Amasyalıdır. 1244’de vefât eden ulemâdan İnepazarlı es-Seyyid Hasan Efendi bin el-Hâc Ömer bin Resul’ün mahdûmudur. Amcası es-Seyyid Şâkir Abdullah, Hacı Ahmed Efendizâde es-Seyyid Mustafa, Canikli el-Hâc Mehmed, Şeyhü’l-ulemâ Sipâhi Hâfız Ömer Efendilerden ulûm-ı nakliyye ve akliyyeyi ahz ve ikmâl ederek Canikli el-Hâc Mehmed Efendi’den mücâz oldu.
Sultân Bâyezîd Câmi-i şerîfi’nde tedrîs-i ulûma nasb-ı nefs edib Payaslızâde Hacı Abdülhalîm Efendi’ye dâmâd olarak fazl ve irfânıyla iştihâr etdi. 1258’de [214] ikmâl edilen Kapancızâde el-Hâc Hüseyin Zeki Efendi’nin yaptırdığı medresesi ilk müderrisi oldu.
1264’de Hâcezâdesi ve şerîk-i dersi Caniklizâde el-Hâc Hâfız Mehmed Hilmi Efendi Amasya Müftüsü oldukta müsevvid ve emînü’l-fetvâ oldu. 1273’de Hicâz’a gidip Mekke-i Mükerreme’de eyyâm-ı teşrîkde dâr-ı naîme irtihâl etdi. Cennetü’l-Muallâ’da medfûndur.
Fâzıl, ulûm-ı şer’iyye ve edebiyyede mâhir, edîb, şâir, fünûn-ı akliyyede kâmil, tab’an latîf, cesîm, müşekkel, mehîb bir zât idi. Eş’âr-ı Türkiyye ve Arabiyyesi olduğu mervî ise de bir türlü bulunamadı. Medresenin vakıfnâmesi bunun âsâr-ı bedîasındandır.
Mahdûmları Mustafa, Mehmed Nuri Efendilerdir ki bunlar Molla Haliloğlu el-Hâc Mehmed Ağa’nın kerîmesinden tevellüd etmişlerdi. Mustafa Efendi 1294’de vefât edib oğulları Ahmed, Abdülkerîm Efendilerdir. Kıllı Mehmed Nuri Efendi 1314’de vefât edib oğulları Hasan Tahsin, İsmâil Hakkı Efendilerdir. [215]
Merhûm cesâmet-i bedeniyesiyle beraber tab’an pek latîf idi. Derler ki Müsevvidliğinde bir köylü gelip “Karısını bir kimse emse ne lâzım gelir?” diye sormuş, o da “Hem emersin, hem gömersin. Bir şeycik olmaz!” diye cevap vermişdir. Yine bir gün Gök Medrese’nin önünden geçerken çarşafsız yalnız başörtüsüyle bir kadına tesadüf eder. Kadın bunu görünce kaçınmak için derhal yere oturup arkasını döner. Bu da “Önünden bir hayır görmedik ki arkasından görelim!” diyerek geçip gider.
Merhûm gâyet mütekellim, hüsn-i beyâna mâlik, hazır cevap olduğundan Amasya livâsının aşâr-ı mevkûfesini devlet idâresinden istisnâ etdirmek, mültezimlerin tasallutlarından kurtarmak için 1256’da İstanbul’a gönderilmişti.
Bir risâle şeklinde yazıp “Müzekkiretü’l-Evkâf” adıyla tesmiye etdiği istid’â ve arz-ı hâlini Sultân Abdülmecîd Hân’a takdîm ve şifâhen takrîr ederek istisnâya muvaffak olmuşdu. Bu arz-ı hâli çok aradım. Nihâyet Payaslızâde Eşref Bey birâderimizin ma’rifetiyle elde [216] edilebildi.
Bu arz-ı hâl, sâhib-i tercemenin hattıyla muharrer ve mührüyle mahtûm olup sonunda cereyân eden ahvâli yazıp şöyle anlatıyor:
“Bizzât Rikâb-ı Hümayûna şifâhen takrîr ederek takdîm ve kerametlü pâdişâhımız Pâdişâh-ı Âli-penâh aleyhi avnü’l-ilâh Efendimiz fetih ve kıraat buyurup ondan evkâf-ı hümayûn nâzırına ondan Sadr-ı a’zama ondan Ahkâm-ı Adliyeye ondan meclîs-i mâliyeye naklolunarak muktezâsını icrâya irâde-i aliyyeye taalluk eden Müzekkiretü’l-Evkâf nâm risâlenin sûretidir ki aynıyla tahrîr olundu. Fî 8 Zilhicce, sene 1265. İsmâil”
“Müzekkiretü’l-Evkâf Risâlesi” şudur:
“Bismihî Sübhânehû ve Teâlâ, mütevekkilen aleyhi münîben ileyhi ve hüve hasbî ve ni’me’l-vekîl.
Cenâb-ı cihân-âferîn, Hazret-i Rabbü’l-âlemîn, Hallâk-ı bilâ-muîn-i halîfe-i rûy-ı zemîn, -cellet azametuhû ve natakat bi-hikmetihî kudretihî ve ani’d-denâisi tekaddeset zâtuhû ve mine’n-nakâisi tenezzehe’t sıfâtuhû Rabbimiz Tealâ hazretleri mazhar-ı eltâf-ı [217] “Levlâke levlâk lemâ halektü’l-eflâk”, el-mübeccel bi-tebcîli “Vemâ ersenelnâke”, el-müşerref bi-şerâfeti “İnnâ erselnâke”, el-mübeşşer bi-beşâreti “İnnâ a’taynâke”, Seyyidü’l-kevneyn, Resûlü’s-sakaleyn, ceddü’l-Hasaneyni’l-ahseneyn, hâiz-i şeref-i Kâbe kavseyn, aleyhi envâ’u salavâti “Rabbü’l-maşrikayni ve’l-mağribeyn” Efendimiz Hazretleri hürmetine…
Kıt’a;
جنابك مثل روضات الجنان
و منك ينال غايات األمانى
حللت من المكارم فى ذراها
ففيها انت كالسبع المثانى¹³¹
Müfâd-ı âlîsi cebhe-i behcet-âsârlarında nısf-ı nehârda âfitâb misâli lâmî’ ve mâsiye-i mekârîm-i nisârlarında bedr-i tâb misâli sâtı’ olan Kutb-i dâire-i selâtîn-i zamân, bâis-i asâyiş-i halâik-i cihân, hadimü’l-haremeyni’l-muhteremeyn, hâiz-i şerefü’l-emâneteyni’ş-şerîfeteyn, melce-i enâm, muktedâ-yı hâs ve âm, es-Sultân ibnü’s-Sultân es-Sultân Abdülmecid Hân, dâme mecdühü ilâ-inkırazi’d-deverân, kerâmetlü Pâdişâhımız velîyyü’n-nimetimiz Efendimiz hazretlerinin ömr-i nâzenînlerin add ü şümârdan efzûn ve âmme-i hatâ ve hatardan masûn ve livâ-i zafer-likâsın mansûr ve mülk-i meyâmin-silkin ma’mûr buyurup düşmanân-ı bedhâhânın sefil-ser-nigün ve müdemmer ve makhûr eylesin, Âmîn! Sümme âmîn! Bi-hürmet-i Seyyidi’l-Mürselin [218]
-Mukaddime-
Bu abd-i âciz-i garîbin “إن الغريب ذليل حيثما كان ”¹³² mazmûnunca hisse-i garîbâneme envâ’-ı mezellet ve esnâf-ı hevân ve hakâret isâbet etmiş ise de cenâb-ı Efendim kemâl-i lütuf ve keremlerinden taksîrât-ı ahkarânemi afv buyurup bu kullarını tekdîr eylememeleri niyâz-ı bendegânem idiği ve beyne’l-İslâm kâffe-i mecâlis ve mehâkimde icrâ olunan ahkâm-ı ilâhiyye ve sünen-i Nebeviyye alâ sâhibîha efdâlü’t-tahıyyeye mutabıka olmalı ki kelâm-ı kibriyâdan mevaki-i selâsede sâbit olan, “ َُوَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بم َا أَنْزَلَ ّللا”¹³³ şurûtunun cezâları sademâtından emniyet-i kâmile husûlüyle kâffe-i hükkâm cây-ı necâtda karargîr olalar.
Makâsıd imdi evkâf-ı celîle taht-ı nezâret celîle-i evkâf-ı hümâyûn-ı mülûkânede dâhile olup vâridât-ı hazîne-i celîle-i mâliyeden olmakla taht-ı nezâret-i celîle-i mâliyede dâhile değil iken hazîne-i celîle-i mâliye me’mûrlarının mahsûlât-ı evkâfı ilzâma tasaddî eylemeleri ve ilzâm-ı evkâfın terk ve affı niyâz ve istirhâm olundukda bi’l-ittifâki’l-îrâd adem-i müsâadeye ictimâ’ eylemeleri usûlüne muhâlif ve ahkâm-ı ilâhiyyeden;
nazm-ı celîli hükm-i şerîfine mugâyir [219]¹³⁴“ ”وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْب ر وَالتَقْوَى وََلَ تَعَاوَنُوا عَلَى اإلْ ثْم وَالْعُدْوَان görünmüş.
Zîrâ erkân-ı din-i mübîn olan ulemâ ve eimme ve hutabâ ve bi’l-cümle hademe-i şeâir-i İslâmiyyeyi kat’-ı erzâk edib müstehak oldukları vezâifi nâ-müstehakkına sarf olunmak kaziyyesine ittifâk, me’mûrîn olduğumuz bir ve takvâ üzerine ittifâk ve teâvün ve tenâsur şıkkından olmayıp belki menhîyyün anh olduğumuz ism ve udvân üzerine ittifâk ve teâvün ve tenâsur şıkkından olduğu Ulü’l-ebsâra hafî değildir.
Evkâfdan ulemâ ve müderrisîne meşrûtânın tutarından dûn ve noksan-ı fâhiş bedelâtla şuna buna ilzâm olunması Cenâb-ı celle ve âlâ hazretlerinin;
kavl-i kerîmiyle zümre-i ulemâya müsâvâtına ¹³⁵”قُلْ هَلْ يَسْتَو ي الَذ ينَ يَعْلَمُونَ وَالَذ ينَ َلَ يَعْلَمُون َ“ râzı olmadığı nâdânı belki nâ-sezâ kesânı kadr ve i’tibârda ulemâ üzerine tercîhi müstelzim idiği. Halbuki; “ ”العلماء ورثة األنبياء¹³⁶ hadîs-i şerîfi iktizâsınca kâffe-i enâma enbiyâ-i izâm aleyhim salavâtü’l-Allâm hazerâtına ta’zîm ehemm-i vâcibâttan olduğu misüllü, vereseleri olan ulemâya hürmet umûr-ı lâzimeden idiği hadîs-i şerîfin işâretinden zâhir [220] iken ulemânın kat’-ı erzâk olunmalarına bâise keyfiyyet-i mahsûsa ulemâya hevân ve hakâreti mûcibe olup bu ise nezd-i pâdişâhî lütf-i penâhîde revâ câiz olmayacağı beyne’l-havas ve’l-avâm müsellemdir.
Evkâfdan cevâmi’ ve mesâcid-i şerîfenin vâridâtını bedelât-ı cüz’iyye ile nâ-sezâ kesâne ilzâm edib bedelât-ı mezbûre ta’mîr ve termîmine vâfiye olmamağla cevâmi’ ve mesâcid-i şerîfenin harabına bâdi olacağı, hâlbuki Cenab-ı Hallâk-ı Ezelî’nin; “ َإنَم َا يَعْمُرُ مَسَاجد َّللاَم َنْ امَنَ با َّلل ¹³⁸”يَاأَيُّهَا ال ذ ينَ امَنُوا ب اَّللَ وَالْيَوْم اْلْخ ر اعمروا مساجد هللاَ ferman-ı hümâyûnu iktizâsından; “¹³⁷ ”وَالْيَ وْم اْلْخ ر hitâb-ı âlîsi müstefâd olup bu takdîrce cevâmi’ ve mesâcid-i şerîfenin vâridâtını kemâ hüve hakkuhâ îfâ ile i’mârı ve harabdan vikâyesi kâffe-i ehl-i İslâm’a hem ferâizden idiği müstağnin ani’l- beyândır.
İşbu ilzâm-ı evkâf maddesinin affına himmet buyurup kemâ fi’s-sâbık mutasarrıfları taraflarından yahût cânib-i Nezaret-i Celîle-i Evkâf-ı Hümâyûn’dan me’mûr evkâf müdürleri taraflarından ta’şîrîne müsâade-i seniyye ihsân buyurulmasıyla cevâmi’ ve mesâcîd-i şerîfe ve emsâli bikâ’-i hayrât ve muberrâtın harabdan vikâye ve müceddeden ihyâsına ve mutasarrıfların terfîhine bâis olan zevât-ı kirâm sâlîfü’z-zikr ve’l-beyân [221] âyet-i celiletü’ş-şân’ın iktizâsından müstefâd olan emr-i âlîye imtisâl etmiş olmakla işâretinden müstebân olan; “ من ْوَمَن sırrına mahzar olup; “¹³⁹”المؤمنين الكاملين المتصفين باإليمان الحقيقى باهلل واليوم األخر من يعمر مساجد هللا kavl-i şerîfi satevâtından emîn olacakları ¹⁴⁰”أَظْلَمُ م مَنْ مَنَعَ مَسَ اج دَ ّللاَ أَنْ يُذْكَرَ ف يهَا اسْمُهُ وَسَعَى ف ي خَرَاب هَا bî-iştibâhdır.
Kütüb-i fıkhiyye-i mu’teberede Eimme-i Hanefiyye aleyhim rahmetü rabbi’l-beriyye’nin; “شرط الواقف كنص الشارع”¹⁴¹diye tasrîh buyurmalarından müstebân olur ki nusûs-i şâri’â ittibâ’ ve imtisâl vâcib olduğu misüllü şurût-i vâkıfîne ittiba’ ve imtisâl vâcib olacağı, zira şart-ı vâkıfı tebdîl ve tağyîr, nusûs-i şer’iyyeyi tebdîl ve tağyîr misüllü olup, nusûs-i şer’iyyeyi tebdîl - iyâzen billâhi teâlâ- tahrîf-i şer-i şerîfi müstelzim olacağı, bu sûretde ilzâm-ı evkâf maddesi şurût-i vâkıfîni tebdîl ve tağyîrden ibâret olmağın tahrîf-i şer’i şerîfi müstelzim olacağı, hâlbuki ahkâm-ı şeriat-ı Ahmediyye -ala sâhibihâ efdâlü’t-tahiyye ilâ yevmi’l-kıyâm- bâkiye olmağın amme-i ulemâ-i dîn-i mübîn -aleyhim avnü’l-mu’în- üzerlerine belki kâffe-i vükela-i fihâm - aleyhim inâyetü’l-allâm- [222] hazerâtına husûsen kerametlü pâdişâhımız, pâdişâh-ı İslâm, - aleyhi nusretü’s-selâm- Efendimize şeriat-ı mutahharayı tebdîl ve tahrîfden himâye ve vikâye ilzâm-ı levâzım-ı diniyyeden olduğu zâhir ve bâhirdir.
Bidâyeten tesîs-i kavanîn-i Tanzimât-ı Hayriyye’de bade’l-yevm sâye-i merâhim-vâye-i Hazret-i zillûlâhîde kimseye zulüm ve cevr misüllü halât vukū’u câiz olmayıp belki maksûd-i Hazret-i Hilâfet-penâhî -aleyhi avn-i nâmütenâhî- tamîr-i bilâd ve terfîh-i ahvâl-i ibâd kaziyyesinden ibâretdir diye tasrîh ve ol vecihle kâffe-i memâlik-i mahrûsetü’l-mesâlike neşir ve ilân buyurulmuşken işbu madde-i mahsûsa ulemâ ve eimme ve hutabâ ve kâffe-i erkân-ı şeâir-i İslâmiyyeye ve meşrûtiyet üzere evkâfdan vazîfe-hâr olan nice fukarâ ve zuâfaya ve eytâm ve ârâmla özr-i sarih olduğundan mâadâ; “ َ وَأَنَ الْمَسَاجد َ َّلل”¹⁴² nazm-ı celîli mûcibince ihtisâsı Cenâb-ı celle ve alâ hazretlerine olan cevâmi’ ve mesâcîd-i şerîfe ve emsali bikâ’-i hayrât ve muberrâta mûcib-i teâddî olduğu celî ve âşikârdır.
-Hâtime-
Bu kadar bast ve beyândan maksûd-i acizânem -hâşâ sümme hâşâ- Cenâb-ı Efendime ta’lim olmayıp mücerred niyâz ve istirhâmdan ibâret olup Efendimin dahi Kulzûm-i şefkat ve merhametleri [223] tehyîc-i rabbânî ve temvîc-i samedânî birle cûş edib kemâl-i lütuf ve keremlerinden ahvâl-i fakîrânemize merhamet ve re’fet buyurup; “ ”إرحموا ترحموا¹⁴³hadîs-i şerîfi mâ-sadakına kasd-ı muvaffakiyetle; “ ”إن هللا يحب من عباده الرحماء¹⁴⁴ hadîs-i latîfi esrâr-ı من سن فى اإلسالم سنة سيئة كان عليه وزره و وزر من عمل بها من بعده من غيرhafiyyesine mazhar olup; “ أن ينقص من أوزارهم شيئ”¹⁴⁵ hadîs-i şerîfi vaîdinden emîn olmaları olduğu ve istirhâm-ı fakîrânemiz zâhiren kendilerimize tahsîl-i menafî haddelerinde görünür ise de hakîkaten hizmet-i Hazret-i bâri ve hizmet-i Cenâb-ı risâlet-penâhî -aleyhi’s-salâvâtı gayr-i mütenâhî-den ibâret olmağın tahsîl-i rıza-i Hudâ-yı lem yezelî ve rızâ-i Cenâb-ı Peygamberî’den hâlî’ olmayacağı evveliyyât-ı bedîhiyyâttandır.
Elhamdülillâhi evvelen ve âhiren ve’s-salâtü alâ-nebiyyihî bâtınen ve zâhiren ve âlihî tayyiben ve tâhiren ve sahbihi hafiyyen ve câhiren.
حرره احقر الورى خادم الطلبا امساعيل حقى األماصى لني هللا قلبه العاصى “¹⁴⁶
Bu risâle iki uzun sahîfeden ibâret olup birinci sahîfenin arkasında “Hâcezâde Kemâletlü el-Hâc Abdülhalîm Efendi hazretlerine takdîm oluna…” yazılmışdır. Bu risâleyi [224] bana lutfeden Eşref Beyefendi birâderimiz, işte bu Hacı Abdülhalîm Efendi’nin ahfâd-ı kirâmındandır. Bu evkâfın istisnâsı, sonra âkibeti tarihimizin birinci bâbında vekâyi’ kısmında yazılıdır.
Günümüz Türkçesiyle
Amasyalıdır. 1244'te [1828-29] ölen âlimlerden İnepazarlı Seyyid Hasan Efendi'nin oğludur; Hasan, Hacı Ömer'in oğludur, Ömer de Resul'ün oğludur. Amcası Seyyid Şâkir Abdullah, Hacı Ahmed Efendizâde Seyyid Mustafa, Canikli Hacı Mehmed ve âlimlerin başı Sipâhi Hâfız Ömer Efendilerden nakille ve akılla öğrenilen ilimleri alıp tamamladı; Canikli Hacı Mehmed Efendi'den icazet aldı.
Sultan Bayezid Camii'nde ders vermeye kendini verdi; Payaslızâde Hacı Abdülhalîm Efendi'ye damat olup bilgisi ve irfanıyla ün yaptı. 1258'de [1842-43] tamamlanan, Kapancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi'nin yaptırdığı medresenin ilk müderrisi oldu.
1264'te [1847-48] hocazâdesi ve ders arkadaşı Caniklizâde Hacı Hâfız Mehmed Hilmi Efendi Amasya müftüsü olunca müsevvid ve fetva emini oldu. 1273'te [1857] Hicaz'a gidip Mekke'de teşrik günlerinde ebedî âleme göçtü. Cennetü'l-Muallâ'da gömülüdür.
Fazıl, şer'î ilimlerde ve edebiyatta usta, edip, şair, akılla öğrenilen ilimlerde olgun, tabiatı nazik, iri yapılı, yakışıklı ve heybetli bir zattı. Türkçe ve Arapça şiirleri olduğu rivayet edilir ise de bir türlü bulunamadı. Medresenin vakfiyesi onun güzel eserlerindendir.
Oğulları Mustafa ve Mehmed Nuri Efendilerdir; bunlar Molla Halîloğlu Hacı Mehmed Ağa'nın kızından doğmuşlardı. Mustafa Efendi 1294'te [1877] ölmüş, oğulları Ahmed ve Abdülkerim Efendilerdir. Kıllı Mehmed Nuri Efendi 1314'te [1896-97] ölmüş, oğulları Hasan Tahsin ve İsmail Hakkı Efendilerdir.
Merhum iri cüsseli olmakla beraber tabiatı çok nazikti. Anlatılır ki müsevvidlik sırasında bir köylü gelip "Karısını bir kimse emerse ne gerekir?" diye sormuş, o da "Hem emersin, hem gömersin. Bir şeycik olmaz!" diye cevap vermiş. Yine bir gün Gök Medrese'nin önünden geçerken çarşafsız, yalnız başörtülü bir kadına rastlar. Kadın bunu görünce kaçınmak için hemen yere oturup arkasını döner. Bu da "Önünden bir hayır görmedik ki arkasından görelim!" diyerek geçip gider.
Merhum çok konuşkan, güzel anlatım sahibi ve hazırcevap olduğundan, Amasya livasının vakfa bağlanmış öşürlerini devlet idaresinin dışında tutturmak ve mültezimlerin baskısından kurtarmak için 1256'da [1840-41] İstanbul'a gönderilmişti.
Bir risale biçiminde yazıp "Müzekkiretü'l-Evkâf" adını verdiği dilekçesini ve arzuhâlini Sultan Abdülmecid Han'a sunup sözlü olarak da anlatarak bu istisnayı elde etmeyi başarmıştı. Bu arzuhâli çok aradım. Sonunda kardeşimiz Payaslızâde Eşref Bey'in aracılığıyla ele geçirilebildi.
Bu arzuhâl, hâl tercümesi yazılan kişinin el yazısıyla yazılmış ve mührüyle mühürlenmiştir; sonunda yaşananları yazıp şöyle anlatıyor:
"Padişahın huzuruna bizzat sözlü olarak anlatıp sundum. Kerametli padişahımız, yüce padişah Efendimiz (Allah'ın yardımı üzerine olsun) açıp okuyarak, ondan vakıflar nazırına, ondan sadrazama, ondan Ahkâm-ı Adliye'ye, ondan Maliye meclisine aktarılarak gereğinin yapılması için yüce iradeyle ilgilendirilen Müzekkiretü'l-Evkâf adlı risalenin suretidir; aynen yazıldı. 8 Zilhicce, 1265 yılı [1849]. İsmail"
"Müzekkiretü'l-Evkâf Risalesi" şudur:
"Subhan ve Yüce Allah'ın adıyla; O'na güvenerek, O'na yönelerek. O bana yeter, ne güzel vekildir."
Âlemleri yaratan, yeryüzü halifesini yardımcısız yaratan Yüce Allah, Rabbimiz hazretlerinin (azameti yüce olsun, kudreti hikmetiyle konuşsun, zatı kusurlardan, sıfatları eksikliklerden uzak olsun) lütuflarına mazhar olan; "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" sözüyle yüceltilen; "Seni göndermedik" ayetiyle büyütülen, "Biz seni gönderdik" ayetinin şerefine sahip, "Biz sana verdik" ayetinin müjdesine kavuşan; iki âlemin efendisi, insanların ve cinlerin peygamberi, Hasan ile Hüseyin'in dedesi, "iki yay mesafesi kadar yakınlık" şerefine ulaşan, "iki doğunun ve iki batının Rabbi" ifadesiyle anılan Efendimiz hazretlerinin hürmetine; onun üzerine salâtların çeşitleri olsun...
Kıta:
Peygamber'e övgü içeren dört mısralık Arapça kıta; anlamı:
Ey Peygamber, sen cennetlerdeki bahçeler gibisin.
Bütün dileklerimiz senin aracılığınla yerine gelir.
Güzelliklerin en üstünlerine sahipsin;
Kur'an'daki es-Seb'ul-mesânî (Fâtiha Sûresi) gibisin.
Yüce anlamı mutlu alınlarında öğle güneşi gibi parlayan, cömert hâllerinin yüzünde dolunay gibi ışıyan; zamanın sultanlar dairesinin kutbu, dünya halkının huzurunun sebebi, iki saygın haremin hizmetkârı, iki şerefli emanetin şerefini taşıyan, insanların sığınağı, seçkin ve avamın örnek aldığı, sultan oğlu sultan Sultan Abdülmecid Han (şanı dönemin sonuna dek sürsün), kerametli padişahımız, velinimetimiz Efendimiz hazretlerinin ömrünü sayıdan çok kılıp herkesi hata ve tehlikeden korusun, zafer bayraklı sancağını muzaffer, mutluluk eşliğindeki ülkesini bayındır eylesin; kötü niyetli düşmanları başı aşağı, helak olmuş ve zelil etsin. Amin! Sonra amin! Peygamberlerin efendisinin hürmetine.
- Giriş -
Bu zavallı, gurbette kalmış kulun payına, "Garip nerede olursa olsun zelildir" anlamındaki Arapça söz gereği türlü zillet, hor görülme ve aşağılanma isabet etmiş ise de Efendim, tam lütuf ve keremiyle kusurlarımı bağışlasın, bu kullarını azarlamasın diye niyaz ederim. Müslümanlar arasında bütün meclis ve mahkemelerde yürütülen hükümler ilahi hükümlere ve Peygamber sünnetine uygun olmalıdır ki Allah'ın kelamında üç yerde geçen "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse..." ayetindeki şartların cezalarının sarsıntısından tam bir güvenlik hâsıl olsun ve bütün hâkimler kurtuluş yerinde karar kılsın.
Maksat şudur: Yüce vakıflar padişahlara ait Evkâf-ı Hümâyun Nezareti'nin gözetimine girer ve Maliye hazinesi gelirlerinden olmayıp Maliye Nezareti'nin yönetimine girmezken, Maliye memurlarının vakıf mahsullerini başkalarına yüklemeye (ilzama) kalkışmaları, vakıf ilzamının bırakılıp affı için dilek ve istirham olunduğunda da ittifakla izin verilmemesinde birleşmeleri usule aykırıdır ve ilahi hükümlerden
"İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın" (Mâide, 5/2) ayetinin şerefli hükmüne de aykırı görünmüştür.
Çünkü dinin direkleri olan âlimleri, imamları, hatipleri ve bütün İslam şiarı hizmetlilerinin rızkını kesip, hak ettikleri ödeneklerin hak etmeyenlere harcanması konusunda ittifak etmek, bize emrolunan iyilik ve takva üzerinde ittifak, yardımlaşma ve dayanışma türünden değildir; yasaklandığımız günah ve düşmanlık üzerinde ittifak, yardımlaşma ve dayanışma türündendir. Bu, basiret sahiplerine gizli değildir.
Vakıflardan âlimlere ve müderrislere şart koşulan miktarın altında, çok fahiş eksik bedellerle şuna buna yüklenmesi, Yüce Allah'ın "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) buyruğu uyarınca, âlimler zümresiyle eşit tutulmasına razı olmadığı cahilleri, hatta ehil olmayanları itibar ve değerde âlimlerin üstüne tercih etmeyi gerektirir. Hâlbuki "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" hadisi gereğince bütün insanlara peygamberlere saygı en önemli farzlardan olduğu gibi, onların vârisleri olan âlimlere saygı da gerekli işlerdendir; bu hadisin işaretinden açıktır. Böyle iken âlimlerin rızkının kesilmesine yol açan bu özel durum, âlimlere hor bakmayı ve aşağılamayı gerektirir; bu ise padişahın lütuf ve himayesine yakışmaz, bu seçkin ve avam arasında kabul edilmiş bir gerçektir.
Vakıflardan camilerin ve mescitlerin gelirlerinin küçük bedellerle ehil olmayanlara yüklenmesi, bu bedeller onarım ve bakımlarına yetmediği için camilerin ve mescitlerin yıkılmasına yol açacaktır. Hâlbuki Yaratıcı ve Ezelî Allah'ın "Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar imar eder" (Tevbe, 9/18) ve "Ey Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, Allah'ın mescitlerini imar ediniz" ayetleri gereği, camilerin ve mescitlerin gelirlerini hakkıyla ödeyerek onları imar etmenin ve yıkımdan korumanın bütün Müslümanlara farz olduğu, anlatmaya gerek bırakmayacak kadar açıktır.
Bu vakıf ilzamı konusunun affına himmet buyurup, eskiden olduğu gibi mutasarrıfları tarafından ya da Evkâf-ı Hümâyun Nezareti'nden görevli vakıf müdürleri tarafından öşürlerinin toplanmasına padişahî izin ihsan buyurulmasıyla camilerin, mescitlerin ve benzeri hayır eserlerinin yıkımdan korunmasına, yeniden canlandırılmasına ve mutasarrıfların rahatlığına sebep olan zatlar, yukarıda anılan yüce ayetin gereği olan emre uymuş olacaklardır. Ayetin işaretinden anlaşılan, "Allah'ın mescitlerini imar eden, Allah'a ve ahiret gününe imanla vasıflanmış kâmil müminlerdir" sözünün sırrına mazhar olurlar ve "Allah'ın mescitlerinde adının anılmasını engelleyip yıkılmalarına çalışandan daha zalim kim olabilir" (Bakara, 2/114) ayetindeki tehdidin zararlarından güvende olacakları şüphesizdir.
Mu'teber fıkıh kitaplarında Hanefî imamların (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) "Vakfedenin şartı, şârîin nassı gibidir" diye açıkça belirtmelerinden anlaşılır ki şârîin nasslarına uymak nasıl vacipse vakfedenlerin şartlarına uymak da vaciptir. Çünkü vakfedenin şartını değiştirmek ve başkalaştırmak, şer'î nassları değiştirmek ve başkalaştırmak gibidir; şer'î nassları değiştirmek ise (Allah'a sığınırız) şerefli şeriatı tahrif etmeyi gerektirir. Bu durumda vakıf ilzamı vakfedenlerin şartlarını değiştirmek ve başkalaştırmaktan ibaret olduğundan şeriatı tahrif etmeyi gerektirir. Hâlbuki Ahmedî şeriatın hükümleri kıyamete kadar baki olduğundan, bütün din âlimlerinin, hatta bütün akıllı vezirlerin üzerine, özellikle kerametli padişahımız, İslam padişahı Efendimize, temiz şeriatı değiştirmekten ve bozmaktan korumak ve gözetmek dinî gereklerdendir; bu açık ve belirgindir.
Başlangıçta Tanzimat-ı Hayriyye kanunlarının kurulmasında, bundan böyle Allah'ın yeryüzündeki gölgesinin merhametli himayesi altında kimseye zulüm ve haksızlık gibi hâllerin olmasının caiz olmadığı, hilafet makamının maksudunun ülkelerin bayındır edilmesi ve kulların hâllerinin rahatlatılması olduğu açıkça bildirilmiş ve bu biçimde bütün korunan ülkelere yayılıp ilan buyurulmuşken, bu özel madde âlimlere, imamlara, hatiplere ve İslam şiarı erkânının tamamına, vakıf şartı gereği vakıflardan maaş alan nice fakire, zayıfa, yetime ve dul kadına açıkça zarar vermesi bir yana, "Mescitler Allah'ındır" (Cin, 72/18) yüce buyruğu gereği Allah'a ait olan camilere, mescitlere ve benzeri hayır eserlerine tecavüzü gerektirdiği için de açık ve aşikârdır.
- Sonuç -
Bu kadar uzatıp açıklamaktan maksadım (hâşâ, sonra hâşâ) Efendime öğretmek değildir; yalnızca niyaz ve istirhamdır. Efendimin şefkat ve merhamet denizi Rabbânî bir uyarıyla ve Samedânî bir dalgalanmayla coşup tam lütuf ve keremiyle hâlimize merhamet ve şefkat buyursun; "Merhamet ediniz ki merhamet olunasınız" hadisinin gerçekleşmesine muvaffakiyet kastıyla, "Allah kullarından merhametli olanları sever" hadisinin sırlarına mazhar olsun ve "Kim İslam'da kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahı, günahlarından bir şey eksilmeden ona verilir" hadisinin tehdidinden emin olsun. Fakirane istirhamımız görünüşte kendimize fayda sağlamak gibi görünse de gerçekte Allah'a hizmet ve Peygamber'e hizmetten ibaret olduğundan, ezelî Allah'ın rızasından ve Peygamber'in rızasından hâli olmayacağı apaçık bellidir.
Önce de sonra da hamd Allah'adır; içte ve dışta Peygamber'ine, temiz ve arı ailesine, gizli ve açık ashabına salât ve selâm olsun.
Arapça imza; anlamı: Kaleme alan, insanların en hakîri, ilim talebelerinin hizmetkârı İsmâil Hakkı Amâsî. Allah isyankâr kalbini yumuşatsın.
Bu risale iki uzun sayfadan ibarettir; birinci sayfanın arkasında "Hacızâde Kemâletlü Hacı Abdülhalîm Efendi hazretlerine sunula..." yazılıdır. Bu risaleyi bana lütfeden kardeşimiz Eşref Beyefendi, işte bu Hacı Abdülhalîm Efendi'nin değerli torunlarındandır. Bu vakıfların istisnası ve sonucu, tarihimizin birinci bâbında vekayi kısmında yazılıdır.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mahdûm: oğul
- ulûm-ı nakliyye ve akliyye: nakle dayanan (tefsir, hadis, fıkıh) ve akla dayanan (mantık, kelâm, felsefe) ilimler
- mücâz: icazet almış, ders verme izni verilmiş
- müsevvid: fetva müsveddesini hazırlayan yardımcı
- emînü'l-fetvâ: müftülükte fetva kayıtlarını tutan görevli
- eyyâm-ı teşrîk: Kurban Bayramı'nın ilk gününden sonraki üç gün
- aşâr-ı mevkûfe: vakfa bağlanmış öşürler
- mültezim: devlet gelirlerini ihale ile üstlenip toplayan kişi
- istid'â: dilekçe
- arz-ı hâl: padişaha sunulan istek dilekçesi
- ilzâm-ı evkâf: vakıf gelirlerinin başkalarına yüklenmesi ya da bedelle devredilmesi
- mutasarrıf: bir vakıf gelirinden yararlanma hakkı olan kimse
- şurût-ı vâkıfîn: vakfedenlerin koyduğu şartlar
Müderrislikleri
Hüsameddin birinci ciltte İnepazarlı Hacı İsmail'i, Amasya'nın "fevkalâde benâm" öğretmenleri arasında sayar; Caniklizâde Hacı Mehmed, Payaslızâde Hacı Abdülhalîm ve birkaç kişi daha bu listededir ve öğrencileri o sırada hâlâ ilim yaymaktadır. Medreseleri anlatırken ise İsmail Hakkı'nın adı birkaç yerde geçer. Pirinççi Mahallesi'ndeki Osman Çelebi Dârülhadisi'nde 1253'te müderris olarak görünür. Gök Medrese'de 1266'da, Abdullah Efendi'nin ölümü üzerine müderris olmuş, 1273'teki ölümüyle oğulları Mustafa ile Mehmed Nuri derse ortak olmuştur. Kapancızâde Medresesi'nin ilk müderrisi olduğu da medreseler bölümünde yazılıdır. Yedinci ciltteki madde bunlardan yalnız Kapancızâde Medresesi'ni anar; Gök Medrese ve Osman Çelebi Dârülhadisi görevleri orada yer almaz.
Gök Medrese'nin önünde geçen nükte bu bakımdan yerindedir: İsmail Hakkı o medresenin müderrisliğini de yürütmüştür. Medrese, Selçuklu emirlerinden Seyfeddin Torumtay'a bağlanır; inşa tarihi kesin bilinmemekte, vakfiyesinde Gökmedrese adıyla geçmektedir.
Kapancızâde Medresesi ve Muvakkithane
Hüsameddin'e göre Kapancızâde Medresesi, Divan-ı Hümayun hocalarından Amasyalı Kapancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi tarafından 1258'de yaptırılmış ve vakfı düzenlenmiştir. Ahşap yapı, Sultan II. Mahmud'un iradesiyle Sultan Bayezid Odunluğu'ndan ayrılarak alınan yerde, Kağnı Pazarı'nın kuzeybatı ucunda, şose yolu üzerinde, Sultan Bayezid Mektebi'nin hizasında yükselmişti. Zamanla harap olunca 1308'de doğu ve kuzey tarafları yıkılıp altında on dört dükkân, üstünde hücreler olan bir yapı kuruldu; yapı 1325'te yandı ve arsa vakıf mülkiyetinden çıktı.
Aynı hayır sahibi Bayezid Külliyesi'nde bir muvakkithane de yaptırmıştır. Muvakkithanenin kitabesi, yapıyı 1256'da [1840] Kaptancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi'nin yaptırdığını bildirir; kitabe tarihi ile Hüsameddin'in medrese için verdiği 1258 birbirinden iki yıl ayrılır. Hüseyin Zeki Efendi'nin muvakkithane ile birlikte bir kütüphane ve şadırvan yaptırdığı, mallarını da vakfettiği başka bir çalışmada Hüsameddin'e dayanılarak yazılır. 1258 tarihi inşanın bitişine ya da muvakkit atamasına işaret ediyor olabilir; bu bir çıkarımdır. Aynı yıl muvakkit olan İsmail Efendi, bu ciltteki Hacıoğlu İsmail Efendi maddesinde anılan kişidir.
Müzekkiretü'l-Evkâf
Risalenin ortaya çıktığı dönem, vakıf yönetiminin merkezileştiği yıllardır. Bir araştırmaya göre vakıf gelirlerine dayanan eski finansman düzeni, 1826'da Evkâf Nezareti'nin kurulması ve 1838 mali düzenlemesiyle köklü biçimde değişmiş; vakıf gelirleri merkezî hazineye aktarılmış, bunlar çoğu kez bütçe açıklarını kapatmak için kullanılmış, vakıf görevlilerinin maaşları düşük kalmış ve düzensiz ödenmiştir. İsmail Hakkı'nın risalesindeki şikâyetler bu tabloyla aynı yöndedir; ancak bu eşleştirme bir çıkarımdır, Amasya livasının hangi gelirlerinin söz konusu olduğu risalenin dışında bir kaynakta doğrulanamadı.
Risale, Maliye memurlarının vakıf mahsullerini başkalarına yüklemesine karşı çıkar ve itirazını dört dayanağa oturtur: âlimlerin ve cami hizmetlilerinin ödeneğinin kesilmesi, camilerin onarımsız kalması, Hanefî ilkesi olan "vakfedenin şartı şârîin nassı gibidir" kuralının çiğnenmesi ve Tanzimat'ın verdiği adalet vaadi. Metinde "olmakla" diye geçen, Maliye hazinesi ile vakıfların ilişkisini anlatan cümle, anlam gereği olumsuz okunmuştur; özgün ifade bu bakımdan kapalıdır.
Tarihlerde bir tutarsızlık görülür. İsmail Hakkı'nın istisna için İstanbul'a gönderildiği yıl 1256 [1840-41] olarak verilir; risalenin suretinin altındaki tarih ise 8 Zilhicce 1265'tir [1849]. Aradaki dokuz yıl metinde açıklanmamıştır. Hüsameddin istisnanın sonucunu birinci bâbın vekayi bölümüne havale eder; bu bölümde istisnaya dair bir kayıt bu çalışmada ayrıca bulunamadı, dolayısıyla istisnanın kapsamı yalnızca bu maddedeki anlatıma dayanır.
İnepazarlı İsmail Hakkı Efendi'nin kendisine ve risalesine dair başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 7. Cilt, s. 328–331. amasya.bel.tr
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, 1. Cilt, "Gök Medrese" (s. 296-297), "Dârü'l-Hadîs Medresesi" (s. 289), "Kapancızâde Medresesi" (s. 304-305).
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar