Âşıklık geleneği, Türk kültürünün sözlü hafızasını yüzyıllar boyunca taşıyan en köklü kurumlardan biridir. İslamiyet öncesindeki kam, baksı ve ozan çevrelerinden süzülen bu gelenek, Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan bir hat boyunca biçim değiştirmiş, tekkeden kahvehaneye, yeniçeri ocağından köy odasına kadar çok farklı ortamlarda yaşamıştır. Amasya bu geleneğe hem Osmanlı döneminde bir sancak ve şehzade şehri olarak, hem de Gümüşhacıköy, Merzifon ve Suluova çevresinde bugüne uzanan bir halk ozanları kuşağıyla katkı vermiştir. Sazını omzuna alıp diyar diyar dolaşan âşık, bu şehirde de halkın sözcüsü, derdinin tercümanı ve ortak belleğinin taşıyıcısı olmuştur.
Âşıklık Geleneğinin Kökleri
Araştırmacıların çoğu âşık edebiyatının kültür köklerini İslamiyet öncesi Türk kültürüne bağlar. Kamların icracı olduğu sözlü ortamdan ozan-baksı geleneği doğmuş, bu gelenek İslamiyet'in kabulünden sonra da sürmüş ve tekke çevresinde dinî-tasavvufî şiirin biçimlenmesine yol açmıştır. Toplumsal yapı değiştikçe tekkenin yanından ayrılıp gündelik hayatın içinde sanatını icra eden ozanlar zamanla âşık diye anılmaya başlamıştır. Fuat Köprülü bu gelişmenin 16. yüzyılda başladığını, 17. yüzyılın sonlarına doğru geleneğin oturduğunu belirtir; Özkul Çobanoğlu ise âşık şiirinin tekkeden kopup 16. yüzyılın sonunda ortaya çıkan kahvehanelerde şekillendiğini söyler.
Terimin kendisi de bu uzun yolun izini taşır. "Âşık" sözcüğü bu anlamıyla edebiyatımızda 15. yüzyıldan itibaren görülür, ancak din dışı şiir söyleyen saz şairleri için yaygınlaşması 17. yüzyılı bulur. Daha önce bu ad, kendilerini din dışı şiir söyleyenlerden ayırmak isteyen tekke şairlerinin kullandığı bir unvandı; Yunus Emre mahlaslı şiirlerde sözcüğün "Hak âşığı" anlamında geçmesi bunun göstergesidir. Dede Korkut ise elindeki kopuzla soy soylayan, boy boylayan ilk büyük âşık tipi sayılır ve gelenekte âşıkların piri olarak anılır.
Osmanlı sarayıyla ilişki zamanla değişmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın hazırladığı bir değerlendirmeye göre Mustafa Âli, II. Murad döneminde varsağı söyleyenlerden söz eder; ama kendi çağının şiir anlayışı divan şiiri olduğu için onları şairden saymaz. Fatih döneminden itibaren yerleşen imparatorluk geleneğiyle halk ile iktidar arasındaki ayrışma keskinleşmiş, âşıklar sarayın ve yönetici sınıfın yaşam alanının dışında kalmıştır. Yine de IV. Murad ve IV. Mehmed gibi padişahların âşıklara ilgi gösterdiği bilinir, Evliya Çelebi de Seyahatname'sinde gezdiği yerlerdeki âşıkları anar ve 17. yüzyılda Anadolu'nun bir âşıklar vatanına dönüştüğü izlenimini verir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre âşıkların Osmanlı hayatındaki yeri ve önemi imparatorluğun son devirlerine kadar sürmüş, Sultan Abdülaziz devrinin sonlarından itibaren azalmıştır.
Halkın Sözcüsü Olan Ozan
Âşık, halkın söyleyemediğini söyleyen, göremediğini gören kişidir. Sevdayı, ayrılığı, gurbeti, haksızlığa duyulan öfkeyi, kıtlığı, sel ve salgını, savaşı çoğunlukla hece ölçüsüyle ve dörtlükler hâlinde dile getirir; yedili, sekizli ve on birli kalıplar geleneğin en bilinen ölçüleridir. Şiirini saz eşliğinde söylemeye "telden", sazsız söylemeye "dilden" söylemek denir. Gelenek bir âşıktan şiirin yanında müzik ve hikâye anlatma becerisini de birlikte bekler. Kerem ile Aslı ya da Âşık Garip gibi halk hikâyelerini günlerce süren meclislerde anlatan âşıklar, halkın hayal dünyasının ve tarih bilincinin biçimlenmesine de katkıda bulunmuştur.
Bu sanatın yetişme düzeni usta-çırak ilişkisine dayanır. Genç âşık adayı yıllarca bir ustanın yanında dolaşır, saz fasıllarında ve hikâye meclislerinde bulunur, geçmiş âşıkların ve ustasının şiirlerini ezberler, irticalen yani hazırlıksız şiir söylemeyi, usta malı eserleri aktarma tekniğini ve dinleyiciyi memnun etmenin kurallarını öğrenir. Çıraklığı tamamlayan âşığa ustası bir mahlas verir ve böylece ustalığı tescil edilmiş olur. Mahlas çoğu zaman gerçek adın yerini alır; Dadaloğlu'nun asıl adının Veli, Sümmânî'nin Hüseyin olması gibi.
Bunun yanında bâdeli âşık inancı vardır. Halk inancına göre kimi âşıklar rüyalarında bir pirin elinden bâde içer, uyandıklarında şiir söyler hâle gelirler. TDV İslâm Ansiklopedisi bu anlatıyı ayrıntısıyla aktarır: Hızır, İlyas ya da Kutub adlı bir pir rüyada âşığa üç bâde sunar, ardından bir sevgili yüzü gösterir; âşık uyanınca bu rüyanın etkisiyle sevgilisinin ardına düşer. Buna rağmen yalnız bâde içmek ya da doğuştan şairlik gücüne sahip olmak yeterli görülmezdi, uzun bir çıraklık eğitimi de gerekirdi. Amasya'nın 20. yüzyıl âşıklarından Ahmet Abacı'nın kendi yaşam öyküsünde de rüya ile dergâha çağrılma motifi yer alır.
Saz, Fasıl ve Atışma
Âşıklık geleneğinin ayrılmaz yoldaşı sazdır. Bağlama, divan, bozuk, çöğür gibi adlarla anılan boyutlara göre değişen sazlar âşığın kendi sesinin uzantısı sayılır; saz çalmayan âşık Anadolu'da pek makbul görülmemiştir. Eskiden saz şairlerine en çok çöğür çaldıkları için "çöğürcü" de denirdi. Gelenekte davul ve zurna şenlik ve ziyafet çalgısı sayılırken âşığın elindeki saz daha içli bir söz dünyasının aracıdır. Amasya yöresinin halk müziğinde kaval, sipsi ve def gibi çalgılar da yerini alır, ama âşık sanatının merkezinde yine sazın teli durur.
Âşık fasılları köy meydanlarında, bağ ve bahçelerde, kahvelerde, konaklarda ve daha sonraları düğün salonlarında yapılırdı. Fasıl yerine meydan ya da divan denir. Fasıllarda önce meydanı yöneten kişi âşıkları tanıtır; âşıklar kendi biyografik şiirleriyle kendilerini tanıtır, yani ağırlama söyler; ses güzelliğiyle öne çıkan biri kalenderî okuyarak faslı açar. Ardından gezinti, doğmaca, nazire ve çeşitli halk şiiri biçimleri sırasıyla icra edilir. TDV İslâm Ansiklopedisi tam bir faslın on iki burca karşılık on iki ana biçimden oluştuğunu yazar: taksim, peşrev, divan, aruzlu semâi, kalenderî, müstezad, methiye, satranç, koşma, hece ile semâi, mâni ve destan. Radyo ve televizyonun bulunmadığı bir çağda böyle bir gün, yöre halkı için dışarıdan gelen ender eğlencelerden biriydi ve fasıl günleri bu yüzden özel sayılırdı.
Âşıklığın en çok bilinen yanı atışmadır. İki ya da daha fazla âşık dinleyicinin önünde karşılıklı söyleşir; belirli bir ayak yani kafiye ve ezgi kalıbı üzerinden irticalen şiir söyler, soru-cevap ya da dar ayaklarla birbirini sınar. Yarışmada yenilen âşığın sazını yenene teslim ettiği, yenenin de çoğunlukla sazı geri verdiği anlatılır; bu davranış âşıklar loncasının sürekliliğini gösteren bir büyüklük jesti olarak yorumlanır, çünkü yenilen kişinin bir daha divana çıkmaması bile söz konusu olabilirdi. Bir de leb değmez vardır: dudak ve diş-dudak ünsüzlerini, yani b, p, m, f, v seslerini kullanmadan, dudaklar arasına bir iğne sıkıştırılarak söylenen şiir. Muamma ise ismi gizleyen bilmece şiirdir ve onu çözmek bilgi ve zekâ ister; geleneksel anlatıya göre kahvelerde asılı muammayı çözen kimse halktan toplanan paraları alırdı. Dinleyiciler her güzel mısraın ardından "aşkolsun" diye karşılık verir, böylece atışmanın ortağı hâline gelir.
Bu repertuar her yerde aynı biçimde yaşamaz. Müzikbilimci Melih Duygulu'nun belirttiği gibi, Alevi-Bektaşi topluluklarının içinde yetişen âşıklar atışma yapmaz; onların repertuarında deyiş, nefes, duvaz, semah ve Kerbela için söylenen mersiye gibi türler öne çıkar. Bu ayrım Amasya için de anlamlıdır, çünkü yörenin âşıkları önemli ölçüde Alevi-Bektaşi çevreden gelmiştir; cemlerde zâkirlik yapan Alkaç, Abacı ve Çulha bunun örnekleridir.
Gaziler Ovacığı ve Amasya'nın Âşıkları
Amasya'da âşıklık geleneği özellikle Gümüşhacıköy, Merzifon ve Suluova'yı kapsayan ve yöre halkının "Gaziler Ovacığı" dediği bölgede güçlü yaşamıştır. İlçenin doğusunda Merzifon'a doğru açılan ve büyük bölümü sulanabilen verimli ova bu adla bilinir, Alevi-Bektaşi kültürü de bu çevrede yaygındır. Yörede yetişmiş âşıkların adları bir araştırmada şöyle sıralanır: Âşık Musa, Kul Fakir, İsa Gedik, Rıza Çulha, Ahmet Abacı, Halil İbrahim Alkaç, Âşık Engunî, Dursun, Dervişoğlu, Biçare, Sıdkî, Kul Hasan, Esrarî, Derviş Edna, Turab Ali, Caferî, Hızır Sersem, Gülamî, İskender Haki, Kul Hüseyin, Fukara Derviş, Âşık Yıldız, Âşık Veli, Fehmi Dedeoğlu, Çoban Hüseyin, Abdullah Doğan, Mehmet Karagöz ve Âşık Özlemî. Bu liste yörede âşık sanatının tek bir ustaya bağlı kalmadığını, kuşaklar boyunca birçok ses tarafından sürdürüldüğünü gösterir.
Yassıçal çevresi de bu çizginin bir parçasıdır. Amasya'nın Yassıçal (Ebemü) köyünden, gerçek adı Hüseyin Gümüş olan ve Fedaî mahlasını kullanan bir âşık 1940'ta vefat etmiştir. 1956'da Amasya'nın Sarımeşe (Efte) köyünde doğan ozan Fedai Koç, adını bu âşıktan almış ve Fedaî mahlasıyla sanat yapmıştır; ustası saydığı Âşık Reyhanî ona bu mahlası vermiştir. Pir Sultan Abdal, Sümmânî, Karacaoğlan, Âşık Veysel, Âşık Mahzunî Şerif, Seyrânî ve Erzurumlu Emrah da kendisine usta kabul ettiği isimler arasında anılır. Evlendikten sonra Almanya'ya giden ve orada bir fabrikada tır şoförlüğü yapan Fedaî, şiirlerinde vatan, gurbet, hasret, şehitlik, Çanakkale, Sarıkamış ve Cumhuriyet gibi konuları işlemiş, depremleri de yazmıştır. 2003'te 80 şiirlik "Azad Eyle" adlı kitabını bastırmış, 4 Mart 2024'te Samsun'da vefat etmiştir; mezarı Amasya merkez mezarlığındadır.
Merzifonlu Âşık Musa Aslan da bu geleneğin kaydedilmiş adlarındandır. Haluk Yücel'in 2021'de yayımlanan müzikal analizine göre Musa Aslan kaynak kişi olarak kayıtlara geçmiş ve dokuz eseri TRT Müzik Dairesi Yayınları THM Repertuvarı'nda yer almıştır. Bu, yöre türkülerinin devlet radyosunun repertuvarına bir âşığın belleğinden girdiğini gösteren somut bir örnektir. Gümüşhacıköy'ün Âşık Özlemî'si ise Muammer Badem adıyla 1957'de İmirler köyünde doğmuş, Mahzuni Şerif'in çırağı olmuş ve "Değme Felek" türküsüyle tanınmıştır; hayatı ve sanatı sitedeki ayrı biyografisinde anlatılır.
Osmanlı Döneminde Amasyalı Saz Şairleri
Amasya'da âşıklık geleneğinin Osmanlı dönemindeki izlerini sürmek için en önemli kaynak Abdizade Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın Amasya Tarihi'dir. Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında (1481-1511) Şah İsmail'in 1501'de Erzincan'ı alıp Sivas'ın altından Tokat'a doğru yürümesi şehirde gerginlik yaratmış, Şah İsmail taraftarlarının sevinç gösterileri Türklerle tartışmalara yol açmıştır. Torumtay'ın torunlarından Figânî İshâk Çelebi (ö. 1507), olayı eğlenceyle meşgul vali şehzadeye duyurmak üzere Acemleri ve Şiileri hicveden bir destan yazmış, bu destan halk arasında okunmuştur. Destanın metni ve ayrıntıları bilinmez, ama konusunun güncelliği ve halk içinde söylenmesi, âşık tarzı destanlarla benzer bir işlev gördüğünü düşündürür.
Yasar, 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başındaki halk şairlerini kalem şairlerinden ayırır; Cihâdî, Hüznî, Seyfî ve Garibî'nin adlarını anar, maniler ve ezgilerinin çok yanık olduğunu belirtir. 17. yüzyıldan itibaren saz şairi nitelemesi belirginleşir. Sipahi, gür sesli ve gösterişli biri olarak tanıtılan Celâlî Mehmed Ağa (ö. 1658), Amasya'da "Yüksek Kahve" denen kahvehanede saz-bağlama eşliğinde destan söyleyip şiir okumuştur. Âşık Ahmed Çelebi (İmâm-zâde, ö. 1676) saz ve söze duyduğu ilgiyle, Cihâdî Ahmed Ağa (ö. 1682) ise yeniçeri âşıklardan olup çok sayıda destan, mani ve ezgisiyle, ordunun moralini yükselten bir saz şairi olarak anılır.
18. ve 19. yüzyılda da bu çizgi sürer. Çırçırlıoğlu diye bilinen Âsafî Ahmed Beg (ö. 1770) yeniçeriler ve Bektaşîler arasında bağlama çalışıyla tanınmıştır. Odabaşıoğlu lakaplı Âşık Mehmed Ağa (ö. 1805) çöğür eşliğinde destan söylemiş, yeniçeri ocağında yetişmiş, savaşlarda işe yaradığı vurgulanmış ve Garibler Mescidi de denen Selağzı'ndaki kahvede eserlerini icra etmiştir. Şânî mahlaslı Süleyman Çelebi (Şânlı Ağa, ö. 1820) yeniçeri ocaklı bir destancıdır; Yasar onun bir destanını eline geçirdiğini, ancak destanın yangında yittiğini yazar. Abdal Ağası-zâde İsmail Hakkı Efendi ise Yasar'ın kendi çağdaşı olarak, çok sayıda destan ve mani bilen bir bağlama şairi olarak övülür.
Bu listenin dikkat çeken yönü yeniçeri ocağıyla ilişkisidir. Cavit Güzel'in değerlendirmesine göre Amasya şehzadelerin yetiştiği bir şehir olduğu için orada yeniçeri birlikleri bulunmuş, bu birlikler âşıkları desteklemiş, âşıklar da yeniçerilerin moralini yükseltmekle görevli sayılmıştır. Alevi-Bektaşi kültürünün şehirdeki ağırlığı da destan geleneğini beslemiştir. Bir noktada ihtiyatlı olmak gerekir: Bu ozanların eserlerinden Yasar'ın kitabında örnek verilmemiş, başka kaynaklarda da hiçbirinin şiirine ulaşılamamıştır. Yani 16.-19. yüzyıl Amasya âşıkları hakkında adlarını, mesleklerini ve çağdaş kayıtlardaki niteliklerini biliriz, ama şiirlerini bilmeyiz. Yüksek Kahve ile Osman Fevzi Olcay'ın "Amasya Hatıraları"nda geçen yüksek kahve arasında adlandırma benzerliğinden başka bir bağ da kurulamamıştır.
Matbaa Çağında Gezginci Destancılar
Matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte âşık tarzı destanlar tek yaprak kâğıtlara basılıp satılmaya başlanmıştır. Gazetelerin bulunmadığı ya da sansür altında olduğu dönemlerde bu varakpareler olayları duyuran bir haber aracıydı. Yangın, sel, salgın, cinayet, uçak kazası, siyasi olaylar destanlara konu olur, destancılar bunları kasabalarda ve şehir meydanlarında ezgiyle okuyup satardı. Çağdaş Yusuf Akbulut'a göre gezginci destancılık İstanbul'dan Anadolu'ya yayılmış ve 1940 ile 1960 arasında yoğunlaşmıştır.
Amasya'da bu geleneğin kaydedilebilen temsilcileri 20. yüzyılın ortasına rastlar ve Merzifon'daki Nurlar Matbaası'nın baskıları bunlar arasında belirleyicidir. Halil İbrahim Alkaç 1934'te Gümüşhacıköy'de doğmuştur. Küçük yaşta köye gelen destancıları dinleyip peşlerinden gezmeye başlamış, babası onu bölgedeki zâkirlerin yanına göndermiş, orada bağlama çalmayı ve makamlı türkü okumayı öğrenmiştir. Askere gitmeden önce ilk destanlarını bastırıp satan Alkaç, askerlik sonrasında da bir süre gezginci destancılık yapmış, sonra Samsun'da Posta İşletmesi'nde hizmetli olarak çalışmaya başlamıştır. 1980'lerden sonra halkın ilgisinin azalması ve memuriyetle birlikte destancılığı sürdürememesi yüzünden bu işi bırakmış, 1994'te vefat etmiştir.
Milli Kütüphane kayıtlarında tespit edilen en erken tarihli destanı 11 Temmuz 1959 tarihli "Bafra'ya Düşen Aziz Uçak Şehitlerine"dir. Aynı yıl "Tavşan Dağlarını Mateme Boğan Kanlı Hadise Kahpece Vurulan İki Kardeşin Destanı", "Kuyucak'ta Kocası Tarafından Vicdansızca Öldürülen Talihsiz Melek" ve "Konyalı Alduvaklı Gelinin Destanı" basılmıştır. Cemal Gürsel için yazdığı "Şanlı Ordumuzun Zafer Destanı" 14 Temmuz 1960 tarihlidir; sonraki yıllarda "Türk Jetleri Kıbrıs Semalarında" (1964), "Ankara'da Öldürülen Eski Amasya Milletvekili Faruk Çöl'ün Destanı" (1965) ve Yusuf Değirmenci ile birlikte yazdığı "Oku da İbret Al" (1965) gelir. Destanların hepsi on bir heceli olup on iki ile yirmi dörtlük arasında değişir. Ölüm teması ağır basar, ama dönemin siyasi ve askerî gelişmeleri de konu edilir. Alkaç bazı destanlarda olayın kahramanını konuşturur, yani acıyı onun ağzından söyletir; bazılarında ise olaya dışarıdan bakan bir anlatıcı gibi davranır.
Ahmet Abacı 1934'te Amasya merkeze bağlı Sarıyar (Morami) köyünde doğmuştur. On yedi yaşında annesini kaybetmiş, askerden döndükten sonra kendine geldiğini ve âşıklık sevdasına düştüğünü söylemiştir. Anlattığına göre gördüğü bir rüya üzerine Tokat'ın Erbaa ilçesindeki Keçeci Baba (Gül Ahi Baba) dergâhına gitmiş, orada dili çözülmüş; sonra başka bir rüya üzerine Hacıbektaş'a, Hacı Bektaş-ı Veli türbesine gitmiştir. 1955'ten sonra hak âşığı olduğunu belirtir, aynı yıllarda gezginci destancılık da yapmıştır. 1959 baskılı "Toros Dağlarında Ölen Kâmil, Sıddık ve İbrahim Üç Şehitlerin Destanı" ile "Ahiret Sözleri ve Ana Baba Öğütleri" ve 1961'de basılan, Kızılca köyünden annesini keserle öldüren bir katili anlatan destanı tespit edilmiştir. İlki on dört, ikincisi on altı dörtlüktür ve ikincisinde ölüm temalı destanlarından farklı olarak öğüt veren, hikmetli bir tavır görülür.
Abacı, 2018'de araştırmacıya verdiği bilgilerde gezginci destancılığın işleyişini de anlatmıştır. Acıklı konulu destanın müşteriyi daha çok çektiğini, bir olay duyunca hemen matbaanın kapısına gidip orada destanı hızla bestelediklerini, bastırılan kâğıtları çantalara doldurup Ankara, İstanbul, Antalya, Samsun, Erzurum ve Sivas'a kadar dolaştıklarını söylemiştir. Destan satışına yetişemediği için iki çocuğu yevmiyeyle tutup kendisi söylerken kâğıt dağıttırdığını da ekler. Önceleri ölenin yakınlarının kendilerine kızdığını, sonradan ise ölenler için destan yazılmasını bizzat istediklerini anlatır. Satış belirli bir düzene bağlıydı: topluluğa hitap, kendini tanıtma, destanın konusu, destanın satıldığı diğer yerler, ara selamlama ve ardından destanın ezgisiyle okunması. Anons mümkün olduğunca manzum yapılır, eşlik olarak önce bağlama, sonra pilli teyp kullanılırdı.
Aynı Sarıyar köyünden Rıza Çulha 1939'da doğmuş, köylerine gelen Amasyalı sanatçı Burhan Özbakır'dan etkilenerek âşıklığa başlamıştır. On dört yaşından beri Hak'tan gelen ilhamı söylediğini belirtir. 1959'da Merzifon'u vuran şiddetli yağış, dolu ve sel felaketini "Yağmur, Dolu ve Sel Felaketi" adıyla on üç dörtlük hâlinde destanlaştırmış, bu eser Amasya'da Oniki Haziran Matbaası'nda basılmıştır. İsa Gedik'in tespit edilebilen tek eseri ise 17 Temmuz 1969 tarihli, on beş dörtlüklü "Amasya'nın Keşli Köyünde Kocasını Uyurken Öldüren Katil Gelinin Acıklı Destanı"dır ve Samsun'da basılmıştır; baskıdaki imzada kendisi "Amasya'nın Gümüşhacı Köyünden Halk Şairi" olarak geçer, hayatı hakkında ise bilgi bulunamamıştır.
Güzel bu dört ismi incelerken Alkaç, Abacı ve Çulha'nın Alevi-Bektaşi çevreden yetiştiğini, cemlerde zâkirlik yaptıklarını ve aynı sanat yeteneğini zamanın koşullarına göre yazılı kültür ortamı destancılığına yönelttiklerini belirtir. Yeniçeri ocağındaki âşıkların Alevi-Bektaşi kültürle bağı düşünüldüğünde, sözlü dönemdeki destancılık ile matbaa çağındaki destancılık arasında bir süreklilik görülür. Sözlü dönemde âşıklar cesaret verme ve motive etme işlevi görmüş, matbaa döneminde ise haber verme, öğüt verme ve uyarma işlevini üstlenmiştir. Amasya ve çevresinde yaşanan acılar destanlarla kayda geçmiş, şehir hem destancı âşık yetiştiren hem de destanlara konu olan bir yer olarak halk edebiyatında yerini almıştır.
Bugün Âşıklık Geleneği
Âşıklık Geleneği 2009'da UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne alınmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 1986'da oluşturduğu Yaşayan Halk Şairleri veri tabanında 795 âşık kayıtlıdır; geleneğin önemli temsilcilerinden Âşık Şeref Taşlıova, Neşet Ertaş, Veli Aykut, Mehmet Acet ve İsmail Nar "Yaşayan İnsan Hazinesi" ilan edilmiştir. Günümüzde âşıklar geleneğin canlı olduğu Orta ve Doğu Anadolu'da âşık kahvehanelerinde, büyük şehirlerde ise âşık bayramlarında ve belediyelerin düzenlediği festivallerde sahne almaktadır.
Elektronik kültür ortamı, yani plak, kaset, televizyon ve internet, âşığın sanatına yeni imkânlar getirmiş ama sözlü ortamın en belirgin özelliğini, her icrada yeniden yaratma ve çeşitlenme imkânını kısmen ortadan kaldırmıştır. Yörenin âşıklarından Özlemî'yi inceleyen araştırmacılar, konservatuvar kökenli yeni âşıkların ortaya çıkmasıyla usta-çırak geleneğinin aşındığını söyleyerek geleneğin tanınmasının ve kayda geçirilmesinin önemine dikkat çeker. Amasya'da bir zamanlar yeniçeri ocağında, kahvehanede ya da matbaa önünde söylenen sözün bugün festival sahnelerinde ve türkü kayıtlarında sürmesi, âşıklık geleneğinin değişen koşullara uyum yeteneğini gösterir.
Kronoloji
15. yüzyıl: "Âşık" sözcüğü edebiyatta bu anlamıyla kullanılmaya başlar.
1481-1511: Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği.
1501: Şah İsmail Erzincan'ı alır; Amasya'da Figânî İshâk Çelebi hicivli destanını yazar.
1507: Figânî İshâk Çelebi vefat eder.
1658: Sipahi saz şairi Celâlî Mehmed Ağa vefat eder.
1682: Yeniçeri âşık Cihâdî Ahmed Ağa vefat eder.
1770: Âsafî Ahmed Beg vefat eder.
1805: Âşık Mehmed Ağa vefat eder.
1820: Şânî Süleyman Çelebi vefat eder.
1940: Yassıçal'dan Fedaî mahlaslı Hüseyin Gümüş vefat eder.
1959: Alkaç, Abacı ve Çulha'nın Merzifon ve Amasya'da basılan destanları.
1986: Yaşayan Halk Şairleri veri tabanı oluşturulur.
2009: Âşıklık Geleneği UNESCO temsili listesine alınır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdizade Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, hzl. Mesut Aydın, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2004. sbe.amasya.edu.tr
Akademik çalışmalar
- Özer, Şerife - Topal, Mustafa. "Âşıklık Geleneği ve Geleneğin Çerağlarından Amasyalı Âşık Özlemî". Motif Akademi Halkbilimi Dergisi 14/34 (2021): 652-665.
- Güzel, Cavit. "Amasya'da Âşık Tarzı Destan Geleneği". Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi 9/3 (2020): 1089-1105.
- Yücel, Haluk. "Merzifonlu Âşık Musa Aslan Türkülerinin Müzikal Analizi". The Journal of Social Sciences 53 (2021): 31-56.
- Sargın, Hatice. "Amasyalı Fedai Koç (Ozan Fedaî) ve Sözlü Tarih Bağlamında Fedaî'nin Şiirleri". Sosyal Bilimler Araştırmaları 24, Sonçağ Akademi, Ankara 2025.
Resmî kaynaklar
- Aydın, Suavi. "Âşık Müziği ve Gösterimleri". T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Türkiye Kültür Portalı, 2009. yakegm.ktb.gov.tr
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yaşayan Kültürel Miras Genel Müdürlüğü, "Âşıklık Geleneği".
Diğer kaynaklar
- Albayrak, Nurettin. "Âşık". TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, 1991, s. 547-549. islamansiklopedisi.org.tr
- Duygulu, Melih. "Anadolu'da Âşıklık Geleneği ve Âşıklarda Müzik". Türkiye Müzik Portalı.
Çevrimiçi kaynaklar








