Anadolu Selçuklu Devleti, fethettiği ya da Dânişmendlilerden devraldığı şehirleri merkezî bir düzen içinde yönetmek için sağlam bir idari yapı kurmuştu. Bu yapının en önemli halkalarından biri, sultan adına şehirleri idare eden valilerdi. Amasya, Yeşilırmak vadisinde Samsun'u İç Anadolu'ya bağlayan yolları denetleyen kalesi, bereketli toprakları ve kalabalık nüfusuyla bu görevin en güvenilir ve seçkin devlet adamlarına verildiği şehirlerden biriydi. Orta çağ kaynaklarında "Dârü'l-izz", yani izzet ve şeref yurdu diye anılan şehir, on üçüncü yüzyıl Selçuklu Türkiyesi'nin büyük ve gelişmiş kentleri arasında sayılıyordu. Selçuklu çağında Amasya'nın kaderi büyük ölçüde onu yöneten emirlerin dirayetiyle şekillendi.

Bu valilerin adları bugün çoğunlukla bıraktıkları yapılar sayesinde biliniyor. Halîfet Gazi'nin medresesi ve türbesi, Hacı Nureddin Tuğrak'ın mescidi, Necmeddin Ferruh'un Burmalı Minare Camii ve Seyfeddin Torumtay'ın Gökmedrese'si, şehrin Selçuklu dönemi idarecilerini taşın üzerine yazılmış kitabelerle tanıtır. Kitabelerin, vakfiyelerin ve İbn Bîbî ile Aksarâyî gibi çağdaş tarihçilerin verdiği bilgiler, yirminci yüzyılın başında Amasya tarihini yazan Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddin'in derlemeleriyle birleştiğinde, Amasya'yı yaklaşık bir buçuk asır boyunca yöneten devlet adamlarının oldukça ayrıntılı bir portresi ortaya çıkar.

Selçuklu Taşra Teşkilatında Vali

Selçuklu taşra idaresinde şehirler, çoğunlukla melik, emir ya da subaşı unvanlarını taşıyan yöneticilere emanet edilirdi. Melik unvanı, sultanın oğullarına ve hanedan mensuplarına verilen idarelerde kullanılırdı. Emir ve subaşı ise sultanın tayin ettiği, kökeni hanedan dışından gelen devlet adamlarını gösterirdi. Bu kişiler hem askerî hem de sivil yetkilerle donatılmış, sultanın otoritesini şehirde temsil etmişlerdir. Amasya gibi hudut ve geçit şehirlerinde vali, aynı zamanda bir kale kumandanı, bir asayiş sağlayıcısı ve bir imar öncüsü rolünü üstlenirdi. Bu çok yönlü sorumluluk, göreve getirilen kişilerin devlete bağlılığı kadar kişisel kabiliyetini de gerekli kılıyordu.

Subaşılık Makamı

Eski Türkçede "sü" kelimesi ordu anlamına gelir; subaşı da başlangıçta ordu kumandanı demektir. Anadolu Selçuklularında subaşılar devletin seçkin görevlileri arasında yer alır, bir şehrin fethinden sonra hem o şehrin idaresiyle hem de savunmasıyla görevlendirilirdi. Tayin, sultanın verdiği bir menşurla, yani yazılı bir beratla gerçekleşirdi. Kaynaklara göre iyi bir subaşının ayırt edici nitelikleri adaletli olmak, örfe riayet etmek, kalem ile kılıcı, ilim ile hikmeti birlikte taşımaktı. Sancaklara sancak subaşısı, kazalara toprak subaşısı, köylere köy subaşısı atanır; bunların her birine geçimleri için iktâ tahsis edilirdi. Sefer ilan edildiğinde subaşılar emirleri altındaki kuvvetlerle orduya katılırdı. Amasya'nın Selçuklu dönemindeki yöneticileri kaynaklarda kimi zaman vali, kimi zaman subaşı, kimi zaman da emir diye geçer; bu unvanlar aynı makamı farklı yönlerinden anlatır.

İktâ ve Valinin Geliri

Valinin kudreti, büyük ölçüde iktâ düzenine dayanıyordu. Sultan, devlete ait toprakların vergi gelirini askerî hizmet karşılığında emirlerine bırakır, bu tahsisler divan defterlerine kaydedilir ve her yeni sultan tahta çıktığında menşurlar yenilenirdi. İbn Bîbî'nin aktardığı bir menşura göre iktâ sahibi, topraklarda yaşayan köylünün vergi, hak ve yükümlülüklerinde değişiklik yapamaz, çiftçiden "bir kuş kanadı kadar" fazlasını isteyemezdi. Amasya bazen doğrudan bir emirin iktâsı olarak verilir, bazen de sultan adına atanmış bir valinin idaresine bırakılırdı. Seyfeddin Torumtay'ın son yıllarında Amasya'nın onun iktâsı olduğu kaydedilir; şehre yaptırdığı yapıları besleyen gelirlerin önemli bir kısmı da bu düzenden geliyordu.

Kadı, Dizdar ve Şehrin Öteki Görevlileri

Vali şehirde yalnız değildi. Şer'î davalara bakan kadı, kalenin muhafazasından sorumlu dizdar ve vergilerin toplanmasıyla uğraşan görevliler, idarenin öteki ayaklarını oluşturuyordu. Amasya'da kadılık makamı, şehrin siyasi hayatında çoğu zaman validen geri kalmayan bir ağırlığa sahipti. Hacı Nureddin Tuğrak'ın amcası Evhadeddin Mahmud el-Kimârî bir dönem Amasya kadılığı yapmış, sonra Konya'ya gitmişti. Babaî İsyanı'nın ardından kadılığa getirilen Fahreddin Ali ise Kösedağ bozgunundan sonra Moğollarla barış yapmak üzere yola çıkan heyette yer alacaktı. Dizdarlık da yüksek mevkilere açılan bir basamaktı: Seyfeddin Torumtay, valiliğe yükselmeden önce Amasya kalesinin komutanıydı.

Dânişmendlilerden Selçuklulara Geçiş

Amasya'da Türk hâkimiyeti, Malazgirt'ten sonra Dânişmend Gümüştegin Ahmed Gazi'nin fetihleriyle başladı; Ahmed Gazi'nin komutanlarından İltekin Gazi'nin şehri 1075'te Bizans'tan aldığı kaydedilir. 1101'de Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile Ahmed Gazi'nin birleşik kuvvetleri, doğuya ilerleyen kalabalık bir Haçlı ordusunu Merzifon ile Amasya arasındaki ovada ağır bir yenilgiye uğrattı. Şehirdeki en eski Türk yapısı, Dânişmendoğlu Melik Gazi'nin kalenin hemen doğusunda, bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde yaptırdığı camidir. Selçuklu Sultanı I. Mesud döneminde Amasya bir süre Tuğrul adlı bir beyin idaresinde kalmış, Mesud'un 1155'te ölümünün ardından Sivas ile birlikte damadı Dânişmendli Yağıbasan'a bırakılmıştı.

II. Kılıç Arslan, Dânişmendli topraklarını ilhak etme siyasetini kararlılıkla sürdürdü. Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, bu genişlemeyi durdurmak için Kılıç Arslan'ın kardeşi Şâhinşah'ı Mikhail Gabras ile birlikte Amasya üzerine gönderdi, fakat Şâhinşah Eskişehir yakınlarında pusuya düşürüldü ve Bizans'ın Amasya'yı ele geçirme arzusu gerçekleşmedi. Dânişmendlilerin yaklaşık bir asırlık hâkimiyeti, II. Kılıç Arslan'ın 1175'te Amasya'yı almasıyla sona erdi ve şehir böylece doğrudan Selçuklu idaresine geçti.

Melikler Döneminde Amasya

II. Kılıç Arslan, yaşlılık çağında ülkeyi oğulları arasında paylaştırdı. Bu taksimin tarihi kaynaklarda 1184-85 ile 1185-86 arasında verilir; oğulların sayısı da kimi kaynaklarda on bir, kimilerinde on iki olarak geçer. Amasya bu paylaşımda Nizâmeddin Argunşah'ın payına düştü. Kılıç Arslan Konya'da metbû hükümdar olarak otururken melikler bulundukları eyaletlerde kendi adlarına para bastırıyor, hutbede sultandan sonra kendi adlarını okutuyor, hatta Bizans ile antlaşma yapabiliyorlardı. İbn Bîbî bu meliklerin babalarına hiçbir şekilde bağımlı olmadıklarını, kendi ülkelerinde her şeyi yapmaya yetkili olduklarını yazar. Bu düzen, Amasya'yı kısa bir süre için neredeyse bağımsız bir melikliğin merkezi yaptı.

Kardeşler arasında başlayan saltanat mücadelesi, Argunşah'ın Amasya'daki idaresini de sona erdirdi. Tokat meliki olan kardeşi Rükneddin Süleyman Şah, 1196'da Selçuklu tahtını ele geçirdikten kısa süre sonra Amasya'yı da Argunşah'ın elinden aldı. Böylece şehir, pek çok başka yöre gibi doğrudan sultana bağlı bir vilayet hâline geldi ve bundan sonra hanedan mensupları yerine sultanın tayin ettiği emirlerce yönetildi. Bu tarihten Babaî İsyanı'na kadar geçen dönem, kaynaklarda Amasya'nın siyasi, iktisadi ve kültürel bakımdan müreffeh günleri olarak anılır.

Mübârizüddin Halîfet Gazi

Amasya'nın Selçuklu valileri arasında en çok tanınanlarından biri, halk arasında Hilfet Gazi diye söylenen Mübârizüddin Halîfet Gazi'dir. Dânişmendli emirlerinden olan Halîfet Gazi, beyliğin ortadan kalkmasından sonra Selçukluların hizmetine girdi. 1215'te Sinop'u fetheden I. İzzeddin Keykâvus onu Karadeniz sahillerinin muhafazasıyla görevlendirdi; bölgenin savunmasındaki öncü rolü bu görevle başladı. Amasya valiliğine ise I. Alâeddin Keykubad zamanında, 619 (1222) yılında tayin edildi. Bazı kaynaklar onun Amasya idaresini I. İzzeddin Keykâvus dönemine bağlar ve şehirde 1222-1228 yılları arasında görev yaptığını belirtir. Daha sonra Alâeddin Keykubad'ın Mengücüklüler üzerine düzenlediği sefere katıldı, zaferin ardından Erzurum valiliğine getirildi ve 1232'de Gürcülere karşı yapılan seferde şehit düşerek Amasya'daki türbesine gömüldü.

Yere düştükten sonra Öksüz Yurdu bahçesine götürülen ve Uzunçarşılı'nın orada okuduğu medrese kitabesi, yapının 606 (1209-10) yılında "Emîr, mücahid, gazi Mübârizüddin Halîfet Alp bin Suli" tarafından yaptırıldığını bildirir. 622 (1225) tarihli vakfiyesi de günümüze ulaşmıştır. Kitabe ve vakfiye birlikte okunduğunda babasının adının Suli ya da Tuli, dedesinin adının Türkânşah olduğu anlaşılır; vakfiyenin şahitleri arasında amcası İbrahim b. Tuli b. Türkânşah da yer alır. Dânişmendnâme ise onu Artuhi'nin oğlu, annesini de Harşena Beyi Şettat'ın kızı Efrumiye Banu olarak gösterir. Hüseyin Hüsâmeddin herhangi bir kaynak göstermeden onu Koyunlu kabilesine bağlar ve babasının adını Güdül Bey diye verir. Uzunçarşılı ve Refet Yinanç, bu anlatıların kitabe ve vakfiyeyle bağdaşmadığına dikkat çekmişlerdir.

Halîfet Gazi'nin adı ilim hayatıyla da anılır. Adına Farsçadan Türkçeye bir tıp kitabı çevrilmiştir: Hekim Bereket'in Lübâbü'n-nühab adlı eseri, Farsça aslıyla Tuhfe-i Mübârizî adını taşır. Vakfiyeye göre medresede fürû ve usûle dair dersler okutuluyordu; müspet bilimlerin okutulup okutulmadığı belli değildir. Medresenin ilk müderrisinin Kadı Burhâneddin adında bir âlim olduğu kaydedilir. Hüseyin Hüsâmeddin, sonradan Amasya kadısı olacak Fahreddin Ali'nin Halîfet Gazi zamanında talebe yetiştiren meşhur müderrislerden olduğunu, valinin ilme verdiği değerin bir göstergesi olarak bu âlimler için Güdül Mahallesi'nde 622 (1225-26) yılında bir medrese yaptırdığını yazar. Medresede on dokuzuncu yüzyılın başlarında hâlâ eğitim yapıldığı arşiv kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Medrese ile türbe arasındaki ilişki, araştırmacıları uzun süre meşgul etmiştir. Dânişmendnâme'ye göre bina kiliseden medreseye çevrilmiştir; Albert Gabriel de bu kanaattedir. Metin Sözen kemerli bölümün eski bir Bizans yapısının cephesi olabileceğini düşünür. Medresenin doğusuna bitişik, kare kaideli, sekizgen gövdeli ve piramidal külâhlı türbenin içinde, uyuyan bir kadın tasviriyle süslü Roma dönemine ait mermer bir lahit bulunur. Kimi araştırmacılar türbenin medreseyle çağdaş ya da ondan daha eski olduğunu ileri sürer; Doğan Kuban yapıyı on ikinci yüzyılın ortalarına, Gabriel ve Oktay Aslanapa ise 540 (1145-46) yılına tarihlemeyi önerir. Medrese 1647 depreminden sonra Müderris Hasan Efendi tarafından ahşapla onarılmış, 1888'de Amasya müftüsü Hacı Osman Hilmi Efendi binayı köklü biçimde tamir ettirmiştir.

Alâeddin Keykubad Döneminde Amasya

I. Alâeddin Keykubad, Amasya'ya devletinin yönetim merkezlerinden biri gözüyle bakıyordu. Bir deprem sonrasında şehri yeniden inşa ettirdiği, Moğol tehlikesi belirince de öteki büyük Selçuklu kentleri gibi Amasya'nın surlarını onartıp tahkim ettirdiği bilinir. Sultan, Moğolların bir tehdit hâline gelmesi üzerine, onlarla savaşmış olan Hârizmli kumandanların tecrübesinden yararlanmak istedi. Yassıçimen Savaşı'ndan sonra Selçuklu hizmetine giren bu kumandanlara Erzincan, Amasya, Lârende ve Niğde iktâ olarak verildi. Amasya 1231-32'de Hârizmli Bereket Han'a bırakıldı. Bu tahsis, şehrin aynı yıllarda bir Selçuklu valisi tarafından da yönetildiğini bildiren kayıtlarla birlikte düşünüldüğünde, iktâ sahibi ile şehir valisinin ayrı kişiler olabildiğini gösterir.

Emîr-i Şikâr Hacı Nureddin Tuğrak

Bu dönemin Amasya valisi Hacı Nureddin Tuğrak'tır. Hüseyin Hüsâmeddin'e göre Kimârlu oymağının reisi Sadreddin Suli Bey bin İbrahim Bey'in oğlu ve tanınmış emir Mübârizeddin Behram Bey'in küçük kardeşi olan Tuğrak, 627 (1229-30) yılında Amasya valisi olmuş ve beş yıl bu görevde kalmıştır. 629 (1231-32) yılında Moğolların Sivas önlerine kadar gelmesi üzerine Amasya kuvvetleriyle yardıma gittiği kaydedilir. Yeşilırmak kıyısındaki Mehmed Paşa Mahallesi'nde yaptırdığı yapının dört satırlık Arapça kitabesi, onun Alâeddin Keykubad'ın emîr-i şikârı, yani av emiri olduğunu ve yapıyı 631 (1233-34) yılında yaptırdığını bildirir. Kitabe yapıyı mescit olarak anar. Hüseyin Hüsâmeddin'e göre bina, on beşinci yüzyılda hemen yakınına Hızır Paşazâde Mehmed Paşa'nın büyük bir cami yaptırması üzerine mescit işlevini yitirmiş ve medreseye dönüştürülmüştür. Bânisine nispetle Tuğrakiye diye anılması gereken medrese, halk ağzında Doğrakiye ya da Duğrakiye adını almıştır.

Tuğrak 632 (1234-35) yılında ölmüş ve medresesinin yanındaki türbeye gömülmüştür. Halk arasında İnekler Türbesi denen, aslı İnanç Türbesi olan bu yapıda oğlu Şemseddin İnanç ile torunu İzzeddin Balaban'ın da yattığı rivayet edilir. Bir Selçuklu av emirinin Amasya valiliğine getirilmesi, şehrin sultanlar için bir avlak olarak da önem taşıdığını düşündürür; Mahmut Demir, başka hiçbir Selçuklu şehrinde iki ayrı av emirinin faaliyetine rastlanmadığına dikkat çeker. Hüseyin Hüsâmeddin, Tuğrak Bey'in Baba İlyas-ı Horasânî'ye mürit olduğunu, ama Baba İshak'ın Amasya'daki faaliyetlerine izin vermediğini de yazar; bu bilgi, birkaç yıl sonra patlayacak isyanın şehirdeki arka planını gösterir. Medrese 1891'de Yeşilırmak'ın taşmasıyla harap olmuş, son müderrisi Canikli Mehmed Efendi tarafından onarılmış, fakat zamanla tamamen ortadan kalkmıştır.

Babaî İsyanı ve Subaşı Armağanşah

Alâeddin Keykubad'ın 1237'de ölümünden sonra ülkenin iyi yönetilememesi, Selçuklu Devleti'nde ağır toplumsal sarsıntılara yol açtı. Bunların en büyüğü, merkezlerinden biri Amasya olan Babaî İsyanı'dır. Amasya yakınındaki Çat köyünde zaviye kurmuş olan Baba İlyas-ı Horasânî'nin önderliğinde başlayan hareketin fiilî harekâtını Kefersud köyünden yola çıkan Baba İshak yönetti. Kefersud, Kâhta ve Adıyaman'dan harekete geçen isyancılar Sivas'ta karşılarına çıkan Selçuklu ordusunu yendiler, ardından Amasya ve Tokat taraflarını ele geçirdiler. Sultan II. Gıyâseddin Keyhusrev ihtiyaten Kubadabad'a çekildi ve isyanı bastırmak üzere Amasya subaşılığına atadığı Hacı Mübârizüddin Armağanşah'ı görevlendirdi.

Armağanşah isyancılardan önce şehre ulaşarak düzeni sağladı ve hareketin önderini yakalayıp Amasya kalesinin burcuna astırdı (1240). İdam edilen kişi kaynakların çoğunda Baba İlyas olarak geçer; bazı çalışmalar ise kalede idam edilenin Baba İshak olduğunu yazar. Ahmet Yaşar Ocak'ın araştırmalarına dayanan görüşe göre Baba İlyas Amasya kalesinde yakalanıp idam edilmiş, Baba İshak ise müritleriyle Konya'ya yürürken Selçuklu ordusu karşısında bozguna uğrayıp öldürülmüştür. İsyan, ancak Erzurum'da Moğollara karşı bekletilen doğu ordusunun geri çağrılmasıyla ve büyük güçlükle bastırılabildi. Bu güçlük, Azerbaycan'daki Moğollara devletin dışarıdan göründüğü kadar güçlü olmadığını gösterdi.

İsyan sırasında Amasya'yı savunanlar yalnız sultanın askerleri değildi. Hüseyin Hüsâmeddin'e göre şehrin âlimlerinden Fahreddin Ali b. Muhammed el-Buhârî, Babaîlere karşı halkı uyarmaya ve yatıştırmaya çalışmış, şehri müdafaa eden birliklerin başında yer almıştı. İsyan bastırıldıktan sonra Amasya'ya gelen II. Gıyâseddin Keyhusrev, onu 638 (1240-41) yılında Amasya kadılığına tayin etti.

Kösedağ Sonrasında Vezir, Kadı ve Barış

1243 yazında Selçuklu ordusu Sivas'ın kuzeydoğusundaki Kösedağ'da Baycu Noyan komutasındaki Moğollara yenildi. Savaşın tarihi İbn Bîbî'ye göre 11 Muharrem 641 (1 Temmuz 1243), çağdaşı İbnü'l-Adîm'e göre ise 13 Muharrem'dir. Bozgun gecesi sultan Tokat'a, Vezir Mühezzebüddin Ali ise Amasya'ya çekildi. Moğolların Kayseri'de yaptığı kıyımı haber alan vezir, Amasya kadısı Fahreddin Ali'yi yanına çağırdı ve iki devlet adamı barış yolunu denemeye karar verdi. Kadının da katıldığı heyet değerli armağanlarla yola çıktı, Erzurum'da Moğollarla karşılaştı ve Baycu Noyan ile görüşmek üzere Mugan'a yönlendirildi.

Mugan'da imzalanan antlaşmaya göre Selçuklular Moğollara her yıl 3.600.000 dirhem, 10.000 koyun, 1000 sığır ve 1000 deve verecekti. Antlaşmanın bir Moğol hanınca da teminat altına alınması gerektiği düşünüldüğünden yeni bir elçilik heyeti Batu Han'ın huzuruna gönderildi. Bu heyette yer alan Fahreddin Ali böylece Deşt-i Kıpçak'a kadar gitti. Batu Han, tâbiliğin işareti olarak sultana ok, yay, kılıç ve börk gönderdi. Anadolu'nun en güçlü devleti bu bozgunla tâbi bir devlet durumuna düştü; giderek artan vergi yükü hem devleti hem halkı yoksullaştırdı. Kösedağ'dan sonra Amasya da Moğollarca zaptedildi ve bir süre Moğol valileri tarafından yönetildi.

Moğol Vesayeti Altında Valilik

Kösedağ'ın ardından Amasya, Moğolların uğrak yerlerinden biri oldu. Anadolu'ya yerleşen Moğol oymakları en çok Amasya'nın da içinde bulunduğu Orta Anadolu'ya yerleşti; Amasya'ya yerleşenler arasında sol kol oymakları olarak bilinen Cagunçar oymakları öne çıkar. Moğollar yaylalara el koyuyor, arazi mutasarrıflarını kovuyor, çeşitli bahanelerle köylere zarar veriyordu. Bu dönemde Amasya valisi olan Seyfeddin Haydar mutasarrıfların tarafını tutunca Moğollar onu Baycu Noyan'a şikâyet etti ve Haydar şehirden ayrılıp yeni görev yeri Elbistan'a gitmek zorunda kaldı. 1256'da Baycu Noyan, Sultan Hanı Savaşı'nda Selçuklu kuvvetlerini yendikten sonra Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri, Maraş ve Malatya'da II. İzzeddin Keykâvus taraftarlarına karşı bir sindirme harekâtı yaptı.

Seyfeddin Torumtay

Haydar'ın yerine gelen Seyfeddin Torumtay, Amasya'yı hem yöneten hem de görkemli yapılarla donatan bir vali olarak öne çıkar. Alâeddin Keykubad zamanında saraya girmiş, II. Gıyâseddin Keyhusrev'in saltanatının sonlarında Amasya kalesinin dizdarı olmuş, bir süre Malatya emirliği yapmış ve ardından Amasya valiliğine atanmıştı. Valiliğinin başlangıcı kimi kaynaklarda 1243, kimilerinde 1249 olarak verilir; bitişi için de Abaka Han'ın Selçuklu şehirlerini işgal ettiği 1277 ile ölüm yılı olan 1280 gösterilir. Göreve geldiğinde düzeni bozulmuş bir şehir bulan Torumtay, her şeyden önce halkı gözeten bir yönetim kurdu ve artan Moğol baskısı karşısında devletin varlığının en önemli teminatlarından biri oldu.

Onun valiliği, Selçuklu tahtı için II. İzzeddin Keykâvus ile IV. Rükneddin Kılıç Arslan arasında süren mücadelenin tam ortasına denk geldi. Amasya ismen Keykâvus'a ait olmakla birlikte fiilen beylerbeyi unvanını da taşıyan Torumtay'ın elindeydi; Keykâvus devlet erkânıyla şehirde bulunduğu bir sırada civardaki İl-Arslan köyünü üç yüz altın karşılığında tercüman Emir Esededdin Ali b. Yağıbasan'a vermişti. Hülegü Han 1258'de Selçuklu ülkesini ikiye bölüp Amasya'nın da bulunduğu Kızılırmak'ın doğusunu IV. Kılıç Arslan'a bıraktı. Vezir Muînüddin Süleyman Pervâne'nin Simre subaşılığına atadığı Şah Melik Bey, Amasya yakınındaki Gedegra Kalesi'ne çekilerek isyan etti ve kuşatma sonunda Moğollara teslim edildi. Alıncak Noyan'ın kethüdası Zukay'ın Amasya'da yeni doğan çocuklardan bile vergi istediği, ödeyemeyen ailelerin çocuklarını Mısırlı köle tacirlerine sattığı, Hüseyin Hüsâmeddin'in aktardığı acı hatıralar arasındadır.

Torumtay'ın en tehlikeli günleri 1276'daki Hatîroğlu isyanında yaşandı. Moğol karşıtı emirler arasında sayılan Torumtay'ın oğlu Sinâneddin Musa, Memlûk Sultanı Baybars'tan yardım istemek üzere Şam'a gönderilmişti. İsyan bastırılınca Abaka Han'ın yargısına çıkan Torumtay, isyana zorla ve ölümle tehdit edilerek katıldığını söyledi; 400.000 dirhem, 200 at ve kış boyunca 1000 Moğol askerinin bakımını üstlenerek hayatını kurtardı. 1277'de, o Kayseri'deyken Güdürlü aşiretinin reisi Mâh Âlem Amasya'ya saldırıp vekili İzzeddin Gül Bey'i öldürdü; Torumtay Bozok'ta Mâh Âlem'i yenerek şehre yeniden hâkim oldu. 665 (1266-67) tarihli vakfiyesiyle ayakta tuttuğu Gökmedrese ile 677 (1278-79) tarihli türbesi onun şehre bıraktığı başlıca eserlerdir. Ölüm tarihi kimi kaynaklarda 1278, kimilerinde 1280 olarak geçer. Amasya valiliği ölümünden sonra torunu, Sinâneddin Musa'nın oğlu Nâsıreddin Mehmed Bey'e verildi.

Necmeddin Ferruh ve Burmalı Minare

Amasya'nın simge yapılarından Burmalı Minare Camii'nin kapısı üzerindeki kitabe, yapının Keykubad oğlu II. Gıyâseddin Keyhusrev'in saltanatında, 640 (1242-43) yılında av emiri Ferruh ve kardeşi hazinedar Yusuf tarafından yaptırılıp vakfedildiğini bildirir. Kitabedeki "amere" kelimesini onarım anlamına alan bazı yazarlar Ferruh'un camiyi yalnızca tamir ettirdiğini düşünmüşlerse de, Semavi Eyice bu kelimenin yeni yapılan her eser için kullanıldığını belirtir. Kimi kaynaklarda Necmeddin Ferruh vezir olarak anılır ve caminin 1242'de yapıldığı yazılır. Hüseyin Hüsâmeddin onun adını eski bir belgede "el-emîrü'l-kebîr Necmeddin Buruk" biçiminde gördüğünü ve Ferruh adının Türkçe "buruk" kelimesinin Arapçalaşmış şekli olduğunu ileri sürer.

Ferruh'un sonraki hayatı, Amasya'da yetişen bir Selçuklu emirinin nasıl yükseldiğine iyi bir örnektir. Hüseyin Hüsâmeddin'e göre 655 (1257-58) yılında Torumtay'ın kethüdasıydı ve onun yokluğunda vali naibi olarak şehri yönetiyordu. IV. Rükneddin Kılıç Arslan'ın emîr-i âhuru olarak, ağabeyi II. İzzeddin Keykâvus'a karşı Tokat yakınlarında uğranılan yenilgiden sonra sultanın savaş alanından kaçmasına yardım etti. Ardından Canik valiliği yaptı ve 681 (1282-83) sonlarında Amasya valisi oldu. II. Gıyâseddin Mesud tahta çıkınca "sâhib" unvanıyla vezirliğe yükseldi. 690 (1291) yılında Amasya'da öldüğü ve caminin bitişiğindeki türbeye gömüldüğü rivayet edilir. Türbe sonraki devirlerde Cumudar adlı bir Moğol komutanının da buraya defnedilmesinden ötürü Cumudar Türbesi diye anılmıştır; Hüseyin Hüsâmeddin'in "kayıtlara göre" diyerek verdiği bu bilginin dayanağı ise belli değildir. Ferruh'un damadı İzzeddin Mehmed Pervâne Bey 699 (1299-1300) yılında camiye bir vakfiye düzenlemiştir.

Selçuklu İdaresinin Son Yılları

İlhanlı hükümdarı Ahmed Teküder 1282'de tahta çıktıktan sonra Selçuklu ülkesini idari olarak ikiye ayırdı. Konya merkezli batı kesimi III. Gıyâseddin Keyhusrev'e, Amasya merkezli Dânişmendiye vilayeti ise II. Gıyâseddin Mesud'a verildi. Amasya böylece bir kez daha bir bölgenin yönetim merkezi oldu; fakat bu yıllar şehir için ağır geçti. 1286-87'de yiyecek sıkıntısı öyle bir hâl aldı ki kedi, fare ve köpek eti satılır oldu; 1289-90'da büyük bir sel felaketi yaşandı. Gazan Han'ın 1296'dan sonra yaptığı mali düzenlemelerde Amasya ve Samsun yöresi Nâib Kemâleddin Tiflisî'nin sorumluluğuna bırakıldı. Tiflisî gösterişli bir alayla şehre girdi, vilayetlere ağır vergi ve müsadere emirleri gönderdi, sonraki yılların vergilerini bile peşin topladı; çiftçiler yurtlarını bırakıp göç etmek zorunda kaldı.

II. Gıyâseddin Mesud 1302'de tahta ikinci kez çıktıktan sonra Amasya'yı Gedegra ve Sinop ile birlikte "Gazi Çelebi" diye anılan oğlu Tâceddin Altunbaş'a verdi. Mesud 1308'de Kayseri'de ölünce cenazesi oğlunun idaresindeki Amasya'ya götürüldü; şehirde ona ait olduğu ileri sürülen bir türbe bulunur. Selçuklu hanedanının sona ermesinden sonra Amasya, İlhanlı valileri ve onların ardından Eretna Devleti'nin emirleri tarafından yönetildi. Hacı Şadgeldi Paşa ve oğlu Fahreddin Ahmed'in emirliğiyle süren bu dönem, 1390'larda şehrin Osmanlı topraklarına katılmasıyla kapandı.

Valilerin İkili Görevi: Kılıç ve İmar

Selçuklu valileri, şehri dış tehditlere karşı savunmakla yükümlüydüler. Amasya'nın sarp kayalıklar üzerindeki kalesi ve gizli su yolları, bu savunmanın en güçlü dayanaklarıydı. Samsun-Tokat yolunu denetleyen kale, Selçuklular zamanında faal bir rol oynadı. Babaî İsyanı'nda subaşının isyan önderini kalenin burcunda idam ettirmesi, Kösedağ gecesi vezirin şehre sığınması ve Torumtay'ın vali olmadan önce kalenin dizdarı olması, kalenin şehir idaresindeki yerini açıkça gösterir. Alâeddin Keykubad'ın Moğol tehlikesine karşı surları onartması da aynı kaygının ürünüdür.

Ne var ki valilerin görevi kılıçla sınırlı kalmadı. Onlar, elde ettikleri servet ve nüfuzu şehrin bayındırlığı için de seferber ettiler. Halîfet Gazi'nin medresesi (1209-10), Nureddin Tuğrak'ın mescidi (1233-34), Ferruh ile kardeşi Yusuf'un camisi (1242-43) ve Torumtay'ın Gökmedrese'si (en geç 1266-67), bu imar faaliyetinin belgeli örnekleridir. Gökmedrese, vakfiyesinde bu adla anılan ve devrinde hem medrese hem cami olarak kullanılan bir yapıydı. Girişi iki yandan silindirik köşe kuleleriyle sınırlanmış, dışa kapalı, kalın kesme taş duvarlarıyla Selçuklu mimarisinin bütün karakteristik özelliklerini taşır; kündekâri tekniğindeki ahşap kapı kanatları bugün Amasya Müzesi'ndedir. Cami, medrese, türbe ve köprü gibi yapılar, bu valilerin dindarlığının ve hayırseverliğinin somut nişaneleri olarak yükseldi. On altıncı yüzyıl başında Amasya'da dokuz cami, on medrese ve on beş hamam bulunduğu düşünülürse, bu birikimin temelinin Selçuklu valileri döneminde atıldığı anlaşılır.

Vakıf Kurumu ve Yönetim

Selçuklu valilerinin şehre bıraktığı kalıcı izlerin ardında güçlü bir vakıf geleneği vardı. Vali, yaptırdığı bir medreseyi ya da camiyi ayakta tutmak için ona gelir getiren dükkânlar, bahçeler ve araziler bağışlardı. Bu vakıflar yapının bakımıyla birlikte orada görev yapan müderrislerin, imamların ve öğrencilerin geçimini de güvence altına alırdı. Halîfet Gazi'nin 622 (1225) tarihli vakfiyesi, medresede hangi derslerin okutulacağını da belirleyen bir belgedir. Torumtay'ın 665 (1266-67) tarihli vakfiyesi ise caminin kitabesi kaybolduğu için Gökmedrese'nin tarihlenmesine yarayan tek güvenilir dayanaktır.

Vakıf, kurucusunun ölümünden sonra da yaşayan bir hukuk düzeni kuruyordu. Burmalı Minare Camii'nin mütevelliliği zamanla Müeyyedzâdelere geçti; cami 999 (1590-91) depreminde zarar görüp 1011 (1602-03) yılında yanınca mütevelli Müeyyedzâde Pîrî Çelebi tarafından yeniden ihya edildi. Halîfet Gazi Medresesi on dokuzuncu yüzyılda müftü Hacı Osman Hilmi Efendi'nin girişimiyle onarıldı. Böylece bir valinin hayır eseri, kendisinden sonra da yüzyıllarca yaşamaya devam eden bir kurum hâline geldi. Amasya'nın Selçuklu çağı yapılarının bugüne ulaşabilmesi, büyük ölçüde bu köklü vakıf sisteminin eseridir.

Merkez ile Taşra Arasında Denge

Amasya valileri, bir yandan sultana bağlı kalmak, öte yandan yerel halkın ve şehrin ileri gelenlerinin gönlünü kazanmak zorundaydılar. Moğol vesayeti döneminde bu dengeye üçüncü bir taraf, noyanlar ve onların vergi tahsildarları eklendi. Seyfeddin Haydar'ın arazi sahiplerini koruduğu için şehirden uzaklaştırılması, Torumtay'ın ise Moğollarla anlaşarak hem halkı gözetmeyi hem de makamını korumayı başarması, bu ince dengenin iki ayrı sonucunu gösterir. Adaletli, cömert ve dirayetli valiler halkın belleğinde saygıyla anıldı; Kemâleddin Tiflisî gibi baskıcı vergi memurları ise öyle bir nefret bıraktı ki şehirden ayrılırken ona yol gösterecek bir kılavuz dahi bulunamadı.

Kimi valiler ölümlerinden sonra türbeleri etrafında oluşan anlatılarla âdeta bir manevi koruyucuya dönüştü. Gürcülere karşı savaşırken şehit düşüp Amasya'ya getirilerek gömülen Halîfet Gazi'nin adı, "gazi" sıfatıyla birlikte halk ağzında yaşadı. Tuğrak Bey'in ailesinin yattığı İnanç Türbesi, zamanla hurafelerin etkisiyle İnekler Türbesi adını aldı. Halîfet Gazi'nin ve Torumtay'ın türbelerinin bugün dahi ziyaret edilmesi, bu bağın ne denli güçlü olduğunu gösterir.

Osmanlı Dönemine Uzanan Gelenek

Selçuklu döneminde Amasya'yı yöneten valiler, şehre yalnızca bir idari düzen bırakmadılar; bir ilim, kültür ve imar geleneği de kazandırdılar. Selçuklular devrinde Amasya'da pek çok âlim ve sanatkâr yetişti; Halîfet Gazi zamanında müderrislik yapan Fahreddin Ali'nin sonradan şehrin kadılığına yükselmesi, valilerin himaye ettiği ilim çevresi ile şehir idaresi arasındaki bağı gösterir. Meliklerin Amasya'da kendi adlarına para bastırdığı, Ahmed Teküder'in Dânişmendiye vilayetini Amasya merkezli olarak II. Gıyâseddin Mesud'a bıraktığı dönemler, şehrin bir hanedan mensubunun yönetim merkezi olmaya ne kadar uygun olduğunu çoktan göstermişti.

Onların açtığı bu yol, Osmanlı çağında şehzade sancağı olarak parlayacak Amasya'nın kurumsal temellerini hazırladı. Çelebi Mehmed'den başlayarak II. Murad, Fâtih Sultan Mehmed ve II. Bayezid gibi şehzadelerin sancakbeyi olarak Amasya'ya gönderilmesi, Selçuklu meliklerinin ve valilerinin burada kurduğu yönetim düzeninin üzerine oturdu. Osmanlı Amasya'sının medreseleri Selçuklu vakıflarının yanında yükseldi; Halîfet Gazi ve Burmalı Minare gibi yapılar Osmanlı mütevellileri eliyle yaşatıldı. Selçuklu valilerinin taşa, vakfa ve halkın hafızasına işlediği bu miras, Amasya'yı bir uç kalesi olmaktan çıkarıp bir medeniyet şehrine dönüştüren emeğin ilk katmanını oluşturur.

Kronoloji

1075: Dânişmendli İltekin Gazi'nin Amasya'yı Bizans'tan aldığı kaydedilir.

1101: I. Kılıç Arslan ile Dânişmendli Ahmed Gazi, Haçlı ordusunu Merzifon ile Amasya arasında yener.

1175: II. Kılıç Arslan Amasya'yı alır; Dânişmendli hâkimiyeti sona erer.

1184-86: II. Kılıç Arslan'ın ülkesini oğulları arasında paylaştırması; Amasya Nizâmeddin Argunşah'a verilir.

1196 sonrası: Rükneddin Süleyman Şah Amasya'yı Argunşah'ın elinden alır.

606 (1209-10): Halîfet Gazi Medresesi'nin kitabe tarihi.

619 (1222): Halîfet Gazi'nin Amasya valiliğine tayini.

622 (1225): Halîfet Gazi Medresesi vakfiyesi.

627 (1229-30): Hacı Nureddin Tuğrak'ın Amasya valisi olması.

1231-32: Amasya'nın Hârizmli Bereket Han'a iktâ edilmesi.

1232: Halîfet Gazi'nin Gürcü seferinde şehit düşmesi.

631 (1233-34): Tuğrak'ın mescidinin kitabe tarihi; ölümü 632 (1234-35).

1240: Babaî İsyanı; Subaşı Mübârizüddin Armağanşah isyan önderini Amasya kalesinde idam ettirir.

638 (1240-41): Fahreddin Ali'nin Amasya kadılığına tayini.

640 (1242-43): Burmalı Minare Camii'nin kitabe tarihi.

1 Temmuz 1243: Kösedağ Savaşı; Vezir Mühezzebüddin Ali Amasya'ya çekilir.

1243 / 1249: Seyfeddin Torumtay'ın valiliğinin başlangıcı için verilen tarihler.

1258: Hülegü Han'ın Selçuklu ülkesini bölmesi; Amasya IV. Kılıç Arslan'ın payına düşer.

665 (1266-67): Torumtay'ın Gökmedrese vakfiyesi.

1276-1277: Hatîroğlu isyanı ve Mâh Âlem'in Amasya baskını.

677 (1278-79): Torumtay Türbesi'nin kitabe tarihi.

1282: Amasya merkezli Dânişmendiye vilayeti II. Gıyâseddin Mesud'a verilir.

681 (1282-83): Necmeddin Ferruh'un Amasya valiliği.

690 (1291): Ferruh'un Amasya'da öldüğü rivayet edilir.

1302: Amasya'nın Tâceddin Altunbaş'a verilmesi.

1308: II. Gıyâseddin Mesud'un ölümü ve cenazesinin Amasya'ya getirilmesi.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Mesut Çıtak, "Kitâbelerle Amasya Tarihi (11 ve 14. Yüzyıl)"; Mahmut Demir, "Türkiye Selçukluları'nda Avcılık ve Amasya"; Yasemin Kaya, "Selçuklu-Moğol İlişkilerinde Amasya Kadısı Fahreddin Ali b. Muhammed el-Buhârî'nin Rolü"; Firdevs Özen, "Amasya'nın İlhanlı Hâkimiyetinde Siyasî, İktisadî ve Kültürel Durumu", Sosyal Bilimler Araştırmaları 13 (ed. Hasan Yerkazan - Önder Eryılmaz), Amasya Üniversitesi Yayınları, 2024, https://www.amasya.edu.tr/media/e2rm5hum/sosyal-bilimler-arastirmalari-13.pdf
  • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Tokad, Niksar, Zile, Turhal, Pazar, Amasya Vilâyet, Kaza ve Nahiye Merkezlerindeki Kitabeler, İstanbul 1927. amasya.gov.tr
  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, I-IV, ed. Songül Keçeci Kurt - Recep Orhan Özel - Metin Hakverdioğlu, Samsun 2022. amasya.edu.tr

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar