Amasya'nın Selçuklu ve İlhanlı çağından kalan yapıları, bu iki dönemin siyasetini, hayır anlayışını ve hat sanatını taşın üzerine geçirilmiş yazılardan okumaya imkân verir. Kitabe, bir yapının taç kapısına ya da önemli bir cephesine yerleştirilen, çoğunlukla Arapça kaleme alınmış yazıttır. Banisinin adını, yapım yılını, bazen hükümdarını ve mimarını, kimi zaman da ayet, hadis ya da dua metnini bugüne ulaştırır. Vakfiyeler ve tarih kitapları çoğu kez yapıdan yüzyıllar sonra yazılmıştır. Kitabe ise yapıyla aynı anda kesilen, yerinde duran ve değiştirilmesi güç bir belgedir. Şehrin ırmağın güneyinde yoğunlaşan Selçuklu mirasında, tarihleri ve banileri en sağlam biçimde bu yazıtlar ortaya koyar. Ne var ki taşın kalıcılığı, okunuşunun kolaylığı anlamına gelmez. Amasya'nın erken Türk dönemi yazıtlarının neredeyse her biri, yüz yılı aşkın bir süredir farklı okuyucuların elinde farklı tarihler ve farklı adlar vermiştir.
Kitabenin Belge Değeri
Bir yapının kim tarafından, hangi hükümdarın zamanında ve hangi amaçla yaptırıldığını anlamak için araştırmacılar önce özgün kitabeye bakar. Kitabe bulunmadığında ya da okunamadığında sıra vakfiyeye, tarih kaynaklarına ve mimari karşılaştırmaya gelir. Böyle durumlarda tarihlemeler kesinlikten çıkar, bir tahmin aralığına dönüşür. Amasya'daki Selçuklu ve İlhanlı yapıları bu bakımdan iki ayrı örnek grubu sunar. Halifet Gazi Medresesi, Burmalı Minare Camii, Torumtay Türbesi ve Dârüşşifâ'da yazıt ya yerindedir ya da içeriği bilinir. Gökmedrese Camii'nde ise özgün kitabe yerinden sökülmüş ve bulunamamıştır. Dârüşşifâ örneğinde kitabe, yapı hakkında bugüne ulaşan tek çağdaş tarihî kaynak durumundadır, çünkü vakfiyesi kaybolmuştur.
Amasya'nın Türk hâkimiyetindeki yeri de bu yazıtların çerçevesini belirler. Şehir XI. yüzyıl başından itibaren Danişmendlilerin elindeydi. II. Kılıçarslan zamanında Anadolu Selçuklu Devleti'ne katıldı ve Selçuklu döneminde "Dârü'l-izz" unvanıyla anıldı. Yapıların çoğu bu çağın ikinci yarısında ve Moğol hâkimiyetinin Anadolu'ya yerleştiği yıllarda yükseldi. Dolayısıyla kitabelerdeki adlar arasında bir Danişmendli emiri, Selçuklu sultanları, Selçuklu vezirleri, bir Amasya valisi ve İlhanlı hükümdarının hanımı yan yana görünür. Bir şehrin siyasi el değiştirmelerini, taşın üzerindeki adlardan izlemek mümkündür.
Selçuklu çağından kalan eserler genellikle ırmağın güneyinde toplanır. Şehirdeki en eski Türk yapısı, Danişmendoğlu Melik Gazi'nin kalenin hemen doğusunda, bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde yaptırdığı camidir. Günümüze ulaşanlar arasında Burmalı Minare Camii, Gökmedrese Camii, Fethiye Camii, 1326 tarihli Gümüşlü Camii, Hızır Paşa Camii, 1372 tarihli Saraçhane Camii, Dârüşşifâ, Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi ile Torumtay Türbesi sayılır. XVI. yüzyılın başında şehirde dokuz cami, on medrese, dört zaviye, altı imaret ve on beş hamam bulunduğu kaydedilir. Bu kalabalık yapı topluluğunun yalnızca bir bölümü kitabeyle tarihlenebilir.
Bu yazıtları ilk kez bütün olarak dolaşıp kayda geçiren yerli araştırmacı, Amasya Tarihi'nin yazarı Abdîzâde Hüseyin Hüsameddin'dir. Gençliğinde kütüphaneleri dolaştığını, kabirleri ziyaret edip mezar taşlarını okuduğunu, Şâmîce ve Gökmedrese mahallelerindeki eski türbeleri hayretle gezdiğini kendisi anlatır. Kitabında Selçuklu yazıtlarının Arapça metinlerini tek tek aktarmış, nerede okunamadığını da açıkça belirtmiştir. Eserin günümüz baskısını hazırlayan editörler ise onun okumalarını sonraki araştırmacılarınkiyle karşılaştıran notlar eklemiştir. Böylece Amasya kitabeleri için yaklaşık bir asırlık bir okuma tartışması tek bir kitabın sayfalarında izlenebilir hâle gelmiştir.
Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi
Amasya'nın tarihi belli olan en erken Selçuklu çağı medresesi, halk arasında Hilfet Gazi diye söylenen, asıl adıyla Halifet Gazi Medresesi'dir. Kitabesine göre 606 yılında, yani 1209-1210'da inşa edilmiştir. Bani Halifet Gazi, Danişmendli emirlerindendi. Beylik ortadan kalkınca Selçukluların hizmetine girmiş, 1215'te Sinop'u fetheden I. İzzeddin Keykâvus tarafından Karadeniz sahil muhafaza komutanlığına getirilmiş, I. Alâeddin Keykubad döneminde 1222'de Amasya valisi olmuştur. Sonra Erzurum valiliğine geçmiş ve 1232'deki Gürcü seferinde şehit düşmüştür. Cenazesi Amasya'daki türbesine gömülmüştür. Adına Farsçadan Türkçeye çevrilmiş bir tıp kitabı bulunur ve XIII. yüzyıl başında Anadolu'da yapılan sporlara dair bir eserin de onun adına yazıldığı belirtilir. Medresenin 1225 tarihli vakfiyesi günümüze ulaştığı için bani hakkında belgeye dayanan ayrıntılı bilgi vardır.
Hüsameddin bu emiri Mübârizeddin Halîfe Alp adıyla tanıtır ve onu I. Kılıçarslan'ın damadı Güdül Bey'in soyundan, Şücâeddin Tuli Bey'in oğlu olarak gösterir. Medrese kapısının üzerindeki yazıtta da adı "Mübârizeddin Halîfe bin Tuli" biçiminde geçer. Kitabenin tarihi konusunda ise Hüsameddin bugünkü kabulden ayrılır. Ona göre güçlükle okunan, girift ve sıradan bir yazıyla kazınmış bu ibarede yıl 632 (1234-1235) olarak yazılıdır. Vakfiyede medresenin 622'de, emir Amasya valisi iken yapıldığı kayıtlıdır. Hüsameddin, 632'de Amasya valisinin Nûreddin Tugrak olduğunu, Halîfe Alp'in ise o sırada Gürcistan ser'askeri bulunduğunu hatırlatır ve kitabe taşının yerine medresenin yapımından on yıl kadar sonra konduğu sonucuna varır. Böylece aynı kitabe için bir yanda 606, öbür yanda 632 okuması bulunmaktadır. Banisinin 1232'de öldüğü bilgisi doğruysa 632 tarihli bir yazıt ancak ölümünden sonra yerleştirilmiş olabilir. İki okumadan hangisinin doğru olduğu, taşın yeniden incelenmesi olmadan kesin olarak söylenemez.
Vakfiyenin kendisi de bir belge olarak dikkat çeker. Hüsameddin'in aktarımına göre vakfiye, 622'de Amasya kadılkudâtı olan Takiyyeddin Osman bin Ali'nin imzasıyla onaylanmıştır. Aynı belgede şehrin doğusundaki bir mevki için "Vengiyüs" adı kullanılır. Hüsameddin, Torumtay Camii ile Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi'nin bazı taşları üzerinde Rumca yazılar gördüğünü de not eder. Bu taşlar, Türk yapılarına önceki dönemlerden devşirilmiş malzemenin varlığına işaret eder. Medresenin ilk müderrisi olarak "kadı-yı şehîd" diye andığı Bedreddin İbrahim el-Kımârî'yi gösterir ve yüzyıllar boyunca süren uzun bir müderrisler listesi verir. Halifet Gazi'nin soyu da şehirde yüzyıllarca sürmüş, Hüsameddin'e göre "Halifet Oğulları" adıyla anılan aileden Kutlu Paşazâde ve Ebu'l-Kâsımzâde gibi kollar çıkmıştır.
Yapıdan bugün ayakta kalan, güney duvarı ile doğu bölümünün bir kısmıdır. Hüsameddin'e göre medrese 1602-1603 yangınında ve ardından 1647 depreminde ağır hasar görmüş, müderris Hasan Efendi yıkılan yerleri ahşapla onartmıştır. 1888'de Amasya müftüsü Hacı Osman Hilmi Efendi binayı kökten onarmıştır. Doğudaki türbe kare kaideli, sekizgen gövdeli, piramit külâhlı ve iki katlıdır. Hüsameddin, türbenin kapısı üzerinde geniş bir kemer içinde kûfî hatla yazılmış Âyetü'l-Kürsî bulunduğunu, harflerin çiçek motifleri arasında başka bir çiçek gibi göründüğünü ve okunmasının son derece güç olduğunu yazar. Aynı kapı üzerinde, türbede Amasya valisi Mübârizeddin Halîfe Alp'in yattığını bildiren ikinci bir yazı da vardır.
Türbenin içindeki mermer lahit, kanatlı medusalar ve erosla bezeli, uyuyan bir kadın betimi taşıyan Roma dönemi eseridir. Hüsameddin ise lahdin cephesindeki kız ve koyun başlarını eski Türk boy işaretleri olarak yorumlamış, emirin baba tarafından Kınık, anne tarafından Koyunlu boyuna mensup olduğunu ileri sürmüştür. Bu yorum, lahdin Roma işi olduğunu gösteren sonraki araştırmalarla bağdaşmaz. Hüsameddin'in kendi döneminde türbeyi koruma girişimi ise belgeli bir katkıdır. Türbenin Hristiyanlara ait olduğu ve sivri külâhının mahalle üzerine yıkılma tehlikesi taşıdığı gerekçesiyle belediye yıkım kararı almışken, kendisi Amasya mutasarrıfı Kemal Bey'e açıklama yaparak yıkımı durdurduğunu yazar. Yapı için ileri sürülen görüşler de birbirinden ayrılır. Danişmendname'nin anlatısı ve Albert Gabriel kiliseden medreseye çevrildiğini kabul eder. Metin Sözen kemerli bölümün eski bir Bizans yapısının cephesi olabileceğini düşünür. Doğan Kuban türbeyi XII. yüzyıl ortalarına, Gabriel ile Oktay Aslanapa ise 1145-1146'ya götürür. Hüsameddin türbe için 622 (1225) tarihini verir. Bu tartışmada medresenin kitabesi, okunuşu ne olursa olsun, yapı topluluğunun en az XIII. yüzyılın ilk yarısında kullanımda olduğunu gösteren somut bir dayanak olarak kalır.
Burmalı Minare Camii
Bakırcılar Çarşısı'nın gerisinde bulunan Burmalı Minare Camii'nin kapısı üzerindeki kitabe oldukça girift bir hatla yazılmıştır. Kitabeye göre cami, Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhusrev'in saltanatında (1237-1246) emirlerinden Ferruh tarafından yaptırılmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın okuyuşunda yazıtta kardeşi hazinedar Yusuf'un adı da geçer. Yapım yılı bazı kaynaklarda 1242, bazı kaynaklarda 1243 olarak verilir, saltanat aralığı ise 1237-1246'dır. Kitabedeki "amere" sözcüğü bazı yazarlarca onarım diye anlaşılmış ve caminin Ferruh Bey tarafından yalnızca tamir ettirildiği sanılmıştır. Oysa bu sözcük, yeni yapılan ya da imar edilen her türlü eser için kullanılır.
Bu yazıtın okunuş serüveni, Amasya kitabeleri içinde en iyi belgelenmiş olanıdır. Hüsameddin, harflerin taşa kazınmış olmasına karşın yaş kireç üzerine parmakla yazılmış ve sonra doldurulmuş gibi göründüğünü, bu yüzden metni ancak büyük güçlükle okuyabildiğini belirtir. Onun okuyuşunda kemer biçiminde dolanan birinci satır, binanın Keyhusrev bin Keykubad bin Keyhusrev'in, yani II. Gıyâseddin Keyhusrev'in günlerinde imar edildiğini bildirir. Altındaki düz satırda ise yapıyı imar eden "Ferruh bin Selçuk bin Yusuf el-Hâzin" adı ve 690 yılı yer alır. Uzunçarşılı, Hüsameddin'in bu okumasını hatalı ve eksik bulmuştur. Camiye ayrı bir kitap ayıran Ali Yardım ise hem Hüsameddin'i hem Uzunçarşılı'yı düzeltmiştir. Onun okuyuşunda sultan, "emîrü'l-mü'minîn"in ortağı unvanıyla anılır ve ikinci satırda yapının "âmiri ve vâkıfı" olarak av emiri Ferruh ile kardeşi hazinedar Yusuf birlikte zikredilir. Tarih de 640 olarak okunur. 1242-1243 yılı bu okumanın karşılığıdır. Hüsameddin'in "Ferruh bin Selçuk bin Yusuf" biçimindeki soy zinciri ile Ali Yardım'ın "Ferruh ve kardeşi Yusuf" okuması, aynı satırın iki ayrı çözümüdür.
Hüsameddin, banide yer alan adı da ayrıca tartışır. Bazı eski kroniklerde bu emirin adı "Ferrûc" ya da "Ferrûh" biçiminde geçerken kapı üzerinde açıkça "Ferruh" yazılıdır. Hüsameddin'e göre caminin vakfiyesini 699'da (1299-1300) Ferruh'un damadı olan Pervâne Bey düzenlemiş, tevliyet önce Pervâne Beyzâdelerde kalmış, soy tükenince Müeyyedzâdelere geçmiştir. Fransız coğrafyacı Vital Cuinet'nin caminin Bizans döneminde Komnenos hanedanınca yapılmış bir kilise olduğu yolundaki iddiasını ise yapının biçim ve inşa tarzının buna elvermediğini söyleyerek reddeder. En fazla, caminin bir kilise yerine kurulmuş olabileceğini kabul eder. Kitabedeki sultan adı ve Selçuklu emirinin adı bu tartışmada da belirleyici kanıt olmuştur.
Caminin bugünkü adı, minaresinin biçiminden gelir ve kitabede geçmez. Kaynakların verdiği bilgiye göre cami 1590-1591'de depremden, 1602-1603'te yangından zarar görmüş, mütevelli Müeyyedzâde Pîrî Çelebi bu sırada ahşap bir minare yaptırmıştır. 1730-1731'deki yangından sonra Hacı Ahmed Efendi'nin onarımıyla taştan, gövdesi sarmal yivli bir minare yapıldığı kabul edilir. Hüsameddin de bu onarımı mütevelli Vâsi' Çelebizâde es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi'ye bağlar. Bu tarihleme tartışmalıdır. Orta Asya minare geleneğinin devamı olan burmalı gövdenin XVIII. yüzyılda yapılmış olabileceğine inanmak güçtür, minarenin devrinin ya da erken Osmanlı çağının eseri olduğunu savunanlar vardır. Camiye bitişik türbe, anlatılana göre Hülâgû'nun torunu Cümûdâr'a ait diye bilinmiş, ancak bu bilginin dayanağı gösterilmediği için türbenin asıl olarak caminin kurucularına ait olması gerektiği düşünülmüştür. Mihrabın lâcivert çini çerçevesi üzerinde, "amel-i Muhammed b. Mahmûd el-Errânî" yazan ikinci bir ibare okunmuştur. Gabriel bu kişinin caminin mimarı mı, yalnızca mihrabı yapan mı, yoksa çini ustası mı olduğunu belirleyememiştir.
Gökmedrese Camii ve Torumtay Türbesi
Gökmedrese Camii, giriş bölümünün medrese olarak kullanılması ve bitişiğindeki türbenin mor ve firuze sırlı tuğlalarla süslenmesi nedeniyle bu adla anılır. Banisinin adıyla Torumtay Camii de denir. Bani Seyfeddin Torumtay, II. Gıyâseddin Keyhusrev zamanında Amasya valiliğine getirilmiştir. Kendi yaptırdığı türbede yatmaktadır. Yazıtlar bu noktada eksik kalır. Yerinden sökülen özgün kitabe bulunamadığı için caminin inşa tarihi kesin olarak saptanamamıştır. Yapıda yalnızca 1316 (1898-1899) tarihli bir onarım kitabesi ile kapı üzerinde usta adına ait olması gereken bir ibare vardır. Hüsameddin, onarım kitabesini koyduranın mütevelli Gürcüzâde Mehmed Necib Bey olduğunu, kapı üzerindeki asıl yazının ise daha önce sökülmüş bulunduğunu kaydeder. Torumtay'ın kendi düzenlediği vakfiye 665 (1266-1267) tarihini taşır. Buradan hareketle inşaatın en geç o yıl içinde bitirildiği kabul edilir. Vakfiyede yapı "Gökmedrese" adıyla geçer ve hem cami hem medrese olarak kullanıldığı anlaşılır.
Hüsameddin vakfiyeden başka ayrıntılar da aktarır. Ona göre medrese, caminin büyük kapısının iç tarafındaki boşluğun kuzey ve batısındaki küçük taş hücrelerden oluşuyordu. Medrese "Medrese-i Seyfiyye" adıyla da bilinir, ilk müderrisi Gıyâseddin Mahmud Garmînî'dir. Vakfın tevliyeti, vakıf daha hayattayken torunu Celâleddin Mehmed Pervâne Bey'e ve onun evladına bağlanmıştır. Torumtay soyunun vakfı yüzyıllar boyunca yönetmeye devam ettiği de Hüsameddin'in biyografilerinden izlenir. Kaya Paşa soyundan Osman Çelebi, "cedd-i a'lâsı" Emir Seyfeddin Torumtay'ın vakfına mütevelli olarak 941'den (1534-1535) sonra ölmüştür. Sonraki yüzyıllarda tevliyet, anne tarafından Torumtay soyuna bağlanan Gürcüzâde ailesine geçmiştir. 1898-1899 onarım kitabesini koyduran mütevelli Gürcüzâde Mehmed Necib Bey de bu zincirin son halkalarındandır.
Cephenin iki yanında silindirik köşe kuleleri yükselir. Yedi basamaklı bir merdivenle çıkılan giriş sivri tonozlu bir eyvanın içine yerleştirilmiş, eyvanın çevresi alçak kabartma geometrik bordürlerle çerçevelenmiştir. Camiye açılan kapının kanatları bugün Amasya Müzesi'ndedir. Abanoz ağacından yapılmış çift kanatlı bu kapı kündekâri tekniğinde işlenmiştir. Alınlık kısmında rumî ve kıvrak dal motifleriyle bezeli bir bordür içinde, Arapça sülüs hatla yazılmış bir hadis bulunur. Metinde insan öldüğünde amelinin kesildiği, ancak sürekli sadaka, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat olmak üzere üç şeyin bunun dışında kaldığı bildirilir. Bu hadis, vakıf kuran bir kişinin eserine yakışan bir seçimdir. Çünkü cami, medrese ve türbeden oluşan vakıf, sürekli sadakanın ve ilmin hizmetinde kurulmuştur.
Kapının kendisi de bir imza taşır. Hüsameddin, kapının orta dikmesinde "amile Ebu's-Silm en-Neccâr" ibaresinin kazılı olduğunu, kapının bu ustanın eseri olduğunu yazar. "Neccâr" doğramacı, marangoz demektir. Dolayısıyla bu imzanın caminin mimarından çok ahşap kapıyı yapan ustaya ait olduğu anlaşılır. Eserin basılı nüshasında sözcük yanlışlıkla "ke'n-neccâr" diye dizilmiştir. Ustanın adının "Ebû Müslim" mi "Ebu's-Silm" mi okunması gerektiği konusunda kayıtlar ayrılır. Günümüz baskısının editörleri, Uzunçarşılı'nın adı "Ebu's-Silm" biçiminde kaydettiğini hatırlatmış, müzedeki kapıyı yakından inceleyerek ibarenin Arapça yazımını yeniden tespit etmiştir. Kapının özgün yerinden alınıp müzeye taşınması, bu küçük imzanın bugün yakından görülebilmesini sağlamıştır.
Türbe cami duvarına kuzeydoğudan bitişiktir. Taştan kare bir kaide üzerinde küp biçimli kesme taş gövde yükselir, üzerinde ikinci bir kat izlenimi veren tuğla kasnak oturur. Külâhın hemen altında firuze sırlı tuğlayla örülmüş kûfî bir yazı frizi dolanır. Kasnağın yüzleri mor ve firuze sırlı tuğlalardan geometrik geçmelerle, rozet ve yıldızlarla doldurulmuştur. İçeride altıgen ve üçgen çini levhalarla kaplı, ikisi küçük yedi sanduka bulunur. Alışılanın tersine süslemesiz bırakılan güney cephedeki mermer niş içinde dört satırlık yapım kitabesi, nişin kemeri üzerinde ise ayetler yer alır. Güney cephedeki pencerenin üzerinde manzum bir tamir kitabesi bulunur ve türbenin 1891-1892'de onarım gördüğünü bildirir. Alt kattaki cenazelikte Torumtay'a ait sandukanın üzerinde celi hatla yazılmış ayetler okunur.
Hüsameddin'in aktardığı yapım kitabesi, türbenin tarihine ilişkin en açık belgedir. Metne göre türbeyi, sultan Gıyâseddin Keyhusrev bin Kılıçarslan'ın, yani III. Gıyâseddin Keyhusrev'in günlerinde, "Allah'ın rahmetine muhtaç zayıf kul Torumtay bin Abdullah" 677 (1278-1279) yılında yaptırmıştır. Kimi tanıtım metinlerinde türbenin 1278'de, Seyfeddin Torumtay'ın ölümünden sonra yapıldığı söylenir. Oysa kitabe yapıyı Torumtay'ın kendi adına "imar ettiği" yapı olarak anar. Hüsameddin de Torumtay'ın, Mısır'da esir kalıp hasta dönen oğlu Sinâneddin Musa'nın ölümüne üzülerek 679 Rebîülâhirinde (1280) öldüğünü yazar. Bu iki veri birlikte okunduğunda türbenin vali hayattayken yapıldığı düşünülebilir. Kimi yorumlara göre yapım kitabesi, Torumtay'ın Türk kökenli olmadığını, küçük yaşta devşirilmiş bir gulam olduğunu gösterir. Kitabedeki "bin Abdullah" kalıbı, babanın gerçek adı yerine kullanılan ve Dârüşşifâ kitabesindeki "Anber bin Abdullah" adında da görülen bir formüldür. Gulam yorumunun bu kalıba dayandığı düşünülebilir.
Türbede yatanların kimliği de büyük ölçüde yazılardan öğrenilir. Hüsameddin'e göre Torumtay'ın siyah mermerden yapılmış büyük sandukasının çevresinde Âyetü'l-Kürsî yazılıdır, adı ve ölüm tarihi de sandukanın üzerine kazınmıştır. Sol yanında oğlu Yakub Çelebi'den başlayarak dört kuşak torunu, sağ yanında ise Selçuklu soyundan, Sivas hâkimi Tâceddin Gazi Çelebizâde Kılıçarslan yatar. Ayak ucunda da Amasya valisi iken boğularak öldürülen şehzade Sultan Alâeddin Bey'in oğulları Tâceddin ve Gıyâseddin Çelebiler gömülüdür. Bu adlar, Hüsameddin'in ifadesiyle "dondurma kireç", yani alçı üzerine kazınmış kitabelerden okunmuştur. Türbenin halk arasında "Kılıçarslan Türbesi" diye de anılması, sonradan buraya gömülen bu Selçuklu soylusundan gelir. Caminin içindeki yeraltı odasında bulunan ve "Şehitler Türbesi" denen mezar odasında ise hiçbir yazı yoktur. Hüsameddin oradaki kurumuş cesetlerin Torumtay'ın oğlu Sinâneddin Musa, torunu Celâleddin Mehmed Pervâne Bey ve ailenin sonraki kuşaklarına ait olduğunu güçlü bir ihtimal olarak öne sürer, ancak bunu kesin bir bilgi olarak sunmaz.
İlhanlı Çağının Yazıtı: Dârüşşifâ
Yâkutiye Mahallesi'nde, Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kenarında yer alan Amasya Dârüşşifâsı, şehrin İlhanlı dönemindeki en önemli yapısıdır. Portalın nişini üç yönde dolanan, tek satırlık Arapça kitabe, yapının 708 yılında (1308-1309) yaptırıldığını bildirir. Yaptıranlar İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han'ın hanımı İlduş (Yıldız) Hatun'un kölesi Anber b. Abdullah ile Anadolu Emiri Ahmed Bey'dir. Eski anlatılarda yapının yalnızca hükümdar ve eşi adına yaptırıldığı söylenir. Kitabenin okunuşu ise adı geçen yaptırıcıları öne çıkarır. Mimarı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Dârüşşifânın günümüze ulaşmamış vakfiyesinin 712'de (1312) düzenlendiği bilinmektedir.
Kitabenin metni, Hüsameddin'in aktardığı ve günümüz baskısında Türkçeye çevrilen biçimiyle şöyledir: Allah, yüce sultan, ulu hakan, din ve dünyanın yardımcısı Olcaytu Mehmed Han'ın saltanatı günlerinde ve büyüklerin melikesi yüce hatun İlduş Hatun'un izzet günlerinde, bu mübarek dârüşşifânın yapımında zayıf kul Anber bin Abdullah'ı muvaffak kılmıştır. Yazıtın tarihi bu kaynakların çoğunda 708 olarak okunur. Patricia Blessing'in çevirisine dayanan bir yayında ise yıl 709 olarak verilmiştir. Kitabenin bir kadının, hükümdar eşinin adını anması, İlhanlı Anadolu'sunda Tokat'taki Nureddin bin Sentimur Türbesi'nde de görülen seyrek bir durum olarak değerlendirilir. Olcaytu'nun adının yazıta girmesi de yapı ile İran'daki merkez arasındaki bağı gösterir.
"Anadolu emiri Ahmed" ibaresi, kitabenin en tartışmalı yeridir. Hüsameddin, ana yazının yanında iri harflerle "ve emîr-i Anatolı Ahmed" yazdığını okumuş ve yapıyı Anber Ağa ile Anadolu emiri Ahmed Bey'in birlikte yaptırdığı sonucuna varmıştır. Uzunçarşılı ise yerinde yaptığı incelemede, sıkışık biçimde yazılmış kelimelerin bu şekilde okunmasının hatalı olduğunu, Hüsameddin'in verdiği bazı başka adlara da inşa kitabesinde rastlamadığını bildirmiştir. Bugün kimi başvuru eserleri Ahmed Bey'i yaptırıcılardan biri olarak anmaya devam ederken, yalnızca Anber bin Abdullah'ı bani gösteren yayınlar da vardır. Hüsameddin ayrıca kapının iki yanındaki dikdörtgen taşlarda okunamayan birer kitabe daha bulunduğunu, güneydekinde "Alâ'üddevle ve'd-dîn Ali", kuzeydekinde "ibnü'l-merhûm ... Mehmed" sözlerine benzeyen yazılar seçilebildiğini kaydeder. Bu iki yan yazıtın tam metni bugün de yayımlanmış değildir.
Eski kayıtlar yapıya kitabedeki adlardan farklı adlar verir. Hüsameddin'in gördüğü defterlerde "Dârüşşifâ-i el-merhûm Alâeddin", "Dârüşşifâ-i el-merhûm Alâeddin Ali" ve "Dârüşşifâ-i Pervâne Bey" adları geçer. Hüsameddin bu durumu, Anber Ağa ile Ahmed Bey'in vakfiyeyi düzenlemeden öldükleri, vakfiyeyi sonradan Pervâne ailesinden Alâeddin Ali'nin düzenlediği varsayımıyla açıklar. Bu, kendi ifadesiyle kayıtlardan çıkardığı bir yorumdur. Aynı açıdan iki eski yazarı da eleştirir. Mehmed Rifat Efendi yapının vaktiyle puthane olup sonradan bimarhaneye çevrildiğini, Mustafa Vâzıh Efendi ise Muînüddin Süleyman Pervâne tarafından yapıldığını yazmıştı. Hüsameddin'e göre ikisi de kapı üzerindeki Arapça yazıyı okumamıştır. Yapının tarzı ve yazıtları açıkça İslâm dönemi eseri olduğunu gösterirken onu bir puthane saymak, kitabeye bakılmadan yapılan tarihlemelerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir.
Yapı doğu-batı yönünde 33,60 x 25,60 metrelik bir alana yerleştirilmiş, dikdörtgen bir avlu çevresinde iki revak sırası ve giriş eyvanıyla karşısındaki ana eyvandan oluşan, avlulu ve iki eyvanlı bir plana sahiptir. Caddeye bakan batı cephesi muntazam kesme taştan örülmüştür. Cephenin üçte bir oranında daha yüksek olan portali iki yanındaki büyük pencereler ve silindirik köşe kuleleriyle dengelenir. Bu düzen, geleneksel Anadolu Selçuklu yapı anlayışının İlhanlı çağında sürdüğünü gösterir. Diğer cepheler gelişigüzel taşlarla örülmüş ve payandalarla desteklenmiştir, bu yüzden özgün durumlarını yitirmiştir. Avlu revaklarındaki sütun ve başlıkların devşirme olduğu da belirtilir.
Plan ayrıntıları yapının ölçülü ve düzenli kurgusunu gösterir. Ana eyvan içten 7,10 x 5,70 metre ölçüsündedir, sivri bir kemerle avluya açılır ve çatı-tonoz sistemiyle örtülüdür. Avlunun iki yanındaki revaklar, zar, mukarnaslı ve profilli başlıklara sahip sütunlara oturan sivri kemerlerle kurulmuştur. Revakların gerisindeki uzun salonlar 4,65 x 14,10 metre ölçüsündedir ve tuğladan sivri kemerlerin desteklediği beşik tonozla kapatılmıştır. Taçkapı mekânı sivri kemerli ve beşik tonozludur, iki yanında yay kemerli birer niş bulunur. Bu küçük mukarnaslı nişlerin üzerindeki iki dikdörtgen panoda Kur'an ayetleri yazılıdır. Süsleme büyük ölçüde portalla yanındaki iki dikdörtgen pencerede toplanır. Portal ve avlu cephesinde muntazam kesme taş, dış duvarlarda ve tonozlarda düzensiz taş örgü kullanılmış, tonozları destekleyen kemerlerde tuğla tercih edilmiştir.
Taçkapı, kitabenin taşıyıcısı olarak sanat tarihçilerinin özel ilgisini çekmiştir. Plan düzleminde beden duvarlarından yaklaşık 1,30 metre öne çıkan portalin genişliği 7,68 metredir. Semra Ögel, onu "son anıtsal Selçuklu taçkapısı" olarak niteler ve Anadolu Selçuklu taş süslemesinin bütün aşamalarını kendinde topladığını, bu yapıyla taş işçiliğinin hâkim olduğu devrin kapandığını söyler. Ögel'in tarifine göre portal, üst üste dizilmiş yıldız kartuşlu bir dış silmeyle başlar, ardından birbirini çapraz kesen şeritler ve aralarında palmet-rumi desenli panolardan oluşan bir kuşak gelir. Taçkapının üst bölümü ise eksik kalmıştır. 1948-1951 yıllarında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına mimar Ali Saim Ülgen'in yürüttüğü onarımda eksik kısım tümüyle tamamlanmamış, yalnızca bir köşeden basamaklı biçimde yükseltilmiş, yeni yapılan taşlara süsleme işlenmemiştir. Türkiye'de başka bir yapıda uygulanmayan bu yarım tamamlama, sonraki koruma literatüründe sık sık örnek gösterilmiştir.
Kitabede açıkça dârüşşifâ denildiği için yapının genel bir hastane işlevi gördüğü anlaşılır. Bîmarhâne adının yaygınlaşması, burada yalnızca akıl hastalarının bulunduğu düşüncesinden kaynaklanmıştır. Revakların gerisindeki, yalnızca mazgal pencerelerle aydınlatılan uzun salonların akıl hastalarına göre düzenlendiği ileri sürülmüştür. Bu düzenlemenin özgün plana sonradan yapılan bir müdahale olabileceği de düşünülmüştür. Yapı uzun süre tıbbi müessese olarak çalışmıştır. Hüsameddin burada şöhret bulmuş hekimler olarak Reşîdeddin Lokman Harezmî, Bedreddin Mahmud Çelebi ve Nefîseddin Mehmed Çelebi'yi sayar. Şehrin güneyindeki Lokman Dağı ve Lokman Yaylası adlarının, buranın mülk sahibi olan dârüşşifâ hekimi Reşîdeddin Lokman bin Hasan el-Harezmî'den geldiğini de yazar. Cerrâhiyye-i İlhâniyye'nin yazarı Sabuncuoğlu Şerefeddin'in burada hekimlik ve cerrahlık yaptığı, kendi eseri Mücerrebnâme'den öğrenilmektedir. Şerefeddin'in 1386 dolayında doğduğu, Amasya'da on dört yıl hekimlik ettiği, 1465'te yazdığı Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi Fatih Sultan Mehmed'e sunduğu ve 1468 tarihli Mücerrebnâme'yi Amasya'daki hekim çevresinin isteğiyle yazdığı bilinir. Böylece İlhanlı hükümdarının hanımına bağlı bir kölenin yaptırdığı kitabeli bir yapı, bir buçuk yüzyıl sonra Türk tıp tarihinin önemli eserlerinin yazıldığı çevreye dönüşmüştür.
Sonraki yüzyıllarda yapı inişli çıkışlı bir hayat sürdü. Vakıf kayıtlarına göre 1693, 1708, 1747, 1800, 1804 ve 1815'te onarım görmüş, 1815'ten sonra kayıtlarda hekim adı geçmez olmuştur. Bu durum yapının bir süre boş kaldığına işaret eder. 1858'de gezgin Heinrich Barth onu bir zamanlar hastane olarak kullanılmış güzel bir bina diye anar ve imalathane olarak kullanıldığını bildirir. 1873'ten sonra yeniden akıl hastalarına hizmet verdiği, 1902'de onarımı için izin istendiği bilinir. Hüsameddin, bir zamanlar vakfının, mütevellisinin, kâtiplerinin, zincircilerinin, tabibinin, eczacısının, çamaşırcısının ve aşçısının bilindiğini, kendi gününde ise binanın kerestecilere depo olduğunu üzüntüyle yazar. İçinde, akıl hastalarına nefesiyle şifa verdiğine inanılan ve "Dârüşşifâ Şeyhi" diye anılan Halvetî şeyhi Şeyh Sâlih'in 1665 dolaylarında gömüldüğü bir türbe de vardır.
XX. yüzyılın başında yapı 1920'de kurulan İstiklal Mahkemesi'nin hükümlüleri için hapishane olarak kullanıldı, ardından bir Amasyalı tarafından kiralanarak kereste işliğine dönüştürüldü. 1933-1935 yıllarında Maarif Vekâleti'nin sınırlı koruma çalışmaları arasında, onarım listesinde "Amasya'da Bimarhane istimlakı ve Halifet Gazi Türbesi" başlığıyla birlikte yer aldı. Bu kayıt, kitabeli iki erken yapının Cumhuriyet'in ilk koruma programında yan yana anıldığını gösterir. Ülgen'in onarımından sonra 1991-1997 yılları arasında kapsamlı bir restorasyon daha geçiren bina, 2011'den beri Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak hizmet vermekte ve halkın ziyaretine açık bulunmaktadır.
Kitabelerin Okunması ve Toplanması
Amasya kitabelerinin sistemli biçimde derlenmesi İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın 1927'de yayımladığı Kitâbeler çalışmasıyla başlar. Burmalı Minare ve Gökmedrese ile ilgili okumalar bu esere dayanır. Uzunçarşılı'dan önce Hüsameddin, kendi tarihinde bu yazıtların önemli bir bölümünü Arapça asıllarıyla yayımlamıştı. Uzunçarşılı onun Burmalı Minare ve Dârüşşifâ okumalarını düzeltirken, Ali Yardım 2004'te Burmalı Minare Camii'nin kapı, mihrap ve minber kitabelerine ayırdığı kitabında her iki okumayı da yeniden ele almıştır. Okuma farkları gerçektir. "Amere" sözcüğündeki onarım yanlışı, yapım yılındaki 1242 ile 1243 ayrımı, Burmalı Minare kitabesindeki 690 ile 640 arasındaki fark, Halifet Gazi kitabesindeki 606 ile 632 ayrımı, Dârüşşifâ'daki "Anadolu emiri Ahmed" ibaresi ve Cümûdâr Türbesi'ne ilişkin bilginin dayanaksız oluşu, hep metinlerin dikkatle yeniden okunmasıyla gün yüzüne çıkmıştır.
Kitabeye dayanmayan bilgiler ise kolayca yanlış tarihlere yol açmıştır. Osman Fevzi Olcay'ın çocukluk hatıraları bunun ilginç bir örneğidir. Olcay, Dârüşşifâ'nın önündeki meydanın mahalle çocuklarının başlıca oyun alanı olduğunu anlatırken binanın kitabesine göre 606 (1209) yılında yapıldığını yazar. Bu tarih Dârüşşifâ kitabesindeki 708 ile uyuşmaz, Halifet Gazi Medresesi için verilen 606 tarihiyle aynıdır. İki yapının tarihlerinin hafızada birbirine karışmış olması kuvvetle muhtemeldir, ancak bu bir çıkarımdır. Benzer biçimde Hüsameddin, Yukarı Pazar'ın batısındaki Sultan Mesud Türbesi'nin cephesindeki iki yan sütunda, pek çok kişinin çiçek sandığı girift kûfî yazılar bulunduğunu, yazıların alt kısmının toprağa gömüldüğünü ve I. Sultan Mesud'un adının sütun üzerinde kazılı olduğunu bildirir. Bu okuma sonraki yayınlarla doğrulanamamıştır.
Amasya Müzesi, kaybolmuş ya da değiştirilmiş yapıların belgelerini de korur. Lahitlerin bulunduğu bölümde Selçuklu ve Osmanlı döneminde Amasya'da inşa edilen cami, medrese ve benzeri yapıların özgün mermer kitabeleri sergilenir. Müze bahçesinde ise İlhanlı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait inşa kitabeleri, sanduka tipi mezar taşları ve II. Bayezid Camii'nin 1939 depreminde yıkılan son cemaat yerinin sütun başlıkları teşhir edilir. Yerinden alınmış bir kitabe, banisinin adını ve yapının tarihini taşımaya devam eder. Gökmedrese kapısının müzeye alınmış olması da aynı koruma anlayışının bir sonucudur. Kapı kanatları, hadis yazısı ve doğramacı ustanın imzası, cami onarım gördüğü hâlde özgün hâliyle korunabilmiştir.
Kronoloji
1209-1210: Halifet Gazi Medresesi'nin kitabesindeki yapım tarihi (606; Hüsameddin aynı kitabeyi 632 olarak okur).
1225: Halifet Gazi'nin medrese vakfiyesi; kadı Takiyyeddin Osman bin Ali'nin onayıyla.
1234-1235: Hüsameddin'in okuyuşuna göre Halifet Gazi Medresesi kitabesindeki tarih (632).
1237-1246: II. Gıyâseddin Keyhusrev'in saltanatı; Burmalı Minare Camii'nin kitabesindeki dönem (yıl, Ali Yardım'ın okuyuşuyla 640, kaynaklarda 1242-1243).
1266-1267: Seyfeddin Torumtay'ın vakfiyesi; Gökmedrese'nin en geç bu yıl tamamlandığı kabul edilir.
1278-1279: Torumtay Türbesi'nin yapım kitabesindeki tarih (677).
1280: Hüsameddin'e göre Seyfeddin Torumtay'ın ölümü (679 Rebîülâhir).
1299-1300: Hüsameddin'e göre Burmalı Minare Camii vakfiyesinin Pervâne Bey tarafından düzenlenmesi.
1308-1309: Amasya Dârüşşifâsı'nın kitabesindeki yapım tarihi (708; bir çeviride 709).
1312: Dârüşşifâ vakfiyesinin düzenlenmesi.
1647: Halifet Gazi Medresesi'nin depremde ağır hasar görmesi; müderris Hasan Efendi'nin ahşap onarımı.
1730-1731: Burmalı Minare Camii'nde yangın sonrası taş minarenin yapıldığı kabul edilen tarih.
1858: Heinrich Barth'ın Dârüşşifâ'yı imalathane olarak kullanılırken görmesi.
1888: Halifet Gazi Medresesi'nin müftü Hacı Osman Hilmi Efendi eliyle onarımı.
1891-1892: Torumtay Türbesi'nin onarımı.
1898-1899: Gökmedrese'deki onarım kitabesi; mütevelli Gürcüzâde Mehmed Necib Bey.
1927: İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Kitâbeler adlı eserinin yayımlanması.
1933-1935: Dârüşşifâ çevresinin istimlaki ve Halifet Gazi Türbesi'nin Maarif Vekâleti onarım listesine alınması.
1948-1951: Ali Saim Ülgen'in yürüttüğü Dârüşşifâ taçkapısı onarımı.
1991-1997: Dârüşşifâ'nın kapsamlı restorasyonu.
2004: Ali Yardım'ın Burmalı Minare Camii kitabeleri üzerine kitabının yayımlanması.
2011: Dârüşşifâ'nın Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak açılması.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1, s. 112, 129, 132-133, 135-136, 140-143, 168-169, 172 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page112.html).
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 2, s. 342-344, 362-364 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page364.html).
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-7, s. 57, 286 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page286.html).
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları: Bildiklerim, Gördüklerim, İşittiklerim ile Amasya, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları. amasya.bel.tr
- Ali Yardım, Amasya Burmalı Minâre Câmii Kitâbeleri, Amasya Valiliği Kültür Yayınları, Ankara 2004 (Hüsameddin'in günümüz baskısındaki editör notundan).
Akademik çalışmalar
- Zeynep İnan Ocak, Gülsün Tanyeli, "Amasya Bimarhanesi'nin Tamamlanamayan Taçkapısı", METU Journal of the Faculty of Architecture, 36/2 (2019), s. 221-246.
Resmî kaynaklar
- Kültür ve Turizm Bakanlığı, Amasya Torumtay Türbesi ve Burmalı Minare Camii kayıtları.
Kitaplar
- Meral Koçak, "Amasya'da Bir Dârüşşifâ ve Kırşehir'de Cacabey Medresesi", Cengiz Han ve Mirası, Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları.
Diğer kaynaklar
- Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. islamansiklopedisi.org.tr
- Selda Kalfazade, "Gökmedrese Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 14, İstanbul 1996. islamansiklopedisi.org.tr
- "Burmalı Minare Camii ve Türbesi", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Hilfet Gazi Medresesi ve Türbesi", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kitâbeler, İstanbul 1927.
- Amasya Müzesi tanıtım metinleri.
Çevrimiçi kaynaklar









