Bu zâtın sâdât-ı Hüseyniyyeden, ya’nî âbâ ü ecdâdı sülâle-i tâhire-i Hüseyin bin emîrü’l-mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib’den olduğuna dâ’ir ele geçen silsile-nâmeleri pek muhtelifdir. Birkaç silsile-nâmede müttefîken yazıldığı üzere şeyh-i müşârün-ileyh,
“es-Seyyid Tâceddîn Mehmed bin Kudbeddîn, Ahmed bin Şemseddîn Mehmed bin Mühezzebeddîn Abdürrahim bin Osmân bin Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım bin Sâbit bin Ali bin Hüseyin bin Mehdî [339] ibni Mehmed bin Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murteza bin Mûsâ el-Kâzım ibni Ca’fer es-Sadık bin Muhammed el-Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin eş-Şehîd bin Ali bin Ebî Tâlib” mahdûmudur.
Sülâle-i Rıfâ’iyyeden es-Seyyid Zeynelâbidîn Ali bin Ahmed el-Kayseri ahfâdından esbak Medîne-i Münevvere müftüsü es-Seyyid Ahmed Es’ad Efendi ensâb-ı Rıfâ’iyye’nin sâdâd-ı Aleviyyeden olduğunu isbâta mahsûs olarak te’lîf eylediği el-Müselselâtü’r-Rifâ’îye adlı eser matbu’ında sâhib-i tercemenin sülâlesini şöyle sevk ediyor:
“eş-Şeyhü’l-ecellü es-Seyyid Şemseddîn Ebu’l- Abbâs Ahmed bin Tâceddîn Mehmed bin Kutbeddîn Ahmed bin Şemseddîn Mehmed bin Abdurrahîm bin Osmân bin Hasan bin Mehmed ‘Uslet bin Hâzım bin Ahmed bin Ali bin Hasan bin Rifâ’a el-Mekkî bin Mehdî bin Mehmed bin Hasan bin Hüseyin bin Abdurrahman bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin el-İmâm Mûsâ el-Kâzım er-Rifâ’î el-‘Alevî el-Lâdikî” diyor.
Ahmed Es’ad Efendi yine diyor ki: “Kayseriye’de medfûn olan ceddim es-Seyyid Zeynel’âbidîn Ali el-Kayserî, Lâdik’de medfûn olan Sâhibü’l-hâl es-Seyyid Ahmed el-Kebîrü’r-Rifâ’î, Batayıh’de medfûn olan sâhibü’t-tarîkat-ı Rıfâ’iyye Seydî Ahmed er-Rifâ’î, [340] “Hâzım bin Ahmed bin Hasan Rifâ’a el-Mekkî” evlâdındandır.
“Ceddim es-Seyyid Zeynel’âbidîn Ali bin Ahmed bin Mehmed bin Abdurrahman ibn-i Abdulkebîr bin Mahmûd bin Ali bin Hâşim bin Sa’d bin Selâme bin Ahmed el-‘Ubeyd bin Abdullah bin Hâzım sahibül hâl es-Seyyid Ahmed el-Kebîr bin Mehmed bin Ahmed bin Mehmed bin Abdurrahîm bin Osmân bin Hasan bin Mehmed ‘Uslet bin Hâzım. Tarîkat-ı Rifâ’îyye sâhibi es-Seyyid Ahmed bin Ali ibn-i Yahyâ bin Sâbit bin Hâzım’dır. Tarîkat-ı Rıfâ’iyye sâhibi Âl-i Sâbit’ten, Sâhibü’l-hâl Ahmed-i Kebîr Âl-i ‘Usle’den ve ceddim de Âl-i Selâme’dendir.
Ahmed Es’ad Efendi’nin şu iddi’âsından anlaşıldığı üzere Rıfâ’ilik, amud-ı sülâlede vâki’ Hasan bin Rifâ’a ve yahud Hasan Rifâ’a’ya nisbetden ileri gelir. Hâlbuki ilk yazdığım silsilenâmeye göre Rıfâ’ilik, tarîkat-ı mahsûsaya nisbetden ileri gelir. Çünkü amûd-ı nesebde Hasan bin Rifâ’a, yahud Hasan Rifâ’a nâmı yokdur.
Süreyyâ Bey’in Sicill-i Osmânî’sinde sâhib-i tarîkat Seydî Ahmed Rifâ’î hazretlerinin sülâlesi şöyle yazılıyor: “Ahmed Rifâ’î -Ebül-alemeyn Seyyid Ebil-Hasan Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Hâzım bin [341] Ahmed bin Ali bin Hasan Rifâ’a Mekkî bin Mehdî bin Mehmed bin Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Hazret-i Mûsâ Kâzım-ı ‘Alevî’dir. Ecdâdından Rifâ’a İşbilîyeye geçip Rifâ’îlik bundan ibtidâ eder.”
Cemâleddîn Ahmed bin ‘Utbe el-Horasanî Veliyüddîn Efendi Kütübhânesinde 1612 numarada mukayyed ‘Umdetü’t-Tâlib fi Neseb-i Âl-i Ebî Tâlib adlı eserin 347 ve 348 sâhifelerinde diyor ki:
“Ba’zıları Şeyh Celîl Seydî Ahmed bin er-Rifâ’î hazretlerini Hüseyin bin Ahmed el-Ekber evlâdından olduğunu iddi’â ederek Ahmed bin Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Hâzim bin Ali bin Hüseyin el-Mehdî bin Ebil-Kâsım Mehmed bin Hüseyin er-Rıza bin Ahmed el-Ekber demişdir.
“Ensâb ulemâsından hiçbiri Hüseyin bin Ahmed el-Ekber’in Mehmed adlı bir oğlu olduğunu zikr ve kaydetmemişdir. Eş-Şeyhü’n-Nakîb Tâceddîn el-‘Alevî, bana derdi ki: “Seydî Ahmed bin er-Rifâ’î, kendisinin evlâd-ı Ali’den olduğunu iddi’â etmezdi. Bu iddi’â müşârün-ileyhin evlâd-ı evlâd-ı evlâdından çıkdı.”
‘Umdetü’t-Tâlib mü’ellifi Ahmed bin ‘Utbe’nin Hüseyin er-Rızâ bin Ahmed el-Ekber dediği zât, ilk yazdığım silsilenâmesinde [342] “Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murteza bin Mûsâ el-Kâzım el-‘Alevî’dir. Ahmed Es’ad Efendi’nin yazdığı silsilenâmede “Hüseyin bin Abdurrahman bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Mûsâ el-Kâzım” diye görülmektedir.
Cemâleddîn Ahmed ibn-i ‘Utbe “Umde”sinde diyor ki: “Ahmedü’l-Ekber bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murteza”nın oğulları Hüseyin, İbrâhim, Ali ale’l-usûl sâbit olup Abdurrahman adlı oğlu yokdur.
Kadı’l-kudât Şemseddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed ibn-i Hallikân Vefeyâtü’l-‘A’yân adlı kitab-ı matbû’unda Şeyh-i ecel Seydî Ahmed ibn-i er-Rifâ’î sülâlesini şöyle yazıyor:
“Ebu’l- Abbâs Ahmed bin Ebil Hasan Ali bin Ebil Abbâs el-ma’rûf bibni’r-Rifâ’î” deyip 578 senesi cumâdelûlâsının yirmi ikinci günü Ümm-i ‘Ubeyde karyesinde vefât eylediğini kaydediyor ve diyor ki:
“Rifâ’î, râ’nın kesri, fâ’nın fethi ve ‘ayn-ı mühmele ile ‘Arab’dan Rifâ’a adlı bir kimseye mensûbdur. Bunu ben, şeyhin kendi akraba ü ta’allükâtının hattından böylece nakl [343] eyledim.” (Cild 1, sahîfe 55)
Kezalik nakl ü zabtına fevkalâde i’timâd edilen meşâhîr-i meşâyîh-i fuzalâ’dan Abdulvahhâb eş-Şa’rânî de et-Tabakâtü’l-Kübrâ’sında Seydî Ahmed ibnü’r-Rifâ’î tercemesi zeylinde diyor ki: “Rifâ’î, şeyhin ecdâdından ve Mekke etrâfında sâkin evlâd-ı Arab’dan Hasan bin Rifâ’a adlı bir kimsenin pederine mensûbdur.”
Şu üç zâtın kayd u zabtı gösteriyor ki Seydî Ahmed ibnü’r-Rifâ’î evlâd-ı Ali’den değil, belki evlâd-ı Arab’dan Rifâ’a’nın hafîdidir. Bu dakîkayı nazar-ı dikkate alan ba’zı ukalâ-yı nessâba Sâhibü’l-hâl Ahmed-i Kebîr’in ceddi olduğu muhakkak olan Osmânı, doğrudan “Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım”ın oğlu göstermiş, Hasan bin Rifâ’a evlâdından olmadığını anlatmıştır.
Lâkin bu silsile-nâmede Ahmed ibn-i ‘Utbe’nin yazdığı gibi Osmân’ın Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım oğlu olduğu gayri sâbit ve Mehdî bin Mehmed’in de Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Mûsâ el-Kâzım neslinden olmadığı [344] mazbûttur.
Bununla beraber Sâhibü’l-hâlin on kadar silsilenâmesi görülüp hepsinde butûnen tahâlüf, tenâkus, tezâyüd, hatta tebâyün müşâhede edildi. Silsile yazarken yazanlar tarafından sehv u hatâ mümkündür.
Hülâsa Sâhibü’l-hâlin nesebi Abdurrahîm bin Osmân’a kadar sağlam olup ilerisi hakkında Allahu â‘lem deyip geçmelidir. Benim tetebbu’âtıma göre şeyh-i müşârün-ileyh, her hâlde ana tarafdan sâdât-ı Hüseyniyyeden olmalıdır.
Bunun için Mehmed Süreyyâ Bey’in Sicill-i Osmânî’sinde hazret-i şeyhin nesebi şöyle yazıyor:
“Ahmed Kebîr-i Rifâ’î-Sâhibü’l-hâl bin Tâceddîn bin Kutbeddîn Ahmed bin Şemseddîn Mehmed Rifâ’îdir. Vâlidesi tarafından Seyyid Bilâl Kâzımî ahfâdındandır.” (Cild 1, s. 19.)
Ahmed Es’ad Efendi de el-Müselselât’ında diyor ki: “Sâhibü’l-hâl Ahmed Kebîr’in ceddi eş-Şeyh Muhezebeddîn Abdurrahîm bin Osmân, tarîkat-ı Rifâiyye sâhibi Seydî Ahmed ibn-i Rifâ’î’nin kerîmesi Zeyneb’i tezvic edib ondan [345] mahdûmu eş-Şeyh Şemseddîn Medmed er-Rifâ’î doğdu. Sâhibü’l-hâl Ahmed-i Kebîr, ana tarafından Seydî Ahmed ibnü’r-Rifâ’î’nin evlâd-ı kirâmındandır.
“Sâhib-i müşarün ileyh, Batâyıh’da Ümmü ‘Ubeyde karyesinde doğdu. Pederinin işâretiyle Bağdâd’a gidip halîfesi bulunan eş-Şeyh Ebu’l-Hasan Ali bin Mehmed el-Vâsıtî’ye hizmet ederek ondan tahsîl-i ulûm ve ahz-ı hilâfet etdi.”
Risâle-i Rifâ’îye’de mezkûr olduğu üzere “Sâhibü’l-hâl Ahmed-i Kebîr, tarîkât-ı Rifâ’îyeyi pederinin halîfesi eş-Şeyh Ebu’l-Hasan Ali el-Vâsıtî’den, o da Sâhibü’l-hâlin pederi eş-Şeyh Tâceddîn Mehmed er-Rifâ’î’den o da pederinin halîfesi eş-Şeyh Necmeddîn Ahmed bin Ali el-Batâyihî’den, o da Sahîbü’l-hâl’in ceddi eş-Şeyh Kutbeddîn Ahmed er-Rifâ’î’den, o da pederi eş-Şeyh Şemseddîn Mehmed er-Rifâ’î’den, o da pederinin halîfesi eş-Şeyh Muhyiddîn İbrâhim bin Ali el-A‘zeb er-Rifâ’î’den, Sâhibü’l-hâlin ceddi a’lâsı eş-Şeyh Mühezzebeddîn Abdurrahîm bin Osmân er-Rifâ’î’den, o da Sâhibü’t-tarîkati’r-Rıfâ’iyye Seydî Ahmed bin er-Rifâ’î hemşîrezâdesi ve halîfesi eş-Şeyh Seyfeddîn Ali bin er-Rifâ’î’den, o da dayısı bulunan Seydî Ahmed bin er-Rifâ’î’den ahzetdi. [346]
Seydî Ahmed ibnü’r-Rifâ’î, tarîkati eş-Şeyh Ali el-Kârî’den, o da eş-Şeyh Ebu’l-Fazl Kâmih’den, o da Gulâm ibn-i Türkân demekle meşhûr eş-Şeyh Ebû Ali’den, o da Zâhid-i meşhûr eş-Şeyh Ebû Ali er-Rudbârî’den ahz u telakkun etdi. Bundan yukarısı Hazret-i risâlet penâh Sallallâhu ‘Aleyhi ve’s-Sellem Efendimize kadar ma’lûmdur.”
Sâhibü’l-hâlin evlâd-ı kirâmından rivâyet edilen ma’lûmata göre “Pederi eş-Şeyh Tâceddîn Mehmed Rifâ’î, sâdât-ı Hüseyniyyeden ve Mûsâ el-Kâzım hazretlerinin evlâd-ı kirâmından Sinop’da medfûn es-Seyyid Bilâl el-Kâzımî kerîmesini tezevvüc edib Sâhibü’l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rifâ’î, bu kerîmeden doğdu.
“Sinn-i bulûğa vâsıl oldukta Bağdâd’a gidip eş-Şeyh Ebu’l- Hasan el-Vâsıtî’den ikmâl-i tahsîl ve ahz-i hilâfet ederek seyâhate çıkıp 706 hudûdunda Amasya’ya geldi. Ba’dehû Sinop’a gidip li-ümm-i ceddi es-Seyyid Bilâl el-Kâzımî yanında kaldı. Bunun vefâtından sonra Hicâz’a gitdi. Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de birer sene mücâvir olarak ikâmet etdi.
“Bundan sonra Mısır, Kudüs, Şâm, Halep, Kürdistân [347] bilâdını seyâhatle devredib 713’de ikinci def’a Amasya’ya geldi. Mes’ûdiyye Tekkesine nâzil olup şeyhi bulunan Baba İlyâs oğlu eş-Şeyh Alâeddîn Ali Âşık Baba yanında kaldı. Âşık Baba’nın kerîmesini tezevvüç edib ma’rufiyyet kazandı. Anadolu Nâzırı İşboğa Noyin kendisine fevkalâde ikrâm ve ihtirâm ederek mürîd-i hâsı oldu.
720 senesi saferinde İşboğa Noyin’in vefâtı üzerine Lâdik’in Emîr-i meşhûru Kızoğlu İhtiyâreddîn Sevinç Bey kendisini Lâdik’e da’vet etdiğinden oraya gitdi. Sevinç Bey, kendisine zâviye binâ ve ta’âmiyesine ba’zı kurânın a’şârını tahsîs eyledi. Emîr ve halkdan büyük hürmetler gördü. Bu zâviyesinde neşr-i füyûzâta başladı.
831’de Seyyâh-ı meşhûr Muhammed İbn-i Batuta gelip kendisiyle müşerref oldu. Ba’dehû Amasya Emîri Torumtay oğlu Emîr Zeyneddîn Ya’kûbşâh ve Sivas hükümdârı Sultân Alâeddîn Ertana Hân devirlerinde pek muhterem olup Amasya Emîr-i Kebîri beylerbeyi el-Hâc Şâdgeldi Paşa da kendisine büyük teveccühler gösterdi. Bir kerîmesini alıp kendisine dâmâd [348] oldu.
Ali Bey Künhü’l-Ahbâr adlı eserinde diyor ki: “Sâhibü’l-hâl Ahmed Kebîr, kırk yıl seyâhat, kırk yıl da ikâmet ve riyâzat, bin kere hatm-i Kur’ân etmiş, âlim, âbid, muttakî, zâhid, ehl-i velâyet, mazınne-i kerâmet bir zât-ı âlî menkabet idi. Yüz yirmi kadar evlâd-ı zükûru olup ekserî bilâd-ı muhtelifeye rihlet etmişdir. 758’de vefât etdi.”
Süreyyâ Bey de Sicill-i Osmânî’de diyor ki: “Ahmed-i Kebîr Sâhibü’l-hâl, bil-muhâcere Amasya civârında mütemekkin oldu. 748’de irtihâl eyledi. Sinni altmış iki olup kırk yılını seyâhetle geçirmiş ve bin kere hatmedib kırk yıl erba’în çıkarmıştır!”
“Mahdûmları Mehmed, Ali, Mehmed Sânî, Kâsım, İzzeddîn Hassan, Abdullah, Abdurrahîm, Yahya, Necmeddîn, Muhyiddîn, Hızır, Sâlih, Osmân, Ömer, Abdussemi’ idi. Bunlardan Yahyâ Necmeddîn sülâlesinden Seyyid Hasan Rifâ’î Tokat’ta meşhûr olup 992’de orada bir câmi inşâ etmiş ve 996’da irtihâl eylemişdir. Pederleri Tâceddîn bin Şemseddîn [349] Rifâ’î Batâyıh’da Ümmü ‘Ubeyde karyesinde Şeyh-i Ahmediyye iken 704’de irtihâl eylemişdir.”
Ahmed Es’âd Efendi de el-Müselselât’ında “Sâhibü’l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rifâ’î, Lâdik kasabasında 759’da dâr-ı na’îme irtihâl etdi. Zâviyesi kurbunda medfûn ve türbesi ziyâret-gâh-ı enâmdır. Âlim, âbid, sâhib-i kerâmet, ehl-i velâyet bir zât idi.” diyor.
Süreyyâ Bey’in rivâyetine göre Ahmed-i Kebîr Sâhibü’l-hâl, 686’da doğmuş demektir. Bunun yirmi yaşı buluğa ve tahsîl-i ilme çıkarılırsa 706’da seyahate çıkmış, kırk yıl da seyahate verilirse 746’da evlenmiş demek olur. Şu hâlde saydığı onbeş evlâd-ı zukûr, ancak iki yılın mahsûlü olması lâzım gelir ki mümkün değildir.
Ali Bey’in rivâyetine göre kırk yıl seyâhat, kırk yıl da ikâmet ve riyâzet doğruysa seksen yıl eder. Sinn-i bulûğu da buna zamm edilirse Sâhibü’l-hâlin 95 yaşında vefât etmesi lâzım gelir. Süreyya Bey’in de kırk yıl seyâhati, kırk yıl da riyâzeti bunu icâb eder. Altmış [350] iki yaşında vefât eden bir zât için bunlar nasıl tasavvur olunur?
Bununla beraber yüz yirmi kadar yalnız evlâd-ı zukûru olan bir zâtın elbetde bunun nısfı, hatta sülüsü mikdârı da evlâd-ı inâsı icâb eder ki mecmu’ evlâdının mikdârı yüz altmıştan fazlaya bâliğ olur. Bu kadar evlâdın kaç yılda doğabilmesi lâzım gelir?
Binâenaleyh: Şu iki müverrihin verdiği ma’lûmâttan biraz tenzîlât icrâsı elzem görülmektedir. Sâhibü’l-hâl’in evlâd-ı kirâmı tarafından verilen ve silsilenâmelerinde yazılan ma’lûmata göre Sâhibü’l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr, yetmiş iki yaşında 759 senesi rebiülevvelinde vefât etmişdir. Bu zabta göre 687 târîhinde doğmuş olur.
Seyyâh-ı meşhûr İbn-i Batuta kendisini 731’de Lâdik kasabasında ziyâret etdiğini seyâhat-nâmesinde kaydediyor. Kezalik 727 senesi saferinin evâ’ilinde tanzîm edilen Atabek Gâzi vakfiyesi zeylinde şâhid görülmektedir. 727’den kırk yıl seyâhat için çıkarılırsa 687 senesinde, ya’nî doğduğu günden i’tibâren seyâhate çıkması lâzım gelir. [351]
Sâhibü’l-hâl’in evlâd-ı kirâmı içinde es-Seyyid eş-Şeyh Alâeddîn Ali, Muhyiddîn Mehmed, Sadreddîn Kâsım, İzzeddîn Hasan, Necmeddîn Yahya, Hayreddîn Hızır, Sâlih Abdullah, Abdurrahîm, Abdussemi’, Ebûbekir, Ömer, Osmân pek meşhûr idiler. Vefâtından sonra yerine mahdûmu ve halîfesi es-Seyyid eş-Şeyh Alâeddîn Ali Revâkî Çelebi geçdi.
Evlâd-ı kirâmından es-Seyyid eş-Şeyh Necmeddîn Yahyâ er-Rifâ’î Âbâdoğullarının da’veti üzerine Hakala kasabasına gelip kendisine yapılan zâviyesinde yerleşti. 773’de vefât edib zâviyesi hücresine defnedildi. Elyevm sandukası mevcûd olup üzerinde târîh-i vefâtı mahkûkdur.
Eş-Şeyh Sâlih Çelebizâde Şerefeddîn Osmân Paşa, Amasya Hükümdârı el-Hâc Şâdgeldi Paşa’nın eniştesi ve vezîri idi. Bunun evlâdı Amasya’da kaldı. Sâhibü’l-hâlin zâviyesi vakfı meşhûr olup tevliyeti asrımıza kadar evlâd-ı kirâmı uhdelerine müvecceh idi. Bunlardan es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Efendi 1081’de mütevellî oldu.
Bunun vefâtında bölükbaşı es-Seyyid Mehmed Çelebi mütevellî olup [352] 1119’da vefâtıyla ammizâdesi es-Seyyid eş-Şeyh Nureddîn Mehmed Efendi mütevellî ve zâviye şeyhi oldu. 1154 senesi muharreminin onunda vefâtıyla es-Seyyid Abdul’alîm Efendi ve 1185’de kasr-ı yediyle mahdûmu es-Seyyid Abdulvehhâb Efendi mütevellî oldu.
1204’de mûmâ ileyhin vefâtıyla silahdâr-ı şehriyârî es-Seyyid Abdullah Ağa bin es-Seyyid Abdulkerîm Efendi bin es-Seyyid eş-Şeyh Nureddîn Mehmed Efendi mütevellî oldu. 1210 recebinde bunun da vefâtıyla Bölükbaşıoğlu es-Seyyid Hasan Çelebi bin es-Seyyid Mehmed Ağa bin es-Seyyid Ali Ağa bin es-Seyyid Mehmed Çelebi mütevellî oldu.
1221’de bunun ref’iyle birâderi es-Seyyid el-Hâc Ali Ağa ve 1222’de kasr-ı yediyle sânîyen es-Seyyid Hasan Çelebi bin es-Seyyid Mehmed Ağa ve 1233’de kasr-ı yediyle oğulları es-Seyyid Hüseyin, Hâfız Ahmed Efendiler ve 1251’de silahdâr es-Seyyid Abdullah Ağazâde es-Seyyid Mehmed Hakkı Bey’in oğulları es-Seyyid Ahmed İzzet, Abdulkerîm Beyler mütevellî olup 1272’de es-Seyyid Abdulkerîm Paşa’nın vefâtıyla mahdûmu es-Seyyid Mehmed Hakkı Bey mütevellî oldu.
Bunlardan sonra es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Efendi bin es-Seyyid Mehmed Efendi bin es-Seyyid Hâfız Ahmed Efendi mütevellî ve zâviye şeyhi olmuşdu. [353]
1314’de Lâdik’e gidip tekkeye misâfir olduğum zaman bu zâtı pîr-i fânî olarak gördüm. Mahdûmu es-Seyyid Mehmed Ârif Efendi müsta’id, zekî bir kimse idi.
Sâhibü’l-hâl’in evlâd-ı kirâmından pek çok ulemâ, kudât, meşâyîh, mevâlî, vüzerâ, ümerâ zuhûr etdi. Şeyhülislâm es-Seyyid Alâeddîn Ali Efendi, vüzerâdan es-Seyyid Yûsuf Paşa, es-Seyyid Mustafa Paşa, meşâhîr-i şu’arâdan es-Seyyid Mehmed Edîb Efendi bunlardandır.
Günümüz Türkçesiyle
Bu zatın Hüseynî seyyidlerden olduğuna, yani soyunun müminlerin emiri Ali bin Ebû Tâlib'in oğlu Hüseyin'in temiz soyuna dayandığına dair ele geçen soy kütükleri (silsilenâmeler) birbirinden çok farklıdır. Birkaç silsilenâmede ortak olarak yazıldığına göre adı geçen şeyh,
"es-Seyyid Tâceddîn Mehmed bin Kutbeddîn Ahmed bin Şemseddîn Mehmed bin Mühezzebeddîn Abdürrahim bin Osmân bin Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım bin Sâbit bin Ali bin Hüseyin bin Mehdî bin Mehmed bin Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murtezâ bin Mûsâ el-Kâzım bin Ca'fer es-Sâdık bin Muhammed el-Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin eş-Şehîd bin Ali bin Ebî Tâlib"in oğludur.
Rifâî soyundan, Kayserili es-Seyyid Zeynelâbidîn Ali bin Ahmed'in torunlarından olan eski Medine müftüsü es-Seyyid Ahmed Es'ad Efendi, Rifâî soylarının Alevî seyyidlerden, yani Hz. Ali soyundan olduğunu ispat etmek için yazdığı el-Müselselâtü'r-Rifâ'iyye adlı eserin basılı nüshasında, hâl tercümesini yazdığımız kişinin soyunu şöyle sıralar:
"Pek yüce şeyh es-Seyyid Şemseddîn Ebu'l-Abbâs Ahmed bin Tâceddîn Mehmed bin Kutbeddîn Ahmed bin Şemseddîn Mehmed bin Abdurrahîm bin Osmân bin Hasan bin Mehmed 'Uslet bin Hâzım bin Ahmed bin Ali bin Hasan bin Rifâ'a el-Mekkî bin Mehdî bin Mehmed bin Hasan bin Hüseyin bin Abdurrahman bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin İmam Mûsâ el-Kâzım er-Rifâ'î el-Alevî el-Lâdikî."
Ahmed Es'ad Efendi ayrıca şöyle der: "Kayseri'de gömülü olan dedem es-Seyyid Zeynelâbidîn Ali el-Kayserî, Lâdik'te gömülü olan Sâhibü'l-hâl es-Seyyid Ahmed el-Kebîr er-Rifâî ve Batâyih'te gömülü olan, Rifâî tarikatının kurucusu Seyyid Ahmed er-Rifâî, 'Hâzım bin Ahmed bin Hasan Rifâ'a el-Mekkî'nin soyundandır.
"Dedem es-Seyyid Zeynelâbidîn Ali bin Ahmed bin Mehmed bin Abdurrahman bin Abdülkebîr bin Mahmûd bin Ali bin Hâşim bin Sa'd bin Selâme bin Ahmed el-'Ubeyd bin Abdullah bin Hâzım'dır. Sâhibü'l-hâl es-Seyyid Ahmed el-Kebîr ise Mehmed bin Ahmed bin Mehmed bin Abdurrahîm bin Osmân bin Hasan bin Mehmed 'Uslet bin Hâzım'ın oğludur. Rifâî tarikatının kurucusu es-Seyyid Ahmed de Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Hâzım'ın oğludur. Rifâî tarikatının kurucusu Sâbit kolundan, Sâhibü'l-hâl Ahmed-i Kebîr 'Usle kolundan, dedem de Selâme kolundandır."
Ahmed Es'ad Efendi'nin bu iddiasından anlaşıldığına göre Rifâîlik adı, ana soy çizgisinde yer alan Hasan bin Rifâ'a'ya ya da Hasan Rifâ'a'ya nispetten gelir. Hâlbuki ilk yazdığım silsilenâmeye göre Rifâîlik adı, belli bir tarikata bağlılıktan gelir; çünkü o silsilenin ana soy çizgisinde Hasan bin Rifâ'a ya da Hasan Rifâ'a adı yoktur.
Süreyyâ Bey'in Sicill-i Osmânî'sinde tarikat kurucusu Seydî Ahmed Rifâî hazretlerinin soyu şöyle yazılır: "Ahmed Rifâî, Ebü'l-alemeyn Seyyid Ebi'l-Hasan Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Hâzım bin Ahmed bin Ali bin Hasan Rifâ'a Mekkî bin Mehdî bin Mehmed bin Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Hazret-i Mûsâ Kâzım-ı Alevî'dir. Atalarından Rifâ'a, İşbîliye'ye [Sevilla'ya] geçmiştir; Rifâîlik adı ondan başlar."
Cemâleddîn Ahmed bin 'Utbe el-Horasânî, Veliyyüddîn Efendi Kütüphanesi'nde 1612 numarada kayıtlı 'Umdetü't-tâlib fî nesebi Âl-i Ebî Tâlib adlı eserinin 347 ve 348. sayfalarında şöyle der:
"Bazıları Şeyh Celîl Seydî Ahmed bin er-Rifâî hazretlerinin Hüseyin bin Ahmed el-Ekber'in soyundan geldiğini iddia ederek onun soyunu Ahmed bin Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Hâzim bin Ali bin Hüseyin el-Mehdî bin Ebi'l-Kâsım Mehmed bin Hüseyin er-Rızâ bin Ahmed el-Ekber diye vermişlerdir.
"Soy bilginlerinden hiçbiri Hüseyin bin Ahmed el-Ekber'in Mehmed adında bir oğlu olduğunu anmamış ve kaydetmemiştir. Nakîb Şeyh Tâceddîn el-Alevî bana şöyle derdi: 'Seydî Ahmed bin er-Rifâî, kendisinin Hz. Ali soyundan olduğunu iddia etmezdi. Bu iddia onun torunlarının torunlarından çıktı.'"
'Umdetü't-tâlib yazarı Ahmed bin 'Utbe'nin "Hüseyin er-Rızâ bin Ahmed el-Ekber" dediği kişi, ilk yazdığım silsilenâmede "Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murtezâ bin Mûsâ el-Kâzım el-Alevî" diye geçer; Ahmed Es'ad Efendi'nin yazdığı silsilenâmede ise "Hüseyin bin Abdurrahman bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Mûsâ el-Kâzım" diye görülmektedir.
Cemâleddîn Ahmed ibn 'Utbe 'Umde'sinde şöyle der: "Ahmedü'l-Ekber bin Mûsâ bin İbrâhim el-Murtezâ'nın Hüseyin, İbrâhim ve Ali adlı oğulları kurallara göre sabittir; Abdurrahman adında bir oğlu yoktur."
Kadılkudât Şemseddîn Ebu'l-Abbâs Ahmed ibn Hallikân, basılı Vefeyâtü'l-a'yân adlı kitabında yüce şeyh Seydî Ahmed ibn er-Rifâî'nin soyunu şöyle yazar:
"Ebu'l-Abbâs Ahmed bin Ebi'l-Hasan Ali bin Ebi'l-Abbâs, İbnü'r-Rifâî diye bilinir." Onun 578 yılı cemaziyelevvel ayının yirmi ikinci günü [Eylül 1182] Ümmü 'Ubeyde köyünde öldüğünü kaydeder ve şöyle der:
"Rifâî; râ harfi esreli, fâ harfi üstünlü ve noktasız 'ayn ile okunur; Araplardan Rifâ'a adlı bir kişiye nispettir. Bunu ben, şeyhin kendi akraba ve yakınlarının el yazısından böylece aktardım." (Cilt 1, sayfa 55)
Aynı şekilde aktarımlarına ve kayıtlarına son derece güvenilen ünlü fazıl şeyhlerden Abdülvehhâb eş-Şa'rânî de et-Tabakâtü'l-kübrâ'sında Seydî Ahmed ibnü'r-Rifâî'nin hâl tercümesine eklediği notta şöyle der: "Rifâî adı, şeyhin atalarından olup Mekke çevresinde oturan Arap soyundan Hasan bin Rifâ'a adlı bir kişinin babasına nispettir."
Bu üç zatın kayıtları gösteriyor ki Seydî Ahmed ibnü'r-Rifâî Hz. Ali soyundan değil, aksine Arap soyundan Rifâ'a'nın torunudur. Bu inceliği göz önüne alan bazı akıllı soy bilginleri, Sâhibü'l-hâl Ahmed-i Kebîr'in dedesi olduğu kesin olan Osmân'ı doğrudan "Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım"ın oğlu göstermiş, böylece onun Hasan bin Rifâ'a soyundan olmadığını anlatmak istemişlerdir.
Ne var ki bu silsilenâmede de, Ahmed ibn 'Utbe'nin yazdığı gibi, Osmân'ın Celâleddîn Mehmed bin Yahyâ bin Hâzım'ın oğlu olduğu sabit değildir; Mehdî bin Mehmed'in de Hüseyin bin Ahmed bin Mûsâ bin İbrâhim bin Mûsâ el-Kâzım soyundan olmadığı kayıtlarla bellidir.
Bununla birlikte Sâhibü'l-hâl'in on kadar silsilenâmesi görüldü ve hepsinde kuşaklar arasında uyuşmazlık, eksiklik, fazlalık, hatta birbirine tamamen aykırılık bulundu. Silsile yazılırken yazanlardan yanılma ve hata da olabilir.
Kısacası Sâhibü'l-hâl'in soyu Abdurrahîm bin Osmân'a kadar sağlamdır; daha yukarısı için "Doğrusunu Allah bilir" deyip geçmek gerekir. Benim araştırmalarıma göre adı geçen şeyh, her hâlde anne tarafından Hüseynî seyyidlerden olmalıdır.
Bundan dolayı Mehmed Süreyyâ Bey'in Sicill-i Osmânî'sinde hazret-i şeyhin soyu şöyle yazılır:
"Ahmed Kebîr-i Rifâî Sâhibü'l-hâl, Tâceddîn'in oğludur; o Kutbeddîn Ahmed'in, o da Şemseddîn Mehmed Rifâî'nin oğludur. Annesi tarafından Seyyid Bilâl Kâzımî'nin torunlarındandır." (Cilt 1, s. 19)
Ahmed Es'ad Efendi de el-Müselselât'ında şöyle der: "Sâhibü'l-hâl Ahmed Kebîr'in dedesi Şeyh Mühezzebeddîn Abdurrahîm bin Osmân, Rifâî tarikatının kurucusu Seydî Ahmed ibn Rifâî'nin kızı Zeyneb ile evlenmiş, ondan oğlu Şeyh Şemseddîn Mehmed er-Rifâî doğmuştur. Sâhibü'l-hâl Ahmed-i Kebîr, anne tarafından Seydî Ahmed ibnü'r-Rifâî'nin değerli torunlarındandır.
"Adı geçen zat Batâyih'te Ümmü 'Ubeyde köyünde doğdu. Babasının işaretiyle Bağdat'a gidip babasının halifesi olan Şeyh Ebu'l-Hasan Ali bin Mehmed el-Vâsıtî'ye hizmet ederek ondan ilim öğrendi ve hilafet, yani şeyhlik izni aldı."
Risâle-i Rifâ'iyye'de anlatıldığına göre "Sâhibü'l-hâl Ahmed-i Kebîr, Rifâî tarikatını babasının halifesi Şeyh Ebu'l-Hasan Ali el-Vâsıtî'den; o, Sâhibü'l-hâl'in babası Şeyh Tâceddîn Mehmed er-Rifâî'den; o, babasının halifesi Şeyh Necmeddîn Ahmed bin Ali el-Batâyihî'den; o, Sâhibü'l-hâl'in dedesi Şeyh Kutbeddîn Ahmed er-Rifâî'den; o, babası Şeyh Şemseddîn Mehmed er-Rifâî'den; o, babasının halifesi Şeyh Muhyiddîn İbrâhim bin Ali el-A'zeb er-Rifâî'den; o, Sâhibü'l-hâl'in büyük dedesi Şeyh Mühezzebeddîn Abdurrahîm bin Osmân er-Rifâî'den; o, Rifâî tarikatının kurucusu Seydî Ahmed bin er-Rifâî'nin kız kardeşinin oğlu ve halifesi Şeyh Seyfeddîn Ali bin er-Rifâî'den; o da dayısı Seydî Ahmed bin er-Rifâî'den almıştır.
"Seydî Ahmed ibnü'r-Rifâî tarikatı Şeyh Ali el-Kârî'den; o, Şeyh Ebu'l-Fazl Kâmih'ten; o, Gulâm ibn Türkân diye tanınan Şeyh Ebû Ali'den; o da ünlü zahit Şeyh Ebû Ali er-Rûdbârî'den alıp öğrenmiştir. Bundan yukarısı Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) kadar bellidir."
Sâhibü'l-hâl'in değerli torunlarından rivayet edilen bilgilere göre: "Babası Şeyh Tâceddîn Mehmed Rifâî, Hüseynî seyyidlerden ve Mûsâ el-Kâzım hazretlerinin soyundan olup Sinop'ta gömülü bulunan es-Seyyid Bilâl el-Kâzımî'nin kızıyla evlenmiş; Sâhibü'l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rifâî bu hanımdan doğmuştur.
"Erginlik çağına gelince Bağdat'a gidip Şeyh Ebu'l-Hasan el-Vâsıtî'den öğrenimini tamamladı, şeyhlik izni aldı ve seyahate çıkarak 706 [1306-07] yılı dolaylarında Amasya'ya geldi. Daha sonra Sinop'a gidip annesinin babası es-Seyyid Bilâl el-Kâzımî'nin yanında kaldı. Onun ölümünden sonra Hicaz'a gitti; Mekke ve Medine'de birer yıl mücavir olarak, yani kutsal şehirlerde ibadet için oturarak kaldı.
"Bundan sonra Mısır, Kudüs, Şam, Halep ve Kürdistan memleketlerini dolaşıp 713 [1313-14] yılında ikinci kez Amasya'ya geldi. Mes'ûdiyye Tekkesi'ne konup tekkenin şeyhi olan Baba İlyâs'ın oğlu Şeyh Alâeddîn Ali Âşık Baba'nın yanında kaldı. Âşık Baba'nın kızıyla evlenip tanındı. Anadolu nâzırı İşboğa Noyin ona son derece ikram ve saygı göstererek has müridi oldu.
"720 yılının safer ayında [Mart-Nisan 1320] İşboğa Noyin'in ölümü üzerine, Lâdik'in ünlü emiri Kızoğlu İhtiyâreddîn Sevinç Bey onu Lâdik'e davet ettiği için oraya gitti. Sevinç Bey ona bir zaviye yaptırdı ve zaviyenin yemek giderleri için bazı köylerin öşür vergisini ayırdı. Emirden ve halktan büyük saygı gördü. Bu zaviyesinde manevi feyzini yaymaya başladı.
"831'de [doğrusu 731, 1330-31] ünlü seyyah Muhammed İbn Battûta gelip kendisiyle görüşme şerefine erdi. Daha sonra Amasya emiri Torumtay oğlu Emîr Zeyneddîn Ya'kûbşâh ve Sivas hükümdarı Sultan Alâeddîn Ertana Han dönemlerinde çok saygı gördü; Amasya'nın büyük emiri beylerbeyi el-Hâc Şâdgeldi Paşa da kendisine büyük yakınlık gösterdi. Onun bir kızıyla evlenip damadı oldu."
Ali Bey Künhü'l-ahbâr adlı eserinde şöyle der: "Sâhibü'l-hâl Ahmed Kebîr kırk yıl seyahat, kırk yıl da bir yerde oturup nefis terbiyesiyle uğraşmış, Kur'an'ı bin kez hatmetmiş, âlim, ibadete düşkün, takva sahibi, zahit, velilerden, keramet sahibi olduğu düşünülen, yüce menkıbeleri olan bir zattı. Yüz yirmi kadar erkek evladı olup çoğu çeşitli memleketlere göç etmiştir. 758'de [1357] öldü."
Süreyyâ Bey de Sicill-i Osmânî'de şöyle der: "Ahmed-i Kebîr Sâhibü'l-hâl göç ederek Amasya civarına yerleşti. 748'de [1347-48] öldü. Altmış iki yaşındaydı; kırk yılını seyahatle geçirmiş, Kur'an'ı bin kez hatmetmiş ve kırk yıl boyunca erbaîn, yani kırk günlük halvet çıkarmıştır."
"Oğulları Mehmed, Ali, ikinci Mehmed, Kâsım, İzzeddîn Hassan, Abdullah, Abdurrahîm, Yahyâ, Necmeddîn, Muhyiddîn, Hızır, Sâlih, Osmân, Ömer ve Abdüssemi' idi. Bunlardan Yahyâ Necmeddîn'in soyundan Seyyid Hasan Rifâî Tokat'ta ün kazanmış, 992'de [1584] orada bir cami yaptırmış ve 996'da [1587-88] ölmüştür. Babaları Tâceddîn bin Şemseddîn Rifâî, Batâyih'te Ümmü 'Ubeyde köyünde Ahmediyye şeyhi iken 704'te [1304-05] ölmüştür."
Ahmed Es'ad Efendi de el-Müselselât'ında "Sâhibü'l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rifâî, Lâdik kasabasında 759'da [1357-58] ebedî âleme göçtü. Zaviyesinin yakınında gömülüdür; türbesi halkın ziyaret yeridir. Âlim, ibadete düşkün, keramet sahibi, velilerden bir zattı." der.
Süreyyâ Bey'in rivayetine göre Ahmed-i Kebîr Sâhibü'l-hâl 686 [1287-88] yılında doğmuş olur. Yirmi yaşı erginliğe ve öğrenime ayrılırsa 706'da seyahate çıkmış, kırk yıl da seyahate verilirse 746'da evlenmiş olur. Bu durumda saydığı on beş erkek evladın ancak iki yılda doğmuş olması gerekir ki bu mümkün değildir.
Ali Bey'in rivayetine göre kırk yıl seyahat, kırk yıl da bir yerde oturup nefis terbiyesi doğruysa bu seksen yıl eder. Erginlik yaşı da buna eklenirse Sâhibü'l-hâl'in 95 yaşında ölmüş olması gerekir. Süreyyâ Bey'in verdiği kırk yıl seyahat ve kırk yıl riyazet bilgisi de bunu gerektirir. Altmış iki yaşında ölen bir zat için bunlar nasıl düşünülebilir?
Bununla birlikte yalnız yüz yirmi kadar erkek evladı olan bir zatın, elbette bunun yarısı, hatta üçte biri kadar da kız evladı olması gerekir; bu durumda bütün evlatlarının sayısı yüz altmıştan fazlaya ulaşır. Bu kadar evlat kaç yılda doğabilir?
Bu yüzden bu iki tarihçinin verdiği bilgilerden bir miktar indirim yapmak zorunlu görünmektedir. Sâhibü'l-hâl'in değerli torunlarının verdiği ve silsilenâmelerinde yazılı bilgilere göre Sâhibü'l-hâl es-Seyyid Ahmed-i Kebîr yetmiş iki yaşında, 759 yılının rebiülevvel ayında [Şubat-Mart 1358] ölmüştür. Bu kayda göre 687 [1288] yılında doğmuş olur.
Ünlü seyyah İbn Battûta onu 731'de [1330-31] Lâdik kasabasında ziyaret ettiğini seyahatnamesinde kaydeder. Aynı şekilde 727 yılı safer ayının başlarında [Aralık 1326 sonu] düzenlenen Atabek Gâzi vakfiyesinin sonunda şahit olarak görülmektedir. 727'den kırk yıl seyahat için düşülürse 687 yılında, yani doğduğu gün seyahate çıkmış olması gerekir.
Sâhibü'l-hâl'in değerli evlatları arasında es-Seyyid eş-Şeyh Alâeddîn Ali, Muhyiddîn Mehmed, Sadreddîn Kâsım, İzzeddîn Hasan, Necmeddîn Yahyâ, Hayreddîn Hızır, Sâlih Abdullah, Abdurrahîm, Abdüssemi', Ebûbekir, Ömer ve Osmân çok tanınmışlardı. Ölümünden sonra yerine oğlu ve halifesi es-Seyyid eş-Şeyh Alâeddîn Ali Revâkî Çelebi geçti.
Evlatlarından es-Seyyid eş-Şeyh Necmeddîn Yahyâ er-Rifâî, Âbâdoğullarının daveti üzerine Hakala kasabasına gelip kendisi için yapılan zaviyeye yerleşti. 773'te [1371-72] ölüp zaviyenin hücresine gömüldü. Sandukası bugün de durmakta olup üzerinde ölüm tarihi kazılıdır.
Şeyh Sâlih Çelebizâde Şerefeddîn Osmân Paşa, Amasya hükümdarı el-Hâc Şâdgeldi Paşa'nın eniştesi ve veziriydi. Onun soyu Amasya'da kaldı. Sâhibü'l-hâl'in zaviye vakfı meşhurdur; mütevelliliği, yani yönetimi zamanımıza kadar değerli torunlarının elindeydi. Bunlardan es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Efendi 1081'de [1670-71] mütevelli oldu.
Onun ölümüyle bölükbaşı es-Seyyid Mehmed Çelebi mütevelli oldu; 1119'da [1707-08] onun da ölümüyle amcasının oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Nureddîn Mehmed Efendi mütevelli ve zaviye şeyhi oldu. 1154 yılı muharreminin onunda [Mart 1741] onun ölümüyle es-Seyyid Abdülalîm Efendi, 1185'te [1771-72] de onun el çekmesiyle oğlu es-Seyyid Abdülvehhâb Efendi mütevelli oldu.
1204'te [1789-90] adı geçenin ölümüyle padişahın silahdarı es-Seyyid Abdullah Ağa bin es-Seyyid Abdülkerîm Efendi bin es-Seyyid eş-Şeyh Nureddîn Mehmed Efendi mütevelli oldu. 1210 yılı recebinde [Ocak-Şubat 1796] onun da ölümüyle Bölükbaşıoğlu es-Seyyid Hasan Çelebi bin es-Seyyid Mehmed Ağa bin es-Seyyid Ali Ağa bin es-Seyyid Mehmed Çelebi mütevelli oldu.
1221'de [1806-07] onun görevden alınmasıyla kardeşi es-Seyyid el-Hâc Ali Ağa; 1222'de [1807-08] onun el çekmesiyle ikinci kez es-Seyyid Hasan Çelebi bin es-Seyyid Mehmed Ağa; 1233'te [1817-18] onun el çekmesiyle oğulları es-Seyyid Hüseyin ve Hâfız Ahmed Efendiler; 1251'de [1835-36] silahdar es-Seyyid Abdullah Ağazâde es-Seyyid Mehmed Hakkı Bey'in oğulları es-Seyyid Ahmed İzzet ve Abdülkerîm Beyler mütevelli oldular. 1272'de [1855-56] es-Seyyid Abdülkerîm Paşa'nın ölümüyle oğlu es-Seyyid Mehmed Hakkı Bey mütevelli oldu.
Bunlardan sonra es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Efendi bin es-Seyyid Mehmed Efendi bin es-Seyyid Hâfız Ahmed Efendi mütevelli ve zaviye şeyhi olmuştu.
1314'te [1896-97] Lâdik'e gidip tekkede misafir kaldığımda bu zatı çok yaşlı bir ihtiyar olarak gördüm. Oğlu es-Seyyid Mehmed Ârif Efendi yetenekli, zeki bir kimseydi.
Sâhibü'l-hâl'in değerli evlatlarından pek çok âlim, kadı, şeyh, büyük kadı (mevlâ), vezir ve emir çıktı. Şeyhülislam es-Seyyid Alâeddîn Ali Efendi, vezirlerden es-Seyyid Yûsuf Paşa ile es-Seyyid Mustafa Paşa, ünlü şairlerden es-Seyyid Mehmed Edîb Efendi bunlardandır.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- sâdât-ı Hüseyniyye: Hz. Hüseyin soyundan gelen seyyidler
- silsilenâme: soy kütüğü belgesi
- sâhib-i terceme: hâl tercümesi yazılan kişi
- amûd-ı neseb: soyun ana çizgisi, babadan oğula giden hat
- nessâbe: soy bilgini
- tahâlüf, tenâkus, tezâyüd, tebâyün: uyuşmazlık, eksiklik, fazlalık, birbirine aykırılık
- hilâfet almak: şeyhinden, onun yerine irşad etme izni almak
- mücâvir: Mekke ya da Medine'de ibadet için bir süre oturan kimse
- nâzil olmak: konaklamak, yerleşmek
- a'şâr: öşürler, ürün vergileri
- kurâ: köyler
- neşr-i füyûzât: manevi feyiz yaymak, irşad etmek
- riyâzet: nefis terbiyesi için az yiyip az uyuyarak ibadetle uğraşma
- erba'în: kırk günlük halvet, çile
- evlâd-ı zükûr / inâs: erkek / kız evlatlar
- tenzîlât: indirim, azaltma
- tevliyet: vakıf yöneticiliği, mütevellilik
- kasr-ı yed: el çekme, görevi bırakma
- ref': görevden alma
- pîr-i fânî: çok yaşlı ihtiyar
Ahmed-i Kebîr ve Ahmed-i Kûçek Meselesi
Lâdik'te yatan Sâhibü'l-hâl Seyyid Ahmed-i Kebîr ile XIV. yüzyıl kaynaklarında Anadolu'daki Rifâîliğin en önemli temsilcisi olarak anılan Ahmed-i Kûçek'in aynı kişi olup olmadığı uzun süre tartışıldı. "Kebîr" büyük, "kûçek" küçük demektir; iki ayrı lakap iki ayrı kişiyi düşündürüyordu. Aliye Uzunlar'ın 2020 yılında yayımlanan çalışması, İbnü's-Serrâc'ın (ö. 747/1347) daha önce kullanılmamış iki eserini, İbn Battûta'nın kayıtlarını ve Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ni karşılaştırarak bu iki adın tek bir kişiye ait olduğunu ortaya koydu. İbn Battûta ve İbnü's-Serrâc'ın verdiği soy "Seyyid Ahmed-i Kûçek bin Seyyid Tâceddin Muhammed bin Seyyid Şemsüddin Ahmed el-Müsta'cil bin Muhammed er-Rifâî" biçimindedir; Es'ad el-Medenî'nin Sâhibü'l-hâl için verdiği soy da bununla aynıdır.
Uzunlar'a göre İbn Battûta, İbnü's-Serrâc ve Eflâkî onu aynı adı taşıyan yaşlı bir aile büyüğünden ayırmak için "Ahmed-i Sagîr" ya da "Ahmed-i Kûçek" diye anmışlardır; bu büyük, ya tarikatın kurucusu Seyyid Ahmed er-Rifâî ya da dedesi Ahmed el-Müsta'cil olmalıdır. Amasya ve çevresinde ise ona saygı ifadesi olarak "Kebîr" denmiş, tarikat kurucusundan ayırmak için de "Sâhibü'l-hâl" lakabı kullanılmıştır. Hüsameddin'in bu maddede uzun uzun tartıştığı soy meselesi, böylece bugünkü araştırmanın da temel dayanaklarından biri olmuştur.
Uzunlar'ın yeniden kurduğu hayat hikâyesi, Hüsameddin'in torunlardan aktardığı anlatıyla büyük ölçüde örtüşür: babası Seyyid Tâceddin (ö. 744/1343-44) Basra'da yaşayan, sık sık Suriye ve Anadolu'yu dolaşan bir şeyhtir ve Sinop'ta Seyyid Bilâl Kâzımî'nin kızıyla evlenmiştir. Ahmed Bağdat'ta Ebu'l-Hasan el-Vâsıtî'nin halifesi olmuş, 706 [1306-07] yılında Anadolu'ya gelmiş, dedesi Seyyid Bilâl'in yanında kalmış, 713 [1313-14] yılında Amasya'ya dönüp Hânkâh-ı Mes'ûdî'ye yerleşmiş, Baba İlyâs'ın torunu Âşık Paşa'nın kızıyla evlenmiş, sonra Lâdik'teki zaviyesine çekilmiş ve 759 [1358] yılında orada ölmüştür.
Bir noktada fark vardır. Uzunlar ve Recep Uslu, Tâceddin'in ölümünü 744 [1343-44] olarak verir; Hüsameddin'in aktardığı Süreyyâ Bey kaydında ise 704 yazar. Ayrıca Hüsameddin'in "Baba İlyâs oğlu" ifadesi aile adı olarak okunmalıdır; Uzunlar, Âşık Baba diye de anılan Alâeddin Ali'yi Baba İlyâs'ın torunu olarak tanıtır.
Amasya Yılları ve Ulu Ârif Çelebi ile Karşılaşma
Eflâkî'nin Menâkıbü'l-ârifîn'inde anlatılan bir olay, Seyyid Ahmed'in Amasya yıllarına canlı bir pencere açar. Mevlânâ'nın torunu Ulu Ârif Çelebi 716 [1317] yılında Tebriz'e giderken Amasya'ya uğramış, Seyyid Ahmed ile tanışmış ve onu bir sema meclisine davet etmiştir. Seyyid Ahmed'in dervişleri ellerinde içi boş kabaklarla gelmiş, kabaklara vurarak çıkardıkları sesle coşkun bir sema etmişlerdir. Seyyid Ahmed özür diler gibi "Bizim dervişler böyledir, boş kabak sesine sema ederler" deyince Ârif Çelebi, "Sizin dervişler boş kabakla, bizim yarenler ise ancak dolu kabakla sema edebiliyor" diye karşılık vermiştir. Seyyid Ahmed ayrılırken Ârif Çelebi'ye bir at ve Mısır işi bir elbise hediye etmiş, Ârif Çelebi de sırtındaki elbiseyi ona giydirmiştir. Recep Uslu, bu karşılaşmayı Selçukluların Mevlevîler aracılığıyla İlhanlılara yakın duran Rifâîleri tanıma çabası olarak yorumlar. Hüsameddin'in de belirttiği gibi, İlhanlıların Anadolu nâzırı İşboğa Noyan, Seyyid Ahmed'in müridi idi.
İbn Battûta ve Tarih Sorunları
Metindeki "831" tarihi açık bir dizgi ya da yazım hatasıdır. Hüsameddin aynı maddenin ilerisinde İbn Battûta'nın ziyaretini 731 olarak verir; 831 yılı ise hem seyyahın hem de Seyyid Ahmed'in ölümünden çok sonradır. Görüşmenin yeri ve zamanı da tartışmalıdır: Recep Uslu'nun Uzunlar'dan aktardığına göre İbn Battûta, Seyyid Ahmed ile 726 [1326] yılında, şeyhin müritleriyle hacca gittiği sırada görüşmüştür.
Hüsameddin'in Süreyyâ Bey ve Âlî'nin verdiği rakamlar üzerine yaptığı hesap, onun kaynaklara eleştirel bakışının güzel bir örneğidir. Altmış iki yıllık bir ömre kırk yıl seyahat ve kırk yıl riyazet sığmayacağını, yüz yirmi erkek evladın da gerçekçi olmadığını gösterir ve torunların kayıtlarındaki 687 doğum, 759 ölüm tarihlerini tercih eder. Bugünkü araştırmalar da ölüm tarihi olarak 759 [1358] yılını kabul etmektedir. Bunun yanında bazı kaynaklarda farklı tarihler dolaşmaktadır. Sadi Bayram'ın aktardığına göre Evliya Çelebi onun ölümünü 1351'e koyar. Lâdik'teki türbenin tanıtımında kimi resmî kaynaklarda verilen 1118 doğum ve 1182 ölüm tarihleri ise tarikatın kurucusu Ahmed er-Rifâî'ye aittir; iki kişinin aynı adı taşıması bu karışıklığa yol açmıştır. Hüsameddin'in aktardığı İbn Hallikân kaydı da kurucunun 578 [1182] yılında Ümmü 'Ubeyde'de öldüğünü gösterir.
Uslu'nun Uzunlar'dan aktardığına göre Seyyid Ahmed, Lâdik'te 752 [1351] yılında yaptırdığı caminin hazîresine gömülmüştür. Bu, Hüsameddin'in "zaviyesinin yakınında gömülüdür" sözüyle uyuşur.
Lâdik'teki Türbe Bugün
Türbe, Samsun'un Lâdik ilçesinde geniş bir mezarlığın içinde bugün de ayaktadır ve ziyarete açıktır. Kesme taş ve tuğladan almaşık teknikle yapılmış, kare planlı, sivri çatılı bir yapıdır; önünde iki ahşap direkli bir sundurma bulunur ve içinde yedi sanduka vardır. Örgü sistemi ve üslubu Beylikler dönemi mimarisinin özelliklerini taşır. Halk arasında özellikle çocuğu olmayanların ziyaret ettiği bir yer olarak bilinir; ilçede pek çok kişiye onun adı verilir.
Kapı kemerinin üzerindeki manzum onarım kitabesi, Hüsameddin'in verdiği mütevelli listesiyle ilginç bir bağlantı kurar. Kitabeye göre türbe, Sultan I. Abdülhamid döneminde padişahın baş çuhadarı ve "Hazret-i Nûrî Efendizâde" diye anılan Seyyid Abdullah Ağa tarafından yenilenmiş, son mısrada ebcet hesabıyla 1192 [1778] tarihi düşürülmüştür. Hüsameddin'in listesinde 1204 yılında mütevelli olan padişah silahdarı Seyyid Abdullah Ağa da zaviye şeyhi Nureddîn Mehmed Efendi'nin torunudur. Kitabe onu baş çuhadar, Hüsameddin silahdar diye anar; saray görevindeki ilerleme düşünülürse ikisi büyük olasılıkla aynı kişidir. Bu durumda Abdullah Ağa'nın türbeyi, vakfın yönetimini üstlenmesinden on iki yıl kadar önce onarttığı anlaşılır. Kitabede yatan kişi yalnızca "Seyyid Ahmed" diye anılır. 1294 [1877] tarihli bir Osmanlı arşiv belgesinde ise yapı "Lâdik kazasında medfun es-Seyyid Ahmed el-Ekber Zaviyesi" diye geçer.
Evliya Çelebi türbeden irfan ehlinin nazargâhı, dervişlerin karargâhı ve gelip geçene nimeti bol büyük bir vakıf olarak söz eder. Vakıflar arşivinde yapılan incelemelerde zaviyenin kendi vakfiyesine rastlanmamış, ancak Lâdik'in Zaviye Mahallesi'ndeki "Seyyid Ahmed Kebîr Zaviyesi ve Mescid-i Şerif Vakfı" kayıtları bulunmuştur. Bu kayıtlara göre tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra vakıf, 1925 yılında Evkaf idaresince zapt edilmiştir. Hüsameddin'in 1314 [1896-97] yılında misafir kaldığı tekke, böylece kendi sonunu ondan yaklaşık otuz yıl sonra görmüştür.
Hakala'daki Necmeddin Yahyâ Türbesi
Hüsameddin'in andığı Hakala, bugün Amasya'nın Suluova ilçesine bağlı Yolpınar köyüdür. Seyyid Ahmed'in oğlu Seyyid Necmeddin Yahyâ er-Rifâî'nin türbesi burada ayaktadır. Kare planlı, iki katlı, üstü kubbeli, altında tonozlu bir kriptası bulunan yapıda iki ahşap sanduka vardır; kündekâri tekniğiyle yapılmış sandukalar sülüs yazı ve rumî motiflerle süslüdür. Kayıtlara göre Necmeddin Yahyâ burada 764 [1362-63] yılında büyük bir zaviye yaptırmış, 771 [1369-70] yılında da vakfiyesini düzenlemiştir; türbe bu zaviyeden kalan parça olabilir.
Ölüm tarihi konusunda küçük bir ayrılık vardır. Hüsameddin onun 773 [1371-72] yılında öldüğünü ve tarihin sandukasında kazılı olduğunu yazar. Sadi Bayram ise sandukanın ayak ucunda 771 [1369-70] tarihinin okunduğunu bildirir; bu, vakfiye tarihiyle de aynıdır. Hangi okumanın doğru olduğu, sandukanın yeniden incelenmesiyle anlaşılabilir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 6. Cilt, s. 110–114. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar