Muslihuddin Mustafa Sürûrî, Kanuni Sultan Süleyman devrinin en çok eser veren âlimlerinden biridir. Gelibolu'da doğdu, İstanbul'da müderrislik yaptı, Mevlânâ'nın Mesnevî'sini, Hâfız'ın divanını, Sa'dî'nin Gülistan ve Bostan'ını şerh etti ve Türk edebiyatının derli toplu ilk belagat kitabı sayılan Bahrü'l-maârif'i yazdı. Aynı zamanda gazeller, kıt‘alar ve kasideler söyleyen, üç Türkçe divanı olduğu bildirilen bir şairdi. Amasya ile bağı, hayatının son ve en hareketli döneminden gelir: 955 (1548) yılında Kanuni'nin büyük oğlu, Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın hocalığına çağrıldı ve şehzadenin 1553'te öldürülmesine kadar onun yanında kaldı.

Sürûrî Amasyalı değildir ve bu bölümde onun şiirinin yalnız Amasya ile bağı kaynaklarla kurulabilen yönü öne çıkarılmıştır. Bu bağın en açık tanıkları, şehzade adına Amasya'da tamamladığı Bahrü'l-maârif'in girişindeki övgü dörtlüğü ile hocalığı kabul ettiği için onu kınayan şair Gubârî'ye yazdığı manzum cevaptır. Tezkirelerde kalan öteki beyitleri de, şairin Amasya'dan önceki ve sonraki şiirinin havasını göstermek için birlikte verilmiştir. Hayatının ayrıntıları sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır.

Hayatı ve Amasya Yılları

Sürûrî 897 (1492) yılında Gelibolu'da doğdu. Babası, şehrin çarşısında oturan zengin bir tüccar olan Hoca Şa‘bân'dır. TDV İslâm Ansiklopedisi ve İsmail Güleç, Hoca Şa‘bân'ın II. Bayezid'in Amasya'daki şehzadeliği sırasında bir dönem onun defterdarlığını yaptığını kaydeder; böylece aile ile Amasya arasındaki ilk bağ, oğuldan yarım asır önce babada kurulmuştur. Sürûrî devrin tanınmış hocalarından okudu, Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin yanında bab nâibi ve tezkireci oldu, İstanbul'da Pîrî Mehmed Paşa ve Kasım Paşa medreselerinde müderrislik yaptı. Nakşibendî yoluna girdi, hocasının 954'teki ölümünden sonra malını satıp evinin yakınında bir mescit yaptırdı ve dünya işlerinden el çekti.

Bu inziva, Şehzade Mustafa'ya hoca olma davetiyle sona erdi. Âşık Çelebi davetin, padişahın Van seferine çıktığı sırada geldiğini anlatır; TDV ve Güleç bunu 955 (1548) yılına koyar. Güleç'e göre Sürûrî, 953'te ölen hoca Hayreddin Hızır Efendi'nin yerine çağrılmıştır; Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi ise hocalığa geçişi 953 yılına koyar. Mustafa 1541'den beri Amasya sancakbeyiydi. Hüsâmeddin, şehzadenin Karakaya'daki yazlık köşkünde ders veren hocalar arasında "meşhur Sürûrî Efendi"yi sayar ve onun şehzadenin "hem muallimi hem de mahrem-i esrârı" olduğunu yazar. TDV ve Güleç ise Sürûrî'nin davet üzerine "Karaman'a" gittiğini söyler; bu kayıt, şehzadenin o yıllarda Amasya'da bulunduğuna ve Sürûrî'nin eserlerini Amasya'da tamamladığına dair öteki bilgilerle uyuşmaz.

Amasya yılları Sürûrî'nin en verimli dönemidir. Bahrü'l-maârif'i 11 Safer 956'da (11 Mart 1549) Amasya'da tamamladı. Arapça Gülistan şerhini şehzade adına Amasya'da yazıp 958'de bitirdi. Güleç'e göre Seyyid Ali Hemedânî'nin Farsça Zahîretü'l-mülûk'ünü de Amasya'da, şehzadenin isteğiyle iki ayda Türkçeye çevirdi. Hüsâmeddin, Şehzade Mustafa'nın İran sınırındaki taşkınlıklar yüzünden sadrazam Rüstem Paşa'ya gönderdiği 19 Muharrem 958 tarihli feryatnâmenin Sürûrî'nin kaleminden çıktığını kaydeder. Güleç, Sürûrî'nin Amasya'da Senâyî, Kara Fazlî, Zârî, Edirneli Zamânî ve Edâyî ile birlikte şehzadenin şiir çevresini oluşturduğunu belirtir.

Şehzade Mustafa 960 şevvalinde (Ekim 1553) Karaman Ereğlisi yakınındaki ordugâhta babasının emriyle öldürüldü. Tezkirecilere göre Sürûrî bundan sonra dokuz yıl görevsiz ve yoksulluk içinde yaşadı, ama mescidini kapamadı ve sofrasını misafirsiz bırakmadı. 7 Cemâziyelevvel 969'da (13 Ocak 1562) koleradan öldü ve Kasımpaşa'da yaptırdığı mescidin hazîresine gömüldü. Ölümüne "Gitti cihan sürûru" mısraı tarih düşürülmüştür.

Eserleri

Âşık Çelebi hocasının otuz altı eseri olduğunu, bu sayının onun yetmiş iki yıllık ömrünün yarısı olduğunu yazar ve eserlerini dillerine göre sıralar. Arapça olanlar arasında Kadı Beyzâvî tefsirine ve Buhârî'ye dair çalışmalar ile Gülistan şerhi, Farsça bölümünde Bostan, Hâfız divanı, Mesnevî ve muamma şerhleri, Türkçe olanlar arasında ise Bahrü'l-maârif, Ravzatü'r-reyâhîn, bir yıldız ilmi kitabı ve üç divan vardır. Kaynaklar bu eserlerden birkaçını açıkça Amasya yıllarına ve Şehzade Mustafa'ya bağlar:

  • Bahrü'l-maârif: Aruz, kafiye, şiir sanatı ve edebiyat terimlerini anlatan belagat kitabı; 11 Safer 956'da (11 Mart 1549) Amasya'da tamamlandı. Girişinde Şehzade Mustafa'yı öven dörtlük yer alır. Müellif hattıyla yazılmış nüshası Manisa İl Halk Kütüphanesi'ndedir.
  • Şerh-i Gülistân: Arapçadır; şehzade adına ve talebeler için Amasya'da yazılıp 958'de tamamlandı.
  • Şerh-i Bostân: Türkçedir; TDV'ye göre şehzadenin hocalığı sırasında yazıldı.
  • Şerh-i Muammeyât: Seyyid Hüseyin Ahlatî'nin muammalarının şerhidir ve Şehzade Mustafa için kaleme alınmıştır.
  • Tercüme-i Zahîretü'l-mülûk: Güleç'e göre Amasya'da, şehzadenin isteğiyle iki ayda yapılmış bir çeviridir.
  • Beyzâvî tefsiri üzerine Arapça hâşiye: TDV'ye göre "Sultan Mustafa"ya ithaf edilmiştir.

Şiirleri açısından en önemli soru divanlarıdır. Âşık Çelebi ve Kınalızâde üç Türkçe divanından söz eder. Sürûrî Bahrü'l-maârif'te, şiiri bir fazilet saymadığını, ama gençliğinde aşk ve şevkle beş yüz gazel söylediğini ve bunlar kaybolmasın diye bir divan tertip ettiğini yazar. TDV, daha çok tasavvufi bir neşveyle yazılmış bir divançesinden ve ele geçmemiş iki divandan söz eder. Bu Türkçe divan, Mısır Millî Kütüphanesi'ndeki tek nüshasından Niyazi Ünver tarafından önce doktora tezi (2010), sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını (2020) olarak yayımlanmıştır; Serpil Gürdap 2023'te bu neşir üzerine bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır. Bu çalışma sırasında Ünver neşrine erişilemediği için aşağıdaki şiirler tezkirelerden ve Güleç'in makalesinden alınmıştır. Çağatay Uluçay ile Feridun Emecen, Şehzade Mustafa'nın 1541'de Manisa'dan Amasya'ya gönderilmesine üzülerek yazılmış uzun bir kasideyi Sürûrî'ye bağlar; Güleç ise o yıllarda Sürûrî'nin İstanbul'da müderris olduğunu hatırlatarak kasideyi şehzadenin İstanbul'dan Manisa'ya giderken yanında götürdüğü Küçük Mustafa Çelebi'nin yazmış olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu söyler.

Edebî Kişiliği

Tezkireciler Sürûrî'yi büyük bir âlim olarak över, şairliğini ise orta bulur. Latîfî, onu Sürûrî hayattayken, 953'te tamamladığı tezkiresinde müfessir ve muhaddislerin ileri gelenlerinden, Farsça ilimlerde ve Mesnevî'de benzersiz bir âlim diye tanıtır; ama şiir sanatına o kadar emek vermediğini, "yek-fen ġâlibdür zü-fünûna", yani tek bir işe kendini veren çok işle uğraşana üstün gelir sözüyle açıklar. Âşık Çelebi hocasının gazeller söylediğini, muammaları çözdüğünü ve şairlerin şiirlerini düzelttiğini yazar. Kınalızâde Türkçe şiirlerinin sayısız olduğunu söyler, ama Farsçanın inceliklerinde ve sözlük şerhinde yetersiz kaldığını, bunun Farsça bilenlerce bilindiğini ekler. Beyânî eserlerinin halk arasında büyük rağbet gördüğünü, irfan ehli yanında ise pek makbul olmadığını kaydeder.

En sert hükmü öğrencisi Gelibolulu Mustafa Âlî verir. Âlî, hocasının bilgisini derin bir deniz gibi bulur, ama telif ve yazı yolunda düşünce gücünün ince olmadığını, nazım ve inşada başarısız kaldığını söyler; üç divanından üç gazelin bile şöhret bulmadığını, bir divanını gözden geçirip beş beyti de sağlam tek bir gazel bulamadığını yazar. Buna karşılık tezkirelerin hepsi Sürûrî'den birkaç beyit seçer ve bu seçimlerde ortak bir zevk göze çarpar: ayın ağılını sevgilinin gözünden kaçışa, bulutun güneşi örtmesini sevgilinin kıskançlığına bağlayan hüsn-i talil örnekleri, öpücük ile can arasında kurulan bir alışveriş nüktesi, sevgiliyi çift görmek için gözünü şaşı yapan âşık. Sürûrî'nin şiiri, bütünlüğünden çok tek tek beyitlerindeki bu buluşlarla hatırlanmıştır.

Sürûrî'nin en canlı edebî ilişkisi, Nakşibendî yolundan arkadaşı şair Gubârî ile olan atışmasıdır. 941'de Gubârî bir gazelinde şiirine nazire bulunamayacağını iddia edince Sürûrî bir nazire yazıp makta‘ında "Bir iki Türkî beyitle gurur etmek yakışır mı" diye cevap verdi. Yıllar sonra Gubârî, Sürûrî'nin şehzade hocalığını kabul ettiğini duyunca onu kınayan manzum bir mektup gönderdi; Sürûrî de hocalığını savunan yirmi altı beyitlik bir kıt‘a ile karşılık verdi. Bu kıt‘a, onun Amasya'daki görevini kendi ağzından anlatan tek şiiridir.

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki örnekler tezkirelerden ve İsmail Güleç'in makalesinden alınmıştır. Bu bölümde on iki metnin özgün metni, günümüz Türkçesi ve yorumu ayrı yazılar olarak yer alır.

Rubâ‘î: "Ol ki vasfında dinilmiş sâhib-i sıdk u safâ"

Ol ki vasfında dinilmiş sâhib-i sıdk u safâ
Fahr-ı ashâb-ı Hüdâ, hem-nâm-ı Fahr-ı Enbiyâ
Ol Ebûbekr-kerem, Fâruk-hak, Osmân-hayâ
Ol Alî-sîret, velâyet ehli Sultan Mustafâ

"Övgüsünde doğruluk ve gönül temizliği sahibi denen, Allah yolundakilerin övüncü, peygamberlerin övüncünün adaşı; Ebûbekir cömertliğinde, Ömer doğruluğunda, Osman hayasında, Ali huyunda olan o velilik ehli Sultan Mustafa." Bahrü'l-maârif'in girişindeki övgü dörtlüğüdür. Sürûrî, Peygamber'in adaşı olan şehzadede dört halifenin erdemlerini toplar. Dörtlük, şairin Amasya'da yazdığı ve tarihi bilinen tek manzum parçadır (Güleç 2001, s. 217).

Kıt‘a: "Ey yār-ı faṣīḥ u nuṣḥ-güftār"

Şeh-zāde-i a‘ẓam u mu‘aẓẓam
Nev-bāve-i efḫam u müfaḫḫam
Evṣāfumı çünki gūş ḳılmış
Deryā gibi ḳalbi cūş ḳılmış

"En yüce ve en ulu şehzade, en şerefli ve en övünülecek taze meyve, benim niteliklerimi duyunca gönlü deniz gibi coştu." Gubârî'ye yazdığı cevabın, şehzadenin onu nasıl istediğini anlatan beyitleridir. Şair kendini, padişahın emrini geri çeviremeyen bir karıncaya benzetir ve sonunda Gubârî'den şehzade için dua ister (Âşık Çelebi, Kılıç neşri s. 421-423).

Gazel: "Yād ider misin göñül kūyında mihmān olduġuñ"

Didiler te’s̱īr ider ismi müsemmāda velī
Ey Sürūrī görmedüm ‘ālemde ḫandān olduġuñ

"Adın, adı taşıyana tesir ettiğini söylediler; ama ey Sürûrî, seni dünyada hiç güler yüzlü görmedim." Tezkirelerde en çok anılan Sürûrî beytidir. Âşık Çelebi bu makta‘ı, hocasının sevinçsiz ve muradına ermemiş hayatı için açtığı bir fal sayar (Âşık Çelebi, s. 420).

Kronoloji

897 (1492): Gelibolu'da doğdu.

927 (1521): Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin yanında İstanbul bab mahkemesi nâibi oldu.

941 (1534-35): Irakeyn seferi sırasında Gubârî'nin gazeline nazire yazdı.

944 (1537-38): Kasım Paşa Medresesi'ne müderris oldu.

955 (1548): Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın hocalığına çağrıldı (Hüsâmeddin'e göre 953).

11 Safer 956 (11 Mart 1549): Bahrü'l-maârif'i Amasya'da tamamladı.

19 Muharrem 958 (27 Ocak 1551): Şehzade Mustafa'nın Rüstem Paşa'ya gönderdiği feryatnâmeyi kaleme aldı.

958 (1551): Gülistan şerhini Amasya'da tamamlayıp şehzadeye sundu.

960 şevvali (Ekim 1553): Şehzade Mustafa öldürüldü; Sürûrî inzivaya çekildi.

7 Cemâziyelevvel 969 (13 Ocak 1562): İstanbul'da koleradan öldü, Kasımpaşa'daki mescidinin hazîresine gömüldü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar