Yeşilırmak'ın kıyısından geçen Atatürk Caddesi'nde, kesme taştan örülmüş bir cephenin ardında dikdörtgen bir avlu uzanır. Yapı yedi yüzyılı aşkın bir süredir ayaktadır; bu sürenin büyük bölümünde hastaları tedavi etmiş, hekim yetiştirmiş, sonraki yüzyıllarda işlevini yitirerek sessizliğe gömülmüş, 2011'den beri de Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak ziyaretçi ağırlamaktadır. Bugün aynı kapıdan girenler, kırık bir kemiğin on beşinci yüzyılda nasıl sarıldığını, yılan zehrine karşı hazırlanan bir ilacın nasıl denendiğini ve ruh hastalarının hangi makamlarla, hangi çalgılarla sakinleştirilmeye çalışıldığını görür.

Müze iki katmanlı bir hikâyeyi birlikte taşır. Birincisi, İlhanlı döneminden kalan ve Amasya'daki tek İlhanlı eseri olan yapının kendi tarihidir. İkincisi, adını Amasya'nın yetiştirdiği hekim ve cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin'den alan sergidir. Yapı ile sergi aynı avlunun çevresinde birbirini tamamlar.

Konumu ve Ulaşım

Müze, Amasya şehir merkezinde, Yeşilırmak'a paralel uzanan Atatürk Caddesi üzerindedir. Amasya Belediyesi'nin Kent Rehberi'nde adres "Gümüşlü, Atatürk Cd. No:15" olarak verilir. Semt adı konusunda kaynaklar ayrışır: Valilik ve bazı gezi yazıları yapıyı Yakutiye Mahallesi'nde anar, daha eski gezi metinleri Pirinççi Mahallesi der, belediye kayıtlarında ise Gümüşlü geçer. Mahalle sınırları zamanla değiştiği için bu farklılık şaşırtıcı değildir. Ziyaretçi için asıl işaret, nehir kıyısındaki caddede hemen göze çarpan İlhanlı taç kapısıdır.

Yapı, kentin başlıca gezi noktalarına yürüme mesafesindedir. Yalıboyu Evleri, çarşı ve nehir kıyısı ile aynı rotaya rahatlıkla girer. Sergiyi gezmek için bir saat genellikle yeterlidir; avluda oturmak ve bahçedeki bitkileri okumak isteyen ziyaretçi bu süreyi uzatabilir.

Bimarhanenin Tarihi

"Bimar" Farsça'da hasta demektir; bimarhane ya da darüşşifa, hastaların bakıldığı ve hekimlerin yetiştirildiği kurumun adıdır. Amasya'daki örnek, Selçuklu medrese plan şemasına göre inşa edilmiş bir tıp medresesidir. Burada bir yandan öğrenci yetiştirilir, bir yandan hastalar tedavi edilir, cerrahi müdahaleler öğrencilere uygulamalı olarak gösterilirdi. Sonraki dönemlerde yapı, ruh hastalarının da bakıldığı bir merkez hâline gelmiştir.

Taç kapının üzerinde, kapı nişini üç yönden tek satır hâlinde dolanan Arapça bir kitabe vardır. Kitabeden öğrenildiğine göre yapı 1308 yılında, İlhanlı hükümdarı Sultan Olcaytu Mehmed Han ve eşi İlduz (Yıldız) Hatun'un Amasya'ya geldiği sırada, kölesi Anber bin Abdullah ile Anadolu Emiri Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları tarihi 1308-1309 olarak verir. Mimarı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Yapının 1312'de düzenlendiği bilinen vakfiyesi ise günümüze ulaşmamıştır. Bu belge kaybolduğu için darüşşifanın gelir kaynakları, personel kadrosu ve işleyiş kuralları hakkında doğrudan bilgi edinmek mümkün değildir.

Şehirde Moğol hâkimiyeti yıllarından günümüze ulaşan başka bir mimari eser bulunmadığı için bimarhane, bu kısa dönemin tek maddi tanığıdır. Planı Selçuklu medreselerinden gelir; yani Anadolu Selçuklu mimarisinin birikimi, hâkim hanedan değiştikten sonra da yapı geleneğinde sürmüştür.

Kaynaklarda farklı bir görüş de dolaşır. Türkiye Kültür Portalı'ndan derlendiği belirtilen bir ansiklopedi maddesi, Osmanlı arşiv belgelerinde yapının "Sultan Alâeddin Darüşşifası" adıyla geçtiğini ve I. Alâeddin Keykubad dönemine (1220-1237) tarihlenebileceğini aktarır. Ancak kitabe yapıyı açıkça 1308'e bağlar. İlgili maddenin yapay zekâ desteğiyle hazırlandığını belirtmesi de bu tarihlemeye ihtiyatla yaklaşmayı gerektirir. Bu metin, kitabeye dayanan 1308 tarihini esas almaktadır.

Yapı kuruluşundan sonra İlhanlılar, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar döneminde hastaların tedavisinde kullanılmaya devam etti. Türkiye'de pek çok kaynak onu Anadolu'da müzikle tedavi uygulanan ilk hastane olarak anar. Bu ifade belgeye dayanan bir saptamadan çok resmî tanıtım metinlerinin ortak kabulüdür ve öyle okunmalıdır. Zamanla doğal afetler, siyasi değişimler ve sağlık hizmetlerinin yeni kurumlara kayması darüşşifayı işlevsiz bıraktı. Ana mimari unsurlar büyük ölçüde korunduğu için yapıyı müzeye dönüştürmek mümkün oldu. Bugün binanın bir bölümü belediye konservatuvarı olarak kullanılmaktadır.

Müzeye Dönüşümü

Amasya Belediyesi yapıyı restore ettirdi ve 2011'de "Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi" adıyla ziyarete açtı. Bazı haberlerde dönüşüm 2010 tarihiyle anılır; restorasyonun ve açılışın aynı süreç içinde yer alması bu farkı açıklar. Müzeyi belediye işletmektedir. Müze müdürü Metin Çelik'in 2016'da Anadolu Ajansı'na verdiği bilgiye göre müze ilk beş yılında yaklaşık 225 bin yerli ve yabancı konuk ağırlamıştır. Tıp fakültesi öğrencileri müzeye yoğun ilgi göstermekte, bazı üniversitelerin tıp fakülteleri burada uygulamalı eğitim yapmaktadır.

Müzenin sergi kurgusu Sabuncuoğlu'nun kendi eserlerine dayanır. Kullanılan aletler Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'deki çizimlerden yola çıkılarak yaptırılmış, anlatılan tedavi yöntemleri balmumu figürlerle ve canlandırmalarla sahneye taşınmıştır. Müzenin değeri bu yüzden yalnız yapıdan değil, bir hekimin kendi çağında yazdığı kitaplardan gelir.

Sabuncuoğlu Şerefeddin

Sabuncuoğlu Şerefeddin, 1386 dolaylarında Amasya'da doğmuştur. Doğum yılı kendi yazdıklarından hesaplanır: Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi yazdığı 1465'te seksen üç, Mücerrebnâme'yi tamamladığı 1468'de seksen beş yaşında olduğunu belirtmiştir. Ölüm tarihi bilinmez; son eserini 1468'de yazdığına göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Adı bugün Amasya'da bir mahallede yaşar. Hekimlik, ailesinde kuşaktan kuşağa geçen bir meslekti. Dedesi Hacı İlyas Çelebi, Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısıydı; kaynaklardan birine göre babası Ali Çelebi de Amasya Bimarhanesi'nde hekimbaşılık yapmıştır.

Eğitimini Amasya Darüşşifası'nda, büyük ihtimalle Burhaneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den aldı. Kaynaklar hekimliğe 17 yaşında başladığını aktarır. Bimarhanedeki görev süresi konusunda ise rakamlar uyuşmaz: ansiklopedi kaydı ve belediye tanıtımı on dört yıldan söz ederken müze müdürü on yedi yıl der. Bu fark, farklı çalışmaların farklı dönemleri saymasından doğmuş olabilir. Ansiklopedi maddesine göre Sabuncuoğlu darüşşifada on dört yıl hekimlik yaptıktan sonra Candaroğlu İsfendiyar Bey zamanında bir süre Kastamonu'da bulundu. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi tamamladığında İstanbul'a gidip kitabını Fatih Sultan Mehmed'e sundu, dönüşünde Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğradı.

Üç eseri bilinir. Bunlardan ilki Akrâbâzîn Tercümesi'dir. Sabuncuoğlu, Cürcânî'nin Farsça Zahire-i Harzemşâhî adlı eserinin ilaç formüllerini içeren son bölümünü Türkçeye çevirmiş, otuz bir bölümü otuz üçe çıkararak kendi bilgilerini eklemiştir. Ansiklopedi maddesi çevirinin 1444'te yapıldığını ve isteğin Şehzade Bayezid'den geldiğini söyler; Şehzade Bayezid'in Amasya valiliği ise bu tarihten sonraya denk geldiği için tarih ve istek sahibi konusunda kaynaklar tam örtüşmez. Çevirinin sonuna eklediği Türkçe tıp terimleri, dönemin bilim dili Arapça ya da Farsça olduğu için dikkat çekicidir ve Anadolu tıp tarihinde önemli bir yer tutar.

İkinci eser, 1465'te yazıp Fatih Sultan Mehmed'e sunduğu Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'dir. Türkçe yazılmış ilk resimli cerrahi kitabıdır ve ameliyatların nasıl yapıldığını gösteren minyatürler içerir. Bu resimlerde hastanın ve hekimin duruşu ile aletlerin nasıl tutulduğu gösterilir; bu yönüyle bugünkü cerrahi atlasların ilk örneklerinden biri sayılır. Kitap üç bölümden oluşur. İlk bölüm dağlama ve küçük kesilerle ilgilidir; elli dört tedavi, yedi alet ve dört kesi yöntemini içerir. İkinci bölümde elli sekiz tedavi, yüz otuz bir alet çizimi ve on kesi yöntemi, apselerin açılması ve dikilmesi anlatılır. Üçüncü bölüm yirmi dört tedaviyi, on bir aleti ve kırık ve çıkıkların sağaltımını kapsar. Bazı araştırmacılar kitabı Ebü'l-Kasım ez-Zehrâvî'nin Kitâbü't-Tasrîf adlı eserindeki cerrahi bölümün tercümesi sayar. Diğerlerine göre Sabuncuoğlu bu kaynaktan yalnızca yararlanmış, kendi gözlemlerini ve hastalarla ilgili deneyimlerini de eklemiştir. Eserin bilinen üç nüshasından ikisi İstanbul'da, biri Paris'tedir. Sabuncuoğlu'nun kitabı Türkçe yazmasının nedeni, okuma yazma bilen cerrahların çoğunun yalnızca Türkçe metin okuyabilmesiydi.

Üçüncü eser Mücerrebnâme, 1468'de Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine yazılmıştır. Bir hekimin kendi buluşu ilaçları ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk Türkçe deneysel tıp kitabı sayılır. İlaçlar hazırlanış biçimlerine göre on yedi bölümde toplanmış, çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanmıştır. Yazım biçimi bugünkü olgu sunumlarına benzer. Sabuncuoğlu, Hipokrat, Galen ve İbn Sînâ gibi önceki hekimlerden aldığı bilgileri adlarını vererek belirtmiştir. Bir hastalığı tedavi edemediğinde bu konuda bilgisi olan kişilerin yöntemini öğrenmekten çekinmediği de aktarılır.

Sabuncuoğlu'nun adı Osmanlı bilim dünyasında uzun süre yeterince bilinmedi. Adına ilk kez cerrah İbrâhim b. Abdullah'ın 1505 tarihli Alâim-i Cerrâhîn adlı eserinde rastlanır; öğrencilerinden Gıyâs b. Muhammed İsfahânî ise II. Bayezid'e sunduğu bir kitapta hocasının başarılarını över. Ansiklopedi maddesi, Amasya'da yaşamasını ve eserlerini dönemin bilim dili Arapça yerine Türkçe yazmasını bu geç tanınmanın başlıca nedenleri olarak gösterir. Mücerrebnâme'yi bilim dünyasına 1920'de bir gazete yazısıyla Rusçuklu Hakkı tanıtmış, sonraki yıllarda İlter Uzel ve Kenan Süveren'in yayınları eserleri geniş çevrelere ulaştırmıştır.

Yapının Mimarisi

Bimarhane, dikdörtgen bir avlunun çevresinde kurulmuştur. Avlunun uzun eksenine paralel iki sıra revak uzanır, revakların gerisinde çeşitli mekânlar yer alır. Giriş eyvanı ile karşısındaki ana eyvan, yapıyı avlulu ve iki eyvanlı bir şemaya oturtur. Ana eyvan avluya sivri bir kemerle açılır, üstü çatı-tonoz sistemiyle örtülüdür. Ana eyvanın doğu duvarında, iki yanı tuğla örgülü sövelerle çevrili yüksek ve dikdörtgen bir pencere bulunur. Eyvanın iki yanındaki köşe mekânlarına, revaklara açılan yay kemerli birer kapıdan girilir; bu enine dikdörtgen mekânlar beşik tonozla örtülüdür.

Avlunun iki yanındaki revaklar, zar, mukarnaslı ve profilli gibi çeşitli başlıklara sahip sütunların taşıdığı, düzgün kesme taştan sivri kemerlerden oluşur. Revakların gerisindeki uzun salonlar yay kemerli üçer kapıyla revaklara açılır ve tuğladan sivri kemerlerin desteklediği uzun beşik tonozla kapatılmıştır. Bu kemerler beden duvarlarının içine yerleştirilmiş bingi taşlarına oturur; salonlar dışarıya mazgal pencerelerle bakar. Kaynaklarda kubbe değil, beşik tonoz geçtiğini belirtmekte yarar vardır. Batıdaki köşe mekânlarının giriş kapıları doğudakilerden farklı olarak duvar örgüsüyle oluşturulmuş ve sivri kemerlidir. Taç kapı tarafındaki köşe mekânları ise büyük birer pencereyle batı cephesine açılır.

Yapının en ünlü yeri ön cephesi ve taç kapısıdır. Taç kapı mekânı anıtsal bir eyvan görünümündedir, sivri kemerli ve beşik tonoz örtülüdür; iki yandaki yay kemerli nişler bu hacmi daha etkili kılar. Kapı açıklığı kırık yay kemerlidir ve iki yanı profilli bir nişle cepheye bağlanır. Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları, Türk üçgenlerinden oluşan ters dönmüş sütun başlıklarının Anadolu Selçuklu mimarisinde ilk kez bu yapının cephe kenarlarında denendiğini söyler. Bina kesme taştan örülmüş, iki köşesine silindirik dayanaklar yapılmıştır. Yalnız bu bimarhaneye özgü bir ayrıntı olarak kapının kilit taşında diz çökmüş bir insan kabartması vardır.

Avlunun ortasında ilk dönemde bir şadırvan düzeni bulunduğu, çevresinde toplanan ruh hastalarının su sesiyle sakinleştirildiği anlatılır. Bu bilgi gezi yazılarında aktarılan sözlü bir anlatıdır ve belge desteği sınırlıdır; bu yüzden kesin olgu olarak değil, anlatı olarak anılmalıdır.

Müzede Neler Var?

Müze üç ana bölüm ile bir bahçeden oluşur.

Sabuncuoğlu Salonu

Salonda, Sabuncuoğlu'nun Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'deki çizimlerinden yola çıkılarak yaptırılan, on ayrı branşa ait tıp ve cerrahi aletleri ile tedavi yöntemleri sergilenir. Neşterler, dağlama araçları, doğum ve göz cerrahisinde kullanılan ince aletler bölümün başlıca eserleridir. Müze müdürü, Sabuncuoğlu'nun kullandığı yaklaşık 200 aletin bulunduğunu söylemiştir. Bu aletlerin nasıl kullanıldığını gösteren balmumu figürler sergide en çok ilgi çeken bölümlerdendir.

Salonda ayrıca Sabuncuoğlu'nun panzehir çalışmalarına ayrılmış bir köşe yer alır. Amasya'da yılan sokmaları sık görüldüğü için hekim, panzehirini önce hayvanlar üzerinde, tavuk ve horozlar üzerinde denemiş, sonra kendi üzerinde sınamıştır. Müze müdürünün anlatımına göre bunun için çok zehirli bir yılan getirtmiş, elinin baş parmağını yılana ısırtmış, ardından hazırladığı ilacı alarak zehrin etkisini yitirdiğini görmüştür. Mücerrebnâme'de geçen horoz deneyi de benzer biçimde yürütülmüştür: horozun bir budunun tüyleri yolunarak çıplak deri çok zehirli bir yılana ısırtılmış, ardından Tiryak-ı Fâruk adlı tiryak hayvana içirilmiştir. Ertesi gün deride yeşilimsi bir yara görülmüş, tiryak yeniden verilmiş, ikinci gün belirti kaybolmuştur. Müze müdürüne göre Sabuncuoğlu kendi üzerinde denemediği hiçbir ilacı hastasına vermemiştir. Müzedeki canlandırmalar bu deneyi sahneye taşır.

Mücerrebnâme'de anlatılan başka gözlemler de vardır. Sabuncuoğlu, İstanbul'dan Amasya'ya dönerken bitlenince cıva ile çam reçinesini karıştırmış, keten ipliğinden bir fitil hazırlayıp boynuna bağlamış, kalanını koltuk altlarına sürmüş, yöntemin eski bir omuz ağrısını da giderdiğini görmüştür. Modern tıp tarihi makaleleri ise ona bazı cerrahi ve tıbbi yenilikleri atfeder: çocuklarda hidrosefali için boşaltma teknikleri, omurga ameliyatlarında eksenel çekme, el cerrahisinden sonra tahta atel kullanımı, meme kanserinde küçük tümörlerin erken evrede cerrahi olarak çıkarılması ve cerrahi giysinin şarap ve zeytinyağıyla antiseptik hâle getirilmesi bunlar arasındadır. Bu atıflar sonradan yapılan yorumlardır ve öyle okunmalıdır.

Sabuncuoğlu Kliniği

Klinik bölümünde cerrahi operasyonlar ve tedaviler canlandırmalarla gösterilir. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'de anlatılan yanık tedavisi, kırık ve çıkıkların yerine oturtulması, göz ve kulak müdahaleleri gibi konular bu bölümün dayandığı kaynaktır. Kitaptaki minyatürler, kadın hastaların tedavisinde kadın cerrahların da resmedilmesiyle dönemine göre ileri bir bakışı yansıtır. Kitapta doğum konusundaki gözlemler de yer alır; örneğin gebenin nefesini tutup güçlü bir kuvvet uygulamasının doğumu hızlandırabileceği ve bu kuvveti artırmak için hapşırtıcı bitkisel ilaçlar kullanılabileceği yazılıdır.

Müzik Tedavi Salonu

Müzikle tedavi bölümünde, tedavide kullanılan temel çalgılar ve hastalıklara göre seçilen makamlar tanıtılır. Amasya Belediyesi yetkilisinin anlattığına göre sergide kemane, rebab, mızraplı tanbur, santur, kanun, ney ve ritim çalgıları yer alır. Aynı yetkiliden aktarılan eşleştirmelere göre başağrısına buselik, ateşli hastalıklara ırak, uykusuzluğa ve gut ağrılarına uşşak, felce rast, kalp ve ciğer iltihaplarına hüseyni makamı uygulanmıştır. Bazı haberlerde bu eşleştirmelerde küçük farklar görülür; örneğin başağrısı için rehavi, ağrı ve sancı için hicaz anılır. Tedavide sözlü müzik kullanılmaz, yalnızca enstrümantal müzik çalınır. Bu eşleştirmeler müzenin sunduğu tarihî tıp anlayışının bir parçasıdır ve çağdaş tıp bilgisi olarak okunmamalıdır.

Müze müdürü, Osmanlı'da müzikle tedavinin en parlak dönemlerinden birini yaşadığını ve bu mekânın da müzikle tedavinin merkezleri arasında yer aldığını söyler. Anlatılana göre Osmanlı döneminde bimarhanede çalgıcılar ve okuyucular haftanın üç günü hastalara fasıl verirdi. Amasya Belediyesi yetkilisi ise müziğin yalnızca akıl ve ruh hastalarında değil, bel, böbrek ve mesane ağrıları gibi bedensel şikâyetlerde de kullanıldığını, felcin bir sinir hastalığı olup akıl hastalığı sayılmadığını belirtmiştir.

Bahçe

Müzenin bahçesinde Sabuncuoğlu'nun çağında tedavide kullanılan şifalı bitkiler yetiştirilir; bitkilerin adı ve kullanım alanı levhalarla tanıtılır. Mücerrebnâme'de ilaç terkiplerinde kullanılan bitkisel droglara örnek olarak soğan tohumu, safran ve gül verilir: soğan gaz söktürücü ve ateş düşürücü, safran ağrı kesici, gül ise yumuşatıcı ve göz hastalıklarında yararlı sayılmıştır. Bahçe, kitaptaki ilaç terkiplerinin arkasındaki bitki kültürünü gözle görülür kılar.

Ziyaret Bilgisi

Müzeye giriş ücreti ve çalışma saatleri zaman zaman değişir. 2025 yılı için bir gezi rehberi girişin 25 TL olduğunu, 12 yaş altının ücretsiz olduğunu, öğrenci indirimi bulunmadığını ve Müzekart'ın geçerli olmadığını aktarır. Yaz aylarında akşama kadar, kışın daha erken kapanan bir düzen uygulandığı söylenir; en doğrusu gitmeden önce Amasya Belediyesi'nin güncel duyurusuna bakmak ya da müzeyi aramaktır.

Sabah erken saatlerde avlu sakin olur. Gezi için bir saat yeterlidir; bahçe ve müzik salonuna daha fazla zaman ayırmak isteyenler için sürenin uzaması doğaldır. Taç kapının kilit taşındaki diz çökmüş insan kabartması, müzeye girmeden önce kapıya bakarak aranması gereken bir ayrıntıdır. Müzeyi Yalıboyu Evleri, Kral Kaya Mezarları ve Şehzadeler Müzesi ile aynı günlük rotada birleştirmek kolaydır.

Amasya'nın Hekimlik Geleneği

Amasya şehzadelerin, sultanların ve valilerin şehri olarak bilinir. Kentin hekimlik geleneği de en az bu kadar köklüdür. Dedesi hekimbaşı olan bir çocuğun yetişip kendi çağının tıp bilgisini Türkçe yazdığı yer burasıdır. Müze bu bilimsel birikimi aletler, çizimler ve canlandırmalarla anlatır. İlhanlı taç kapısı ile sivri kemerli revaklar ise sergiden bağımsız olarak da incelenmeye değer bir mimari örnektir.

Kronoloji

1308-1309: İlhanlı hükümdarı Olcaytu Mehmed Han ve eşi İlduz Hatun adına Anber bin Abdullah tarafından darüşşifa yaptırılır.

1312: Günümüze ulaşmayan vakfiyenin düzenlendiği bilinir.

1386 dolayları: Sabuncuoğlu Şerefeddin Amasya'da doğar.

1465: Sabuncuoğlu, Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi yazar ve Fatih Sultan Mehmed'e sunar.

1468: Mücerrebnâme kaleme alınır.

2011: Yapı, Amasya Belediyesi tarafından restore edilerek müze olarak ziyarete açılır.

Kaynakça

Resmî kaynaklar

  • T.C. Amasya Valiliği, "Darüşşifa (Bimarhane)", amasya.gov.tr. amasya.gov.tr
  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Bimarhane (Darüşşifa)", amasya.ktb.gov.tr. amasya.ktb.gov.tr
  • T.C. Amasya Belediyesi, "Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi", Kent Rehberi, kentrehberi.amasya.bel.tr, 2025. kentrehberi.amasya.bel.tr

Kitaplar

  • İlter Uzel ve Kenan Süveren, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Mücerrebnâme (İlk Türkçe Deneysel Tıp Eseri, 1468), Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 1999.

Diğer kaynaklar

  • Nuran Yıldırım, "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, s. 358-359. islamansiklopedisi.org.tr
  • "Amasya Sabuncuoğlu Tıp Ve Cerrahi Tarihi Müzesi" ve "Sabuncuoğlu Şerefeddin", Vikipedi. tr.wikipedia.org
  • "6 asır önceki tıp teknikleri müzede sergileniyor", Anadolu Ajansı / TRT Haber, 27 Ekim 2016. trthaber.com
  • "Amasya'da 710 Yıl Önce Hastalar Müzik ve Su Sesiyle Tedavi Edildi", Demirören Haber Ajansı / Haberler.com, 18 Nisan 2018.
  • Osman Sabuncuoğlu ve Salim Ayduz, Sabuncuoğlu Şerefeddin'in yaşamı ve eserleri üzerine makale, Muslim Heritage.