Amasya'yı gezen biri önce kayaları, sonra kale ile köprüleri, ardından da Yeşilırmak boyunca dizilmiş ahşap evleri görür. Şehrin gündelik hayatını biçimlendiren bir başka katman ise yamaçlarda ve vadi içlerinde, evlerin arkasında kalır: bağlar, bahçeler, kiraz ve ceviz ağaçları, dutlar. Amasya'da bu yeşil kuşak yalnızca bir üretim alanı sayılmamış, insanların yılın belirli aylarını geçirmek üzere taşındığı ikinci bir yaşama yeri olmuştur. Misket elması bu kültürün en tanınmış ürünüdür ve ayrı bir yazıda ayrıntısıyla anlatılır. Burada anlatılan, o elmanın yetiştiği vadinin kendisi, Yeşilırmak'ın suladığı bağ-bahçe düzeni ve bu düzenin etrafında oluşan alışkanlıklardır.

Strabon'un Tarif Ettiği Vadi

Amasya'nın coğrafyasını en erken ve en açık anlatan kişi, şehirde doğmuş olan coğrafyacı Strabon'dur. Coğrafya adlı eserinin on ikinci kitabında memleketini "geniş ve derin bir vadide kurulmuş" bir şehir olarak tanıtır ve içinden İris Nehri'nin, yani bugünkü Yeşilırmak'ın aktığını söyler. Ona göre doğa ile insan emeği burada birlikte çalışmış, ortaya hem şehir hem kale işlevi gören bir yer çıkmıştır. Şehir, nehre doğru dik inen yüksek bir kayanın dibinde, iki yandan surlarla çevrili olarak kurulmuştur. Nehrin üzerinde iki köprü bulunur; biri şehri banliyöye, öteki banliyöyü dış topraklara bağlar. Vadi nehirden başladığında pek geniş değildir, ilerledikçe açılır ve Strabon'un Khiliokomon dediği ovaya dönüşür. Ovanın ötesinde Diakopene ve Pimolisene bölgeleri gelir. Strabon bunların hepsini verimli olarak niteler ve Halys'e, yani Kızılırmak'a kadar uzandığını belirtir.

Bu tarif, iki bin yıl sonra bile şehri anlamak için hâlâ elverişlidir. Tarım yapılabilecek geniş düzlüklerin şehirden uzakta, nehrin aşağı ve yukarı kesimlerinde kaldığını, şehrin hemen çevresinde ise dar vadi tabanının, banliyö arazisinin ve yamaçların kullanıldığını gösterir. Strabon'un bahsettiği "proasteion", yani şehrin kenar mahallesi ve çevresindeki arazi, daha sonraki yüzyıllarda bağ ve bahçelerin yerleşeceği kuşakla örtüşür. Antik yazarın bağ-bahçe hakkında ayrıntılı bir şey söylemediğini de eklemek gerekir. Bölgenin geneli için meyvecilik ve bağcılığın yaygın olduğunu bildiren araştırmalar vardır, ancak bunları Amasya şehrinin kendi bahçelerine doğrudan bağlamak mümkün değildir.

Yeşilırmak ve Dar Vadinin Düzeni

Yeşilırmak Sivas'ın Suşehri ilçesi yakınındaki Köse Dağları'ndan doğar, 519 kilometre aktıktan sonra Samsun'un Çarşamba ilçesinden Karadeniz'e dökülür. Amasya il sınırları içinde kalan bölümü 129 kilometredir. Çekerek Çayı şehrin yaklaşık on beş kilometre güneyinde ona karışır, Tersakan Çayı il sınırları içinde, Kelkit Çayı ise Amasya-Tokat sınırında ana kola katılır. Kış sonunda ve ilkbaharda, özellikle mart, nisan ve mayıs aylarında taşkınlar yaşanır. Nehrin bu düzensiz karakteri, şehirdeki yerleşim tarihini de belirlemiştir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Yeşilırmak şehir içinde yaklaşık dört kilometre boyunca dar bir vadide akar. Sol kıyıda kale kalıntıları ve kral mezarlarıyla nehir arasındaki yer o kadar sınırlıdır ki yerleşim burada ince bir şerit hâlinde kalmıştır. Şehrin asıl büyüme alanı sağ kıyıdır. Bu dar yapı, bahçe kültürünün neden yamaçlara ve vadinin yan kollarına yayıldığını da açıklar. Evler suyun ve kayanın arasına sıkışınca, geniş bahçe isteyen aileler şehrin üst yüksekliklerine, bağlara yönelmiştir. İklim de buna elverir. Amasya Karadeniz ile iç Anadolu iklimleri arasında bir geçiş kuşağındadır. Yazı kara iklimi kadar kurak, kışı kara iklimi kadar sert geçmez, vadinin sağladığı yumuşatıcı etki de bunlara eklenir. Elma, kiraz, üzüm ve ceviz gibi meyvelerin aynı çevrede yetişebilmesinin sebebi büyük ölçüde budur. Vadi tabanında nehrin biriktirdiği alüvyonlu topraklar, kirazın ve şeftalinin yanı sıra buğday gibi hububatın da yetişmesine imkân tanır; bahçelerin ve tarlaların yıl boyunca sulanması ise Yeşilırmak boyunca kurulan sulama düzenlerine bağlıdır. Bu düzenlerin ayrıntılı bir tarihi elimizdeki kaynaklarda yer almaz, ancak su, bu bahçe ekonomisinin vazgeçilmez dayanağı olmuştur.

Osmanlı Kayıtlarında Amasya'nın Meyvesi

Osmanlı kaynakları Amasya'yı meyvesiyle birlikte anar. Osmanlı Anadolu'sunda meyve ve sebze üretimini tahrir defterleri üzerinden inceleyen İbrahim Solak, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bu alanda en çok üretim yapan sancak ve kazalar arasında Amasya'yı da sayar. Aynı çalışmanın tabloları, Amasya sancağında bağ, meyve, ceviz, badem ve bostan gelirlerinin ayrı ayrı kaydedildiğini gösterir. Üzüm, Osmanlı Anadolu'sunda en yaygın meyve olduğu için bağcılık vergisi de defterlerin ayrı bir başlığıdır ve Amasya bu başlık altında yer alır.

Evliya Çelebi, Seyahatname'nin üçüncü cildinde Amasya'nın meyvelerini tek tek sayar. Anlattığına göre şehirde kırk türlü armut, yakut renkli kiraz, yedi türlü sulu üzüm, dut ve yedi türlü ekmek ayvası yetişir. Ayva perverdesinin eşi başka bir yerde bulunmaz. Evliya'nın içecekler arasında saydığı ayva perverdesi şerbeti ile mis ve amberli pekmez şerbeti de Amasya'nın bahçelerinden yola çıkan bir mutfak kültürünü gösterir. Dikkat çeken şey, Evliya'nın bu cümlede armudu, kirazı, üzümü ve ayvayı sayıp elmayı anmamasıdır. Amasya bahçesi o yüzyılda tek bir meyveye dayanmıyordu, çeşitli ağaçlardan oluşan karma bir düzendi. Elmanın sonradan şehrin adıyla özdeşleşmesi, bu çeşitliliğin içinden öne çıkmış bir ürünün hikâyesidir.

Çakallar ve Şehzade Bağları

Amasya'nın bağ coğrafyasında en çok anılan yer Çakallar'dır. Şehre hâkim yüksek bir tepede uzanan bu bağ kuşağı, bugün de Amasya'nın sayfiye semti olarak bilinir. Adının nereden geldiğine dair anlatı, şehrin tarihi ile bağ mülkiyetinin iç içe geçtiğini gösterir. Abdizade Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne dayanılarak yapılan aktarımlara göre Çakallar tepesinin doğu tarafları Kanuni Sultan Süleyman'ın mülküne geçmiştir. Şehzade Mustafa Amasya'da vali iken bu tepede bir sayfiye yaptırmış, oraya çıkıp dinlenmiştir. Mustafa, 1553'te öldürülene kadar Amasya'yı yönetmiştir; yanında bulunan hocalar ve şairler çevresinde bir meclis oluşmuş, bu çevrede Hamdi, Zamani ve Edayi gibi şairlerin adları anılır.

Aynı aktarıma göre Şehzade Mustafa, lalası Hamza Bey'e, Gonca Geyvan'a, Çiğdem Ali'ye, Çakalzade Gül Sinan Çelebi'ye ve çevresindeki diğer kişilere birer parça bağ bağışlamış ve mülkiyetini onlara geçirmiştir. Bugün Çakallar'da "Hamza Düzü" denen yerin lala Hamza Bey'e, "Goncalık" diye bilinen yerin Gonca Bey'e verilen arazi olduğu söylenir. Şehzadelerin av yerleri sonradan ileri gelenlere satılmış, bunun büyük payı da Çakalzade Gül Sinan ile Lale Ali Çelebi'ye düşmüştür. Çakalzadeler, "Çakal Kadı" olarak anılan Bedrettin Mahmud Çelebi'nin soyundan gelen ailedir. Bağlara önce "Çakaloğulları Bağları", sonra "Çakallar Bağları", en sonunda yalnızca "Çakallar" denmiştir. Bu adlandırma zinciri, kaynakta "büyük ihtimalle" diye aktarıldığı için kesin bir bilgi sayılmamalıdır; ayrıca anlatının bir yerel yazarın derlemesinde günümüze ulaştığı, olayların tam tarihlerinin birincil belgelerle sınanmadığı da akılda tutulmalıdır. Buna rağmen anlatı, bağın yalnızca üzüm üreten bir toprak olmadığını, şehzadenin çevresindekilere armağan ettiği ve av yeriyle birlikte düşünülen bir mülk sayıldığını gösterir.

Şehre Küstü mahallesinin adı da bu bağlarla ilgilidir. Osman Fevzi Olcay'ın aktardığına göre mahalle Çakallar Bağları'nın Karakaya yönüne düşen güney ucunda, şehre hâkim bir tepede kurulmuş, uzun süre ıssız kalmış bir yerdir. Bugün Çeribaşı yakınındaki bu semtte, on beşinci yüzyıla ait olduğu söylenen Halkalı Evliya Türbesi bulunur. Türbede Amasya Emiri Şadgeldi Paşa'nın torunlarından Şadi Bey'in kızı Saru Hatun yatar. Çakallar yolu üzerindeki Kuba mahallesinde ise Pir Şeyh Hüsameddin Kubavi'nin türbesi vardır. Olcay'ın verdiği pir listesi bağ coğrafyasıyla adeta çakışır: Akbilek Bağları'nın yolu üzerinde Akbilek Bahşi Halife, Köle Mezarı Bağları'nın karşısında Havacei Tekirdağı, Şeyhcui köyünün büyük suyunun havuz başında Pir Muhammed Cui yatar. Bağ yolları bu bakımdan aynı zamanda ziyaret yollarıydı.

Bağların Adları

Olcay'ın Amasya Hatıraları adlı eseri, şehrin bağlarını tek tek sayan bir bölüm içerir. Kitabın içindekiler listesine göre bu bölümde Ayvasıl, Dirabut, Frenkiller, Yenice, Kuz Kilise, Bahçeleriçi Mevki, Ters Dolap, Boğaz, Gezirlik, Köle Mezarı, Göllü, Değirmenaltı, Ziğere, Aynalı Mağara Önü, Yukarı ve Aşağı Gölbaşı, Soğukpınar ve Ayan, Kertiller-Kilekiller, Çay, Meydan, Akbilek ve Şeyhcui bağları ayrı başlıklarla anılır. Bu liste kendi başına bir şehir haritasıdır. Adların bir bölümü su ve yer şekillerine (Soğukpınar, Gölbaşı, Gezirlik, Boğaz), bir bölümü yapılara ve işlere (Değirmenaltı, Ters Dolap, Aynalı Mağara Önü), bir bölümü de kişi ve topluluk adlarına (Frenkiller, Köle Mezarı, Kuz Kilise) benzer. Her adın kökenine dair açıklama elimizdeki kaynaklarda verilmediği için burada yalnızca adlar aktarılabilmektedir.

Diğer yandan Olcay'ın mahalle anlatıları, bağ ile şehrin birbirinden kopuk olmadığını gösterir. Harşena Kalesi yoluna doğru uzanan Helkıs mahallesi, o zamanın tanığına göre bağlık ve bahçelikti. Halk burada büyük ceviz ağaçlarının altında küme küme otururdu. Yine kale eteğindeki Yukarı Meydan'ın bir tarafı Şeyhcui'ye, bir tarafı Akbilek Bağları'na kadar uzanırdı. Pir İlyas Türbesi'nin karşısındaki küçük mahallenin ortası dut ağaçlarıyla süslüydü. Evliya'nın saydığı ağaçlar, yani ayva, armut, kiraz, dut, ceviz, bu mahalle tasvirlerinde de görünür. Şehirde ipek dokumacılığının on altıncı yüzyıldan beri yaygın olduğu düşünülürse dutun mahalle meydanlarında bulunması şaşırtıcı değildir.

Bağa Göçmek

Amasya'nın bağ kültürünün en dikkat çekici yanı, bağın yaz aylarında ikinci bir yerleşim yerine dönüşmesidir. Olcay, Şeyhcui mahallesini "Amasya'nın en güzel üzüm ve kirazlarıyla meşhur olan mesiresi" diye tanıtır. Anlattığına göre halk mevsiminde buradaki köşklerine taşınır, bağlarında eğlenirdi. Komşular birbirini kiraz ağaçlarının altına kiraz yemeye çağırır, bir yanda saz çalınır, şarkılar söylenirdi. Kiraz mevsimi yaklaşık bir ay sürer, sonra sıcaklar bastırdıkça mesirenin müdavimleri yavaş yavaş şehre inerdi. Ancak çoğu üzüm mevsiminde de bağına dönerek orada kalır, zevk ve sefa devam ederdi. Şeyhcui köyünden her sabah, bağdaki köşklere kadar süt ve yoğurt taşınırdı.

Olcay'ın kullandığı "göçmek" fiili, bu hareketin sıradan bir gezi olmadığını anlatır. Göçen insanlar, günlük hayatlarını, mutfaklarını ve komşuluklarını da birlikte taşıyordu. Aynı kelime Anadolu'nun başka yerlerinde yayla için de kullanılır; Amasya'daki karşılığı ise vadi yamacına çıkan bir yazlık yaşamdır. Hangi tarihte yola çıkıldığı, kimlerin hangi bağda kaç gün kaldığı gibi ayrıntılar kaynakta verilmez. Bu nedenle gelenek, sabit bir takvime bağlı bir uygulamadan çok, kiraz ve üzüm mevsimlerinin ritmine uyan esnek bir alışkanlık gibi görünür.

Aynı şeyi türküler de doğrular. Amasya türküleri üzerine yapılmış bir incelemede, derlenen 63 türküden yedisinde elmanın, üçünde üzümün, ikisinde elmalığın geçtiği; bağ ve bahçe sözcüklerinin üçer kez anıldığı görülür. İncelemeyi yapanlar, bu tabloya bakan birinin Amasya'yı hiç görmemiş olsa da sulak, ulu dağları olan, bağlık ve elmalık bir yer olarak düşüneceğini söyler. Çok bilinen bir dörtlük, bu duyguyu açıkça verir: "Amasya'nın dağları / Zümrüt gibi bağları / İnsana neşe verir / Çakalların bağları". Başka bir türküde ırmağın yeşil aktığı, yaylalara gidilmek istendiği söylenir. Naci Gürses'in Allah Deyu adlı şiirinde de Çakallar'ın serinliği, elma dallarının sallanışı, arıların balı ve bağlardaki bülbüller geçer. Turgut Önal'ın Gönül Penceremden Amasya kitabı ise şehrin yerlerini sayarken Çakallar Bağı, Derbent Bağları, Akdağ ve Şeyhcui Bağları'nı anar; Amasya'yı elma, bamya, ayva, kiraz ve narla tanınan bir şehir olarak tanımlar.

Evlerin Bahçesi

Bağ ile şehir evi arasında farkın küçük olduğunu, Amasya'nın klasik konut tipi de gösterir. Yeşilırmak kıyısındaki Yalıboyu evleri, tarihî sur duvarının üzerine, ahşap çatkı arası kerpiç dolgu ve hımış ile bağdadi tekniğiyle yapılmıştır. Bugün görülenlerin çoğu on dokuzuncu yüzyıla aittir; deprem, yangın ve ahşabın ömrünün kısalığı yüzünden daha eski örnek günümüze ulaşmamıştır. Evler genellikle avlulu ve bahçelidir. Haremlik selamlık düzeninde yapılmış olanlarda bahçe iki bölümün ortasında kalır ve ev dışarıya kapalı bir görünüm taşır. İkinci katlar çoğunlukla cumbalıdır, böylece dar arsa genişletilmiştir. Bazı evlerde birinci ya da ikinci kat üstünde şahniş denen bir köşk bölümü bulunur.

Bu planda bahçe, evin zorunlu bir parçasıdır. Dut ağaçları, bazı anlatımlarda Kale ile Yeşilırmak arasına sıkışmış evlerin arasına serpiştirilmiş olarak tarif edilir. Şehirde yaşayan bir ailenin, kış boyunca nehir kıyısındaki evinin avlusunda küçük bir bahçeyle yetindiğini, bahar ve yazın ise bağdaki köşke geçtiğini düşünürsek, Amasya'nın bahçe kültürünün iki katlı olduğu anlaşılır: avlu bahçesi günlük ihtiyaç içindi, yamaçtaki bağ ise hem gelir hem mesireydi. Bu iki katmanlı düzen, yalnızca kaynaklardan ve mahalle tarifleriyle desteklenen bir yorumdur; aile bütçeleri, bağ alım satım kayıtları ya da ayrıntılı gelir hesapları burada kullanılan kaynaklarda yer almaz.

Bağların Kaybı ve Sel

Olcay, bağ kültürünün yıpranmasına dair iki olayı kaydeder. Birincisi Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarla ilgilidir. Yukarı Savadiye mahallesi 1914'e kadar Amasya'nın en seçkin ve en güzel mesiresiydi. Savaşın ilanından sonra askerî garnizon, Saraydüzü'ndeki II. Bayezid Sarayı'nın harabesini onarmak için gereken kireci yakmak üzere Soğukpınar Bağları'ndaki ağaçların hepsini kesmiştir. Olcay bunu "o güzel mesirenin harap edilmesi" olarak anar.

İkincisi, Haziran 1948'de yaşanan sel felaketidir. Olcay'ın verdiği rakamlara göre sel seksen sekiz kişinin ölümüne, yüz kırk dokuz hanenin tamamen yıkılıp Yeşilırmak'a sürüklenmesine ve beş yüz kadar evin hasar görmesine yol açmıştır. Yazar, Soğukpınar Bağları'nın ağaçları kesilmemiş olsaydı bu felaketin yaşanmayacağı kanısındadır. Bu bir tanığın yorumudur; sel olayının nedenlerini ayrıntılı biçimde inceleyen bir kaynak burada kullanılmamıştır. Yine de yamaç ağaçlığının nehri ve şehri nasıl bir arada tuttuğuna dair eski Amasyalıların kanaati, bağ-bahçe kuşağının zevkin yanı sıra vadinin dengesi için de değerli görüldüğünü gösterir.

Elmaya Kısa Bir Dönüş

Bütün bu çeşitlilik arasında elma, şehrin adını taşıyan meyve olarak öne çıkar. Misket elması bir yıl bol, ertesi yıl az meyve verme eğilimindedir, ortadan kesildiğinde yıldız biçimli bir iç görünümü ile tanınır, kabuğu ince fakat sert ve dayanıklıdır. Türkülerde "Amasya'nın elması / Elmaların en hası" diye geçen dize bu şöhretin halk belleğindeki izidir. Elmanın tarihi, coğrafi işareti, mozaikteki görüntüsü ve üretim rakamları başka yazıda ele alındığı için burada tekrarlanmaz. Bağ-bahçe kültürü açısından önemli olan nokta, elmanın bu kuşağın bir parçası olmasıdır: Çakallar'ın serinliği ve elma dalları şiirlerde bağlardaki bülbüllerle birlikte anılır, türkülerde elmalık ile bağ yan yana geçer. Elma yalnızca satılan bir ürün değil, yerel mutfağın da parçasıdır: şehrin tatlı geleneğinde bütün elmaların şerbette pişirilip üzerine kaymak konularak sunulduğu elma tatlısı bunun en bilinen örneğidir. Amasya çeşidinin Türkiye'de yerli ve standart elma çeşitlerinden biri sayıldığı, genetik yapısı ve üretim özelliklerinin tarımsal araştırmalara konu edildiği de belirtilir. Hasat zamanı ise ailelerin bir yıllık emeğin karşılığını aldığı, komşuluğun ve şenliğin öne çıktığı bir dönem olarak anılır; bu anlatı genel nitelikte olup belirli bir kayda dayandırılamamıştır.

Kronoloji

16. yüzyıl başı: Amasya'da ipek dokumacılığı yaygındır; 1525'te şehirde elli beş mahalle vardır (TDV İslâm Ansiklopedisi).

1553: Şehzade Mustafa'nın ölümüne kadar Amasya'yı yönettiği yıllarda Çakallar'daki bağlar, aktarıma göre şehzade çevresindeki kişilere dağıtılır.

17. yüzyıl: Evliya Çelebi, Amasya'nın armut, kiraz, üzüm, dut ve ayva çeşitlerini sayar (Seyahatname, 3. cilt).

1914 sonrası: Yukarı Savadiye'deki Soğukpınar Bağları'nın ağaçları, Birinci Dünya Savaşı'nın ilanından sonra kesilir.

Haziran 1948: Yeşilırmak ve çevresinde sel felaketi yaşanır.

2009: Osman Fevzi Olcay'ın Amasya Hatıraları, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları arasında basılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Strabo, Geography, XII.3.39 (LacusCurtius, Loeb çevirisi): penelope.uchicago.edu/Thayer/e/roman/texts/strabo/12c*.html penelope.uchicago.edu
  • Doğancı, Kamil - Altın, Recep. "Strabon'a Göre Antikçağda Amaseia ve Çevresi". Karadeniz Araştırmaları 15/58 (2018), 1-25.
  • Olcay, Osman Fevzi. Amasya Hatıraları: Bildiklerim, Gördüklerim, İşittiklerim ile Amasya. Haz. Turan Böcekçi, Mehmet H. Seçkiner. Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2009. amasya.edu.tr
  • Çapanoğlu, A. Kadir. "Şehr-i Amasya'da Halkalı Evliya ve Çakallar Tepesi". Yozgat Gazetesi, 11 Temmuz 2020 (Abdizade Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi'ne dayalı derleme): yozgatgazetesi.com yozgatgazetesi.com

Akademik çalışmalar

  • Altun, Ergün. "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Meyve". Motif Akademi Halkbilimi Dergisi.
  • Solak, İbrahim. "Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Anadolu'da Meyve ve Sebze Üretimi". Türkiyat Araştırmaları Dergisi.
  • "Amasya Türkülerinde Şehir İmajına Yönelik Bir Değerlendirme" (Ilıcak - Aydınalp). RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi 15 (2019); ve Amasya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Araştırmaları 16 (Ekim 2024) içindeki Turgut Önal ve Naci Gürses incelemeleri.
  • "Amasya". TDV İslâm Ansiklopedisi: islamansiklopedisi.org.tr/amasya islamansiklopedisi.org.tr

Resmî kaynaklar

  • Amasya Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Akarsular: amasya.ktb.gov.tr

Diğer kaynaklar

  • "Amasya'nın Tarihi Evleri". Hürriyet Seyahat.

Çevrimiçi kaynaklar