir. Gevrekzâde'nin musiki pratiğiyle bir ilgisi bulunmadığı, ünlü bestekâr Hacı Sâdullah Ağa'nın hocaları arasında gösterilmesinin yanlış olduğu da bilinmektedir. Eser, musiki icrasından gelen birinin elinden çıkmış olmaktan çok bir hekimin ve derleyicinin ürünüdür. Turabi'nin 2015'te Amasya Belediyesi yayınları arasında çıkan Gevrekzâde Müzikle Tedavi ve Amasya Darüşşifa Örneği adlı kitabı bu metni Amasya ile birlikte ele alır; ancak Gevrekzâde'nin biyografisinde Amasya ile bilinen bir bağı yoktur ve bu iki konunun hangi belgeyle birleştirildiği burada incelenen kaynaklarda görülememiştir.

Şifahanelerde Musiki: Şam'dan Edirne'ye

Hastane içinde musiki uygulamasına dair kayıtlar Amasya'dan önce ve sonra birçok kurum için anılır, ancak bu kayıtların ağırlığı birbirinden çok farklıdır. Şam'daki Nûreddin Zengî Bîmâristânı (1154) akıl hastalarına ayrılmış bir bölümü olan erken bir hastanedir; burada musiki ile tedavi yapıldığı ikincil literatürde Evliya Çelebi'ye dayanılarak tekrarlanır. Kahire'deki Mansûrî Bîmâristânı için Michael Dols'un aktardığına göre uykusuzluk çeken hastalar ayrı bir salonda tutulur, onlara ahenkli musiki dinletilir ve usta hikâyeciler masal anlatırdı. Kayseri'deki Gevher Nesibe Şifâhânesi (1206) için, on sekiz odalı bimarhane bölümünün duvarlarındaki hava kanalları aracılığıyla musikinin ve su sesinin hastalara ulaştırıldığı, güzel sesli hanendelerin günde üç kez hastalık türüne göre eser icra ettiği yolunda bir yorum vardır. Bu yorum Köker'in 1992 tarihli çalışmasına dayanır; bir belgeden çok binanın mimarisinden yapılmış bir çıkarımdır. Divriği Turan Melik Dârüşşifâsı (1228) da aynı listelerde yer alır; Evliya'nın buradan aktarılan bir gözlemi ise bahar mevsiminde aşk hastalığına tutulanların kendilerine zarar vermesinler diye hekimin emriyle tecrit edilip bağlandığını anlatır.

Hastane içi musiki uygulamasını doğrudan anlatan en açık metin, Evliya Çelebi'nin Edirne'deki II. Bayezid Külliyesi (1484-1488) için yazdıklarıdır. Evliya, eski hekimlere göre güzel yüzlerin, akarsuların, güzel seslerin, çalgıların ve şarkıların insanı kaygının kirinden arındırdığını aktarır ve hayrat sahibinin hastalara deva olmak üzere on hanende ve sazende tayin ettiğini yazar: üçü hanende, biri neyzen, biri kemancı, biri mıskalcı, biri santurcu, biri çengi, biri çeng-santurcu, biri udî olup haftada üç kez gelerek hastalara ve delilere musiki faslı yaparlar. Nevâ, rast, dügâh, segâh, çargâh ve sûzinâk makamlarını da anar. Burada önemli bir çekince vardır: dârüşşifânın elde bulunan vakfiyesi böyle bir hizmetten söz etmez. Evliya'nın bu satırları 1488'den yaklaşık bir buçuk asır sonra yazılmıştır ve abartıya yatkın bir anlatıcının kalemindendir.

Edirne'nin mimarisi bu anlatıyla bağdaşır görünür. Dârüşşifânın üçüncü bölümü altıgen bir plana göre düzenlenmiş, ortadaki altıgen sofaya altı eyvan açılmıştır. Sofanın üstü fenerli büyük bir kubbeyle örtülüdür ve tam ortasında fıskiyeli bir şadırvan bulunur. Güney eyvanının gerisinde dışa taşan, beş cepheli ve bol pencereli bir bölüm vardır; bazı araştırmacılar burayı bir namaz yeri, bazıları Evliya'nın andığı çalgıcıların oturduğu yer olarak yorumlamıştır. Yapı 1876 savaşına kadar çalışmış, Balkan Harbi sırasında kapanmış, onarılarak Trakya Üniversitesi'ne verilmiş ve bugün Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi olarak kullanılmaktadır. Mimarlık tarihçisi Nina Ergin, erken modern Osmanlı hastanelerini avlular, su ve ışıkla kurulan duyusal deneyim açısından incelemiş, bu yapıların iyileştirici bir mekân anlayışıyla tasarlanmış olabileceğini tartışmıştır.

İstanbul'daki Fatih Darüşşifâsı için Evliya, yetmiş hücre ve seksen kubbeden, hekimbaşı ve cerrahbaşından söz eder; hastalara ve divanelere cünunu gidermek için sazende ve hanendeler tayin edildiğini de ekler. Yapı 1470'te hizmete girmiş, 1766 depreminde ağır hasar görmüştür; kimi kaynaklar onun 1824'e kadar işlediğini yazar ve bugün neredeyse hiçbir izi kalmamıştır. Süleymaniye Darüşşifâsı (1557) için de ilaçla tedavinin yanında musikiden yararlanıldığı aktarılır. Nil Sarı'nın dikkat çektiği bir başka belge, XVI. yüzyıla ait bir Tire vakfiyesidir; buna göre akıl hastalarına öğleden sonra iki saat şarkı ve saz dinletilmesi öngörülmüştür. Tedavinin süresini bildiren bilinen tek kayıt budur.

Bu tabloyu bütün olarak değerlendiren araştırmacılar daha temkinlidir. Miri Shefer-Mossensohn, Osmanlı hastanelerini incelediği kitabında, Dols'u izleyerek, İslam hastanelerinde musiki kullanımının kural değil istisna olduğunu, musiki icra eden sanatçılar ile hastalara bakan görevlilerin ayrı kişiler olduğunu vurgular. Nil Sarı da Türkçe tıp yazmalarında musiki tedavisinin nasıl uygulandığını tarif eden bir anlatım bulunmadığını belirtir: çalgıcı ile hasta arasındaki mesafeye, tedavinin ne kadar süreceğine, hastaların kendilerinin çalıp çalmadığına dair hiçbir ayrıntı yoktur. Metinlerde yalnızca hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiği yazılıdır ve bu bilgiler yüzyıllar boyunca neredeyse hiç tartışılmadan aktarılmıştır. Sarı'ya göre Osmanlı döneminin tıp kitaplarının ancak bir kısmında musiki tedavisine ayrılmış bölümler bulunur; bu da musikinin vazgeçilmez bir tedavi yolu olarak görülmediğini düşündürür.

Suyun Sesi ve Şifa

Su sesinin hastaları dinlendirdiği düşüncesi, musiki ile tedavi anlatılarının neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Bu düşüncenin metin dayanağı vardır. Cürcânî uykusuzluk için yavaşça akan suyun sesini önerir, Evliya Çelebi de eski hekimlere atfen akarsuları insanı kaygıdan arındıran şeyler arasında sayar. Edirne'deki dârüşşifânın altıgen salonunun ortasında fıskiyeli bir şadırvanın bulunması bu fikrin mimariye yansıdığını gösteren somut bir örnektir. Ancak suyun sesinin belirli bir tedavi programının parçası olarak, belli saatlerde ve belli hastalara uygulandığını gösteren bir hastane belgesi bilinmez. Avlu havuzları ve şadırvanlar İslam mimarisinde camilerden medreselere kadar pek çok yapıda bulunur; bir hastanede şadırvan bulunması, onun tedavi amacıyla kurulduğunu kendiliğinden kanıtlamaz.

Amasya Dârüşşifâsı için durum daha da belirsizdir. Yapının Yeşilırmak'a paralel bir caddenin kenarında yer aldığı doğrudur, ancak nehrin sesinin tedavide kullanıldığını söyleyen bir belge yoktur. Avlu dikdörtgendir, çevresinde iki sıra revak ve onların gerisinde odalar yer alır; yapı tarifinde avluda bir havuz ya da şadırvandan söz edilmez. Haluk Yücel'in 2016 tarihli makalesinde akıl hastalıklarında kullanılan su bölmesi olarak fotoğrafı verilen düzenek ve avluda musiki heyetini canlandıran figürler, bugünkü müzenin sergi düzenine aittir. Makalenin, binanın iç mimarisinin musiki tedavisi hesaba katılarak planlandığı sonucu bu nedenle müzedeki canlandırmadan yola çıkar ve tarihî bir belgeye dayanmaz.

Amasya'ya Özgü Kanıtların Sınırı

Amasya'yı bu geleneğin içine yerleştiren başlıca dayanak, onu musiki ile tedavi uygulanan dârüşşifâlar listesine ekleyen ikincil literatürdür. Listede Şam (1154), Kayseri (1206), Divriği (1228), Amasya (1308-1309), Fatih (1470), Edirne (1488) ve Süleymaniye (1557) yer alır. Amasya'nın dünyada akıl hastalıklarının musiki ve su sesiyle iyileştirildiği ilk yer olduğu cümlesinin izi sürüldüğünde, Sezer Erer ile Elif Atıcı'nın 2010 tarihli derleme makalesine, oradan da Adnan Çoban'ın 2005 tarihli popüler kitabına ve 1982'de Kayseri'de sunulmuş bir bildiriye varılır. Sonraki yayınlar, dergi yazıları ve haberler bu cümleyi kaynak göstermeden ya da birbirine atıfla tekrarlar. Aynı listenin kendi sırası iddiayı zayıflatır: Şam, Kayseri ve Divriği kronolojik olarak Amasya'dan önce gelir. Müzenin kendi tanıtımında ve bazı ansiklopedik kaynaklarda daha ölçülü bir ifade kullanılır ve yapı Anadolu'da musikiyle tedavi yapılan ilk hastane olarak tanıtılır; bu ifade de belgeyle desteklenmez ve aynı kronoloji karşısında geçerliliğini yitirir.

Amasya'ya özgü elimizdeki sağlam belgeler şunlardır: 1308-1309 tarihli kitâbe, kayıp vakfiyenin 1312'de yazıldığı bilgisi ve Sabuncuoğlu Şerefeddin'in burada hekimlik yaptığını bildiren kendi ifadeleri. Gönül Cantay'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi bunlardan ibaret bir tablo çizer ve musikiyi anmaz. Başlığında musiki tedavisi uygulanan dârüşşifâları inceleme iddiası taşıyan bir makalede bile Amasya bölümü, Cantay'ın mekânların işlevine dair yorumlarından oluşur ve musikiye dair tek bir kayıt içermez. Musiki ve su sesine ilişkin bilgiler bu çerçevenin dışında kalır; çoğu ikincil literatürde ve basında, kaynağı gösterilmeden yer alan anlatılardır. Amasya'da musiki tedavisini gösteren resimler de bu kapsamdadır. Nil Sarı'nın editörlüğünde 2007'de yayımlanan Amasya kitabında yer alan, Sabuncuoğlu'nu öğrencileriyle tedavi sırasında ve hastaları musiki dinlerken gösteren tablolar Gaye Özen ile İnci Özen'in çağdaş canlandırmalarıdır; tarihî bir tasvir değildir.

Bu belirsizliği çözecek belgeler, Amasya şer'iyye sicillerinde ve vakıf defterlerinde bimarhane görevlilerinin kaydı ya da vakfiyenin ileride çıkabilecek bir sureti olabilir. Bir hastane vakfiyesinde sazende ya da hanende için maaş ayrılmış olması, Tire örneğinde olduğu gibi, uygulamanın en güçlü kanıtı sayılırdı. Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Târihi'nin birinci cildinde yapıya ayrılan sayfalarda musikiye dair bir bilgi bulunup bulunmadığı bu çalışmada doğrulanamamıştır. Evliya Çelebi'nin 1640'taki Amasya ziyaretini anlatan bölümünde dârüşşifâda musiki icrasından söz eden bir pasaja da, incelenen ikincil kaynakların hiçbirinde atıf yapılmamıştır; Evliya'nın Edirne ve İstanbul için verdiği ayrıntıyı Amasya için vermemiş olması, en azından onun zamanında burada dikkat çekici bir uygulama bulunmadığını düşündürebilir.

Sabuncuoğlu'na Atfedilen Makam Listesi

Sabuncuoğlu Şerefeddin, 1465'te yazdığı Cerrâhiyye-i İlhâniyye'de seksen üç, 1468'de yazdığı Mücerrebnâme'de seksen beş yaşında olduğunu söylediğine göre 1386'da doğmuştur. Çelebi Mehmed'in hekimbaşısı Hacı İlyas'ın torunudur. Amasya Dârüşşifâsı'nda muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den eğitim görmüş, orada on dört yıl hekimlik yapmış, bir süre Kastamonu'da bulunmuş, Cerrâhiyye'yi İstanbul'a giderek Fatih Sultan Mehmed'e sunmuştur. Mücerrebnâme'yi Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine yazdığını söyler; kitap, bir hekimin kendi denediği ilaçları ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk Türkçe monografi olarak değerlidir. Müze tanıtımlarında geçen on dört yıl başhekimlik ifadesi ise kaynaklarda hekimlik olarak geçer.

Amasya Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi'nin anlatısında ve yerel haberlerde, Sabuncuoğlu'na bağlanarak şu makam listesi verilir: baş ağrısı için rehâvî, ateşli hastalıklar için ırak, ağrı ve sancılar için hicâz, uykusuzluk için uşşâk, kalp ve ciğer iltihapları ile mide için hüseynî, felç için rast. Bu eşleştirmelerin tamamı Şuûrî'nin 1677 tarihli metninde ve Gevrekzâde'de bulunur. Sabuncuoğlu'nun eserlerini tanıtan yayınlarda, ne Cerrâhiyye'de ne Mücerrebnâme'de ne de Akrâbâzîn tercümesinde böyle bir makam cetvelinden söz edilir. Listenin ona atfedilmesi bu nedenle doğrulanamamıştır ve Osmanlı musiki tedavisinin sonraki yüzyıllarda yazılan metinlerinden alınmış olması çok daha güçlü bir ihtimaldir. Haberlerde yer alan, Sabuncuoğlu'nun musiki ve su sesiyle hasta tedavi ettiği ifadesi de onun kendi eserlerinden doğrulanabilen bir bilgi değildir.

İcat Edilmiş Gelenek Tartışması

Konuya dışarıdan bakan tarihçiler, Osmanlı hastane musikisinin bugün nasıl anlatıldığını da incelemiştir. Peregrine Horden, 2017'de yayımlanan Ottomans, Neo-Ottomans and Invented Tradition in Hospital Music Therapy başlıklı yazısına bir gazete haberiyle başlar. 28 Ağustos 2011'de The Guardian'da yer alan habere göre İstanbul'da bir özel hastanede kalp ameliyatı geçirmiş bir hastanın başında cerrah Bingür Sönmez ney, anestezi uzmanı Erol Can yaylı tanbur çalıyor ve bin yıllık bir tedavi geleneğini canlandırdıklarını söylüyorlardı. Erol Can'a göre rast makamı iştahsızlık çeken hastaya iyi gelir, hicâz ise diyetteki hastaya çalınmalıdır. Sönmez daha ölçülü konuşur ve musikinin ancak modern tıbbı tamamlayabileceğini, kalp atışını ve tansiyonu düşürerek bazı ilaçlara duyulan ihtiyacı azaltabileceğini söyler.

Horden'ın tezi, geç Ortaçağ ve erken modern hastanelerinde musiki çalındığını anlatan birkaç çağdaş tasvirin bütün bir gelenek gibi okunmaması gerektiğidir. Bu tasvirlerin önemli bir kısmı, hastane orkestrasını olağan dışı bir şey olarak kaydeder; Evliya'nın Edirne'deki çalgıcılara duyduğu hayranlık da bu türdendir. Horden'a göre gelenek iddiası, musikinin iyileştirici gücü üzerine kuramsal olarak yazılmış metinlerin, gündelik hastane pratiğinin tarifi gibi okunmasından doğmuştur. Rania Awaad ile Merve Nursoy-Demir'in 2023'te yayımlanan karşılaştırmalı çalışması ise 1400-1800 arasındaki Osmanlı musiki tedavisini Avrupa'daki çağdaş tartışmalarla birlikte ele alarak daha olumlu bir tablo çizer. İki yaklaşım arasındaki fark, aynı az sayıdaki belgenin nasıl tartılacağı sorusundan kaynaklanır.

Amasya bu tartışmada özellikle öğretici bir örnektir. Edirne'de en azından bir çağdaş tanık, bir mimari düzen ve sonradan yazılmış bir tıp metni bir araya gelir. Amasya'da ise kuramsal metinler, başka şehirler için yazılmış tanıklıklar ve modern müze canlandırmaları birbirine eklenerek bir uygulama anlatısı kurulmuştur. Bu, Amasya'da musikinin hiç kullanılmadığı anlamına gelmez. Kurum beş asırdan uzun süre ayakta kalmış, en azından XV. yüzyılda Cürcânî gibi musiki tavsiyeleri içeren yazarları tanıyan hekimler yetiştirmiş, Osmanlı'nın şehzade sancağı olarak saray çevresinin musiki kültürüne açık bir şehirde yer almıştır. Hastaların başında zaman zaman saz çalınmış olması akla yakındır, ama bunu gösteren bir belge henüz ortaya konmamıştır.

Müze, Kongreler ve Sempozyumlar

Dârüşşifâ XIX. yüzyılda önemini yitirmiş, önce ipekböceği kozacılarına, sonra esnafa depo olarak kullanılmıştır. 1939 Erzincan depreminde zarar gören bina 1945'te dış cephesinden onarılmış, 1992-1997 arasında bütünüyle restore edilmiştir. 1999'dan itibaren Belediye Konservatuvarı olarak kullanılan yapı, kimi kaynaklara göre 2010'da, kimilerine göre 2011'de Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından Amasya Belediyesi'ne devredilmiş ve Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi adıyla yeniden düzenlenmiştir. Müzede Cerrâhiyye'deki çizimlerden yola çıkılarak on ayrı branşta yaptırılan cerrahi aletlerin sergilendiği Sabuncuoğlu Salonu, bir ameliyat canlandırmasının yer aldığı Sabuncuoğlu Kliniği ve bir Müzik Tedavi Salonu bulunur. Bu salonda kemane, rebab, ney, kanun, santur ve mızraplı tanbur sergilenir, makamların hastalıklara etkisi tanıtılır. Müzenin anlatısında tedavide yalnızca enstrümantal musikinin kullanıldığı, sözlü eserlerin kullanılmadığı belirtilir; bu bilgi kaynak gösterilmeden verildiği için tarihî bir olgudan çok müze yorumu olarak değerlendirilmelidir.

Sabuncuoğlu'nun adı şehirde başka kurumlarda da yaşamaktadır. Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi 19 Ocak 2004'te açılmış, 15-18 Ekim 2014 tarihlerinde ise Şerefeddin Sabuncuoğlu ve Amasya Darüşşifası Kongresi düzenlenmiştir. Konunun son halkası, 5 Eylül 2026'da Amasya Belediyesi koordinatörlüğünde ve Amasya Üniversitesi'nin katkılarıyla tarihî bimarhanede yapılan Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzik Terapi Sempozyumu'dur. Vali Önder Bakan'ın da katıldığı toplantıda Amasya Üniversitesi Rektörü Ahmet Hakkı Turabi musikinin tedavideki kültürel yeri ve tarihsel gelişimi üzerine konuşmuş, Levent Öztürk ile Şükrü Torun musikinin beyin sağlığı, nöroloji, demans ve psikoloji alanlarındaki klinik etkilerine dair güncel çalışmaları aktarmış, Oktay Alver de Amasya Bimarhanesi'nin tıp tarihindeki yerini anlatmıştır. Sempozyumun duyurularında ve haberlerinde de yapının Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde akıl hastalarını su sesi ve makamlarla tedavi ettiği ifadesi tekrarlanmıştır. Bu tür toplantıların kalıcı değeri, Amasya'ya özgü arşiv belgelerinin derlenmesine ve yayımlanmasına yol açması ölçüsünde olacaktır.

Rahmi Oruç Güvenç, TÜMATA ve Modern Müzik Terapisi

Osmanlı musiki tedavisinin XX. yüzyılda yeniden gündeme gelmesinde en etkili isim, Kütahya Tavşanlı doğumlu Rahmi Oruç Güvenç'tir (1948-2017). İstanbul Üniversitesi'nde felsefe okuyan Güvenç, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nde Ayhan Songar'ın yanında musiki terapisi üzerine klinik psikoloji doktorası yapmıştır. Türk musikisinin kökenlerini, icra yollarını ve tedavi değerini araştırmak üzere kurduğu Türk Musikisini Araştırma ve Tanıtma Grubu, yani TÜMATA, kimi kaynaklara göre 1975'te, kimilerine göre 1976'da çalışmaya başlamıştır. Güvenç 1991-1996 yılları arasında İstanbul Üniversitesi'nde musiki etnolojisi ve musiki terapisi alanında bölüm başkanlığı yapmış, Almanya, Avusturya, İsviçre ve İspanya'da seminerler vermiş, Avusturya'da bir musiki terapisi okulunun kurulmasına öncülük etmiştir. Ud, rebab, ney ve davul gibi çalgılarla yapılan TÜMATA icraları, Osmanlı makam-hastalık cetvellerini Orta Asya şamanlığı ve Mevlevî geleneğiyle birleştiren bir yaklaşım sunar. Bu çalışmalarda Amasya'ya özgü bir uygulama ya da araştırmaya rastlanmamıştır.

Türkiye'de musiki terapisinin hukuki çerçevesi 27 Ekim 2014'te yürürlüğe giren Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği ile çizilmiştir. Yönetmelik müzikterapiyi on beş uygulama arasında sayar ve onu müziğin ve müzik uygulamalarının bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada klinik ve kanıta dayalı kullanıldığı uygulama olarak tanımlar. Uygulama, sertifikalı hekimin sorumluluğu altında ve eğitim almış kişiler tarafından yapılır. Tanım, eğitimli bir terapistle kurulan düzenli bir ilişkiye dayanan modern müzik terapisine işaret eder ve makam-hastalık eşleştirmesinden söz etmez.

Bilimsel kanıtın bugünkü düzeyi de bu ayrımı destekler. Cochrane kütüphanesinde 2017'de yayımlanan, Aalbers ve arkadaşlarının hazırladığı derleme, toplam 421 katılımcının yer aldığı dokuz çalışmayı incelemiş ve olağan tedaviye eklenen müzik terapisinin kısa vadede depresif belirtileri ve kaygıyı azalttığına dair orta düzeyde kanıt bulmuştur. Müzik terapisinin psikoterapiden üstün olup olmadığı ya da aktif ve dinleyerek yapılan türlerden birinin ötekinden daha etkili olup olmadığı ise belirsiz kalmıştır. Osmanlı cetvellerindeki rastın felce, hüseynînin karaciğer iltihabına iyi geldiği türünden iddialar modern klinik araştırmalarla sınanmış değildir. Bu iddialar, tarihî birer metin olarak okunmalı, bugünkü tedavinin yerine konmamalıdır.

Kronoloji

IX. yüzyıl: Kindî udun dört telini dört hılt ve dört unsurla eşleştirir; Belhî ve Râzî musikiyi ruh hastalıklarına karşı önerir.

X. yüzyıl: İhvân-ı Safâ risaleleri hastanelerde seher vakti çalınan ezgilerden söz eder.

1021 sonrası: İbn Sînâ, Risâle-i Regşinâsî'de nabız ile musiki ritmi arasındaki ilişkiyi işler.

1154: Şam'daki Nûreddin Zengî Bîmâristânı yeniden faaliyete geçer.

1206: Kayseri Gevher Nesibe Şifâhânesi yapılır.

1228: Divriği Turan Melik Dârüşşifâsı yaptırılır.

1308-1309: Amasya Dârüşşifâsı yaptırılır; kitâbede Anber bin Abdullah ile Ahmed Bey anılır.

1312: Vakfiye düzenlenir; metin günümüze ulaşmamıştır.

1441: Hızır bin Abdullah, Kitâbü'l-edvâr'ı Edirne'de II. Murad için yazar.

1444: Sabuncuoğlu, Zahîre-i Hârizmşâhî'nin Akrâbâzîn bölümünü Türkçeye çevirir.

1465: Cerrâhiyye-i İlhâniyye yazılır.

1468: Mücerrebnâme, Amasya hekimlerinin isteği üzerine kaleme alınır.

1470: İstanbul'da Fatih Darüşşifâsı hizmete girer.

1484-1488: II. Bayezid'in Edirne'deki külliyesi inşa edilir.

1677: Şuûrî Hasan Efendi Ta'dîlü'l-emzice'yi tamamlar.

1786: Gevrekzâde Hafız Hasan Efendi sertabip olur; 1801'de ölür.

1939-1945: Erzincan depreminde hasar gören yapının dış cephesi onarılır.

1992-1997: Bina bütünüyle restore edilir.

1999: Belediye Konservatuvarı olarak kullanılmaya başlanır.

2010-2011: Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak düzenlenir.

2014: Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği müzikterapiyi tanımlar; Amasya'da Şerefeddin Sabuncuoğlu ve Amasya Darüşşifası Kongresi toplanır.

2017: Rahmi Oruç Güvenç ölür; Cochrane derlemesi müzik terapisinin depresyondaki etkisini değerlendirir.

2026: 5 Eylül'de bimarhanede Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzik Terapi Sempozyumu yapılır.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Recep Uslu, "Kindi'nin Eserinde Müzik Terapi", Yegâh Mûsikî Dergisi IV/1 (2021), s. 1-14.
  • Ahmet Hakkı Turabi, "Hekim Şuûrî Hasan Efendi ve Ta'dîlü'l-Emzice Adlı Eserinde Müzikle Tedavi Bölümü", Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi 40 (2011), s. 153-166.
  • Sezer Erer - Elif Atıcı, "Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler", Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 36/1 (2010), s. 29-32.
  • Gülşen Erdal - İlknur Erbaş, "Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifalarında Müzikle Tedavi", Türk Akademik Araştırmalar Dergisi (TAKSAD) 2/1.
  • Emrah Koç - Hamit Önal, "Türk-İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi", İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi 9/2 (2023), s. 177-190.
  • Enver Şengül, Kültür Tarihi İçinde Müzikle Tedavi ve Edirne Sultan II. Bayezid Darüşşifası, yüksek lisans tezi, Trakya Üniversitesi, Edirne 2008.
  • Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzik Terapi Sempozyumu (Amasya, 5 Eylül 2026) üzerine yerel basın haberleri; Amasya Belediyesi müze tanıtımı.

Resmî kaynaklar

  • Ahmet Hakkı Turabi, Gevrekzâde Müzikle Tedavi ve Amasya Darüşşifa Örneği, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, Amasya 2015.

Kitaplar

  • S. Aalbers vd., "Music therapy for depression", Cochrane Database of Systematic Reviews 2017, sy. 11, CD004517. cochrane.org

Diğer kaynaklar

  • Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 5-6; ayrıca Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara 1992. islamansiklopedisi.org.tr
  • Nuran Yıldırım, "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
  • Recep Uslu, "Hasan Efendi, Gevrekzâde", TDV İslâm Ansiklopedisi.
  • Murat Salim Tokaç - Seyid Muhammed Taki Hüseynî, "Şeyhü'r-Reis İbn Sinâ'nın Regşinâsî Adlı Eserinde Nabız İle Mûsikî İlişkisi", Erdem 84 (2023), s. 205-218.
  • Haluk Yücel, "Türk İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi Yöntemlerinin Uygulandığı Şifahaneler: Amasya Darüşşifası", TURAN-SAM 8/29 (2016), s. 53-63.
  • Nil Sarı, "Ottoman Music Therapy", Muslim Heritage (FSTC).
  • Miri Shefer-Mossensohn, Ottoman Medicine: Healing and Medical Institutions, 1500-1700, Albany 2009.
  • Peregrine Horden, "Ottomans, Neo-Ottomans and Invented Tradition in Hospital Music Therapy", A Verray Parfit Praktisour: Essays Presented to Carole Rawcliffe, Woodbridge 2017, s. 175-184.
  • Rania Awaad - Merve Nursoy-Demir, "Melodies in the hospital courtyard: A comparative history of Ottoman music therapy in the early modern period (c. 1400-1800)", The Arts in Psychotherapy 86 (2023), 102092.
  • Nina Ergin, "Healing by Design? An Experiential Approach to Early Modern Ottoman Hospital Architecture", Turkish Historical Review 6/1 (2015), s. 1-37.
  • Nils Peterson, "The Music Man: TUMATA and Turkish Music Therapy", Liberated Arts 8/1 (2021).
  • Pervin Somer - E. Elif Vatanoğlu-Lutz, "Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'nin Hukuki ve Etik Açıdan Değerlendirilmesi", Anadolu Kliniği 22/1 (2017).

Çevrimiçi kaynaklar