Amasya'da hastaların bakıldığı, hekimlerin yetiştirildiği kurumların izi, on dördüncü yüzyılın başındaki Darüşşifa'dan bugünkü Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kadar sürer. Aradaki dönemde şehrin tıp tarihindeki en bilinen adı, 1386 dolaylarında Amasya'da doğan hekim ve cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin olmuştur. Onun Türkçe yazdığı, cerrahi müdahaleleri minyatürlerle gösteren kitabı, Türk tıp tarihinin başlıca yazılı kaynaklarından sayılır. Cumhuriyet döneminde açılan hastaneler ise bu geleneğe bilinçli bir göndermeyle, kurumun adını hekimden alarak devam etti.

Amasya Darüşşifası

Darüşşifa, Yakutiye Mahallesi'nde Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kenarında durur. Taç kapısının üzerinde, kapı nişini üç yönden dolanan tek satırlık Arapça kitabe, yapının İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed Han döneminde, eşi İlduş Hatun'un kölesi olduğu sanılan Anber bin Abdullah tarafından, Anadolu Emiri Ahmed Bey'in de katkısıyla yaptırıldığını bildirir. Kitabedeki tarih 708 (1308) olup yapının 1308'de başlayıp 1309'da tamamlandığı kabul edilir. Vakfiyesi 1312'de düzenlenmiştir, ancak bu belge günümüze ulaşmamıştır. Mimarın kim olduğu bilinmez. Anadolu'daki çağdaşı şifâhâneler arasında Kayseri'deki Gevher Nesibe, Sivas'taki I. İzzeddin Keykâvus ve Divriği'deki Turan Melik yapıları sayılır; Amasya örneği, İlhanlıların Selçuklu hastane geleneğini sürdürdüğünü gösteren binalardan biridir.

Yapının ilk bakışta Selçuklu medreselerini andırması, tarih konusunda bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Dikdörtgen bir avlunun çevresinde iki sıra revak, karşılıklı iki eyvan ve anıtsal bir taç kapı bulunan plan, klasik Anadolu Selçuklu medrese şemasıyla örtüşür. Taç kapıda alçak kabartma bezemelerin yanında yüksek kabartma palmet ve rûmîler, kapı kemerinin kilit taşında ise bağdaş kurmuş ya da sırtı dönük olarak tarif edilen bir insan figürü görülür. Köşelerde yuvarlak, masif kuleler giriş cephesini sınırlar. Bazı araştırmacılar bu üslubu gerekçe göstererek yapının I. Alâeddin Keykubad döneminde, 1222 ile 1232 arasında inşa edildiğini, 1308-1309 tarihli kitabenin ise bir onarımı belgelediğini savunur. Geleneksel görüş ise kitabeyi kuruluş yazıtı sayar. İki görüş de yapının Selçuklu taş işçiliğinin bütün evrelerini yansıttığı noktasında birleşir; Konya, Divriği ve Sivas yapılarının özellikleriyle yüzyılın ilk yarısındaki daha yüzeysel üslup, taç kapıda yan yana görülür.

Yapının kitabedeki adı darüşşifadır, yani genel anlamda bir hastane. Halkın ona bimarhane demesi, buraya yalnızca akıl hastalarının alındığı düşüncesinden doğmuştur. Oysa Darüşşifa başlangıçta olduğu gibi sonraki yüzyıllarda da uzun süre tıbbi bir kurum olarak çalıştı. Hastalar burada bakılıyor, tedavi ediliyor, gerektiğinde cerrahi müdahale görüyor, öğrenciler de uygulamalı olarak yetiştiriliyordu. Bu yönüyle bugünkü eğitim hastanelerine benzetilmesi yersiz değildir. Anadolu'nun ilk tıp okullarından biri olarak anılması da bundandır.

Darüşşifa'yı ayrı kılan özelliklerden biri, ruhsal rahatsızlığı olan hastaların su sesi ve müzikle tedavi edilmesidir. Anlatıya göre yapının ortasındaki avluda şadırvan benzeri bir su düzeni vardı ve hastalar suyun sesiyle sakinleştiriliyordu. Osmanlı döneminde ise makamlı müzik devreye girmiş, çalgıcılarla okuyucular haftanın belirli günlerinde hastalara fasıllar sunmuştu. Bu uygulamaya ilişkin ayrıntılar daha çok sonraki derleme anlatılardan gelir; dönemin belgelerinde ne ölçüde yer aldığı tartışılabilir. Buna karşılık Amasya'nın Anadolu'da ruhsal hastalıkların müzik ve su sesiyle sağaltıldığı ilk merkezlerden biri olarak anılması tıp tarihi yazımında yerleşmiş bir kabuldür.

Sabuncuoğlu Şerefeddin'in Yetiştiği Çevre

Sabuncuoğlu Şerefeddin, bugün Amasya'da Sabuncuoğlu (Hacı İlyas) adıyla anılan bir mahallede doğdu. Ailesi tanınmış bir hekim ailesiydi; dedesi Mevlânâ el-Hâc İlyas Çelebi, Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısıydı, babası Ali Çelebi de hekimbaşılık yapmıştı. Doğum yılı kesin bir kayda dayanmaz. TDV İslâm Ansiklopedisi, Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi yazdığı 1465'te seksen üç, Mücerrebnâme'yi yazdığı 1468'de seksen beş yaşında olduğunu belirtmesinden hareketle 788 (1386) yılını verir. Ölüm tarihi de belirsizdir; son eseri 1468 tarihli olduğundan bu yıldan sonra öldüğü kesindir, kimi kaynaklar 1470'i anar.

Eğitimine ailesi içinde, usta çırak ilişkisi içinde başladı ve Amasya Darüşşifası'nda sürdürdü. Hocası olarak muhtemelen Nahcuvanlı Burhâneddin Ahmed anılır. Hekimliğe on yedi yaşında başladığı, Darüşşifa'da on dört yıl hekimlik ve cerrahlık yaptığı belirtilir. Bu yıllardan sonra Candaroğlu İsfendiyar Bey döneminde bir süre Kastamonu'da bulundu. Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi tamamlayınca İstanbul'a gidip kitabı Fâtih Sultan Mehmed'e sundu; dönüşünde Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğradığını kendi yazdığı Mücerrebnâme'den öğreniyoruz.

Adı, Osmanlı bilim dünyasında uzun süre yeterince tanınmadı. Sabuncuoğlu'na ilk atıf, cerrah İbrâhim b. Abdullah'ın 1505 tarihli Alâim-i Cerrâhîn'inde görülür; yazar burada Mücerrebnâme'den aldığı bir süpozituvar formülünü ona atfeder. Öğrencilerinden Gıyâs b. Muhammed İsfahânî de II. Bayezid'e ithaf ettiği Mirʾâtü'ṣ-ṣıḥḥa'da hocasının başarılarını över. TDV maddesine göre Amasya'da yaşaması ve eserlerini dönemin bilim dili olan Arapça yerine Türkçe yazması, gereği kadar tanınmamasının başlıca sebepleridir. Modern tanınırlığı yirminci yüzyılda başladı: Mücerrebnâme'yi 1920'de Rusçuklu Hakkı İkdam gazetesinde tanıttı, Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi ise 1927'de Ali Canip (Yöntem) bilim dünyasına duyurdu.

Eserleri

Akrâbâzîn Tercümesi

1444 tarihli bu eser, İsmâil b. Hasan el-Cürcânî'nin Farsça Ẕaḫîre-i Ḫârizmşâhî adlı tıp ansiklopedisinin ilaçlara ayrılmış son bölümünün Türkçe çevirisidir. Sabuncuoğlu otuz bir bab olan bölümü ilâvelerle otuz üç baba çıkarmıştır. Kitap ilaçların hazırlanış usulleriyle başlar, ardından basit ve bileşik ilaçları ayırarak macun, eyâriç, cevâriş, ıtrıfil, şurup, gargara, yağ ve merhem gibi şekilleri sırasıyla verir. TDV maddesi çeviriyi Şehzade Bayezid'in Amasya valiliği sırasında onun isteğiyle yapıldığını kaydeder; ancak II. Bayezid'in 1447'de doğduğu düşünülürse 1444 tarihi ile bu bilgi birbirini tutmaz ve çelişki doğrulanamamıştır. Çevirinin sonunda, karşılığını bulduğu Türkçe tıp terimlerini ayrıca sıraladığı da belirtilir. Bu terimler, o günlerde Arapça ya da Latince bilim dili olarak kabul edilirken Anadolu Türkçesinin tıpta kullanılabilirliğini göstermesi bakımından sonradan önem kazanmıştır.

Cerrâhiyye-i İlhâniyye

Eser 870 (1465) tarihlidir ve Fâtih Sultan Mehmed'e sunulmuştur. Büyük ölçüde Endülüslü hekim Ebü'l-Kāsım ez-Zehrâvî'nin (ö. 1013) Kitâbü't-Taṣrîf'inin cerrahlık bölümünün tercümesidir. Yine de ayrı bir değeri vardır, çünkü Sabuncuoğlu iki fasıl ekler, bazı aletler ve hasta tedavileri için kendi minyatürlerini koyar. Bu görüş her yerde paylaşılmaz. Kimi araştırmacılar Zehrâvî'yi yalnızca kaynak olarak kullandığını, kitabın kendi gözlem ve deneyimlerini de içeren özgün bir eser olduğunu öne sürer. Kitabın tıp tarihi, Türk dili ve resim sanatı açısından önemi ise tartışmasızdır. Türkçesi sade bir dille yazılmış, harekeli olduğundan dönemin Anadolu Türkçesinin söyleyişini de gösterir.

Kitabın üç nüshası bilinir. Paris'teki Bibliothèque Nationale'de bulunan nüsha ile İstanbul Millet Kütüphanesi'ndeki nüsha müellifin kendi eliyle yazılmıştır; İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kütüphanesi'ndeki üçüncü nüshanın birçok sayfası eksiktir, ama minyatürleriyle tanınır. Üçü içinde en mükemmeli, Fâtih'e sunulan ve II. Bayezid'in mührünü taşıyan Paris nüshasıdır. Bu yazma bilinmeyen bir tarihte saraydan çıkmış, 1860'ta Yâsincizâde İlmî Efendi tarafından bir Fransız hekimine hediye edilmiş, 1871'de de Bibliothèque Nationale'e geçmiştir. 205 yapraktan oluşan nüshada her sayfa on yedi satırdır ve başlıklarda kırmızı mürekkep kullanılmıştır.

Eser üç bölümden oluşur. İlk bölüm çeşitli hastalıkların dağlama yoluyla tedavisini ele alır ve elli altı minyatür ile on bir cerrahi alet çizimi içerir. İkinci bölümde çeşitli ameliyatlar elli sekiz minyatür ve 146 alet şekliyle anlatılır. Üçüncü bölüm kırık ve çıkıkların tedavisine ayrılmış olup yirmi dört minyatür ve on bir alet içerir. Alet ve minyatür sayıları kaynaktan kaynağa küçük farklarla verilir. Sabuncuoğlu'nun kendi portresini de çizmiş olması, minyatürler arasında ayrıca anılan bir özelliktir. Dağlama noktalarının bir kısmının akupunktur noktalarıyla örtüştüğü de araştırmalarda dile getirilmiştir.

Mücerrebnâme

1468 tarihli son eserini Sabuncuoğlu, önsözünde belirttiğine göre Amasya'daki hekimlerin isteği üzerine yazdı. On yedi bölümden oluşan kitapta ilaçlar etkilerine ve kullanım alanlarına göre düzenlenmiş, çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanmıştır. Metin çeşitli hayvanlar, insanlar ve müellifin kendi üzerinde denediği ilaçların hazırlanışını ve kullanılışını anlatır; bugünkü olgu sunumlarını andıran ifadeler barındırır. Türk tıp tarihinde bir hekimin kendi bulduğu ilaç ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk monografi olduğu için önemlidir.

Eserdeki deneyler sık anılır. Yılan zehrine karşı hazırladığı panzehirin etkisini görmek için bir horozun bacağının tüylerini yoldurup çıplak derisinden zehirli bir yılana ısırttığı, ardından tiryak vererek hayvanı gözlediği, ertesi gün deride yeşilimsi bir yara belirdiğini, ikinci gün belirtilerin kaybolduğunu not ettiği aktarılır. Kullandığı tiryakın Tiryak-ı Fâruk olduğunu belirtir. Kitapta kendi başından geçen bir olay da yer alır: İstanbul'dan dönerken yardımcısıyla birlikte bitlenmiş, cıva ve çam reçinesinden hazırladığı karışımı keten fitille boynuna bağlamış, kalanını koltuk altlarına sürmüş, yöntemin eski bir omuz ağrısını da giderdiğini görmüştür. Bir hastalığı tedavi edemediğinde konuyu bilenlerin yöntemini alçakgönüllülükle kabul edip öğrendiği de yazılır. Kaynak gösterme alışkanlığı, Hipokrat, Galen ve İbn Sînâ gibi önceki hekimlerden yararlandığı yerlerde adlarını anması, olumlu ve olumsuz etkileri gizlemeden kaydetmesi, günümüz araştırmacılarının ona yönelik takdirinin dayanaklarındandır.

Bursalı Mehmed Tâhir, Müfîd (Nazmü't-teshîl) adlı bir eseri de Sabuncuoğlu'na atfetmişti. Sonraki incelemeler bu kitabın öğrencisi Muhyiddin Mehî'ye ait olduğunu gösterdi. Dârüşşifâda yetişen bu öğrencinin sonradan Osmanlı sarayında hekimbaşılık yaptığı da anlatılır.

Modern tıp tarihi araştırmaları, Cerrâhiyye-i İlhâniyye'deki bazı tekniklere de dikkat çekti. Bu çalışmalara göre Sabuncuoğlu çocuklarda hidrosefali için boşaltma yöntemlerini, omurga ameliyatlarında eksenel traksiyonu ve el ameliyatı sonrasında tahta atel kullanımını tarif etmiş, erken evredeki bir meme tümörünün cerrahi olarak çıkarılmasını önermiş, doğum komplikasyonlarına dair ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu tespitler tek tek yayımlanmış makalelere dayanır; "ilk" nitelemeleri tarihçiler arasında farklı ağırlıkla karşılanır.

Osmanlı Döneminde Darüşşifa

Amasya Osmanlı yönetimine geçtikten sonra da Darüşşifa aynı amaçla kullanıldı. Evliya Çelebi onu, Mehmed Paşa Hanı'na yakın, çok eski bir büyük tımarhane olarak tanıtır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Bîmâristan maddesi, hastanede tıp eğitiminin İlhanlılardan sonra Osmanlılarda da sürdüğünü gösteren örnek olarak Amasya'yı anar. Bina Anadolu'da hekim yetiştiren önemli merkezlerden biri olarak anılır; burada yetişen hekimler arasında 1488'de ölen Şükrullah, 1516'da Halîmî, 1561'de Merzifonlu Atûfî ve Mehmed bin Lütfullâh sayılır. Vakıf defterinden, Darüşşifa'nın görevlilerinin adları, görev yerleri ve maaşları öğrenilir. Deftere göre 1693'e kadar hekim Ahter-i Bâlî'dir, 1693'te Tabib Kostuce gelir, 1708'de Esarbali atanır, ardından Hacı Mahmud göreve başlar. Hacı Mahmud İstanbul'da Tıbbiye okumuş bir hekimdi ve oğulları da hekimlik yapıyordu. Hekimliğin babadan oğula geçtiği bu çizgi 1731'den sonra da sürdü. 1747'de Mehmed Halife göreve başladı, 1751'de yerine Abdullah Efendi geldi, 1758'de onun oğlu Mustafa Efendi atandı. Yardımcı hekim kayıtları da aynı defterde tutulmuştur. Aynı defterde yapıyı Sultan Alâeddin'in yaptırdığına dair bir kayıt bulunur; bu bilgi kitabeyle uyuşmaz, çünkü kitabe yapıyı Anber bin Abdullah'a, vakfiyeyi ise İlduş Hatun'un kardeşi olduğu kabul edilen Alâeddin bin Ali Pervane'ye bağlar.

Kurum Tanzimat'tan sonra eski işlevini yitirdi. Anlatıldığına göre bina önce ipek kozacılarının, sonra kerestecilerin deposu olarak kullanıldı. 1939 depreminde ağır hasar gören yapı 1945'te kısmen onarıldı, 1948-1951 arasında Ali Saim Ülgen tarafından onarıldığı da bildirilir. 1992'de başlayan restorasyon 1997'de tamamlandı ve bina bir süre Amasya Belediyesi Konservatuvarı olarak kullanıldı. 2011'de müzeye çevrildi ve Amasya Belediyesi Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi adını aldı. Müzede on ayrı dalda tıp ve cerrahi gereçleri ile müzik çalgıları sergilenmekte, müzik terapi salonu da ziyarete açıktır.

Şehrin tıp mirası bilimsel çevrelerde de yaşatıldı. Kayseri'de Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü 14 Mart 1985'te Sabuncuoğlu adına bir kongre düzenledi. Bimarhane'nin 700. yılı anısına 15-18 Ekim 2008'de Amasya'da, dönemin valisi M. Celalettin Lekesiz'in önderliğinde toplanan Uluslararası Anadolu-Türk Darüşşifaları ve Sabuncuoğlu Kongresi'ne, Valilik, Amasya ve Çukurova üniversiteleri ile Türk Dil, Türk Tarih ve Türk Tıp Tarihi kurumları destek verdi. Kongrede 41 bilimsel çalışma sunuldu ve toplam 84 kişi katıldı. Müze, şehir merkezinde Valilik'in karşısında yer alır.

On Dokuzuncu Yüzyıl ve Gureba Hastaneleri

Osmanlı'da sağlık hizmeti on dokuzuncu yüzyılın ortasından itibaren yeni bir biçim aldı. İstanbul'da Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, Fâtih Şifâhânesi ve Süleymaniye Dârüşşifâsı gibi eski kurumların ihtiyacı karşılamadığını görerek fakirler ve kimsesizler için 200 yataklı bir erkek hastanesi yaptırdı. Bezmiâlem Gurebâ-yi Müslimîn Hastahânesi 2 Nisan 1845'te hizmete açıldı; kimsesiz hastaların ücretsiz bakılması vakıf şartının özünü oluşturuyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre bu hastane, vakıf dârüşşifâlar geleneği içinde "hastahane" adıyla anılan ilk kuruluştur ve bugüne kadar adını ve işlevini koruyan tek gureba hastahanesidir.

Aynı model devletin ve hayırseverlerin katkısıyla başka şehirlere de yayıldı. Sultan Abdülaziz döneminde Rusçuk, Saraybosna, Tulça, Mostar, Niş ve Sofya'da; II. Abdülhamid döneminde Üsküp, Selânik, Halep ve Şam ile Anadolu'da Ankara, Konya, Erzurum, Antep, Urfa ve Bursa'da gureba hastaneleri açıldı ve bunların bir kısmı Cumhuriyet döneminde numune ya da devlet hastanesi oldu. Ansiklopedinin verdiği bu listede Amasya geçmez. Taranan kaynaklarda da Amasya'da gureba adıyla kurulmuş bir hastaneye ilişkin belgeye rastlanmamıştır; böyle bir kurumun varlığı doğrulanamamaktadır. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başında şehirde hastane hizmetlerinin nasıl yürütüldüğü, ancak Osmanlı arşivleri ve Amasya salnameleri üzerinde yapılacak bir çalışmayla aydınlanabilir.

Cumhuriyet Döneminde Amasya'nın Hastaneleri

Cumhuriyet'in kuruluşunda Anadolu, uzun savaşların ardından bulaşıcı hastalıklar, yüksek çocuk ölümleri ve beslenme bozukluklarıyla karşı karşıyaydı. Sağlık hizmetleri bu yıllarda devlet eliyle örgütlenmeye başladı ve hastaneler giderek devlet hastanesi niteliği kazandı. Amasya'da ilk çağdaş hastane binası ise devletten çok bir yerel hayırseverin girişimiyle ortaya çıktı.

Darüşşifa'nın işlevini yitirmesinden sonraki hastane hizmetleri, Cumhuriyet döneminde kurumsallaştı. Fethiye Mahallesi'nde Amasya eşrafından Ruhi Tingiz, 1950'de elli yataklı bir doğumevi yaptırdı ve isminin baki kalması koşuluyla binayı Sağlık Bakanlığı'na hibe etti. Zaman içinde ek binalarla genişletilen yapı, Amasya Ruhi Tingiz Devlet Hastanesi adıyla yaklaşık yarım yüzyıl şehrin başlıca sağlık kurumu oldu ve iki yüz yatak kapasitesine ulaştı. Bu binada yürütülen hizmetlerin ayrıntıları, örneğin ilk hekimlerin adları, yıllık hasta sayıları ya da bölümlerin açılış tarihleri taranan kaynaklarda yer almaz; kesin olan, 1950'den 2004'e kadar Amasya'nın hastane hizmetlerinin bu yapıda ve eklerinde sürdürüldüğüdür. Bina bugün hastane olarak kullanılmasa da Ruhi Tingiz'in adı yaşar: 2013'te açılan fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi bu adı taşır.

Bu bina, halkın ihtiyacını karşılamakta fiziki alan bakımından yetersiz kalınca ve bakım onarımı ekonomik olmayınca, 1991'de Kirazlıdere Mahallesi'nde 40.000 metrekarelik bir arsa üzerinde üç yüz yataklı yeni bir hastanenin temeli atıldı. Yapı 3.937 metrekarelik inşaat alanına ve 25.235 metrekarelik hizmet alanına sahipti; 1.320 metrekarelik kapalı garaj ve 1.948 metrekarelik lojman da tesisin parçasıydı. Yapım on üç yıl sürdü. Hastane 19 Ocak 2004'te yeni binasında hizmete girdi. Adı, Valiliğin teklifi ve Bakanlığın onayıyla, Fatih Sultan Mehmed döneminin en ünlü hekim ve cerrahlarından Sabuncuoğlu Şerefeddin'in anısına Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Devlet Hastanesi olarak belirlendi.

Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Hastane 2009'dan itibaren büyüyerek bugünkü yapısına ulaştı. 1 Temmuz 2009'da, 1984'te Amasya Sigorta Hastanesi olarak yapılmış, sonra Yeşilırmak Devlet Hastanesi adını almış olan Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi ile Sabuncuoğlu Şerefeddin Devlet Hastanesi'nin yönetimi tek başhekimlik altında birleştirildi ve toplam yatak kapasitesi 426'ya çıktı. 2 Ağustos 2012'de Sağlık Bakanlığı ile Amasya Üniversitesi arasında Ortak Kullanım Protokolü imzalandı; bunun ardından kurumun adı 25 Eylül 2012'de bakanlık onayıyla Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi. Nisan 2013'te ilk öğretim görevlisi kadroya atandı ve protokol fiilen uygulamaya girdi. Amasya Üniversitesi Tıp Fakültesi 4 Nisan 2011'de kurulmuştu; hastanenin eğitim ve araştırma niteliği kazanması bu gelişmenin doğal sonucu oldu. Bugün hastane, fakültenin eğitim hastanesi olarak anılır. Klinikleri arasında acil servis, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın doğum, genel cerrahi, ortopedi, kalp damar cerrahisi, beyin cerrahisi, göz hastalıkları ve kulak burun boğaz yer alır. Dârüşşifâ tıp öğretimiyle hasta bakımını bir arada yürüten bir kurumdu; bugün hastane aynı iki işlevi, bu kez üniversite ile Sağlık Bakanlığı'nın ortak kullanımı çerçevesinde yeniden birleştirmektedir.

Aynı yıllarda yeni birimler eklendi. 21 Ekim 2013'te elli altı yataklı Amasya Ruhi Tingiz Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi ek bina olarak açıldı; adı, ilk hastaneyi bağışlayan hayırseverin anısını sürdürmektedir. 28 Ekim 2013'te Kadın Doğum ve Çocuk bölümünün bulunduğu eski Yeşilırmak Devlet Hastanesi binası kapatılıp merkez binaya taşındı; Sağlık Bakanlığı 13 Şubat 2014'te hastanenin kapasitesini 395 yatak olarak tescil etti. 7 Mart 2014'te Recep Akyılmaz Toplum Ruh Sağlığı Merkezi hizmete girdi. Poliklinik hizmetlerinin yetersizliği ve ilde bulunmayan Kalp Damar Cerrahi ve Anjiyo Ünitesinin kurulması amacıyla Bakanlık yeni bir ek bina yapımına onay verdi. 4 Haziran 2018'de Şehit Jandarma Uzman Çavuş Kadir Çakı Semt Polikliniği açıldı ve 2018'in Aralık ayından itibaren yatak kapasitesi 460'a ulaştı.

Özel Hastane ve Yeni Hastane Planı

Amasya'nın ilk özel hastanesi Özel KOLMED Hastanesi'dir. Açılışta yapılan konuşmaya göre, bu hastaneden önce Amasyalılar özel hastane hizmeti için Samsun'a gidiyordu. Aynı konuşmada ilde 600 yataklı yeni bir eğitim ve araştırma hastanesi için çalışmalara başlandığı ve hastane arazisinin temel atmaya hazırlandığı da belirtilmişti. Bu planın sonraki akıbeti taranan kaynaklarda yer almaz; yeni hastanenin açılıp açılmadığı bu nedenle belirtilemiyor.

Kronoloji

1308-1309: Kitabeye göre Amasya Darüşşifası'nın yapımı tamamlanır; kimi araştırmacılar yapıyı 1222-1232 arasına tarihler.

1312: Darüşşifa'nın vakfiyesi düzenlenir (belge günümüze ulaşmamıştır).

1386 dolayları: Sabuncuoğlu Şerefeddin Amasya'da doğar.

1444: Akrâbâzîn Tercümesi yazılır.

1465: Cerrâhiyye-i İlhâniyye tamamlanır ve Fâtih Sultan Mehmed'e sunulur.

1468: Mücerrebnâme yazılır.

1845: İstanbul'da Bezmiâlem Vâlide Sultan'ın Gureba Hastahanesi hizmete açılır.

1939: Deprem Darüşşifa'da ağır hasar bırakır.

1950: Ruhi Tingiz tarafından yaptırılan elli yataklı doğumevi hizmete girer.

1991: Kirazlıdere Mahallesi'ndeki yeni hastanenin temeli atılır.

1992-1997: Darüşşifa restore edilir.

19 Ocak 2004: Sabuncuoğlu Şerefeddin Devlet Hastanesi yeni binasında hizmete başlar.

2008: Amasya'da Uluslararası Anadolu-Türk Darüşşifaları ve Sabuncuoğlu Kongresi düzenlenir.

2011: Amasya Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulur; Darüşşifa, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak açılır.

25 Eylül 2012: Hastane, Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını alır.

2013-2014: Ruhi Tingiz Fizik Tedavi Hastanesi açılır, hizmetler merkez binaya taşınır, Toplum Ruh Sağlığı Merkezi hizmete girer.

2018: Yatak kapasitesi 460'a ulaşır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar