Amasya'nın İlhanlı çağından bugüne ulaşan en görkemli eseri, halk arasında Bimarhane, eski kayıtlarda ise çoğu zaman Tımarhane diye anılan Darüşşifa'dır. Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kenarında, Yakutiye Mahallesi'nin önünde duran bu taş yapının kapısında okunan ad, bir hükümdarın ya da büyük bir emirin adı olmaktan çok, kitabenin kendi deyişiyle "zayıf kul" Anber bin Abdullah'ın adıdır. Saray hizmetinden yetişmiş bu adam hakkında bildiklerimiz birkaç satırlık bir yazıttan ve yüzyıllar sonra tutulmuş vakıf defterlerinden ibarettir. Yine de bu birkaç satır, mütevazı bir konumdan gelen bir insanın adını ilim ve merhamet yoluyla nasıl yaşatabildiğinin, bir şifa yurdunun da yüzyıllar boyunca hangi mali ve hukuki temele dayanarak ayakta kaldığının çarpıcı bir örneğini sunar. Aşağıdaki satırlar yapının banisi Anber'i, inşada adı geçen öteki kişileri ve Darüşşifa'yı altı yüz yıl boyunca yaşatan vakfı konu alır.
Anber bin Abdullah Kimdir
Anber bin Abdullah, İlhanlı hükümdarı Sultan Olcaytu Muhammed Han'ın eşi İlduş Hatun'un hizmetinde bulunan bir kişiydi. Hatunun adı kaynaklarda İlduş, İldüş, İlduz, Yıldız ya da kitabedeki biçimiyle İl-Düzmiş olarak farklı okunur. Gönül Cantay'ın İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi Anber'i açıkça hatunun kölesi diye tanıtır; Hüseyin Hüsameddin ise ondan "Anber Ağa" diye söz eder. Babasının adının Abdullah olarak kaydedilmesi, onun sonradan İslam'a girmiş bir kul kökenine işaret eder. Ortaçağ İslam dünyasında babası Müslüman olmayan ya da bilinmeyen kişilere "Abdullah oğlu" denmesi yaygın bir usuldü ve bu durum dönemin saray çevresinde sıkça rastlanan bir tabloydu. Nereden geldiği, kaç yaşında saraya alındığı, ne zaman azat edildiği ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir; elimizdeki hiçbir belge bu sorulara cevap vermez.
Bilinen şey, Anber'in sahip olduğu imkânları kalıcı bir hayır eseri kurmak için kullandığıdır. Anber, hatununun himayesini ve kendi imkânlarını bir hastane inşasına yöneltmiştir. Bu tercih, onu tarihin sıradan bir hizmetkârı olmaktan çıkarıp bir medeniyet eserinin banisi mertebesine yükseltti. Kimi araştırmalarda yapının "Prenses Yıldız Hatun'un isteği üzerine" yapıldığı, yani asıl iradenin hatuna ait olduğu, Anber'in ise bu iradeyi yerine getiren kişi olduğu belirtilir. Yerel bir anlatıya göre de Olcaytu Han ile eşi Amasya'ya geldiklerinde yapının inşasını Anber'e ve Anadolu emirine buyurmuşlardır. Hükümdarın Amasya'ya bu vesileyle geldiğini gösteren çağdaş bir belge bulunmadığından bu anlatı rivayet olarak kalır. Bugün akademik yazında yapının "Anber bin Abdullah Darüşşifası" diye anılması, kitabede adı geçen kişiler içinde banilik sıfatının ona verildiğini gösterir.
İnşa Kitabesi ve 1308-1309 Tarihi
Amasya Darüşşifası, on dördüncü yüzyılın hemen başında, hicri 708, yani miladi 1308-1309 yıllarında inşa edildi. Bu tarih ve banilerin adı, taç kapının nişini üç yönden tek satır hâlinde dolanan Arapça kitabeden öğrenilir. Hüsameddin'in kitabında yayımlanan okumaya göre yazıtın anlamı kabaca şöyledir: Yüce sultan, ulu hakan, dinin ve dünyanın yardımcısı Olcaytu Muhammed Han'ın saltanat günlerinde ve yüce hatun, melikelerin büyüğü İlduş Hatun'un izzet günlerinde Allah, zayıf kul Abdullah oğlu Anber'i bu mübarek darüşşifanın imarına muvaffak kılmıştır; Allah ondan kabul etsin, yedi yüz sekiz yılında. Yazıtın Türkçeye aktarımında küçük farklar vardır. Bir tercümede Allah'ın muvaffak kıldığı kişi Olcaytu olarak gösterilir ve Anber'in adı en sonda, duayla birlikte yer alır; başka bir tercümede ise inşayı tamamlamaya muvaffak kılınan kişi doğrudan Anber'dir. Her iki okumada da değişmeyen nokta, hükümdarla hatunun adlarının devrin tarihini, Anber'in adının ise yapının sahibini bildirmesidir.
Kitabenin dikkat çeken bir yanı, Olcaytu'nun eşinden "melike" diye söz etmesidir. Anadolu'da İlhanlı sultanlarının adını taşıyan on dört yapı ve on altı kitabe tespit edilmiştir; bu kitabeleri inceleyen araştırmacılar, İl-Düzmiş Hatun'un melike sıfatıyla anılmasına ayrıca önem verir. Benzer bir uygulama birkaç yıl sonra, 1310'da Erzurum'da görülür: Yakutiye Medresesi'nin taç kapısındaki kitabe, yapıyı Gazan Han ile eşi Bolugan Hatun'un yardımlarıyla Cemaleddin Hoca Yakut'un yaptırdığını bildirir. İki yazıt yan yana konduğunda ortak bir düzen belirir. Hükümdar ve hatun adları yapının üzerinde himaye eden taraf olarak yer alır, işi fiilen üstlenen ise onların hizmetindeki bir kişidir. Olcaytu'nun adı Anadolu'da başka yapılarda da geçer; Tokat'taki Şeyh Şehabeddin Çeşmesi'nin günümüze ulaşmayan 1305 tarihli kitabesi bunlardan biridir.
Yapının mimarı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Kitabede usta adı geçmez, vakıf belgeleri de bu konuda sessizdir. Darüşşifanın yalnız akıl hastalarına ayrıldığı yolundaki yaygın kanaat, yapının halk arasında bimarhane ya da tımarhane diye tanınmasından doğmuştur. Oysa kitabe onu açıkça darüşşifa, yani genel anlamda bir hastane olarak tanımlar ve yapı başlangıçta olduğu gibi sonraları da uzun süre bir tıp kurumu olarak çalışmıştır.
Anadolu Emiri Ahmed Bey ve Okuma Tartışması
İnşaya Anadolu emiri Ahmed Bey'in de katkısı olduğu kaydedilir ve İslâm Ansiklopedisi yapıyı Anber ile birlikte bu emirin yaptırdığını yazar. Bu bilginin kaynağı, Hüsameddin'in taç kapının yanında, doğu sütununun üzerinde iri harflerle okuduğu "ve emir-i Anatoli Ahmed" ibaresidir. Hüsameddin bu Ahmed'i, Selçuklu sultanı II. Mesud'un veziri olan ve 1304'te sultanın ölümü üzerine Olcaytu tarafından Anadolu eyaleti valiliğine getirilen Şemseddin Ahmed Bey ile bir tutar. Esbak çavuşbaşı Seyfeddin Alakuş Bey'in oğlu olan bu emir, kaynaklarda "Türk Ahmed Bey" ve "Şems Ahmed el-Lakuşi" diye de anılır. Hüsameddin'e göre 708 tarihli yazıtta adının bulunması, onun o yıllarda Anadolu valiliğinde olduğunu doğrulayan bir kanıttır.
Bu okuma sonradan tartışma konusu olmuştur. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 1927'de yayımladığı kitabe incelemesinde, Hüsameddin'in sıkışık yazılmış birkaç kelimeyi "ve emir-i Anatoli Ahmed" şeklinde hatalı okuduğunu, onun verdiği bazı başka adlara da inşa kitabesinde rastlamadığını belirtir. Buna karşılık sonraki ansiklopedi ve rehber yayınları Ahmed Bey'in adını yapının banileri arasında anmayı sürdürmüştür. Bugün elde bulunan bilgilerle Ahmed Bey'in inşaya ne ölçüde katıldığı kesinlik kazanmış değildir. Kesin olan, Anber'in adının ana kitabede açıkça okunduğu, emirin adının ise tartışmalı bir ek yazıta dayandığıdır.
Hüsameddin, kapının iki yanında dikdörtgen birer taş üzerinde iki küçük yazıt daha bulunduğunu, bunların ancak kısmen okunabildiğini kaydeder. Güneydeki taşta "Ala'ü'd-devle ve'd-din Ali", kuzeydeki taşta ise "İbnü'l-merhum el-mağfur leh Mehmed" ibarelerine benzeyen yazılar seçilebilmiştir. Bu iki parçada okunabilen adlar, yapının vakfını düzenlediği düşünülen Alaeddin Ali ile babası İzzeddin Mehmed'in adlarına uymaktadır ve aşağıda anlatılacak vakıf meselesinde dikkate değer bir ipucu sayılabilir.
1312 Tarihli Vakfiye
Bir darüşşifanın ayakta kalması, inşasından çok, onu yaşatacak gelirin sağlanmasına bağlıydı. Selçuklu ve İlhanlı Anadolusu'nda hastaneler devlet bütçesinden beslenmez, kurucularının vakfettiği mülklerin gelirleriyle yürütülürdü. Banisi ya da onun adına hareket eden bir hayır sahibi, köy, tarla, bağ, dükkân, hamam gibi gelir getiren mülkleri vakfeder, bu gelirlerin nasıl harcanacağını da mahkeme önünde tescil edilen bir vakfiyeyle belirlerdi. Vakfiyede hekimin, hastabakıcıların ve öteki görevlilerin alacağı ücret, günlük ilaç ve mutfak masrafı, yapının bakım ve onarımı tek tek yazılırdı. Böylece hastalar, hiçbir karşılık ödemeden tedavi edilebiliyordu. Bu düzen, İslam medeniyetinin hayır ve merhamet anlayışının kurumsal bir ifadesiydi ve Amasya Darüşşifası da aynı düzen içinde kurulmuştur.
Amasya Darüşşifası'nın vakfiyesinin hicri 712, yani miladi 1312 yılında düzenlendiği bilinmektedir. Belgenin aslı günümüze ulaşmamıştır ve Hüsameddin'in deyişiyle "vakfiyesi zayi edilmiştir". Kaydının bilinmesi bile, bu şifa yurdunun inşasından yalnızca dört yıl sonra sağlam bir hukuki ve mali zemine oturtulduğunu gösterir. Vakıf gelirleri, hekimlerin, hastabakıcıların ve diğer görevlilerin geçimini, ilaçların teminini ve yapının bakımını güvence altına alıyordu. Vakfiyenin kaybı, hangi köylerin ya da hangi dükkânların bu hastaneye bağlandığını bugün kesin olarak bilmemizi engeller. Bilinenler, vakfın sonraki yüzyıllarda tutulan defterlerinden ve şer'iyye sicillerinden geriye doğru çıkarılan bilgilerdir.
Vakfı Kim Düzenledi
Yaygın anlatı, Darüşşifa'nın işlevini sürdürebilmesi için vakfı Anber bin Abdullah'ın kurduğunu kabul eder. Ne var ki eski kayıtlar bu konuda farklı bir ad verir. Hüsameddin, eski defterlerde yapının genellikle "Darü'ş-şifa-i el-merhum Alaeddin", şer'iyye sicillerinde ise "Darü'ş-şifa-i el-merhum Alaeddin Ali", "Darü'ş-şifa-i el-merhum Pervane Bey" ve "Darü'ş-şifa-i Pervane" diye kaydedildiğini belirtir. Amasya'da son Selçuklu sultanı II. Mesud'un pervanesi olan İzzeddin Mehmed bin Kutbeddin Osman'ın oğulları arasında Alaeddin Ali Pervane, Nasıreddin Ahmed Pervane ve Esededdin Cafer'in bulunduğunu hatırlatan Hüsameddin, bundan şu sonucu çıkarır: Darüşşifayı yaptıran Anber Ağa ile Ahmed Bey, vakıflarını düzenlemeden ölmüşler, vakfiyeyi sonradan Alaeddin Ali Pervane Bey tanzim etmiştir ve yapı bu yüzden onun adına nispet edilmiştir. Hüsameddin bu sonucu bir ihtimal olarak sunar, ancak kapının yanındaki taşta okunan "Ala'ü'd-devle ve'd-din Ali" ibaresi bu görüşü destekler niteliktedir.
Alaeddin Ali Pervane, Amasya'nın on dördüncü yüzyıl başındaki yönetiminde önemli bir yer tutan bir emirdi. Hüsameddin onu 1305 yılında Amasya'nın candarı, yani şehrin asayişinden sorumlu komutanı olarak gösterir. Aynı kişi 714 (1314) dolaylarında Amasya'nın ilk Mevlevihanesini yaptırmış ve vakfını düzenlemiştir; Mevlevihanenin şer'iyye sicillerinde "Mevlevihane-i Merhum Alaeddin Pervane Bey" diye geçtiği, kaybolan vakfiyesinin içeriğinin ise sonradan şahitlerle ispat edilerek onun adına tescil edildiği bilinir. Bir emirin aynı yıllarda hem bir Mevlevihane hem de bir hastane vakfını düzenlemesi şaşırtıcı değildir. Hüsameddin'e göre Alaeddin Ali, babası İzzeddin Mehmed Pervane ve kardeşi Nasıreddin Ahmed ile birlikte Pervane Bey Camii'nin doğusundaki Pervaneler Türbesi'nde gömülüdür. Kimi yerel yazarlar Alaeddin Ali'nin İlduş Hatun'un kardeşi olduğunu da ileri sürer; bu akrabalığı doğrulayan bir belgeye rastlanmamıştır.
"Sultan Alaeddin" Yanılgısı
Vakıf defterlerinde dikkat çeken bir hata vardır. Bazı kayıtlarda darüşşifayı kuranın "Sultan Alaeddin" olduğu yazılıdır. Bu ifade zamanla yapının bir Selçuklu sultanı tarafından yaptırıldığı yolunda bir kanaate yol açmıştır. Hüsameddin bu ihtimali tarih bakımından imkânsız bulur: Son Selçuklu sultanlarından sayılan III. Alaeddin Keykubad, darüşşifanın inşasından önce ölmüştü ve aynı yüzyılda Anadolu'da "Sultan Alaeddin" adıyla bilinen başka bir hükümdar yoktur. Ona göre defterlerdeki "Sultan Alaeddin" ibaresi, vakfiyeyi düzenleyen Alaeddin Ali Pervane'nin lakabının sonradan bir sultan unvanıyla karıştırılmasından doğmuştur. Böylece aynı yapı, kapısında Anber'in, defterlerinde Alaeddin'in adını taşıyan iki ayrı hafızaya sahip olmuştur.
Yapının kökeni hakkında başka yanlış görüşler de ileri sürülmüştür. Mehmed Rifat Efendi, Lugat-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye'de burasının önceleri bir puthane olduğunu, sonradan hastaneye çevrildiğini yazmış; Mustafa Vazıh Efendi ise yapıyı Muineddin Süleyman Pervane'ye bağlamıştır. Hüsameddin her iki yazarın da kapı üzerindeki Arapça kitabeyi okumadığını söyler. Puthane iddiasına karşı da Amasya'daki eski çağ kalıntılarının altı yedi metre toprak altında kaldığını, darüşşifanın ise bir metre bile gömülmeden yer üstünde durduğunu hatırlatır.
Vakfın İşleyişi ve Görevliler
Vakfiyenin aslı kaybolmuş olsa da vakfın yüzyıllar boyunca çalıştığına dair bilgiler çoktur. Hüsameddin, yakın zamana kadar darüşşifanın vakıflarının ve görevlilerinin bilindiğini yazar ve bu görevlileri tek tek sayar: mütevelli, kâtipler, cabiler, zencirciler, kapıcılar, tabip, şakirtler, eczacı, çamaşırcı, aşçı ve noktacı. Bu liste, vakfın yalnızca hekime ücret ödeyen bir fon olmadığını, mülklerin yönetiminden gelirlerin toplanmasına, ilacın hazırlanmasından hastaların yemeğine ve çamaşırına kadar bütün bir kurumu ayakta tuttuğunu gösterir. Şakirtlerin, yani öğrencilerin varlığı ise darüşşifanın aynı zamanda hekim yetiştirilen bir tıp medresesi olarak çalıştığını doğrular.
Vakıf yönetiminde görev alanlar arasında şehrin ileri gelen ulemasından kişiler de vardı. Hüsameddin, on sekizinci yüzyılda Amasya müftülüğüne yükselen ulemadan birinin bir süre "Tımarhane vakfı kâtibi" olarak çalıştığını kaydeder. Vakfın gelirleri yalnızca hekimlere gitmiyordu. Şamlar Şeyhi diye tanınan Halveti şeyhi Salih Efendi, nefesinin akıl hastalarına şifa verdiğine inanıldığı için "Darüşşifa Şeyhi" unvanıyla anılmış, kimseden bir şey kabul etmeyip Ayas Ağa ve Tımarhane vakıflarından kendisine bağlanan gündelikle yetinmiştir. Onun zamanında darüşşifanın tabibi Hekimzade Mahmud Çelebi idi ve ikisinin hastaları "maddi ve manevi" olarak birlikte tedavi ettiği anlatılır. Salih Efendi 1078 (1668) yılının zilhicce ayında öldüğünde (Hüsameddin eserinin başka bir yerinde 1076 dolaylarını verir) darüşşifanın içinde, doğu tarafının güney köşesindeki hücresine gömüldü. Yapının içindeki bu mezar sonraları "Tımarhane Evliyası Türbesi" adıyla bilinmiştir.
Vakıf Defterindeki Hekimler
Vakfa ait bir defterde hastane çalışanları ve aldıkları ücretler kayıtlıdır. Bu defterden öğrenildiğine göre 1693'e kadar darüşşifanın hekimi Ahter-i Bali idi. 1693'te Tabib Kostuce göreve geldi, 1708'de Esarbali tayin edildi; onun azlinden sonra İstanbul'da tıp eğitimi görmüş olan Hacı Mahmud Efendi atandı. Hacı Mahmud Efendi'nin İsmail ve İbrahim adlı oğulları da hekimdi ve İsmail Efendi Amasya'da çok tanınan bir hekim olmakla birlikte bu hastanede çalışmamıştı. 1731'de İsmail Efendi'nin iki oğlu darüşşifada hekimlik yapmaya başladı, 1747'de ikisi de görevden alındı ve yerlerine Mehmed Halife getirildi. 1751'de Mehmed Halife'nin ölümüyle Abdullah Efendi, 1758'de onun ölümüyle de oğlu Mustafa Efendi hekim oldu.
Defter, hekimliğin bazı ailelerde kuşaktan kuşağa geçtiğini gösterir; ancak üç kuşak boyunca hekim çıkaran aileler pek azdır ve bunlardan biri Mustafa Efendi'nin ailesidir. Mustafa Efendi'nin oğlu olan ikinci Mustafa Efendi henüz sağken makamını oğluna devretmiştir. Daha sonra Mustafa bin Ebubekir göreve gelmiş, hekim listesinde Mustafa Efendi'nin oğlu Ömer Efendi de yer almıştır. Defterin kaydettiği son hekimler Yusuf Efendi'nin oğulları Hafız Emin ve Seyyid Mehmed Efendilerdir. Aynı defter yardımcıları da sırasıyla verir: 1693'te Mustafa bin Hüseyin, ardından Ahmed bin Mustafa, sonra Mustafa Efendi'nin oğulları Mustafa ve Mehmed Efendiler; 1762'de Ahmed Efendi, ardından oğlu Mehmed Efendi ve onun ölümü üzerine başka bir Mustafa bin Ebubekir. Defterde herkesin görevi ve ücreti ayrı ayrı yazılıdır ve görevliler arasında büyük gelir farkları bulunmadığı dikkati çeker.
Şifa Yurdunun Yapısı
Darüşşifa, dıştan dışa 33,60 × 25,60 metre ölçüsünde bir alana, uzun ekseni doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş anıtsal bir yapıdır. Dikdörtgen bir avlunun iki yanında sıralanan revaklar ve bunların gerisindeki odalar, giriş eyvanı ile karşısındaki ana eyvanla birlikte avlulu, iki eyvanlı bir plan oluşturur. Revaklar zar, mukarnaslı ve profilli olmak üzere çeşitli başlıklar taşıyan taş sütunlara oturan sivri kemerlerden oluşur, gerisindeki uzun salonlar ise tuğla kemerlerle desteklenen beşik tonozlarla örtülüdür. Hüsameddin içerisini, kuzey, güney ve doğu taraflarında üçer büyük hücre ve kapının iki yanında birer hücre bulunan, önleri taş sütunlu, ortası açık bir eski medrese görünümünde tarif eder.
Yapının en gösterişli yüzü caddeye bakan batı cephesidir. Muntazam kesme taştan örülen bu cephenin ortasında, cepheden üçte bir oranında yüksek ve taşkın taç kapı yükselir; iki yanında büyük birer pencere, köşelerde de silindirik kuleler simetrik bir düzen kurar. Taç kapının taş işçiliği, dönemin Selçuklu ve İlhanlı sanat geleneğinin olgun bir örneğidir. Kapı kemerinin kilit taşında bağdaş kurmuş bir insan figürü işlenmiştir ve bu figür Anadolu'daki öteki darüşşifalarda görülmeyen bir ayrıntıdır. Hüsameddin cephedeki kabartma çiçekleri Selçuklu güzel sanat eserlerine benzetir. Yapı, hem sağlam mimarisi hem de taş işçiliğiyle, bir hizmetkârın bıraktığı eserin ne denli görkemli olabileceğini gösterir.
Müzikle Şifa ve Tıp Tarihi
Amasya Bimarhanesi, bir hastane olmanın yanında çağının ileri tıp anlayışının uygulandığı bir merkezdi. Burada akıl ve ruh hastalarının su sesi ve musiki ile tedavi edildiği rivayet edilir ve kimi yazarlar onu bu yöntemin uygulandığı ilk yerlerden biri sayar. Bu yöntem, Divriği'deki Turan Melik Darüşşifası gibi Anadolu'nun öteki şifahanelerinde de anılır. Darüşşifa, aynı zamanda bugünkü hastanesi olan tıp fakültelerine benzer biçimde çalışıyordu: Bir yandan öğrencilere tıp bilgisi veriliyor, öte yandan hastalar tedavi ediliyordu.
Hüsameddin, darüşşifanın ilk tabibinin Reşideddin Lokman bin Hasan el-Harezmi olduğunu yazar. Hicri 727 yılı dolaylarında yaşamış olan bu hekimin şehrin güneyindeki yaylada mülkü bulunduğu için yaylaya, dağa ve suya "Lokman Yaylası", "Lokman Dağı" ve "Lokman Suyu" denmiştir. Halk sonraları yayladaki büyük mezarı efsanevi Lokman Hekim'e bağlamış, Hüsameddin ise bu Lokman'ın gerçek bir kişi, darüşşifanın hekimi olduğunu belirtmiştir. Aynı kaynak, sonraki dönemlerde burada ün kazanan hekimler arasında Bedreddin Mahmud Çelebi ile Nefiseddin Mehmed Çelebi'yi de sayar.
Yapının en tanınmış hekimi Sabuncuoğlu Şerefeddin'dir. Cerrahiyye-i İlhaniyye'nin yazarı olan bu hekimin darüşşifada hekimlik ve cerrahlık yaptığı, kendi eseri Mücerrebname'den öğrenilmektedir. Sabuncuoğlu burada on dört yıl kadar görev yapmış ve 1465'te tamamladığı resimli cerrahi eserini yazmıştır; eser cerrahi aletleri ve ameliyat sahnelerini gösteren minyatürleriyle tıp tarihinde ayrı bir yer tutar. Darüşşifada yetişen öteki hekimler arasında 1488'de ölen Şükrullah ile 1516 tarihiyle anılan Halimi, 1561 tarihiyle anılan Merzifonlu Atufi ve Mehmed bin Lütfullah sayılır. Böylece Anber'in kurduğu yapı, sonraki kuşakların tıp ustalarına da yuva oldu.
Osmanlı Döneminden Günümüze
Bimarhane, Amasya Osmanlıların eline geçtikten sonra da aynı amaçla kullanıldı. Evliya Çelebi onu "Mehmed Paşa Hanı'na yakın tımarhane-i azam, çok eski bir binadır" diye anar. Yapının güneyinde Yakut Paşa 1413'te bir zaviye, bir mescit ve bir darüzziyafe yaptırmış, karşısına da 1818'de Aşçızade Hacı Mehmed Ağa ahşap Çöplüce Medresesi'ni kurmuştu. Darüşşifanın çevresi böylece mahallenin dinî ve hayrî yapılarıyla çevrili bir merkez hâline gelmiştir. Kurum, Tanzimat'tan sonra eski işlevini yavaş yavaş yitirdi. Bina önce ipek kozacılarının, sonra kerestecilerin deposu oldu; Hüsameddin yirminci yüzyılın başında onun kerestecilere depo olarak kullanıldığını yazar.
1939 depreminde ağır hasar gören bina, 1945'te kısmen onarıldı. 1992'de başlayan restorasyon 1997'de tamamlandı ve yapı bir süre Amasya Belediyesi Konservatuvarı olarak kullanıldı. 2011'den bu yana Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak hizmet vermektedir. Müzede Sabuncuoğlu'nun eserindeki çizimlerden yola çıkılarak yeniden yapılan cerrahi aletler, tedavi sahnelerinin canlandırmaları ve müzikle tedavide kullanılan çalgılarla makamlar hakkında bilgiler sergilenir. Kayseri'deki Gevher Nesibe Darüşşifası ile birlikte, özgün işlevini hatırlatacak biçimde tıp tarihi müzesine dönüştürülmüş az sayıdaki ortaçağ hastanesinden biridir.
Adını Yaşatan Miras
Anber bin Abdullah bir hükümdar ya da büyük bir emir olmadığı hâlde bıraktığı eser, pek çok hükümdarın eserinden daha uzun ömürlü oldu. Vakfiyesi kaybolmuş, vakfı başka bir emirin adıyla anılmış, kendisi de defterlerde zamanla unutulmuştur. Buna karşılık taç kapıdaki kitabe yedi yüz yılı aşkın bir süredir adını taşımaktadır ve bugün yapıyı inceleyen araştırmacılar onu yeniden "Anber bin Abdullah Darüşşifası" diye anmaktadır. Saray hizmetinden gelen bir adamın hatununun himayesiyle kurduğu bu hastane, kurucusunun toplumsal konumundan bağımsız olarak bir hayır eserinin nasıl yaşayabileceğinin Amasya'daki en güzel örneklerinden biridir.
Kronoloji
1304: Selçuklu sultanı II. Mesud ölür; Olcaytu, Şemseddin Ahmed Bey'i Anadolu eyaleti valiliğine getirir (Hüsameddin'e göre).
1305: Alaeddin Ali Pervane Bey Amasya'nın candarıdır.
1308-1309 (H. 708): Anber bin Abdullah, Olcaytu ve İlduş Hatun devrinde darüşşifanın inşasını tamamlar; kitabe bu tarihi taşır.
1312 (H. 712): Darüşşifanın günümüze ulaşmayan vakfiyesi düzenlenir.
1314 (H. 714): Alaeddin Ali Pervane Bey Amasya Mevlevihanesi'ni yaptırır ve vakfını düzenler.
1327 dolayı (H. 727): Darüşşifanın ilk tabibi sayılan Reşideddin Lokman el-Harezmi'nin yaşadığı dönem.
1465: Sabuncuoğlu Şerefeddin, darüşşifada çalıştığı yıllarda cerrahi eserini tamamlar.
1668 (H. 1078): Darüşşifa Şeyhi Salih Efendi ölür ve yapının içine gömülür.
1693: Vakıf defterine göre Ahter-i Bali'nin ardından Tabib Kostuce hekim olur.
1708-1762: Vakıf defterinde Esarbali, Hacı Mahmud Efendi, Mehmed Halife, Abdullah Efendi ve Mustafa Efendi gibi hekimlerin göreve gelişi kayıtlıdır.
1939: Deprem yapıya ağır hasar verir.
1945: Kısmi onarım yapılır.
1992-1997: Kapsamlı restorasyon; ardından yapı belediye konservatuvarı olarak kullanılır.
2011: Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak açılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1, s. 171-175 (Yâkûtiye Mahallesi ve Dârü'ş-şifâ bahsi) ile c. 2 ve c. 9 ilgili bölümler. amasya.gov.tr
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kitabeler, 1927, s. 102 (Amasya Dârüşşifâsı kitabesinin okunuşu).
- Amasya yerel tarih derlemesi, "Bimarhane" (Evliya Çelebi aktarımı, vakıf defterindeki hekim ve yardımcı listesi).
Akademik çalışmalar
- "Anadolu Mimarisinde İlhanlı Hükümdarlarının İzleri", DergiPark makalesi (kitabeler ve banilik üzerine).
- A. Sarı ve S. Zabun, Anadolu darüşşifaları üzerine makale, Uluslararası Sağlık Yönetimi ve Stratejileri Araştırma Dergisi.
Resmî kaynaklar
- Amasya Valiliği, "Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi" tanıtımı.
Diğer kaynaklar
- Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 5-6. islamansiklopedisi.org.tr
- "Amasya", Türkiye Maarif Ansiklopedisi.
Çevrimiçi kaynaklar









