Seyfî, XV. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Sinoplu bir kadı ve şairdir. Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi ve Gelibolulu Mustafa Âlî'nin tezkirelerine göre II. Bayezid'le dostluğu, Bayezid'in Amasya'da şehzade olarak bulunduğu yıllara uzanır; Bayezid tahta çıktıktan sonra Rumeli'de birçok şehirde kadılık yapmış ve Sofya kadısı iken ölmüştür. Âşık Çelebi ile Âlî'nin anlattığı bir hikâyeye göre padişaha yazdığı her dilekçenin sonuna bir beyit ekler, Bayezid de dilekçeleri okunurken "Seyfî'nin yine beyti var mı" diye sorarmış. Bu dilekçelerin nesir metinleri günümüze ulaşmamıştır; tezkirelerde yalnız Tursun adlı bir sahtekârın sürülmesini isteyen arzın sonuna yazdığı beyit ile Ağlasun kadılığı üzerine söylediği bir hiciv kalmıştır. Halûk İpekten'in tezkirelere dayanan tespiti ile Mihrî Hatun divanını yayımlayan Mehmet Arslan da onu Bayezid'in şehzadeliği sırasında Amasya'daki edebî çevrede, "kadı Sinoplu Seyfî" olarak sayar. Buna karşılık Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde Sinoplu Seyfî'nin adı geçmez; Hüsameddin aynı dönemde Bayezid'e intisap etmiş başka bir Seyfî Bey'i anlatır. Mahlas aynı yüzyılda birçok şair tarafından kullanıldığı için şiirlerinin bir kısmının aidiyeti de tartışmaya açıktır.
Hayatı
Seyfî'nin adı, doğum tarihi ve ailesi hakkında bilgi yoktur. Kınalızâde aslının Sinoplu olduğunu, kemal ve marifet tahsilinden sonra ilim yoluna girip muradına erdiğini yazar. Bayezid Amasya'da şehzade iken onun kapısına intisap etmiş, şehzadenin yanında yer edinmiş ve hizmetinden hiç ayrılmamıştır. Kınalızâde bu yakınlığı, mahlastaki "seyf", yani kılıç kelimesiyle oynayarak anlatır: Seyfî bir kılıç ve bir doğan gibi şehzadenin kolunda yer tutmuş, belini kulluk kuşağıyla sıkıca bağlamıştır. Âşık Çelebi aynı bilgiyi daha kısa verir: Sinop'tan yetişmiş bir kadıdır ve Sultan Bayezid ile şehzadeliği zamanından tanışıklığı vardır. Gelibolulu Âlî de onu kadılar zümresinden sayar ve Sultan Bayezid "şehr-i Amâsiyye"de bey iken onunla dostluk kurduğunu yazar.
Bayezid 1481'de tahta çıkınca Seyfî Rumeli'nin büyük ve kalabalık şehirlerinde kadılık yapmıştır. Uzun yıllar Sofya'da kadılık ettikten sonra orada ölmüş, Sofya'da yaptırdığı mescidin hazîresine gömülmüştür. Âlî Sofya'da başka hayratı da bulunduğunu ekler. Ölüm tarihi bilinmiyor; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddeye göre Kâfzâde Fâizî, tarih vermeksizin Bayezid devrinde öldüğünü bildirir. Âşık Çelebi'ye göre Nûh adında bir oğlu vardı. Oğlu İstanbul'da medresede okurken Seyfî ona manzum bir mektup göndermiş, ilme düşkün olmasını, Farsçayı öğrenmesini, namazını kılmasını ve iyi bir ad bırakmasını öğütlemiştir.
Seyfî'nin en çok anlatılan özelliği, padişaha yazdığı resmî arzları şiirle süslemesidir. Bayezid'in bu beyitleri merakla beklediğini anlatan rivayet, Tursun adlı bir sahtekârın sürülmesini isteyen arzın sonuna yazdığı beyit ve Ağlasun kadılığı üzerine söylediği hiciv, onu nükteye düşkün ve dilini sakınmayan bir kadı olarak tanıtır.
Dilekçelerine Eklediği Beyitler
Tezkirelerdeki Rivayet
Seyfî'nin padişaha yazdığı arzlara beyit eklediğini anlatan en ayrıntılı kaynak Âşık Çelebi'nin Meşâ'irü'ş-şu'arâ'sıdır. Tezkireci, maddenin başında Seyfî'nin Sinop'tan yetiştiğini, Sofya'da kadıyken mescit yaptırıp orada öldüğünü bildirdikten hemen sonra bu âdeti şöyle anlatır:
Sulṭân Bâyezîd-i merḥûm ile Amâsiyye'de şeh-zâdelıġı zemânından âşnâlıġı var imiş, her ʿarż ki yazar imiş âḫirinde bir müfred beyt diyüp yazar imiş, anuñ her ʿarżı oḳınduḳda Seyfî'nüñ yine beyti var mı diyü ṣorar imiş.
Günümüz Türkçesiyle: Merhum Sultan Bayezid ile Amasya'daki şehzadeliği zamanından tanışıklığı varmış. Yazdığı her arzın sonuna tek başına bir beyit söyleyip yazarmış; padişah da onun her arzı okunduğunda "Seyfî'nin yine beyti var mı" diye sorarmış. Burada arz, bir görevlinin padişaha sunduğu yazılı bildirim ve dilekçedir; müfred ise bir gazelin ya da kıt'anın parçası olmayan, tek başına söylenmiş beyit demektir. Cümle, beyitlerin arzın sonuna yazıldığını ve padişahın onları ayrıca beklediğini açıkça söyler. Neşrin dipnotlarına göre "Amâsiyye'de" kelimesi yalnız F nüshasında bulunur, "müfred" kelimesi ise tam tersine F nüshasında yoktur; öteki nüshalarda cümlenin özü değişmez.
Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın şairler bölümünde aynı hikâyeyi daha kısa ve biraz farklı sözlerle verir. Âlî, maddeyi Seyfî'nin kimliğini bildiren iki kısa cümleyle açar ve hikâyeyi hemen ardından anlatır:
Sinobîdür. Ḳużâṭ ṭâ'ifesindendür. Sulṭân Bâyezîd Ḫan şehr-i Amâsiyyede mîr-i ẕî-şân iken âşinâlıġ itmiş. Her ḳaçan ki manṣıb-ı ḳażâdan ʿarżı gelüp oḳınurmış Seyfînüñ yine nev-güftesi var mı diyü buyururmış. Ṣofyada ḫaylice ḫayrâtı vardur. Vefâtı daḫi anda vâḳıʿdur.
Günümüz Türkçesiyle: Sinopludur, kadılar zümresindendir. Sultan Bayezid Han Amasya şehrinde şanlı bir bey iken onunla dostluk kurmuş. Kadılık makamından ne zaman bir arzı gelip okunsa padişah "Seyfî'nin yine yeni bir sözü var mı" diye sorarmış. Sofya'da epeyce hayratı vardır, ölümü de orada olmuştur. Âlî'nin anlatımında iki küçük fark dikkati çeker. Padişahın sorusunda "beyit" yerine "nev-güfte", yani yeni söylenmiş söz, yeni şiir geçer. Âlî beyitlerin arzın sonuna yazıldığını söylemez, buna karşılık arzların Seyfî'nin kadılık makamından, yani taşradan geldiğini belirtir. Bu ayrıntıdan, beyitli arzların Bayezid'in 1481'de tahta çıkışından sonra, Seyfî Rumeli şehirlerinde kadıyken yazıldığı sonucu çıkar; bu çıkarım bizimdir.
Öteki tezkireler hikâyeye bir şey eklemez. Kınalızâde Hasan Çelebi, Seyfî'nin hayatını Âşık Çelebi'den daha süslü bir dille anlatır ve gazelini aktarır, fakat arzlardan ve beyitlerden hiç söz etmez. Sehî, Latîfî ve Beyânî'nin tezkirelerinde Sinoplu Seyfî'ye ayrılmış bir madde yoktur; Beyânî'deki Seyfî, İstanbullu defterdardır. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki madde hikâyeyi Âşık Çelebi'nin Meredith-Owens tarafından yayımlanan tıpkıbasımına dayanarak tekrarlar ve Bayezid'in Seyfî'nin şiirlerini çok beğendiğini, onları merakla beklediğini söyler. Rivayetin bütün yükü böylece Âşık Çelebi ile Âlî'nin üzerindedir. Âlî'nin şairlerinin hemen hepsi kendisinden önceki tezkirelerde yer aldığı için onun Seyfî maddesinin de Âşık Çelebi'ye dayandığı anlaşılır; ancak Âlî, Ağlasun beytini almamış, yalnız Tursun beytini aktarmıştır.
Bayezid'in bu beyitleri merakla beklemesi, padişahın kendisinin de Adlî mahlasıyla şiir yazan bir şair olmasıyla birlikte düşünülebilir; Adlî'nin şiirleri sitemizde Adlî (II. Bayezid) kategorisinde toplanmıştır. Seyfî'nin yazışmasına şiir katma alışkanlığı resmî arzlarla da sınırlı kalmamıştır. Oğlu Nûh İstanbul'da medresede okurken ona gönderdiği öğüt mektubunu baştan sona manzum yazmıştır; bu mektup Rāḥat-ı Rūḥum Dilde Fütūḥum sayfasında verilmiştir. Mektup bir dilekçe değildir, ama Seyfî'nin gündelik yazışmayı da nazımla yürütmeyi sevdiğini gösterir.
Arz ve Kadıların Padişahla Yazışması
Seyfî'nin âdetini anlamak için arzın o dönemde nasıl bir yazı olduğunu hatırlamak gerekir. Mübahat Kütükoğlu'nun aktardığına göre Fâtih Kanunnâmesi, padişaha sözlü olarak arzda bulunma hakkını sadrazam, kazaskerler, defterdarlar ve bazı saray ağaları gibi en yüksek görevlilere tanımıştı; beylerbeyiler, ümera ve kadılar ise padişaha ancak yazılı olarak arzda bulunabilirdi. Taşradaki bir kadının padişaha derdini anlatmasının yolu, böylece kâğıda yazılıp merkeze gönderilen arzdı. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde bu türden kadı arzları bulunur. Kütükoğlu örnek olarak "südde-i seniyye-i saâdet-nişân ve atebe-i adâlet-unvâna arz-ı bende-i nâtüvân oldur ki" diye başlayan bir Niğbolu kadısı arzını (TSMA, E. 5794) ve İstanbul kadısı nâibinin Şaban 917 (Ekim-Kasım 1511) başında yazdığı, II. Bayezid devrine ait tarihli bir arzı (TSMA, E. 6051) anar. Bu arzlar kalıplaşmış bir hitapla başlar, meseleyi nesirle anlatır ve altta "ez'afü'l-ibâd" (kulların en zayıfı) sözüyle yazılan ad ya da basılan mühürle biter. Seyfî'nin arzlarının da bu çerçeveye uyduğunu, beytin nesir metnin bitiminde yer aldığını düşünmek akla yakındır; ancak bu bir çıkarımdır, çünkü Seyfî'nin hiçbir arzının aslı bugüne kadar yayımlanmamıştır.
Bu çerçeve, Bayezid'in sorusuna da ayrı bir anlam kazandırır. Kadı arzları, hukukî ya da idarî bir meseleyi bildiren, kuru ve kalıplı yazılardı. Âşık Çelebi'nin "oḳınduḳda", yani okunduğunda demesi, arzların padişahın huzurunda yüksek sesle okunduğunu düşündürür. Böyle bir ortamda, sıradan bir bildirimin sonunda beliren nükteli bir beytin dikkat çekmesi ve padişahın bir sonraki arzda da onu araması anlaşılır bir durumdur.
Tursun Hakkındaki Arz
Âşık Çelebi, âdeti anlattıktan sonra örnek olarak bir arzın konusunu ve sonuna eklenen beyti verir. Seyfî'nin arzlarından bugüne konusu bilinen tek örnek budur:
Ṭursun dimekle maʿrûf müzevviri şehrden sürdürmek ʿarż itdükde âḫirinde bu beyti yazmışdur ki:
Günümüz Türkçesiyle: Tursun diye bilinen bir sahtekârı şehirden sürdürmek için arz yazdığında, sonuna şu beyti yazmıştır. Neşrin dipnotuna göre "âḫirinde bu beyti yazmışdur ki" ibaresi B, A, P ve S nüshalarında yoktur; bu nüshalarda cümle yalnız arzın konusunu bildirir ve beyit hemen ardından gelir. Beytin bu arzın sonunda yer aldığını açıkça söyleyen tek nüsha F'dir. Bununla birlikte bütün nüshalarda bulunan giriş cümlesi, Seyfî'nin her arzın sonuna beyit yazdığını zaten bildirdiği için anlam değişmez.
Şehirlidür müzevvirdür bu Ṭursun
Şehirde biz ṭuralum ya bu ṭursun
Anlamı: Bu Tursun şehirlidir, sahtekârın biridir; şehirde ya biz duralım ya da bu Tursun dursun. Müzevvir, sahte belge düzenleyen, yalan ve hileyle iş gören kişi demektir. Beytin bütün gücü bir ad oyununa dayanır: eski yazıda özel isim olan Tursun ile "dursun" fiili aynı biçimde yazılır ve okunur. Böylece ikinci mısra hem "ya biz duralım ya bu dursun" hem de "ya biz duralım ya bu Tursun" diye anlaşılır. Mısradaki "biz", kadının kendisini ve temsil ettiği şer'î makamı birlikte anlatır; Seyfî, padişaha bir bakıma ikimizden biri bu şehirde fazladır demektedir. İlk mısradaki "şehirli" sözü, Tursun'un şehre dışarıdan gelmiş biri olmadığını, şehrin içinden, herkesin tanıdığı biri olduğunu gösterir; Âşık Çelebi de onu "Tursun diye bilinen" diye niteler.
Âlî aynı olayı seciyle kurulmuş iki cümlede anlatır. Onun metninde olayın başlangıcı "bir gün" diye verilir, ama ne zaman ve nerede geçtiği yine belirtilmez:
Bir gün Ṭursun-nâm müzevviri ṭarḥ-ı beld içün ʿarż eyler. Mektûb mażmûnında bu beyti yazup nüfûzuñı farż eyler.
Günümüz Türkçesiyle: Bir gün Tursun adlı bir sahtekârın şehirden atılması için arz yazar. Mektubun içeriğine bu beyti yazıp onun etkisini adeta zorunlu kılar. Âlî'nin "nüfûzuñı farż eyler" sözünü, beytin arzdaki isteği karşı konulmaz hâle getirdiği biçiminde anladık; cümle "ʿarż eyler" ile "farż eyler" arasındaki kafiye için kurulduğundan anlamı kesin değildir. Âlî beytin yerini arzın sonu olarak göstermez; "mektûb mażmûnında", yani mektubun içeriğinde der ve ilk mısraı "Şehirlü bir müzevvirdür bu Ṭursun" biçiminde verir. İkinci mısra iki tezkirede aynıdır.
Tursun'un kim olduğu, hangi şehirde yaşadığı, ne tür bir sahtekârlık yaptığı ve arzın sonunda şehirden sürülüp sürülmediği bilinmiyor; tezkireler bu konularda tek söz etmez. Âlî'nin arzların kadılık makamından geldiğini söylemesi, olayın Seyfî'nin Rumeli'deki kadılıklarından birinde geçtiğini düşündürür, fakat şehrin adı hiçbir kaynakta yoktur. Beytin özgün metni, günümüz Türkçesi ve ayrıntılı yorumu Şehirlidür Müzevvirdür bu Ṭursun sayfasındadır.
Ağlasun Kadılığı Üzerine Söylenen Beyit
Âşık Çelebi'nin aktardığı ikinci beyit, başka bir kadının atanması üzerine söylenmiştir. Tezkireci onu Tursun beytinin hemen ardından, aynı nükteli tabiatın bir başka örneği olarak verir:
Isparta-zâdelerden ʿAbdü'l-ḥay dirler bir kimesneye Ḥamîdili'nde Aġlasun ḳażâsı virildükde dimişdür.
Günümüz Türkçesiyle: Isparta-zâdelerden Abdülhay denilen birine Hamîdili'nde Ağlasun kadılığı verildiğinde şunu söylemiştir. Neşrin dipnotuna göre "Ḥamîdili'nde" kelimesi F nüshasında yoktur.
Çünki ʿAbdü'l-ḥayya virildi ḳażâ-yı Aġlasun
Ol yir ehli ölüsin ḳosun dirisin aġlasun
Anlamı: Ağlasun kadılığı Abdülhay'a verildiğine göre, o yerin halkı ölüsünü bıraksın, dirisine ağlasın. Beyit iki ad üzerine kurulmuştur. Birincisi kasabanın adıdır: Ağlasun, "ağlasın" diye de okunabilir ve Seyfî bu rastlantıyı kasaba halkına bir öğüde çevirir. İkincisi yeni kadının adıdır: Abdülhay "Hayy'ın kulu" demektir, Hayy ise Tanrı'nın "diri, daima yaşayan" anlamındaki ismidir. İkinci mısradaki ölü ile diri karşıtlığı bu ada gizli bir göndermedir: adında "diri" bulunan kadı geldiğine göre halk ölülerine ağlamayı bırakıp onun elinde kalacak dirilerine ağlamalıdır. Beyit, meslektaşlarından birinin liyakatini açıkça sorgulayan sert bir hicivdir.
Bu beyit hakkında yaygın anlatımlarda gözden kaçan bir nokta vardır. Âşık Çelebi beytin bir arza yazıldığını söylemez; yalnız Abdülhay'a kadılık verildiğinde Seyfî'nin bunu "söylediğini" (dimişdür) bildirir. Gelibolulu Âlî ve Kınalızâde bu beyti hiç aktarmaz. Kadı atamaları da Seyfî'nin işi değildi; Kütükoğlu'nun anlattığı usulde kazaskerler kendi bölgelerindeki kadıların tayinleriyle ilgili telhisleri padişaha okurdu. Bu yüzden Ağlasun beytini kesin olarak bir dilekçe beyti saymak mümkün değildir. Seyfî padişahla arz yoluyla yazışan bir kadı olduğundan beytin bir arzın sonunda padişaha ulaşmış olması ihtimal dışı değildir; ama kaynak bunu söylemediği için ancak bir ihtimal olarak anılabilir. Beytin dilden dile dolaşan bir nükte olarak söylenmiş olması da aynı ölçüde mümkündür.
Abdülhay ve ailesi hakkında tezkirede başka bilgi yoktur; Isparta-zâdeler diye anılan aileye dair taradığımız kaynaklarda bir kayda rastlanmadı. Ağlasun'un bağlı olduğu Hamîdili, Isparta'nın da içinde bulunduğu bölgedir; ailenin adı Isparta'dan geldiyse Abdülhay'ın kendi yöresine yakın bir kadılığa atanmış olması söz konusudur, ancak bu bir tahmindir. Beytin özgün metni ve yorumu Çünki ʿAbdü'l-ḥayya Virildi Ḳażā-yı Aġlasun sayfasında verilmiştir.
Dilekçenin Tam Metni Bilinmiyor
Dilekçenin nesir kısmı tezkirelerde aktarılmamıştır; bugün bilinen kaynaklarda yalnız sonuna eklenen beyit kalmıştır. Âşık Çelebi Tursun arzının yalnız konusunu, yani bir sahtekârın şehirden sürülmesinin istendiğini bildirir; arzın hitabını, olayın anlatıldığı nesir kısmını, tarihini ve imzasını vermez. Âlî de konuyu "ṭarḥ-ı beld", şehirden atma diye anmakla yetinir. Anlaşılan o ki tezkireciler için önemli olan arzı ünlü kılan beyitti; arzın kendisi onları pek ilgilendirmemiştir.
Bu bölüm için Âşık Çelebi'nin Filiz Kılıç neşri nüsha farklarıyla birlikte, Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ı, Kınalızâde, Sehî, Latîfî ve Beyânî tezkireleri, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki madde ve oradan aktarılan Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-nezâ'ir'indeki gazel taranmıştır; bunların hiçbirinde arzın nesir metni yoktur. Nazmî'nin mecmuasından aktarılan şiir de bir dilekçeyle ilgisi olmayan bir gazeldir. II. Bayezid'e sunulup Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde saklanan Türkçe manzumeleri yayımlayan Nusret Gedik'in çalışmasında on üç manzume yer alır; aralarında Seyfî mahlaslı bir şiir bulunmaz. Kâfzâde Fâizî'nin Zübdetü'l-eş'âr'ı, Âşık Çelebi'nin Meredith-Owens tıpkıbasımı ve II. Bayezid dönemi kadı arzlarını yayımlayan arşiv çalışmaları bu yazı için görülemedi. Seyfî'nin adını taşıyan bir arzın bir gün arşivde ortaya çıkması mümkündür. Bugün için bilinen iki beyitten yalnız Tursun beyti, kaynağın açık ifadesiyle bir dilekçeye bağlanabilmektedir.
Amasya ile Bağı
Seyfî'nin Amasya ile bağı, II. Bayezid'in Amasya sancakbeyliği yıllarına dayanır; Bayezid yedi yaşında Amasya'ya gönderilmiş ve 1481'de tahta çıkıncaya kadar orada kalmıştır. Kınalızâde ve Gelibolulu Âlî bu bağı açıkça Amasya'ya yerleştirir; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü de onu Bayezid Amasya'da şehzade iken en yakınlarından biri olarak tanıtır. Âşık Çelebi'nin tezkiresinde ise durum biraz farklıdır. Filiz Kılıç'ın neşrinde "Amâsiyye'de" kelimesi metinde yer alır, ancak dipnota göre bu kelime tenkitli metinde kullanılan beş nüshanın dördünde (B, A, P, S) yoktur, yalnız F nüshasında bulunur. Bu nüshalarda cümle yalnız Bayezid'le "şehzadeliği zamanından" tanışıklığından söz eder. Bayezid'in şehzadeliği bütünüyle Amasya'da geçtiği için anlam değişmez; yine de doğrudan Amasya adını veren kaynakların Kınalızâde ve Âlî olduğunu belirtmek gerekir. Seyfî'nin Amasyalı olmadığı, Sinop'tan gelip şehzadenin Amasya'daki sarayına intisap ettiği bütün kaynaklarda açıktır.
Kaynakların Durumu ve Tartışma
Seyfî mahlası XV ve XVI. yüzyıllarda pek yaygındı ve tezkirelerde birkaç Seyfî art arda gelir. Âşık Çelebi, Sinoplu Seyfî'nin hemen ardından İstanbullu Seyfî Çelebi'yi (Seyfullah) anar; Kınalızâde ve Beyânî'deki öteki Seyfî ise İstanbullu olup Halep, Şam ve iki kez Anadolu defterdarlığı yapmış bir maliyecidir. Âşık Çelebi'nin bir nüshasının (S) kenarına da "bir Seyfî daha yazılsın" anlamında bir not düşülmüştür. Bu kalabalık, mecmualarda yalnız "Seyfî" mahlasıyla geçen şiirlerin hangi şaire ait olduğunu belirlemeyi güçleştirir.
Amasya tarihinde de aynı adı taşıyan iki kişi vardır. Hüseyin Hüsameddin'in andığı Âbâdoğlu Seyfî Bey, Hakalalı Hacı Mehmed Beyzâde Abdullah Bey'in oğludur; Amasya'da ilim ve kâtiplik öğrenmiş, Sultan Bayezid'e intisap etmiş, 875'te (1470-71) muharrirler arasında görülmüş, 882'de (1477-78) Vilâyet-i Rûmiyye muharriri, 886'da (1481) Bayezid'in cülusunda mirliva olmuş ve 892'de (1487) Memlüklerle yapılan savaşta ölmüştür. Hüsameddin onu edip, şair ve marifet sahibi biri olarak niteler. Bu Seyfî Bey de Bayezid'in Amasya çevresinden gelir, fakat Hakalalıdır, kadı değil ümeradandır ve Sofya'da değil Mısır seferinde ölmüştür; bu yüzden Sinoplu kadı Seyfî ile aynı kişi olamaz. Hüsameddin'in Lâdikli Seyfî Dede'si ise Şeyh Zekeriyyâ-yı Halvetî'nin halifesi olup Şeyhlü köyünde zaviye kurmuş bir mutasavvıftır.
Sinoplu Seyfî'yi, yine II. Bayezid devrinde yaşamış ve adı ona çok benzeyen Sinoplu Safâyî ile de karıştırmamak gerekir. Sehî, Âşık Çelebi ve Kınalızâde Safâyî'ye ayrı maddeler ayırır: Safâyî, Galata'da İskender Paşa'nın yaptırdığı zaviyede oturan, gemicilik ilmini ve haritacılığı bilen, denizcilerin şeyh saydığı bir şairdir. İki Sinoplu şairin memleketleri dışında ortak bir yanı yoktur. Sinoplu Seyfî'nin kimliği bu yüzden tezkirelerde sağlam biçimde belgelenmiştir; tartışmalı olan, ona isnat edilen bazı şiirlerin aidiyetidir.
Şiiri
Seyfî'nin bir divanı bilinmiyor. Âşık Çelebi'nin maddesinde dört şiir yer alır: Tursun beyti, Ağlasun beyti, oğluna yazdığı manzum mektup ve "Gerçek güzel durur senüñ ey meh-likâ kaşuñ" diye başlayan beş beyitlik gazel. Kınalızâde bu gazeli Âşık Çelebi'ye dayanarak "gazel-i meşhur" diye Seyfî'ye verir; Gelibolulu Âlî de gazelin üç beytini ve Tursun beytini aktarır. Âşık Çelebi'nin dipnotlarına göre gazel F nüshasında, manzum mektup ise B, A, P ve S nüshalarında yoktur. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ayrıca Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-nezâ'ir'inden "Kaşlarun virür emân tuğra-yı şâhîler gibi" diye başlayan bir gazeli Sinoplu Seyfî'ye ait olarak verir ve Eğridirli Hacı Kemal'in Câmi'u'n-nezâ'ir'i ile Pervâne Bey Mecmuası'nda da şiirleri bulunduğunu belirtir. Nazire mecmualarındaki şiirler yalnız "Seyfî" mahlasıyla geçtiği için aidiyetleri kesin değildir.
Bu şiirler, Seyfî'nin iki yüzünü gösterir. Gazellerinde kaş, kirpik ve boy gibi güzellik unsurlarını yay, ok ve tuğra gibi saray ve savaş imgeleriyle işleyen, mahlasındaki kılıcı da şiire katan bir divan şairidir. Beyitlerinde ve mektubunda ise gündelik dile yakın, nükteli ve öğütçü bir söyleyiş öne çıkar. Ulaşılan beş şiir bu kategoride ayrı sayfalarda özgün metin, günümüz Türkçesi ve yorumla verilmiştir. II. Bayezid'in Amasya'daki şehzadelik çevresi için sitemizdeki Amasya Divan Şairleri ve Edebî Muhiti yazısına bakılabilir.
Kronoloji
1450'ler: Şehzade Bayezid yedi yaşında Amasya sancağına gönderildi; Seyfî onun Amasya'daki şehzadelik yıllarında kapısına intisap etti.
1481: Bayezid, II. Bayezid olarak tahta çıktı; Seyfî ardından Rumeli'de kadılıklar yaptı.
1512'den önce: Fâizî'ye göre Seyfî Bayezid devrinde, Sofya kadısı iken öldü.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, haz. Filiz Kılıç, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap), s. 440-441 ("Seyfî" maddesi ve 4756-4767. dipnotlar), 564 ("Safâyî"). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/59036,asik-celebi-mesairus-suarapdf.pdf
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 457-458 ("Seyfî" maddeleri). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55834,kinalizade-hasan-celebipdf.pdf
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), e-kitap s. 74-75 ("Seyfî" maddesi). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55739,kunhul-ahbarin-tezkire-kismpdf.pdf
- Beyânî Mustafa, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 99 (İstanbullu "Seyfî" maddesi). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55835,beyani-tezkiresipdf.pdf
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 10, s. 537-538 ("Seyfî Bey-Âbâdoğlu" ve "Seyfî Dede-Şeyhlü" maddeleri, e-kitap s. 349). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page349.html
- Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap), s. 5 (giriş). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/58679,mihri-hatun-divanipdf.pdf
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap). ekitap.ktb.gov.tr
Akademik çalışmalar
- Şerafettin Turan, "Bayezid II", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-ii
- Mübahat S. Kütükoğlu, "Arz", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 438-440. https://islamansiklopedisi.org.tr/arz--osmanli
- Nusret Gedik, "Arşiv Belgelerine Göre Türkçe Yazılmış II. Bayezid Medhiyeleri", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 48, 2022, s. 153-224. https://dergipark.org.tr/tr/pub/tkidergi/article/1740882
Resmî kaynaklar
- Sehî Beg, Heşt Bihişt, haz. Halûk İpekten, Günay Kut, Mustafa İsen, Hüseyin Ayan, Turgut Karabey, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap) ("Safâyî" maddesi). https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-191370/sehi-beg-hest-bihist.html
- Halûk İpekten vd., Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, İstanbul: MEB Yay., 1996 (sitemizdeki Amasya Divan Şairleri ve Edebî Muhiti yazısındaki aktarımla).
Kitaplar
- Mehmet Fatih Köksal, "Seyfî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013 (güncelleme 2020). https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/seyfi





