Amasya'nın musikiyle bağı, şehrin uzun tarihinin hemen her katmanında kendini gösterir. Selçuklu ve İlhanlı çağında kurulan Mevlevîhâne'de ney ve kudüm sesiyle yürüyen mukabeleler, Osmanlı şehzadelerinin sarayında toplanan şair ve sazendeler, şehzadelere sunulan musiki nazariyatı kitapları, darüşşifada hastalara dinletilen makamlar ve nihayet on dokuzuncu yüzyılın sonunda sürgün bir neyzenin evinde başlayan meşk toplantıları, aynı şehrin farklı yüzyıllardaki sesleridir. Bu gelenek kesintisiz bir çizgi halinde ilerlemedi; kimi dönemleri belgelerle aydınlatılabilir, kimi dönemleri ise yalnızca bir nisbe, bir ithaf kaydı ya da bir tezkire cümlesiyle bilinir.
Şehrin musiki tarihinde iki dönem öne çıkar. Birincisi, on beşinci yüzyılda Amasya'nın şehzade sancağı olarak küçük bir başkent havası taşıdığı yıllardır. Bu dönemde Şehzade Bayezid'in çevresinde yetişen Lâdikli Mehmed Çelebi, Osmanlı musiki nazariyatının temel eserlerinden ikisini kaleme aldı; Amasya'da doğan Şehzade Korkut ise her sazı çalabilen, yeni bir saz icat ettiği rivayet edilen bir musikişinas olarak anıldı. İkinci dönem, Giriftzen Âsım Bey'in 1880'li ya da 1900'lü yıllarda şehre gelmesiyle başlar ve bugün Amasya Belediyesi Konservatuvarı adıyla süren Amasya Mûsikî Cemiyeti'ne varır.
Mevlevîhâne ve Tekke Musikisi
Amasya'da musikinin bilinen en eski kurumsal yuvası Mevlevîhâne'dir. Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde kullandığı eski belgelere göre Mevlevîler şehirde Mevlevîhâne binasından önce de bulunuyordu: 1276'da Şeyh Veliyyüddin Ahmed Dede, 1284'te Alâeddin Ali Dede, 1300'de Şeyh Celâleddin Mehmed Dede Amasya'da Mevlevî şeyhi olarak geçer. Sultan Veled zamanında Muhammed Ali adında bir halifenin Amasya'ya gönderildiği de bilinir. Mevlevîhâne'nin kendisini Alâeddin Ali Pervâne Bey yaptırdı ve vakıflarını 1314'te düzenletti. Şer'iyye sicillerinde yapı "Mevlevîhâne-i merhum Alâeddin Pervâne" diye kaydedilmiştir. 1661'de kaybolan vakfiyenin muhtevası, onu görmüş olanların sözlü ifadelerine başvurularak sonradan yeniden tespit edildi.
Mevlevî âyini, Osmanlı musikisinin en ağır ve en dikkatli işlenmiş formlarından biridir. Âyinhanlar âyini meşk yoluyla öğrenir, neyzenler tekke içinde yetişir, mukabeleyi neyzenbaşı ile kudümzenbaşı birlikte yönetirdi. Amasya Mevlevîhânesi de bu düzenin şehirdeki temsilcisiydi. On dördüncü yüzyılın sonlarında Zileli Nusretzâde Şeyh Cemâleddin Ahmed Dede ve ardından Şeyh Mehmed Cûî Dede tekkenin başında bulundu; Cûî Dede daha sonra şehirden ayrılıp 1414'te kendi köyünde ayrı bir Mevlevîhâne kurdu ve köy sonradan onun adıyla anıldı. 1602'deki eşkıya olayları sırasında Amasya'daki Mevlevîhâne yandı. Eski sadrazam Bayram Paşa, şehre kendi kesesinden su getirttiği sırada bir kervansarayla birlikte Mevlevîhâne'yi de yeniden yaptırdı. Bu inşanın tarihi kimi kaynaklarda 1637, kimilerinde 1047 (1638) olarak geçer.
Tekke, Saraçhane Camii'nin yakınında, Hükümet Köprüsü civarında Yeşilırmak kıyısındaydı. Mevlevîhâne'nin varlığına dair son haber 1919'dandır: Mustafa Kemal'in Havza'dan gönderdiği bir tamimin halka okunması için yapılan toplantı burada gerçekleşti. Son şeyhlerden Cemâleddin Efendi, Amasya belediye reisliği de yapmış, Mustafa Kemal'i Havza'dan şehre davet eden heyette yer almış ve Amasya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurucuları arasında bulunmuştu. Yapının, 1925'te tekkelerin kapatılmasından sonra sahipsiz kaldığı ve bugünkü Yavuz Selim Meydanı'nın açılması sırasında yıkıldığı tahmin edilir.
Şehzade Sancağı ve Saray Musikisi
On dördüncü yüzyılın sonlarından on altıncı yüzyılın ortalarına kadar Amasya, Osmanlı şehzadelerinin devlet idaresini öğrenmek için gönderildiği sancakların başında geldi. Bu dönemde şehirde on iki şehzade görev yaptı. Şehzade sancağa çıktığında yanında yalnızca lalası ve divan kâtipleri gelmezdi; küçük bir saray teşkilatı kurulur, şairler, âlimler, hattatlar ve musikişinaslar şehzadenin himayesine girerdi. Osmanlı saray musikisi ilk biçimini büyük ölçüde bu taşra saraylarında almış, şehzadeler tahta çıktıklarında kendi çevrelerini de İstanbul'a ya da Edirne'ye taşımışlardır. Amasya'nın musiki tarihindeki yeri de bu himaye düzeninden ayrı düşünülemez.
Musiki hamiliği bakımından bu dizinin ilk önemli halkası II. Murad'dır. 1404'te Amasya'da doğan Murad, on iki yaşına girince Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancık'ı içine alan Rum vilayetinin beyliğiyle şehre gönderildi ve 1421'de tahta çıkıncaya kadar burada kaldı. Lalası Yörgüç Paşa idi. Murad'ın hükümdarlığı, Osmanlı musiki nazariyatı yazımının başladığı dönemdir: Abdülkādir-i Merâgī, Makāsıdü'l-elhân adlı eserini ona ithaf etti, Hızır bin Abdullah ise 1441'de onun teşvikiyle Türkçe Kitâbü'l-edvâr'ını yazıp sultana sundu. Bu eserler Amasya'da yazılmış değildir. Ancak musikiye bu ölçüde ilgi gösteren bir hükümdarın gençlik yıllarını Amasya sarayında geçirmiş olması, şehrin hamilik geleneğinin başlangıç noktalarından biri sayılabilir.
Ahmedoğlu Şükrullah
Aynı dönemin Amasya ile bağlantılı bir başka ismi, kaynaklarda nisbesi "Amasyevî" ve "Rûmî" olarak geçen Şükrullah'tır. Babası Şehâbeddin Ahmed, dedesi Zeynüddin Zekî'dir. Kendi ifadesine göre 1388'de doğdu, 1409'da Osmanlı hizmetine girdi, Fetret devrinin çalkantılarına tanık olduktan sonra II. Murad zamanında ilmiye mesleğine geçti. Bursa kadılığı yaptı, Karamanoğlu İbrâhim Bey'e ve Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah'a elçi olarak gönderildi, Farsça yazdığı Behcetü't-tevârîh ile Osmanlılardan söz eden ilk Farsça mensur eserin yazarı oldu. Kaynaklarda Şükrullah'ın II. Murad'a musikiye dair bazı risaleler sunduğu kaydedilir ve Safiyyüddin el-Urmevî'nin Kitâbü'l-edvâr'ının Türkçeye aktarılmasından oluşan bir edvâr risalesi onun adıyla anılır. Musiki tarihi yazarları bu eseri genellikle Ahmedoğlu Şükrullah'ın Edvâr-ı Mûsikî'si olarak tanıtır ve eserin II. Murad'ın emriyle tercüme edildiğini, mütercimin metne bazı konular eklediğini belirtir.
Bununla birlikte meselenin bir çekincesi vardır. Tarihçi Şükrullah kendi eserlerinde musiki konusunda hiçbir bilgi vermez ve edvâr risalesinin müellifi Şükrullah ile Behcetü't-tevârîh'in yazarının aynı kişi olup olmadığı kesin olarak bilinmez. Nihal Atsız, Kâtib Çelebi'nin âlimlere dair bir biyografi kitabı olarak andığı Enîsü'l-ârifîn'in aslında musikiye dair bir eser olabileceğini ileri sürmüştür; ancak bu da bir ihtimal olarak kalır. Şükrullah'ın ömrünü büyük ölçüde Bursa'da geçirdiği ve 1464'ten sonra fazla yaşamadığı anlaşılmaktadır.
Şehzade Bayezid'in Sarayı ve Lâdikli Mehmed Çelebi
Amasya'nın musiki tarihindeki en parlak dönem, Fatih Sultan Mehmed'in büyük oğlu Bayezid'in sancakbeyliği yıllarıdır. 1448'de Dimetoka'da doğan Bayezid yedi yaşındayken Amasya'ya gönderildi ve 1481'de tahta çıkıncaya kadar yaklaşık yirmi altı yıl burada kaldı. Şehzadeliğinden itibaren etrafına bilginleri toplayan, Adlî mahlasıyla şiir yazan ve hat sanatında oldukça yetenekli olan Bayezid, Amasya'daki sarayını bir ilim ve sanat meclisine dönüştürdü. Hattatların pîri sayılan Şeyh Hamdullah bu sarayda Bayezid'in hocası oldu. Sancakbeylerinin yazlık makamı Amasya'ya bağlı Lâdik kasabasıydı ve Bayezid her yıl yazı orada geçirirdi.
Bu sarayın musiki alanındaki en önemli ismi Lâdikli Mehmed Çelebi'dir. Asıl adı Muhyiddin Mehmed olan müellif, nisbesinden anlaşıldığı üzere o dönemde Amasya sancağına bağlı olan Lâdik'tendir. Babasının adı eserlerinde Abdülhamid olarak geçer; Gustave Flügel'in 1835 tarihli Keşfü'z-zunûn neşrinden başlayarak uzun süre Abdülmecid diye yanlış aktarılmış, bu hata ancak Şerefettin Yaltkaya'nın 1941'deki neşriyle düzeltilmiştir. Lâzkiye'de ya da Denizli yakınındaki Lâdik'te doğduğuna dair rivayetlerin, Arap asıllı olduğu yolundaki görüşlerin doğru olmadığı bugün kabul edilmektedir. Mehmed Çelebi Lâdik'te dinî ilimlerin yanında Arapça ve Farsça öğrendi, Şehzade Bayezid'in Amasya valiliği sırasında onun çevresinde yer aldı ve Bayezid tahta çıkınca İstanbul'a giderek müderrislik yaptı.
Mehmed Çelebi'nin musiki nazariyatına dair iki eseri vardır. Zeynü'l-elhân fî ilmi't-te'lîf ve'l-evzân önce Arapça olarak 1483'te yazıldı, bir yıl sonra aynı adla Türkçeye aktarılarak II. Bayezid'e sunuldu. Arapça kaleme alınan er-Risâletü'l-fethiyye'yi ise müellif, padişahın fetihleri münasebetiyle bu adı verdiğini belirterek yine Bayezid'e ithaf etti; bilinen en eski nüshası 1485 tarihlidir ve Halep'tedir. Eser 1986'da Küveyt'te Hâşim Muhammed Receb tarafından neşredilmiş, Tunus Zeytûne Camii Kütüphanesi'ndeki nüshasından yapılan Fransızca çevirisi Baron Rodolphe d'Erlanger'in La musique arabe adlı külliyatında yer almıştır. Mehmed Çelebi, Safiyyüddin el-Urmevî'nin on yedili ses sistemini ve Abdülkādir-i Merâgī'nin doksan bir olarak kaydettiği makam dizilerini benimser. Kendisinden önceki nazariyatçılarda görülmeyen küçük ve büyük üçlü aralıklarından söz etmesi, usulleri kullanım sıklığına göre gruplandırması, on iki makam, yirmi dört şube, yedi âvâze ve otuz terkip üzerinde durması, makam seyirlerini anlatırken "çıkıcı" ve "inici" ifadelerini kullanması, eserlerini sonraki çalışmalar için başvuru kaynağı yapmıştır. Mantık alanında Türkçe yazılmış ilk eserlerden Zübdetü'l-beyân da onundur.
Mehmed Çelebi'nin hayatına dair kesin bilgi azdır. Ölüm tarihi için kimi araştırmacılar yalnızca II. Bayezid'in saltanat yıllarını gösterir, kimileri 1494-95'i verir. Eserlerini Amasya'da yazdığı yolundaki görüşler de doğrulanmamıştır; Zeynü'l-elhân'ın tarihleri, onun bu eseri Bayezid'in tahta çıkışından sonra, büyük ihtimalle İstanbul'da tamamladığını düşündürür. Bazı musiki tarihi çalışmalarında Mehmed Çelebi'nin Amasya'da doğduğu ve Fethiyye'yi II. Murad'a sunduğu yazılır; ancak eserin kendi ithaf kaydı ve tarihleri bu bilgiyle bağdaşmaz. Her halükârda Mehmed Çelebi'nin yetişme çağı Amasya sancağında, Bayezid'in sarayının gölgesinde geçmiştir.
Bayezid'in musikiye ilgisi tahta çıktıktan sonra da sürdü. Abdülkādir-i Merâgī'nin torunu Mahmud Çelebi, Farsça yazdığı Makāsıdü'l-edvâr'ı ona ithaf etti. 1503-1511 yıllarına ait bir inâmât defterinde, padişahın bağışlarda bulunduğu şair, sanatkâr, âlim ve şeyhlerin uzun bir listesi yer alır. Bu himaye çevresinin çekirdeği, otuz yıla yakın süren Amasya yıllarında oluşmuştu.
Şehzade Korkut ve Şehzade Ahmed
Bayezid'in oğullarından Korkut, 1467 ya da 1469'da Amasya'da doğdu; kaynaklarda doğum yılına dair açık bir kayıt bulunmamakla birlikte doğum yerinin Amasya olduğu genellikle kabul edilir. Çocukluğunu babasının Amasya sarayında geçiren Korkut, 1479'da sünnet edilmek üzere dedesi Fatih'in yanına İstanbul'a gönderildi, 1481'de babası gelinceye kadar iki hafta kadar saltanat vekilliği yaptı, sonra Manisa ve Teke sancaklarında bulundu. İlme, edebiyata ve şiire düşkünlüğüyle tanınan şehzade eserlerini Arapça yazdı, şiirlerinde Harîmî mahlasını kullandı. Şehzade Korkut'un musiki yönü Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresinde kayıtlıdır: her türlü sazı çalabildiği, "gıdâ-yı rûh" (bazı kaynaklarda "rûh-efzâ") adlı bir saz icat ettiği, İran'dan gelen meşhur kemençe üstadı Zeynelâbidîn'i kardeşi Ahmed'den isteyip yanına getirttiği anlatılır. Bazı musiki tarihi çalışmaları onu bestekâr olarak da anar ve çok sayıda sanatkârın yetişmesinde rol oynadığını yazar; ne var ki Korkut'a ait bir bestenin notası günümüze ulaşmamıştır.
Zeynelâbidîn hikâyesi, Amasya sarayının musiki hayatına dolaylı bir ışık tutar. Bayezid tahta çıkarken Amasya'ya vali olarak, şehirde doğan büyük oğlu Ahmed'i bırakmıştı. Ahmed, babası gibi şairlere ve bilginlere sarayını açtı; Amasyalı kadın şair Mihrî Hatun kasidelerinin büyük çoğunluğunu ona sundu ve onun meclislerinde bulundu. Korkut'un ünlü bir kemençeyi kardeşinden istemesi, İranlı bu sazendenin bir süre Şehzade Ahmed'in hizmetinde bulunduğunu gösterir. Ahmed'in Amasya sancakbeyliği 1481'den 1513'e kadar sürdü ve taht kavgasıyla sona erdi. Bu otuz yılda saraydaki musiki meclislerine dair ayrıntılı kayıt bulunmaz; elimizde kalan, tezkirelerdeki bu türden kısa kayıtlardır.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde Amasya'ya gelen şehzadeler de şiirle uğraşan, çevrelerine edip ve şair toplayan kimselerdi. 1541'den, kimi kaynaklara göre 1538'den 1553'e kadar sancağı yöneten Şehzade Mustafa Muhlisî mahlasıyla şiir yazdı ve şairleri koruyup gözetti; 1558'de Amasya'ya tayin edilen Şehzade Bayezid ise Şâhî mahlasıyla şiirler söyledi. Bu şehzadelerin saraylarında musikinin de yer aldığı tahmin edilebilir, ancak kaynaklar onların musiki hamiliği hakkında ayrıntı vermez. On altıncı yüzyılın sonlarından itibaren şehzadelerin İstanbul'a yakın sancaklara gönderilmesiyle Amasya bu statüsünü kaybetti ve saray musikisinin merkezi bütünüyle başşehre çekildi.
Darüşşifada Musikiyle Tedavi
Amasya'nın musikiyle kurduğu en tanınmış ilişki, şehirdeki darüşşifada ruh hastalarının musiki ve su sesiyle tedavi edilmesidir. Kitabesine göre yapı 1308'de İlhanlı hükümdarı Olcaytu ile eşi İlduz (Yıldız) Hatun zamanında, azatlıları Anber bin Abdullah eliyle yaptırıldı; kimi kaynaklar tarihi 1309 olarak verir. Geleneğe göre şifahanede kemânçe, rebap, tanbur, santur, kanun ve ney bulunur, hastalara çoğunlukla sözsüz sazlarla belirli makamlar dinletilir, kubbe altında yüksekten dökülen suyun sesi de bu tedavinin parçası sayılırdı. Bu uygulama, Fârâbî ve İbn Sînâ'dan beri işlenen, her makamın insan ruhunda farklı bir tesir bıraktığı düşüncesine dayanıyordu. Sabuncuoğlu Şerefeddin on dört yıl bu darüşşifada başhekimlik yaptı. Yapı bugün Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi'dir ve içinde musikiyle tedaviye ayrılmış bir salon bulunur. Darüşşifanın kuruluşu, mimarisi ve tedavi geleneği Amasya Dârüşşifâsı yazısında ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Giriftzen Âsım Bey
Şehzade saraylarının dağılmasından sonra Amasya'da musiki, Mevlevîhâne'de, camilerde ve evlerde yaşamaya devam etti; ancak bu yüzyıllardan adı bilinen bir bestekâr ya da kurum kaydına rastlanmaz. Şehrin musiki hayatı on dokuzuncu yüzyılın sonunda, beklenmedik bir yoldan, İstanbul'dan gönderilen bir sürgünle yeniden canlandı. Bu sürgün, devrin en usta giriftzeni Âsım Bey'di.
Âsım Bey 1851'de Yenişehr-i Fenâr'da, bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Larissa'da doğdu. Babası Muhzırzâde (bazı kaynaklarda Muhzırbaşızâde) Ali Efendi'dir. Çocuk yaşta Yenişehir Mevlevîhânesi'ne gidip gelmeye, âyin dinlemeye başladı. Kendi anlatımına göre on dört yaşındayken âyin ve na't okuyanların arasına karıştı, Neyzen Yûsuf Paşa'nın talebelerinden Hasan Dede'den ney dersi almaya başladı; üçüncü ayın sonunda şeyh, "Taksimi Âsım'a bırakın" diyerek âyindeki ney taksimlerini ona verdi. Yenişehir Mevlevîhânesi şeyhi şair Nazif Efendi'den Farsça öğrendi ve Mesnevî okudu. On yedi yaşlarında Maliye Nezâreti'nde göreve başladı, İzmir ve Aydın'da çalıştı, İzmir'de askerî hesap memuruyken mülâzım rütbesiyle subay oldu.
İstanbul'a döndükten sonra Sultan Abdülaziz döneminde kurulan itfaiye teşkilatına yüzbaşı olarak girdi (1872). Kendi hatırasına göre önce "tulumbacılıktır" diye bu görevi istememiş, amirlerinin ısrarıyla kabul etmişti. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na bölük kumandanı olarak katıldı. Savaşa giderken hocası Neyzen Sâlim Bey, kolayca taşıyabilmesi için ona bir girift hediye etti; Âsım Bey cephe yıllarında bu sazla uğraşarak usta bir giriftzen oldu. Girift, neyin küçük ve kalın sesli bir cinsidir ve onun adına eklenen "Giriftzen" lakabı bu ustalıktan gelir. Savaş dönüşü binbaşı rütbesiyle Üsküdar itfaiye kumandanı oldu, Neyzen Yûsuf Paşa, Hacı Ârif Bey, Bolâhenk Nûri Bey, Tanbûrî Ali Efendi, Medenî Aziz Efendi ve Zekâi Dede gibi üstatlarla dostluk kurup onlardan faydalandı. Tanbûrî Cemil Bey'le birlikte Türk musikisini Avrupa'da tanıtmak amacıyla bir topluluk kurdu, fakat ikisinin de hastalanması üzerine bu gezi gerçekleşmedi.
Amasya'ya Sürgün
Âsım Bey'in hayatını Amasya'ya bağlayan olay, musiki meclislerinde tanıştığı Âyan âzası Müşir Fuad Paşa ile kurduğu yakın dostluktur. II. Abdülhamid'e Fuad Paşa hakkında yapılan ihbarlar paşanın sürgün edilmesine yol açtı ve paşaya yakınlığı yüzünden Âsım Bey de Amasya'da ikamete mecbur edildi. Sürgünün tarihi kaynaklarda farklı verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi 1900 yılını kaydeder, Amasya'daki yerel kaynaklar ve bunlara dayanan çalışmalar ise 1883'ü verir ve Âsım Bey'in şehirde yirmi beş yıl kadar kaldığını söyler. Kesin olan, 1908'de Meşrutiyet'in ilanıyla İstanbul'a ve itfaiyedeki görevine döndüğüdür.
Yerel anlatıya göre Âsım Bey sürgünün ilk sarsıntısını atlattıktan sonra Amasya'da kendine yakın bulduğu kimselerle dostluklar kurdu; geçici olarak oturduğu çiftlikte hemen her gün kırk elli kadar misafir ağırlar, musiki talimleri yapardı. Şehirdeki musikişinas ailelerle sık sık görüştü ve pek çok öğrenci yetiştirdi. Bu yıllarda eşi öldü; Amasyalı dostlarının aracılığıyla Lütfiye Hanım'la evlendi. İki evliliğinden yirmi dört çocuğu olduğu, bunlardan yedisinin musiki ve sahne sanatkârı olarak yetiştiği anlatılır. Oğullarından Mûsâ Süreyyâ Bey, babasının talebesi olarak yetişip bestekâr ve musiki hocası olarak tanınacaktı.
İstanbul'da emekli olan Âsım Bey, Amasya'ya yerleşmek üzere geri döndü. Bu dönüşün sebebini, Amasyalıların sıcak kanlı ve samimi insanlar olmaları, musikiye ve dostluğa önem vermeleriyle açıkladığı nakledilir. Toplam olarak yirmi yıldan fazla yaşadığı şehirde kanun çalmayı ve usulleri öğrettiği talebeleri arasında bulunan İsmail Safa Olcay'ı İstanbul'a giderken yanında götürdü, onu devrin tanınmış musikişinaslarından Vitali ve Artaki Candan'la tanıştırarak onlardan ders almasını sağladı. Bestekâr İsmail Hakkı Nebiloğlu da talebeleri arasında sayılır.
Besteleri
Âsım Bey yalnızca bir icracı olarak kalmadı, zamanının önemli bestekârları arasına girdi. Saz ve söz eserlerinden kırk üçünün notası günümüze ulaşmıştır. Şarkılarını zorluk çekmeden, çabuk bestelediği anlatılır. Bir hikâyeye göre sultanlardan birinin sarayında kafes arkasından kendisini dinleyen sultan hemen orada bir şarkı yapıp yapamayacağını sorunca, "Serta kadem ey pembe ten" diye başlayan güfteyi yazmış ve rast makamında besteleyip okumuştur. Uşşak makamındaki "Cânâ rakîbi handân edersin" şarkısı ise Mustafa Kemal'in daha Selanik'te çocukken duyup sevdiği ve sonraki yıllarda Çankaya'da, Yalova'da ses ve saz sanatkârlarına okutup kendisinin de eşlik ettiği bir eserdir. Âsım Bey, Mehmed Âkif'in İstiklâl Marşı için yapılan bestelerden birinin de sahibidir; bu beste bugün okunmayan besteler arasındadır.
24 Eylül 1924'te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve eşi Lâtife Hanım Amasya'ya geldiklerinde misafir edildikleri Belediye Konağı'nda Âsım Bey ve arkadaşları bir konser verdi. Mustafa Kemal'in bu konserde "Cânâ rakîbi handân edersin"i onlarla birlikte okuduğu kaydedilir. Âsım Bey ziyaret için gittiği İstanbul'da hastalandı ve 26 Şubat 1929'da öldü; Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi. Adı daha sonra Aksaray civarında bir sokağa verildi. Amasya'da kalan eşyalarından girifti Amasya Müzesi'nde, piyanosu Amasya Lisesi'nin müzesinde bulunur; diğer eşyalarının akıbeti bilinmez.
Amasya Mûsikî Cemiyeti
Âsım Bey'in Amasya'daki çalışmaları, Anadolu'nun ilk musiki cemiyetlerinden biri sayılan Amasya Mûsikî Cemiyeti'nin doğmasıyla sonuçlandı. Cemiyetin kuruluş tarihi kaynaklarda farklı verilir. Yaygın anlatıya göre Âsım Bey 1916'da kendi evinde bir topluluk bir araya getirmiş, bu topluluk sonradan cemiyet adını almıştır. Amasya Belediyesi Konservatuvarı'nın elindeki 1913 tarihli bir konser programı ise cemiyetin o yıl konser verdiğini gösterir ve bu belgeye dayanan çalışmalar, topluluğun gayri resmî olarak 1908'de oluştuğunu, 1913'te Âsım Bey ile Hulûsi Efendi'nin istişaresiyle kurumsallaştığını kabul eder. Cemiyetin yüzüncü yılı da bu belgeye dayanılarak 27 Aralık 2013'te kutlanmıştır.
Âsım Bey cemiyetin fahrî başkanıydı; kurucularından Udî Hulûsi Bey (Tiryaki) başkanlık yapıyordu. Sazendeler arasında Nısfiye Dede Sâmi, Âmâ Mehmed, Udî Tahsildar Mustafa Efendi, Karavâiz İsmail Efendi, Alişan Efendi ve Nişan Efendi; hanendeler arasında Çuhacıoğlu Terzi Sabri, Hâfız Memduh ve Topuzubüyük Mustafa bulunuyordu. Bu kadroda Müslüman ve gayrimüslim musikişinasların, hâfızların ve esnafın yan yana yer alması, cemiyetin şehrin musiki birikimini bir araya toplayan geniş bir meşk halkası olduğunu gösterir. Fotoğraflarda üyeler arasında hâfız, imam ve müezzinlerin de görülmesi, cemiyetin ilk yıllarından itibaren dinî musikiyle de ilgilendiğini düşündürür. Âsım Bey'in hocaları arasında dinî musikinin büyük isimlerinden Zekâi Dede'nin bulunması bu bağı kuvvetlendirir.
Cumhuriyet'in ilanından sonra cemiyetin faaliyetleri azaldı, ancak yerel kayıtlara göre Mustafa Kemal Amasya'ya her gelişinde cemiyet üyesi musikişinasları dinledi ve onları ödüllendirdi. Cemiyet 1954'te yeniden canlandırıldı, 1980 darbesinin ardından kapatıldı, 1981'de Harun Yörgüç tarafından tekrar faaliyete geçirildi. 1991'de belediye başkanı Ömer Kabakçı döneminde çalışmalar Ruhat Yörgüç'le sürdürüldü. 2000'li yıllarda Neyzen Osman Yıldız, Neyzen Osman Akbaş, Kanunî Muammer Palamut, şef İlhan Demirci, şef Mustafa Civa ve Neyzen Hâfız Ahmet Bilen gibi isimlerle yurt içinde ve dışında konserler verildi. Cemiyetin mirası bugün Amasya Belediyesi Konservatuvarı adıyla yaşar. 2013'teki yüzüncü yıl haberlerine göre konservatuvarda yirmi branşta her yıl iki yüz kadar öğrenci eğitim alıyor, topluluk haftada en az üç konser veriyordu.
Konservatuvarın tarihinde dikkat çeken bir rastlantı vardır. Asırlarca hastalara makam dinletildiği anlatılan darüşşifa binası, 1992-1997 arasındaki restorasyondan sonra 1999'dan itibaren bir süre Belediye Konservatuvarı olarak kullanıldı; 2011'de belediyeye devredilerek müzeye dönüştürüldü. Böylece şehrin iki musiki geleneği bir dönem aynı kubbenin altında buluştu.
Cami Musikisi ve Hâfızlık Geleneği
Amasya'nın musiki hayatının bir kolu da camilerde yaşar. Ezan, salâ, temcid, münâcât, mevlid ve ilahi gibi cami musikisi formları, hem tecvid hem de makam bilgisi gerektiren bir icra geleneğidir ve şehirde bu bilgi büyük ölçüde hâfızlık eğitimiyle birlikte aktarılmıştır. Bu geleneğin bugünkü merkezi Büyükağa Medresesi'dir. Asıl adı Büyük Kapıağası Medresesi olan yapı, II. Bayezid döneminde 1488-89'da Kapıağası Hüseyin Ağa tarafından yaptırıldı ve Medrese-i Hüseyniye adıyla da anıldı. 1940'a kadar medrese olarak işledi, sonra harap kaldı; 1981'de Vakıflar İdaresi tarafından onarılıp müftülüğe verildi ve hâfızlık Kur'an kursu olarak açıldı.
1980'lerden sonra Büyükağa'da yetişen hâfızların aynı zamanda cemiyetin devamı olan konservatuvara gitmeleri, iki kurum arasında bir gönül birlikteliği doğurdu. Hâfız Hicâbi Gökyar, Sultan Bayezid Camii'nde görev yaptığı yıllarda hâfızlara tecvidin dışına çıkmadan yedi makam üzerine Kur'an okumayı öğretti; Hâfız Mustafa Keskiner, Bakacak Kur'an Kursu'ndaki kabiliyetli öğrencilere musiki dersleri verdi. "Amasya'nın ikinci Giriftzen Âsım Bey'i" diye anılan Neyzen Osman Yıldız 1984'ten itibaren önce Şamlar Mahallesi'ndeki evinde, sonra Büyükağa'daki hâfızlara ney ve musiki dersleri verdi. Medresede kurulan büyük ve küçük ilahi grupları uzun yıllar kandil gecelerinde ve mevlitlerde okudu. Ramazanda camilerde hâfızların okuduğu mukabeleler ve Amasya yöresine has bir cenaze merasimi olan Kelime-i Tevhid toplantılarında, hem yöreye ait ilahiler hem de klasik dinî musiki eserleri seslendirilir.
Yakın dönemde bu birikimi kayda geçirmeye yönelik çalışmalar da yapıldı. 1954'te cemiyete katılan bestekâr Burhan Özbakır, 1988'de Amasya Belediyesi yayınları arasında çıkan Amasya Türküleri kitabını hazırladı ve şehrin ramazan ilahilerini derledi. Bu derlemeler, Osman Akbaş ve Fatih Koca'nın düzenlemeleriyle 2012'de belediye tarafından albüm olarak yayımlandı. Ahmet Hakkı Turabi ise darüşşifadaki musikiyle tedavi geleneğini yeniden canlandırmaya yönelik çalışmalarını, farklı makam uygulamalarının yer aldığı dört albümlük Şifânağme dizisinde toplamıştır.
Kronoloji
1276: Şeyh Veliyyüddin Ahmed Dede'nin Amasya'da Mevlevî şeyhi olarak kaydı.
1308: Kitabesine göre Amasya Darüşşifası'nın inşası (kimi kaynaklarda 1309).
1314: Alâeddin Ali Pervâne Bey'in yaptırdığı Mevlevîhâne'nin vakıflarının düzenlenmesi.
1388: Nisbesi Amasyevî olan Şükrullah'ın doğumu.
1404: II. Murad'ın Amasya'da doğumu.
1415-1421: Şehzade Murad'ın Amasya'daki beyliği.
1441: Hızır bin Abdullah'ın Kitâbü'l-edvâr'ını II. Murad'a sunması.
1455-1481: Şehzade Bayezid'in Amasya sancakbeyliği; Lâdikli Mehmed Çelebi'nin onun çevresinde bulunması.
1467 veya 1469: Şehzade Korkut'un Amasya'da doğumu.
1481-1513: Şehzade Ahmed'in Amasya sancakbeyliği.
1483: Zeynü'l-elhân'ın Arapça olarak yazılması; Türkçesi bir yıl sonra II. Bayezid'e sunulur.
1485: er-Risâletü'l-fethiyye'nin bilinen en eski nüshası.
1488-89: Büyükağa (Büyük Kapıağası) Medresesi'nin inşası.
1602: Mevlevîhâne'nin eşkıya olayları sırasında yanması.
1637-1638: Bayram Paşa'nın Mevlevîhâne'yi yeniden yaptırması.
1851: Giriftzen Âsım Bey'in Yenişehr-i Fenâr'da doğumu.
1883 veya 1900: Âsım Bey'in Amasya'ya sürgün edilmesi (kaynaklara göre değişir).
1908: Meşrutiyet'in ilanıyla Âsım Bey'in İstanbul'a dönmesi; kimi çalışmalara göre musiki topluluğunun gayri resmî oluşumu.
1913: Amasya Mûsikî Cemiyeti'ne ait bilinen ilk konser programı.
1916: Âsım Bey'in evinde başlayan çalışmaların cemiyete dönüşmesi (yaygın anlatı).
1919: Mevlevîhâne'de Havza tamiminin halka okunduğu toplantı.
24 Eylül 1924: Belediye Konağı'nda Mustafa Kemal ve Lâtife Hanım'a verilen konser.
26 Şubat 1929: Âsım Bey'in İstanbul'da ölümü.
1954: Cemiyetin yeniden canlandırılması.
1981: Cemiyetin Harun Yörgüç tarafından tekrar faaliyete geçirilmesi; Büyükağa Medresesi'nin hâfızlık kursu olarak açılması.
1999: Darüşşifa binasının Belediye Konservatuvarı olarak kullanılmaya başlanması.
27 Aralık 2013: Amasya Mûsikî Cemiyeti'nin yüzüncü yılı kutlaması.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddin, Amasya Tarihi, I-IV (sad. Ali Yılmaz - Mehmet Akkuş), Ankara: Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 1986.
Akademik çalışmalar
- Nuri Özcan, "Âsım Bey, Giriftzen", TDV İslâm Ansiklopedisi, III, İstanbul 1991, s. 476-477: https://islamansiklopedisi.org.tr/asim-bey-giriftzen
- "Mehmed Çelebi, Lâdikli", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-celebi-ladikli
- "Korkut, Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/korkut-sehzade
- "Şükrullah", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/sukrullah
- Şerafettin Turan, "Bayezid II", TDV İslâm Ansiklopedisi, V, İstanbul 1992: https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-ii
- "Murad II", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/murad-ii
- "Makāsıdü'l-edvâr", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/makasidul-edvar
- Fatih Koca, "Amasya Mûsikî Cemiyeti ve Büyükağa Medresesi'nin Amasya Dinî Mûsikîsine Katkısı", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 6: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/217914
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/19685
- Bayram Akdoğan, "Türk Din Musikisi Tarihine Bir Bakış", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XLIX/1 (2008), s. 151-190: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/582743
- "Mûsikî İle Tedavinin İlk Merkezi: Amasya Dârüşşifâsı", Somuncu Baba Dergisi, sayı 255: https://www.somuncubaba.net/?p=23722
Resmî kaynaklar
- Hüseyin Menç, Tarih İçinde Amasya, Amasya: Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2014.
- "Giriftzen Âsım Bey" (kaynak: Amasya Belediyesi): https://www.salihbora.com/giriftzen-asim-bey/
- "Darüşşifa", TÜBİTAK Ansiklopedi: https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/darussifa
Diğer kaynaklar
- Abdulhalim Durma, "Amasya'da Mevlevilik": https://www.semazen.net/amasyada-mevlevilik-abdulhalim-durma/
- "Atatürk'e de Konser Veren Musiki Cemiyeti 100 Yaşında", Anadolu Ajansı, 24 Aralık 2013.
Çevrimiçi kaynaklar
- https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-celebi-ladikli
- https://islamansiklopedisi.org.tr/korkut-sehzade
- https://islamansiklopedisi.org.tr/sukrullah
- https://islamansiklopedisi.org.tr/asim-bey-giriftzen
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/217914
- https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/19685









