Amasya'nın Yeşilırmak boyunca uzanan caddesinde, kesme taşla örülmüş yüksek bir cephe ve onu aşan görkemli bir taç kapı görülür. Burası Bimarhane ya da Darüşşifa adıyla bilinen yapıdır. İlhanlı döneminde, 1308-1309 yıllarında inşa edilmiş, yüzyıllar boyunca hem hastaların bakıldığı hem de hekimlerin yetiştirildiği bir tıp medresesi olarak çalışmış, Amasya'nın bugüne ulaşan İlhanlı dönemi eseri sayılmıştır. Akıl hastalarının müzik ve su sesiyle tedavi edildiği yer olarak da tanınır; bugün aynı yapı Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak ziyaret edilmektedir.

Adı ve Yeri

Bimar, Farsçada "hasta" demektir; bimarhane de hasta evi, yani hastane anlamına gelir. Osmanlı ve Selçuklu dünyasında aynı kurum için darüşşifa, bimaristan, maristan, şifahane ve darüssıhha gibi adlar birlikte kullanılmıştır. Sözcüğün yalnızca akıl hastalarının bulunduğu yer anlamına daralması çok sonraki bir gelişmedir. Araştırmacılar, bimarhane adının XVII. yüzyıldan sonra tımarhane karşılığında kullanılmaya başladığını, darüşşifa binalarının ise XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başında genellikle deliler yurdu olarak anıldığını belirtir. Amasya'daki yapı da buna uygun biçimde halk arasında Bimarhane adıyla yerleşmiştir. Oysa kitabesinde ve kaynaklarda genel anlamda bir hastane, daha doğrusu tıp eğitimi de veren bir şifa kurumu olarak geçer. Yapının bimarhane diye tanınması, burada yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği düşüncesinden doğmuştur. Kayıtlarda Amasya Tımarhanesi ve Anber bin Abdullah Şifahanesi adları da görülür.

Yapı, eski adıyla Yakutiye Mahallesi'nde, Yeşilırmak'a paralel uzanan ana caddenin kenarındadır. Güneyinde Atatürk Caddesi, batısında Sabuncuzade Sokağı, doğusunda Habibe Sokağı bulunan parselde yer alır. Bugünkü adresi Pirinççi Mahallesi, Atatürk Caddesi'dir. Taç kapı batıdaki cadde cephesindedir; öbür cepheler sonradan payandalarla desteklenmiş ve özgün görünümlerini yitirmiştir.

Anadolu'da Darüşşifa Geleneği

Amasya Darüşşifası'nın anlaşılması için, İslam dünyasında hastanenin neden aynı zamanda bir eğitim kurumu olduğuna bakmak gerekir. Türkiye Turizm Ansiklopedisi'nin aktardığına göre bu yapıların ilk örnekleri Abbasiler döneminde ortaya çıkmış, Harun Reşid ile Me'mun zamanında hem tedavi hem öğretim işlevi gören darüşşifalar kurulmuştur. Bağdat'ta 981'de Büveyhî Emiri Adudüddevle'nin yaptırdığı Bîmâristân-ı Adudî, X. yüzyılın en önemli örneklerinden biridir. Büyük Selçuklular döneminde Nizamiye Medreselerine bağlı tıp birimleri açılmış, Şam'da 1154 tarihli Nûreddin Hastahanesi bu geleneğin en çok bilinen yapılarından biri olmuştur. Anadolu'da Kayseri'de Gevher Nesibe Darüşşifası ve Tıp Medresesi (1206), Sivas'ta Keykâvus Darüşşifası (1217), Divriği'de Turan Melek Darüşşifası (1229), Çankırı'da Atabey Ferruh Darüşşifası (1235), Kastamonu'da Ali b. Pervane Hastahanesi (1272) ve Tokat'ta Pervane Bey Darüşşifası (1275) ayakta kalan başlıca örneklerdir.

İslâm Ansiklopedisi'nin Bîmâristan maddesi, hastahanelerde hekimlerin yatak başında öğrencilerine ders verdiğini, hastaların tedavisi ile tıp eğitiminin iç içe yürüdüğünü anlatır. Aynı madde, akıl hastalarının ilaç ve müzikle tedavi edilmesinin esaslarının Selçuklu hastahanelerinde aranması gerektiğini söyler. Moğolların Selçuklu hastahanelerini örnek alarak Amasya, Sivas, Tebriz, Hemedan, Sultaniye, Şiraz ve Bağdat gibi şehirlerde çeşitli hastahaneler kurduğu da aynı maddede belirtilir. Amasya'da 1309'da kurulan hastahane, Moğol idaresi altında yapılmış olmasına karşın Selçuklu hastahane mimarisinin bütün özelliklerini taşır. Yapı, Anadolu Selçuklu mirasının İlhanlı döneminde nasıl sürdüğünü gösteren somut bir örnektir.

Yaptırılışı ve Kitabe

1243'teki Kösedağ Savaşı'ndan sonra Anadolu'yu elde tutan Moğollar Amasya'yı da ele geçirmiş, şehir bir süre Moğol valilerince yönetilmiştir. Bimarhane, bu vesayet döneminden Amasya'ya ulaşan anıtsal yapıdır ve kitabesi, hükümdar çevresinden birinin hayır girişimi olarak yapıldığını bildirir.

Yapının inşa tarihi ve banisi, taç kapının nişini üç yönden tek satır halinde dolanan Arapça kitabeden öğrenilir. Kitabe, 708 Hicrî yılına, yani 1308-1309'a tarihlenir. Amasya Belediyesi'nin aktardığı Türkçe çevirisine göre bu mübarek darüşşifa, büyük sultan Olcaytu Mehmed Han'ın saltanatı sırasında, büyük melike İldüş Hatun'un devrinde, kendisini zayıf kul diye adlandıran Anber bin Abdullah'ın yaptırması ile ortaya çıkmıştır. Kitabe, Allah'ın bu hayrı kabul etmesi temennisiyle sona erer ve Anadolu emiri anılır. Anadolu Emiri Ahmed Bey'in adı da kitabede geçer; dolayısıyla kimi yayınlar yapıyı Anber ile Ahmed Bey'in birlikte yaptırdığını yazar. Kitabeye göre Anber, hükümdarın eşi İldüş (Yıldız) Hatun'un kölesidir. Kimi araştırmacılar, Sultan Olcaytu ile eşinin 1308'de Amasya'ya gelişleri sırasında bu işin başlatıldığını belirtir. Yapının mimarının kim olduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur.

Yapının duvarlarında ve taç kapıdaki yazıtlarda inşaata 1308'de başlandığı, 1309'da bittiği anlaşılır. Darüşşifanın vakfiyesinin 712 Hicrî yılında, yani 1312'de düzenlendiği bilinir, ancak vakfiyenin kendisi günümüze ulaşmamıştır. Bu yüzden vakfın ne kadar gelir ayrıldığına, kimlerin görevlendirildiğine dair ilk elden bilgimiz yoktur. Osmanlı döneminden kalan vakıf defterinde yapının bânisi olarak Sultan Alâeddin'in yazılı olması, bu defterdeki bir yanlışlık sayılmıştır. Yerel anlatılara göre vakfiyeyi düzenleten, İldüş Hatun'un kardeşi olduğu kabul edilen Alâeddin bin Ali Pervane'dir; babası İzzeddin Mehmed ile birlikte Amasya'daki Pervane Camii'nde yattığı söylenir.

Yapının tarihlendirilmesi konusunda ikinci bir görüş de vardır. Müzenin rehberlik notuna ve Prof. Dr. M. Şerefittin Canda'nın aktardığı yayınlara göre, İlhanlıların 1308'de Amasya'ya gelip yapıyı bu kadar kısa sürede inşa etmiş olmaları pek olası değildir. Bu görüşe göre yapı, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad zamanında, 1220'li yıllarda yapılmış, İlhanlılar ise 1308-1309'da onarım yaptırıp yeni bir kitabe koymuştur. Osmanlı arşivlerinin binayı Sultan Alâeddin Darüşşifası diye anması da bu görüşü destekleyen bir ipucu olarak gösterilir. Bu tez, yaygın kabul gören İlhanlı tarihlemesinin yerini almış değildir; valilik, ansiklopedi ve belediye metinlerinin çoğu yapıyı 1308-1309'da İlhanlı döneminde inşa edilmiş olarak verir. İki görüşü kesin olarak ayıracak yeni bir belge bulunmadığı sürece kitabenin açık beyanı esas alınır.

Mimari

Yapı, klasik Selçuklu medresesi plan şemasındadır. Dikdörtgen bir avlunun uzun eksene paralel iki yanında revaklar, revakların gerisinde odalar yer alır. Giriş eyvanı ile karşısındaki ana eyvan, yapıyı avlulu ve iki eyvanlı bir şemaya oturtur. Bu şema, Anadolu'daki Sivas ve Divriği darüşşifalarında ve İlhanlıların kurduğu Sultaniye gibi merkezlerde de benzer biçimde görülür. Ana eyvan sivri bir kemerle avluya açılır ve çatı-tonoz sistemiyle örtülmüştür; doğu duvarında iki yanı tuğla örgülü sövelerle çerçevelenmiş yüksek, dikdörtgen bir pencere bulunur. Eyvanın iki yanındaki enine dikdörtgen köşe mekânlarına revaklardan yay kemerli birer kapıyla girilir ve bunların üstü beşik tonozla örtülüdür. Ana eyvan içten 7,10 × 5,70 metre, köşe mekânları 6,10 × 7,80 metre ölçüsündedir. Taç kapı tarafındaki köşe mekânlarının dikkat çeken yanı, batı cephesine 1,30 metre genişliğinde büyük birer pencereyle açılmalarıdır; yan cephelere ise mazgal pencerelerle bakarlar. Batıdaki köşe mekânlarının kapıları doğudakilerden ayrı olarak duvar örgüsüyle oluşturulmuş sivri kemerlidir ve bu mekânların beşik tonozunu 0,70 metre genişliğinde, dışa taşkın birer tuğla kemer güçlendirir. Aynı bölümdeki eyvanımsı mekânlar, portal eyvanının iki yanındaki 7,80 × 4,40 metrelik odalara geçiş sağlayan koridorlar gibidir.

Avlunun iki yanındaki revaklar, düz taş bloklarla örtülmüş olup üzerlerini taşıyan sivri kemerler muntazam kesme taştandır. Kemerlerin dayandığı sütunların başlıkları birbirinden farklıdır; kimi sade, kimi mukarnaslı, kimi profillidir. Revakların gerisinde uzun salon biçimindeki mekânlar sıralanır ve her biri yay kemerli üçer kapıyla revağa açılır. Bu salonlar 4,65 × 14,10 metre ölçüsünde olup 0,60 metre genişliğindeki tuğladan sivri kemerlerin taşıdığı uzun beşik tonozla kapatılmış, kemerler duvar içine yerleştirilen bingi taşlarına oturmuştur. Dışarıya ise mazgal pencerelerle bağlanırlar. Bir anlatıma göre avlunun sağında üç, solunda iki oda, giriş tarafında ise ortada büyük, iki yanda küçük birer oda daha bulunur ve toplam dokuz odaya varılır; yapı 24,5 metre genişliğinde ve 34 metre uzunluğundadır. Prof. Dr. M. Şerefittin Canda ise odaların toplamını on olarak verir; sayının kaynaklara göre değişmesi, odaların hangilerinin sayıldığına bağlıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Amasya Dârüşşifâsı maddesi yapının dıştan dışa ölçüsünü 33,60 × 25,60 metre olarak verir ve uzun ekseni doğu-batı yönünde konumlandırır; bu değer yukarıdaki 24,5 × 34 metrelik ölçüden bir metre kadar ayrışır ve iki ölçünün hangi noktalardan alındığı belirtilmediği için aradaki fark açıklanamamaktadır.

Yapının asıl anıtsal yönü, caddeye bakan batı cephesidir. Muntazam kesme taştan örülü cephe, üstte ince profilli bir taş frizle sınırlanır. Taç kapı cepheden yaklaşık üçte bir oranında yüksek ve dışa taşkındır; iki yanındaki büyük pencereler ve cepheyi iki ucundan sınırlayan silindirik köşe kuleleri bu yükseltiyi dengeleyerek simetrik bir görünüm sağlar. Taç kapı mekânı 4,10 × 6,50 metre ölçüsünde, sivri kemerli ve beşik tonozlu bir eyvan gibi düşünülmüştür; iki yanındaki 0,70 metre derinlikte yay kemerli nişler hacmi daha etkili kılar. Kapı açıklığı kırık yay kemerlidir, iki yanı profillidir ve eyvan, iki metre derinliğindeki bir nişle cepheye bağlanır. Yapının A. Gabriel'in Monument Turc d'Anatolie (Paris 1934) adlı çalışmasında yayımlanan restitüsyon çizimi, yapının özgün düzenini gösterir. Yapıdaki süslemenin neredeyse tamamı bu kapıda ve iki yanındaki pencerelerde toplanmıştır; diğer cepheler sadedir ve kısmen moloz taştandır.

Taç kapının taş işçiliği, Selçuklu taş süslemesinin çeşitli öğelerini bir araya getirir. Mukarnas dolgulu üçgen nişin içinde geometrik geçmeler, yıldız motifleri, bitkisel rûmî, lotus ve palmet kabartmaları, ayrıca yazıya dayalı bezemeler görülür. Üçer şerit halinde sıralanan geometrik bezemeler, ince kıvrık dal ve yaprak oymalarıyla tamamlanır. Kimi araştırmacılar bu kapıda Konya, Sivas ve Divriği yapılarının özelliklerini, yüzyılın ilk yarısının daha yüzeysel üslubuyla birlikte görür ve yapının Anadolu Selçuklularının taş işçiliğinde egemen olduğu devrin sonuna yaklaşıldığını gösterdiğini söyler. Anadolu Selçuklu mimarisinde ilk kez bu yapının cephe kenarlarında denendiği belirtilen, Türk üçgenlerinden oluşan ters dönmüş sütun başlıkları da dikkat çeker.

Taç kapının bir başka özelliği, kemerin kilit taşına işlenmiş insan kabartmasıdır. Kaynaklar bunu diz çökmüş, bağdaş kurmuş, çömelmiş ya da sırtı dönük bir insan figürü olarak farklı biçimlerde tanımlar; hepsinde figürün yalnızca bu yapıya özgü olduğu vurgulanır. Müzenin rehberlik notuna göre taç kapıyı oluşturan taşlar birbirine geçmeli olarak yerleştirilmiştir. Amasya birinci derece deprem kuşağında bulunduğundan, bu düzenlemenin sarsıntı sırasında yapıyı bütün tutmak amacıyla seçildiği söylenir. Yapıda süs olarak taş işçiliğin kullanıldığı portal ile avlu cephesinde sütun ve başlıklar taştan, duvarlarla tonoz örtüler ise düzensiz taş örgülüdür; açılmayı önlemek için kullanılan tonoz kemerlerinde tuğla bulunur.

Tıp Eğitimi ve Hekimler

Darüşşifa, kuruluşundan kısa süre sonra uygulamalı tıp öğretiminin merkezi olmuştur. Hastaların tedavi edildiği, cerrahi müdahalelerin öğrencilere gösterildiği, böylece eğitim ile bakımın birlikte yürütüldüğü bir yapıdır. Çağdaş tıp fakültelerinin bağlı hastanesine benzetilmesi bu yüzdendir. Burada eğitim görenler arasında tıp bilginleri çıktığı, medresede hocalığa tayin edilen tabiplerin bulunduğu kaynaklardan öğrenilir. Yapıda yetiştiği bildirilen hekimlerden bazılarının adları şöyle anılır: 1488'de ölen Şükrullah, 1516'da Halîmî, 1561'de Merzifonlu Atûfî ve Mehmed bin Lütfullah.

Bu hekimlerin en ünlüsü, Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin'dir. Onun burada hekimlik ve cerrahlık yaptığı, kendi yazdığı Mücerrebnâme'den öğrenilir; Darüşşifa maddesi de aynı bilgiyi bu eserden aktarır. İslâm Ansiklopedisi, onun Amasya Darüşşifası'nda on dört yıl hekim ve hoca olarak çalıştığını yazar. Cerrâhiyye-i İlhâniyye'de seksen üç, Mücerrebnâme'de seksen beş yaşında olduğunu belirtmesinden hareketle doğum yılı 788 (1386) olarak hesaplanır; müze ise 1385 yılını verir. Bugün Amasya'da Sabuncuoğlu (Hacı İlyas) adıyla anılan mahallede adı yaşayan hekim bir ailenin torunudur: dedesi Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısı Sabuncuoğlu Mevlânâ Hacı İlyas Çelebi'dir. Darüşşifada muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den eğitim gördüğü, on dört yıl çalıştıktan sonra bir süre Kastamonu'da, Candaroğlu İsfendiyar Bey'in yanında bulunduğu belirtilir. Prof. Canda onun on yedi yaşında Amasya Darüşşifası'nda hekim olarak çalışmaya başladığını yazar.

Sabuncuoğlu'nun en bilinen eseri, 1465'te tamamladığı Cerrâhiyye-i İlhâniyye'dir (Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye). Kitap, Endülüslü Ebü'l-Kāsım ez-Zehrâvî'nin Kitâbü't-Taṣrîf adlı eserinin cerrahi bölümünü esas alır; yazar buna kendi tecrübelerini de katmıştır. Eser, tıp tarihinde ameliyatları gösteren minyatürler içermesi ve sade bir Türkçeyle yazılması bakımından önem taşır; İstanbul Tıp Tarihi Enstitüsü nüshasının minyatürleri Gönül Güreşsever tarafından 1973'te Türkoloji Kongresi'nde tebliğ olarak incelenmiştir. Prof. Canda, kitabın ilk bölümünde 54 sağaltım, yedi alet ve dört kesi yöntemi, ikinci bölümünde 58 sağaltım yöntemi, 138 alet çizimi ve on kesi yöntemi bulunduğunu aktarır. Sabuncuoğlu kitabı İstanbul'a götürüp Fâtih Sultan Mehmed'e sunmuş, dönüşte Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğramıştır. Eserin bir nüshası İstanbul'daki Millet Kütüphanesi'nde, bir nüshası Paris'te saklanır. Daha önce, 1444'te Cürcânî'nin Zaḫîre-i Ḫârizmşâhî'sinin ilaç bilgilerini içeren Akrâbâzîn bölümünü Türkçeye çevirmiş, 1468'de ise Mücerrebnâme'yi yazmıştır. Mücerrebnâme, ilaçların etki ve kullanım alanlarına göre ve en çok kullanılandan en aza doğru sıralandığı, yazarın hayvanlar, insanlar ve kendi üzerinde denediği ilaçları anlattığı bir eserdir; Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine yazıldığı önsözünde belirtilir. TDV İslâm Ansiklopedisi, bu monografinin Türk tıp tarihinde bir hekimin kendi buluşu ilaç ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk eser olduğunu kaydeder.

Sabuncuoğlu'nun adının Osmanlı bilim dünyasında uzun süre yeterince bilinmediği de belirtilir. Adı ilk olarak cerrah İbrâhim b. Abdullah'ın 1505 tarihli Alâim-i Cerrâhîn adlı eserinde geçer. Öğrencisi Gıyâs b. Muhammed İsfahânî, II. Bayezid'e ithaf ettiği Mirʾâtü'ṣ-ṣıḥḥa'da hocasının başarılarını över; bir başka öğrencisi Muhyiddin Efendi ise sonradan Osmanlı sarayında hekimbaşı olmuştur. TDV, Sabuncuoğlu'nun Amasya'da yaşamasını ve eserlerini dönemin bilim dili olan Arapça yerine Türkçe yazmasını, yeterince tanınmamasının başlıca sebepleri sayar. Vefatının Mücerrebnâme'nin yazıldığı 1468'den sonra, yaklaşık 1470'te olduğu tahmin edilmektedir.

Müzenin anlatımında Sabuncuoğlu ile ilgili kimi öyküler de aktarılır. Bunlardan biri, yılan sokmalarına karşı geliştirdiği panzehiri önce kendi parmağında, ardından bir horoz üzerinde denemesidir. Aynı anlatıya göre ameliyat aletlerinin sapları birbirinden farklı biçimlendirilmiştir; amaç, yardımcısı bulunmayan cerrahın aletleri kolay tanımasıdır. Bu öyküler yazılı bir belgeye dayandırılmadan rehberlik notunda aktarılmaktadır, dolayısıyla doğrulanmış tarihî olgulardan çok müze anlatısı olarak değerlendirilmelidir.

Müzikle ve Su Sesiyle Tedavi

Yapının en çok anılan yönü, akıl hastalarının müzik ve su sesiyle tedavi edildiği iddiasıdır. Kaynakların çoğu Amasya Darüşşifası'nı Anadolu'da müzikle tedavi uygulanan ilk hastane olarak tanıtır. Belediye müzesinin anlatımına göre İlhanlı döneminde avlunun ortasında bir şadırvan bulunur, akıl hastaları çevresine oturtulup su sesiyle tedavi edilirdi. Osmanlı döneminde ise hastalara makamsal müzik uygulanmaya başlanmış, haftanın üç günü hanende ve sazendelerden oluşan bir topluluk hastalara fasıllar sunmuştur. Bir sağlık ansiklopedisinde, bu uygulamanın Osmanlı'daki ilk musiki grubunu da doğurduğu yazılır. Fatih Bimarhanesi'ne (1470) ve Edirne II. Bayezid Darüşşifası'na (1488) ilişkin kayıtlar, Osmanlı'da müzikle tedavinin sonradan daha geniş biçimde sürdüğünü gösterir. Bu kayıtlara dayanan araştırmalar, müziğin ses titreşimlerinin beyin dokusunu etkilediği inancının akıl hastalarında uygulanmasına yol açtığını söyler.

Kuruluş döneminde nasıl bir müzik uygulandığına dair yazılı bir belge elde değildir. Hastaların makamlara göre tedavi edildiği yolundaki anlatılar kuşaktan kuşağa aktarılmış, sonraki dönemin yazılarına geçmiştir. "İlk" iddiası da tartışmaya açıktır. Bir kaynak Amasya'yı Anadolu'da kronolojik olarak üçüncü sırada gösterirken, bir başkası Anadolu ve Avrupa'daki ilk akıl hastanesi olduğunu söyler; Selçuklu hastahanelerinin çoğunda zaten akıl hastalarının ilaç ve müzikle tedavisinin uygulandığı bilinmektedir. Amasya'nın değeri, "ilk" olması iddiasından çok, bu geleneğin iyi korunmuş, kitabeli ve tarihli bir örneği olmasındadır.

Osmanlı Döneminde ve Sonrasında

Amasya'nın Osmanlı idaresine geçmesinden sonra da yapı aynı amaçla kullanılmıştır. Evliya Çelebi'den iki ayrı aktarım vardır. Belediye metni, Evliya'nın yapıdan Miskinler Tekkesi diye söz ettiğini, bunun eserin o sırada akıl hastalarına ayrılmış olmasından doğduğunun sanıldığını yazar. Başka bir kaynakta ise Evliya'nın Mehmed Paşa Hanı'na yakın, çok eski bir büyük tımarhaneden söz ettiği aktarılır. İki kayıt birbirini dışlamaz; ikisi de yapının o yüzyılda akıl hastalarına hizmet eden bir kurum olarak bilindiğini gösterir.

Osmanlı vakıf defterine göre XVII. yüzyıl sonundan itibaren hekim ve yardımcı kayıtları tutulmuştur. Hekim olarak 1693'e kadar Ahter-i Bâlî, o yıl Kostuce, 1708'de Esarbali anılır; sonra Hacı Mahmud Efendi atanır ve İstanbul'da tıbbiye okuduğu belirtilir. Oğulları İsmail ve İbrahim de hekimdir. 1731'de İsmail Efendi'nin iki oğlu hastanede görev alır, 1747'de her ikisi de görevden alınır ve yerlerine Mehmed Halife geçer. Onun 1751'deki ölümünden sonra Abdullah Efendi, 1758'de Abdullah Efendi'nin ölümünden sonra oğlu Mustafa Efendi atanır. Defterdeki son hekimler Yusuf Efendi'nin oğulları Hafız Emin ile Seyid Mehmed Efendi'dir. Yardımcıların adları da kayıtlıdır. Aynı defterde herkesin görevi ve maaşı yazılıdır ve personel arasında büyük bir ücret farkı görülmez. Medrese reisliğine 1693, 1708, 1747, 1800, 1809 ve 1815 tarihlerinde atamalar yapıldığına göre medrese ve şifahane en azından XIX. yüzyılın başına kadar çalışmıştır.

Tanzimat'tan sonra yapı eski işlevini yitirir. Bir bölümü ipek kozacılarının, ardından kerestecilerin ve Amasyalı esnafın deposu olarak kullanılmış, terk edilen yapı harap olmuştur. Bir kaynak ise yapının Cumhuriyet'in ilanına yakın bir zamana kadar tıbbi amaçla kullanıldığını yazar; bu ifade Tanzimat sonrası depo kullanımıyla bağdaşmadığından, kayıtlar arasındaki bu fark çözülmemiş bir noktadır.

Onarımlar ve Müze

Yapı, 1939'daki Erzincan depreminde ağır hasar görmüştür. 1945'te dış cephesi onarılmış, Prof. Canda'nın aktardığı bilgiye göre Ali Saim Ülgen'in yönetiminde 1948-1951 yıllarında da onarım yapılmıştır. En kapsamlı restorasyon 1992'de başlamış, 1997'de tamamlanmıştır. Yapı bu tarihten itibaren, 1999'dan sonra olduğunu yazan kaynaklarla birlikte, Amasya Belediyesi Konservatuvarı olarak kullanılmıştır. Bir kaynak, konservatuvarda haftanın iki günü Sanat Müziği ve Halk Müziği konserleri verildiğini, avlunun gün boyu kenar odalardaki çalışmalardan yükselen insan ve saz sesleriyle dolduğunu aktarır. Odalardan biri Türk Müziği Sazları Müzesi olarak düzenlenmiştir.

2011'den itibaren yapı müzeye dönüştürülmüş ve Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi adını almıştır; müze Amasya Belediyesi tarafından işletilir. Müzede Sabuncuoğlu'nun Cerrâhiyye-i İlhâniyye'deki çizimlerinden yola çıkılarak yapılan, on ayrı dalda tıp ve cerrahi aletlerinin sergilendiği Sabuncuoğlu Salonu, cerrahi operasyonların ve tedavilerin canlandırıldığı Sabuncuoğlu Kliniği ile müzikoterapide kullanılan çalgıların ve Türk müziği makamlarının tanıtıldığı Müzik Tedavi Salonu bulunur. Cam fanuslarda, Sabuncuoğlu'nun kullandığı aletlerin 172 adet tıpkı kopyası sergilenir. Çevrede, faydalı bitkilerin bulunduğu bir bahçe vardır. Amasya'da, 19 Ocak 2004'te açılan Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi de aynı hekimin adını taşır.

Kronoloji

1308: Taç kapı kitabesine göre İlhanlı hükümdarı Olcaytu Mehmed Han ile İldüş (Yıldız) Hatun adına, Anber bin Abdullah'ın yaptırdığı darüşşifanın inşasına başlanır (708 H.).

1309: Yapı tamamlanır.

1312: Günümüze ulaşmayan vakfiye düzenlenir (712 H.).

1386 (yaklaşık): Hekim ve cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin Amasya'da doğar.

1444: Sabuncuoğlu, Akrâbâzîn tercümesini tamamlar.

1465: Cerrâhiyye-i İlhâniyye yazılır ve Fâtih Sultan Mehmed'e sunulur.

1468: Mücerrebnâme tamamlanır.

1693-1815: Vakıf defterinde hekim ve medrese reisi atamaları kayıtlıdır.

1939: Erzincan depreminde yapı ağır hasar görür.

1945: Dış cephesi onarılır.

1992-1997: Kapsamlı restorasyon yapılır; yapı Belediye Konservatuvarı olarak kullanılır.

2011: Yapı Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi adıyla müzeye dönüştürülür.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar